<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082</id><updated>2011-07-28T05:44:19.641-07:00</updated><category term='Hakkımda yazılanlar'/><category term='Yazılar'/><category term='Gezi Yazısı'/><category term='Edebiyat Yazıları'/><category term='Öykü Günleri Sunumları'/><category term='Uzun Öykü'/><category term='Kısacık Öykü'/><category term='Şiir'/><category term='Tarih Yazısı'/><category term='Çocuk Öyküsü'/><category term='Çeviri'/><category term='Öykü'/><category term='söyleşi'/><category term='Görseller'/><title type='text'>düş dükkanı</title><subtitle type='html'>Bu sanal ortamdan öykülerime, yazılarıma, şiirlerime ulaşanların bunları okuyarak düşlerime ortak olmaları dileğimle...M.Hakkı Yazıcı</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>44</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-8647306639323066538</id><published>2010-08-12T04:53:00.000-07:00</published><updated>2010-08-12T05:59:53.731-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Kalemin Öyküsü</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/TGPhoX0FocI/AAAAAAAAATo/_5zhjnUh2-o/s1600/Yazi-yazmak.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5504491253280383426" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 300px; CURSOR: hand; HEIGHT: 242px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/TGPhoX0FocI/AAAAAAAAATo/_5zhjnUh2-o/s320/Yazi-yazmak.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Ne olacak, alt tarafı kalem işte, deyip geçiştirmeyin! Kalbim kırılır. Bir kalemin kullananın elinde ne önemli işlevlere sahip olduğunu herkes bilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben, artık eskimiş de olsam yeni olduğum zamanlarda fiyakalı, yeni model bir 0,5 uçlu bir versatil kalemdim. Markamı boşverin; reklama girer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok engin bir hayat tecrübem oldu. Kimler gelip, kimler geçmedi ki hayatımdan. Bir süre bir mahalle bakkalının veresiye defterinin arasında yaşadım. Ondan apartman sakinlerinin alışveriş siparişlerini not alan bir apartman kapıcısının eline geçtim. Daha sonra kapıcının bir lokantada garsonluk yapan amcaoğlunun kalemi oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ara gerçek bir kalem efendisi olan bir devlet memuruna hizmet ettim. Masasının üzerindeki kalemlikte, çakısıyla özenle yontup, ucunu sivrilttiği çeşitli renklerdeki eski tip kurşun kalemlerin arasına koyardı beni. Benim ve kurşunkalemlerin yanımız sıra kalemlikte bir pompalı dolma kalem, bir de divit vardı. Eski tip kurşun kalemlerden çok şey öğrendim. Yanlışlarını düzelten silgileri severlerdi, ama kalemtraşların dostları mı, yoksa düşmanları mı oldukları konusunda fikirleri yoktu. Öyle ya kalemtraşlar onların uçlarını açıp, sivriltip yazılabilir hale getirseler de ömürlerinden de alıyorlardı. Her sabah ütülü takım elbisesi, kolalı gömleği, elbisesine uygun renkteki kravatıyla, sinek kaydı tıraşlı olarak işinin başına gelen memurun sakalı ve tıraş bıçağı arasındaki ilişki gibi değildi ki bu. Sakal kesilse de daha gür olarak uzardı; ama kurşunkalemler açıldıkça ömürleri azalırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bakımdan yeni nesil bir kalem olarak ben onlardan daha şanslıydım. Hele yumuşak HB bir uç takıldığında kağıdın üzerinde kayar gibi hareket eder, güzel bir iz bırakırdım. Bilmem bu kötü bir huy mu; ama ben de insan seçerim; el yazısı güzel olanları daha çok severim. En çok da yazı yazarken, düşünme aralarında kaleminin sapını kemirenlere kızarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kurşun kalemlerin çok iyiliklerini, dostluklarını gördüm. Hele bir tanesi vardı, yontula yontula neredeyse yok olmuştu. Bana deneyimlerini aktarır, bolca öğütte bulunurdu. Memur onun gövdesini özel bir sapa takıp boyunu uzatıp, hala kullanılabilir bir duruma getirmişti. Bu haline rağmen göreve devam ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıfırcı bir öğretmenin öğrencilerinin notlarını yazdığı not defterinin arasında yaşamak hayatımın bunalımlı dönemlerinden biriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalemlerin yazgısıdır. Elden ele dolaşırlar. Başından sonuna kadar tek bir sahibi olan kalemlere ender rastlanır. Ya sahipleri tarafından bir yerde unutulurlar, bir başkası bulur alır. Ya kullanılmak için birisinden ödünç alınır sonra geri vermeye unutulur. Ya da kaybolurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında mecazi anlamda değil, gerçek anlamda da korkum hep kırılmak oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atlattığım en büyük badireyse bir sıkıyönetim yargıcının kalemi olduğum dönemde oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı kalemin başka insanların ölümüne imza atmaması dileğiyle idam kararlarının verilmesi ve kararın imzalanmasından sonra sembolik olarak kalemin kırılması geleneğini biliyorsunuz sanırım. Benim korkum da yargıcın kalemi olduğum dönemde böyle bir şeyin başıma gelmesiydi.&lt;br /&gt;Adamın yumuşacık bir kalbi olduğumu biliyordum. Günlük dertlerinden kurtulduğu, karısı ve iki çocuğuyla yaşadığı mutlu bir yuvası vardı. Ceketinin sol iç cebine beni yerleştirdiğinde kalbiyle daha yakın bir temasım oluyordu. Kalbinin ritminden neler hissettiğini anlayabiliyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama askeri yargıçtı işte… Zaman çok kötüydü. Bu dönemde onurlu bir askerin, dürüst bir hukukçunun görev yapması çok zordu. Görev yaptığı mahkemede savcı iddianamesini okumuştu. Genç siyasi bir tutuklu için idam cezası isteniyordu. Şişirmece bir iddianame olduğunu herkes biliyordu. Egemenlerin gerekli bulduklarında raftan indirip başvurdukları Türk Ceza Kanunu’nun ünlü 146/1. maddesinden, “Anayasanın değiştirilmesi, bozulması ve kaldırılmasına "zor”la teşebbüs edenlere verilen idam cezasıyla yargılanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gereği düşünüldü,” diye söze başlayıp herkes ayağa kalktığında, yargıcın sağ elinin avucunda, baş parmağı ve işaret parmağı arasında büyük bir baskı hissettim. Beni sıkı sıkıya kavramıştı. Diğer üç parmağıyla da gövdeme bastırıyordu. Belli ki çok gergindi. “Eyvah!..Tamam”, diye düşündüm; genç delikanlının sonu geldi, bu arada benim de sonum geldi. İdam cezası verildi ve yargıç birazdan çat diye beni ortamdan kıracak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kararın okunduğu dakikalar, uzun yaşanan bir hapislik gibi geldi bana. Yargıç, kararı hiçbir zaman anlayamadığım hukuk diliyle ağır ağır, tane tane okudu. Sonra herkes yerine oturdu. Yargıç, beni kürsüdeki dosyanın üzerine bıraktı. Şaşkındım, ne olduğunu tam anlayamamıştım. Ancak beni dosyanın üzerine bırakırken yargıcın kaslarının gevşediğini, elindeki gerginliğin yerini bir rahatlığın aldığını fark etmiştim. Ne olduğunu yargılanan genç de anlayamamış olacak ki şaşkın bir yüzle avukatına baktı. Avukat, gülümseyerek, beraat ettin gibisinden bir işaret yaptı. Ortalığa bir sessizlik hakim oldu. Sessizliği genç delikanlının izleyiciler bölümündeki anasının heyecan ve sevinçle hıçkırarak ağlamaya başlaması bozdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korktuğum başıma gelmemişti, ancak bu gerginlik neredeyse ömrümün yarısını almıştı. Zaten bu olaydan çok kısa bir süre sonra yargıç emekliliğini isteyip serbest avukatlık yapmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa yaşamımın başlangıcı biraz sorunlu da olsa ne kadar mutlu olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okula yeni başlayan bir çocuktu ilk sahibim. Babası, ilk çocuğunun okula başlamasının mutluluğuyla, beni kırtasiyeciden çizgili defterler, silgi, boya kalemleri, kalem kutusu ve bir de okul çantasıyla birlikte almıştı. Akşam çocuk babasını heyecanla karşılamış; beni, diğer kalemleri ve silgiyi kalem kutusuna koyup, defter ve kitaplarla birlikte çantasına özenle yerleştirmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuğun babası zaten okulda öğretecekler diye oğluna hiçbir şey öğretmemişti. Ancak okulun bulunduğu mahallenin sakinleri çoğunlukla memur aileleriydi ve çocuklarına daha okula başlamadan okuma yazmayı öğretmişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk başta her şey güzeldi. Öğretmenin kara tahtaya tebeşiri cızırdatarak yaptığı şekillerin aynısını çizgili defterlerine yapıyorlardı: Düz çizgiler, yatık çizgiler, oval çizgiler… Aradan günler geçtikçe alfabenin harfleri, heceler...Fişlerin ve alfabenin okunması…Sayıların öğrenilmesi başladı…Öğrenilmesi diyorum, yanlış bir ifade oluyor; çünkü sahibimin dışındaki neredeyse bütün çocuklar bunları önceden biliyorlardı. İşte sıkıntılı günler bu zamanda başlamıştı. Arkadaşları alfabeyi sular seller gibi okurken o, hiçbir şey anlamıyor, okuyamıyordu. Okuma sırası kendine geldiğinde, buğulu gözleri alfabenin sayfalarında, onun için hiçbir anlam ifade etmeyen yazılarda, kımıldamadan oturuyordu. Nerede “Ali topu at”, nerede “Ayşe ip atla”?!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başı uğulduyordu. Utanıyordu. Defterine yazarken sıkıntıdan kalemine o kadar bastırıyordu ki kırılacağım diye ödüm kopuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğretmenin çabaları da bir işe yaramıyordu. Sınıftaki diğer öğrenciler onun bu durumuna gülüp, alay ediyorlardı. Öğretmen, her gün arkadaşlarıyla eve haber gönderiyordu: Annesi babası biraz çalıştırsınlar,…Ona kadar sayı saymasını öğretsinler, diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babası, kollarını sıvadı. Önce bit pazarında küçük bir kara tahta bulup, satınaldı, sahaflardan resimli masal kitapları aldı. Annesi ilkokul mezunu bir ev kadınıydı, ama oğluna ilk eğitimini verecek kadar bilgiliydi. Heceleye heceleye kitapları okudular, babaannesine, halasına, teyzesine, amcasına mektuplar yazdılar. Annesi küçük karatahtaya tebeşirle yazdı; o mektup kağıtlarına… Durmadan, usanmadan çalıştılar. Birlikte yazılar yazıp, ev ödevleri hazırlamaya, aritmetik problemleri çözmeye, resimler yapmaya başladık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok zaman geçmedi arkadaşlarının seviyesine geldi. Ve hatta onları geçti. Akıllı, gayretli bir çocuktu. Kendine güveni gelince, eline ne geçerse okudu, aklına ne gelirse yazdı, resimler yaptı. Okuldaki mutsuz günlerin yerini mutlu günler aldı. Keyfimize diyecek yoktu. Onunla birlikte ben de çok şey öğrendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ta ki bir kış günü, okul dönüşünde çocuğun ayağı karda kayıp düşene kadar. Yolun kenarındaki bayırdan aşağıya, ağaçların arasından yuvarlana yuvarlana düştü. O kadar kötü düştü ki kendisi bir tarafa, çantası diğer tarafa savruldu. Allahtan çocuğa bir şey olmadı, ama çantanın kapağı açılıp, içindekiler, defterler, kitaplar, kalemler ortalığa saçıldı. Yardımına koşanlar onu yerden kaldırdılar, kitaplarını, defterlerini, kalemlerini topladılar, çantasına yerleştirdiler. Şansıma bakın ki beni bulamayacakları bir yere, çalılıkların arasına savrulmuştum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada belki bir aya yakın kaldım. Karlar eridi, çamurlara bulandım. Kirlenmiş, leş gibi olmuştum. Neredeyse toprağa karışıp tümüyle kaybolacaktım. Bir sabah köpeğini gezdiren yaşlı bir kadın beni buldu. Köpek yakınımdaki bir ağaca bir ayağını dayayıp ihtiyacını gördü. Sıçrayan damlalar bana da bulaşacak diye korktum. Bir bu eksikti zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın beni fark edince gelip yerden aldı, mendiliyle özenle temizledi; çantasına koydu, evine götürdü. Apartman yöneticisi kocasına verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeniden normal hayata dönmüştüm. Elden ele dolaşma serüvenimin de başlangıcı oldu…Ondan öbürüne, öbüründen diğerine...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamımın diğer evrelerinde de mutsuz olduğum söylenemez. Geriye baktığımda mutlu günlerimin daha çok olduğunu düşünüyorum. Yaşadıklarımın hiçbiri öyle bir kalemde silinecek şeyler değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hele hele şu günlerde keyfime diyecek yok. Ünsüz, genç bir şairin kalemiyim. Ünsüz olduğuna bakmayın bir gün herkes fark edecek onun yazdıklarını; elden ele, dilden dile dolaşacak şiirleri. Aşkla ilgili olanları delikanlıların, genç kızların sevdalarını süsleyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversitede öğrenci olan bu delikanlının inanılmaz bir ifade yeteneği var; duygularını kaleme dökme ustası, gerçek bir şiirbaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Darmadağınık çantasının içine koyuyor beni. Çantanın içinde ben ve kitaplarıyla birlikte mutlaka bir defteri olur. İlham geldiğinde hemen çantanın içine elini daldırır, önce beni, sonra defterini bulur, not alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son zamanlarda iyice üretken oldu. Hele hele aynı fakülteden lüle lüle sarı saçları olan pembe yanaklı bir kıza aşık olduktan sonra…Okuluna giderken genellikle vapura biner. Dikkat ettim en çok vapur iskeleden ayrılıp Galata Köprüsü, Sarayburnu, Topkapı, Ayasofya manzarasını yakaladığında ilham gelip, kaleme kağıda sarılıyor. Eeee, çocuk haklı tabii; bu güzellik kimlere ilham vermedi ki…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de tam efkarlanıp eski günlerimi andığım şu anda yine vapurla karşıya geçiyorduk. İçime tatlı bir hüzün çöktü. Yanlış anlamayın keyfim yerinde, beni sımsıkı kavrayıp, çalakalem yazan delikanlının parmakları arasında mutluyum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakından motoruyla geçen bir balıkçının radyosundan yankılanan, onun çatlak sesiyle eşlik ettiği, Aşık Turabi’nin türküsünün ürperten dizeleri bile keyfimi kaçırmıyor:&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“…&lt;br /&gt;Neyin var da bugün neye yazmıyon &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kalem seni parça parça kırarım &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Hiç mi benim hallerimi sezmiyon &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kalem seni parça parça kırarım…”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah balıkçı, bir bilsen biz şimdi parmaklarının arasında hazdan kendimden geçtiğim delikanlıyla ne işler beceriyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ha gayret şair!.. Sarıl kalemine, sun yüreğinin güzelliklerini herkese.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;12 Ağustos 2010, Moskova&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-8647306639323066538?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/8647306639323066538/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=8647306639323066538' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/8647306639323066538'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/8647306639323066538'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2010/08/kalemin-oykusu.html' title='Kalemin Öyküsü'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/TGPhoX0FocI/AAAAAAAAATo/_5zhjnUh2-o/s72-c/Yazi-yazmak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-451197347291011591</id><published>2010-03-31T07:44:00.000-07:00</published><updated>2010-08-13T00:00:22.502-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kısacık Öykü'/><title type='text'>Kısacık Öykü</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/TGTtNGGKhPI/AAAAAAAAAUA/zOln1ILlQ3Y/s1600/Selcuk+Kayan-7.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 256px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/TGTtNGGKhPI/AAAAAAAAAUA/zOln1ILlQ3Y/s320/Selcuk+Kayan-7.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5504785453784138994" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;Fotoğraf:Selçuk Kayan&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kelebek Arkadaşım&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim bir kelebek arkadaşım vardı, Allah rahmet eylesin.&lt;br /&gt;Bir gün, tanıştığımız günün sabahında; Boğazda bir çay bahçesinde oturmuş çay içerken, olmadık şeylere üzülüp dertlendiğimi görüp, yüzünde bilgece bir ifadeyle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aptal olma! Yaşadığın anın kıymetini bil, keyfini çıkar,” dedi, “Hayat bir gün, o da bugün.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O an ne dediğini çok anlayamamıştım; aynı günün akşamı acı ölüm haberini aldım.&lt;br /&gt;Gerçekten de dediği doğruydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;31 Mart 2010,Moskova&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-451197347291011591?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/451197347291011591/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=451197347291011591' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/451197347291011591'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/451197347291011591'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2010/03/ksack-oyku.html' title='Kısacık Öykü'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/TGTtNGGKhPI/AAAAAAAAAUA/zOln1ILlQ3Y/s72-c/Selcuk+Kayan-7.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-7299898793849744764</id><published>2010-03-09T00:17:00.000-08:00</published><updated>2010-07-09T05:54:25.291-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Öykü: 296'lık Konuk</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/S5YFDbYefUI/AAAAAAAAATI/FPSbYYApMCs/s1600-h/296%27l%C4%B1k+konuk.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5446546355799358786" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 226px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/S5YFDbYefUI/AAAAAAAAATI/FPSbYYApMCs/s320/296%27l%C4%B1k+konuk.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;296’lık Konuk&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Engin, sokak kapısından çıktı, bahçeyi geçtikten sonra yoldan karşı kaldırıma geçti ve durdu. Dönüp, çıktığı apartmana baktı. Sıradan bir apartman irisiydi bu…; on katlı, dış duvarları artık boya isteyen, yirmi otuz yıllık bir yapı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç aydır kaldığı bu evi gündüz gözüyle dışarıdan ilk defa görüyordu. Dışarısını da öyle... İç rahatlığıyla hiç bakamamıştı sokağa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mimari hiçbir özelliği olmayan, hatta çirkin denebilecek bir apartmandı bu; ancak bir hapishane olamayacak kadar da sevimliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başını kaldırıp ikinci kata baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci kattaki pencerelerden birinden, muhtemelen salon penceresinden Turan ve Şükriye ona bakıyorlardı. El salladılar. O da onlara el salladı. Şükriye, duyamadığı bir şeyler söyledi. O da biliyordu söylediklerinin duyulamadığını; söylediklerini destekleyen el kol işaretleri yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam anlamasa bile iyi şanslar dileyen bir şeyler olduğu belliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engin, ikinci katın penceresinden kendisine bakan Turan ve Şükriye’ye el sallarken, birkaç ay içinde yaşadıkları hızlı bir film şeridi gibi gözünde canlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En son ne konuşmuşlardı Oğuz’la?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir akşamüstü sahilde bir çay bahçesinde buluşmuşlardı. Oğuz, çok tedirgindi. Ev baskınlarında çok arkadaşları yakalanmıştı. Engin’in birkaç gün evinde barındırdığı Cengiz de Suriye’ye kaçarken sınırda yakalanmıştı. Eğer sorguda konuşursa herkesin başı derde girebilirdi. Çürük bir zincirin baklaları gibi patır patır dökülebilirdi bütün ilişkiler. O yüzden de Engin’in bir süreliğine ortadan kaybolmasında fayda vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuz’un tedirginliği Engin’e de geçmişti. Sapsarı bir yüzle Oğuz’un anlattıklarını lafını kesmeden dinledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cengiz’i tanımazdı bile… Üniversiteden tanıdığı bir arkadaşının ısrarıyla birkaç günlüğüne evinde saklanmasına razı olmuştu. Bir gece kapıya dayanmışlardı. Çok zor durumda olduklarını, sadece iki üç gün kalınacak bir eve ihtiyaçları olduğunu söylemişlerdi. Engin, Cengiz’e bakmış, acımıştı. Yaprak gibi titriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyasetle uzaktan yakından hiç ilgilenmemişti. Ama insanlık adına zor durumda olan birisini sokak ortasında bırakmayı, onun yakalanacağını, muhtemelen işkenceden geçirileceğini bile bile barındırmamayı doğru bulmamıştı. Siyasetle ilgili değildi; ancak ülkesinin bağımsızlığını, daha demokratik bir toplumda yaşamayı istemek, yoksulların hakkını savunmak gibi masum taleplerin egemenler tarafından suç sayıldığını bilecek kadar da bir şeylerin farkındaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çaresiz kabullenmişti. Sadece, ama sadece birkaç günlüğüne…Onlar da kabul etmişlerdi. Zaten birkaç gün içinde Cengiz’i Güneydoğu’dan Suriye’ye, ya da Ege Kıyılarından Yunanistan’a kaçırmanın bir yolunu bulacaklardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece Cengiz’in yakalanmasıyla Engin de başı derde girebilecekler arasına girmişti. Bir zanlıyı evinde barındırdığı için suçlanabileceği, gözaltına alınıp, tutuklanabileceği için onun da kendi evinde kalmaya devam etmesi sakıncalıydı. Daha da önemlisi eğer Engin de yakalanır ve konuşursa başı derde gireceklerin sayısı artacaktı. Kaçması, güvenli bir yerde gizlenmesi gerekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani yataklık edeni evinde barındırmaya, yataklık etmeye gönüllü birilerini bulmak gerekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalınacak evin Engin’in çevresinden birilerinin olması doğru değildi. Zira çok kısa zamanda izi bulunabilirdi. Oğuz başka birilerini bulmaya çalışacaktı. Önce o gece için çok da güvenli olmayan bir ev ayarladı. Ertesi gün öğleden sonra geri geldi. Daha güvenli, Engin’in bir süreliğine kalabileceği eski bir arkadaşının evini ayarlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuz’un bu arkadaşı da Engin kadar olmasa bile siyasetin dışında biriydi. Öğrenciliğinde uzaktan da olsa bir sempatizanlığı olmuştu. Ancak o kadar… Şimdi işinde gücünde, evli barklı bir adamdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğuz, ilk gece kaldığı yerden Engin’i aldı, beraberce sokağa çıktılar. Beşiktaş’ta bir birahanede Turan’la buluştular. Tanışma, konuşma faslından sonra Oğuz ayrıldı. O gittikten sonra, fazla oturmadan birahaneden çıkıp, Beşiktaş’tan motorla karşıya, Üsküdar’a geçtiler. Turan’la iskeledeki taksilerden birine binip, Göztepe taraflarında bir eve gittiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taksi şoförüne yolu tarif eden Turan’ın konuştuklarının farkında değildi; dinlemiyordu. Derin düşüncelere dalmıştı; öyle olmasa bile fazla şey bilmenin zararlarını artık anlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava kararmıştı. Taksinin arka koltuğunda, Boş bakışlarla camdan dışarı bakıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birdenbire ortadan kaybolup, başka bir hayata geçiyordu. Allahtan bu olup bitenler neredeyse ilişkilerinin sıfırlandığı bir döneme denk gelmişti. İki senedir birlikte olduğu kız arkadaşından ayrılmış, içine düştüğü boşluk yetmiyormuş gibi şirketteki işine de son vermişlerdi, oturduğu Çamlıca’daki babadan kalma bahçeli eski evin zorunlu tadilat işlerini parasızlıktan başka bir bahara bırakmıştı. İçine düştüğü bunalımdan kurtulup, tam yeni bir hayat kurmanın planlarını yaparken bu iş başına gelmişti. İzmir’de ablasıyla yaşayan anacığına, çevresine, arkadaşlarına yurtdışına doktora için gideceğini söylemişti. İngiltere’deki üniversiteyle bütün yazışmaları tamamlayıp, davet alıp, yolculuk hazırlıklarını yaparken kaçak durumuna düşmüştü…Kısmet!...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hangi sokaklardan geçtiklerini, nereye geldiklerini bilmiyordu. Sadece geçtikleri aşina yerlerden Göztepe yakınlarında olduklarını anlıyordu. Neden sonra taksi durdu, indiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turan, etraftan görülme endişesi içinde Engin’i kolundan sürükleye sürükleye bahçeden geçirip apartmana soktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıyı açan Şükriye, bu davetsiz misafire şaşkınlık ve kuşkuyla bakmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engin’i salonda bir koltuğa oturtmuşlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turan’la Şükriye mutfakta uzun uzun konuştular. Turan, durumu anlatıp, onu ikna etmeye çalışıyordu. Şükriye’nin ara ara yükselen, isyan eden sesi salondan duyuluyordu. Belli ki önceden onayı alınmamış, bir emrivakiyle karşı karşıya kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süre sonra Turan salona geri döndü. Yüzünde zorlama bir nezaket vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ondan sonra salona gelen, yaptığı çayı ikram eden Şükriye’nin hoşnutsuzluğu yüzünden kolaylıkla anlaşılıyordu. İkna olmamıştı; ama çaresiz bir kabulleniş vardı tavırlarında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engin’in konukluğu süresince kalacağı daha önce tanımadığı bu insanların evinde küçük bir odası vardı artık. Zaman zaman yatılı gelen akrabaların misafir edildiği, çocuk odası diye tabir edilen küçük odalardan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek kişilik bir yatak, bir komodin, bir koltuk, yerde küçük bir halı ve elbiselerini koyabileceği iki kapılı bir dolap… Ancak Engin’in dolaba koyacak elbiseleri bile yoktu. Öylesine hazırlıksız ve acele gelmişlerdi. Allahtan Turan’la bedenleri neredeyse aynıydı. Onun pijamalarından birini verdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sesli ifade edilmese bile herkesin arzuladığı şey, bu konukluğun olabildiğince kısa olmasaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabahları erken saatlerde Turan ve Şükriye, işe gitmek için evden çıkıyorlardı. Bazen beraber, bazen ayrı ayrı...Beraber çıktıklarında Turan, arabayla Şükriye’yi işine bırakıyordu. Ama Şükriye, genellikle bankanın servisiyle işe gitmeyi tercih ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engin için yapılacak en iyi şey uyku süresini uzun tutmaktı. Aylaklık yaptığı uzun bir tatildeydi adeta. Kalktığında da banyoda elini yüzünü yıkadıktan, mutfakta Şükriye’nin masada bıraktığı kahvaltılıkları yedikten sonra masayı toplayıp temizleyip yine odasına dönüyordu. Evin içinde çok dolaşmıyordu zaten; odası, banyo ve mutfak arasında geçen bir hayatı vardı. Ayaklarının ucuna basa basa yürüyordu. Sessizlik ana kuraldı. Bunun için de terlik giymiyor, çoraplarıyla geziniyordu. Komşuların, kapıcının Turan ve Şükriye işe gittikten sonra evde birisinin kaldığını anlamamaları gerekiyordu. Kapı çaldığında iyice sessizleşiyordu, kendisi için olmadığını biliyordu; yolunu şaşırmış bir komşu, servis için gelen kapıcı ya da bir seyyar satıcı olabilirdi. Veya postacı; ama onun için gelinmediği kesindi. Fakat ya gelenler onun izini bulan polislerse!?..Bu düşünce aklına gelince kapıdaki kişi ya da kişilerin uzaklaştığına ikna oluncaya kadar korkudan kaskatı kesiliyor, nefesini tutup bekliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Apartman sesleri konusunda uzmanlaşmıştı. Kimseyi görmese de seslerden apartman içinde olan bitenleri anlayabiliyordu. Üst katlardan birinde oturan komşunun kızının piyano derslerinin ne zaman olduğunu biliyordu artık. Başka bir komşunun haylaz oğlunun dersini çalışmadığını annesinin bağırmasından anlayabiliyordu. Çocuğun annesinin evde olmadığını, onun bunu fırsat bilip dersini bırakıp oynadığını zeminde yuvarlanan misket sesinden, yerde seken topun sesinden anlamak zor değildi. En çok da kapıcının “alışverişe gidiyorum, bakkaldan bir şey lazım mı abla?” bahanesiyle sık sık kapısını çaldığı baygın sesli komşu kadını merak ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğleden sonraları sıkıntısı iyice artıyor çok sıcak ilişkileri olmasa da Şükriye ile Turan’ın gelmelerini dört gözle beklemeye başlıyordu. Gelme saatlerinde merdivenlerdeki, sahanlıktaki, kapının önündeki ayak seslerini dinlemeye başlıyor, anahtar deliğinde anahtarın döndüğünü duyunca seviniyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşamları genellikle önce Şükriye, arkasından Turan eve dönüyordu. Turan’ın iş toplantıları nedeniyle ara sıra geciktiği de oluyordu. Şükriye, salonda bir yorgunluk sigarası içtikten sonra akşam yemeğini hazırlamak için mutfağa giriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk akşamlarda nezaketen yemek sonrasında salonda topluca çay kahve içip havadan sudan konuşup, sohbet etmişlerdi. Ama bir süre sonra bu zorlama sohbetlerden bıkıp vazgeçmişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engin’le muhabbetlerinin “nasılsınız, bugününüz nasıl geçti?”nin ötesine geçtiği pek olmuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam yemeklerinden sonra çok istenilmediğinin farkında olduğu için erkenden odasına çekilip, uyuyordu. Yatma saatine kadar salonda oturan Turan’la, Şükriye’nin konuşmaları genellikle onun varlığı üzerineydi. Konuşma çok kısa sürede tartışmaya dönüşüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genellikle Turan, sakin bir ses tonuyla karısını yatıştırmaya çalışıyordu. Turan, Engin'in varlığını savunuyor, Şükriye'yse karşı çıkıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak konukluk beklenilenden daha uzun olmaya başladığında Turan da Şükriye’nin rahatsızlığını paylaşmaya başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir akşam Turan, “bomba” bir haberle geldi. Oğuz da yakalanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evin içine de sanki bomba düşmüştü. Anlaşılan Engin’in konukluğu umulandan daha fazla uzayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O akşam yarım yamalak hazırlanan sofrada Engin, yemeğini bile bitirmeden odasına gidip, kafasını yastığa gömdü. Salonda yine o malum karı-koca tartışması vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gece herkes erken yattı, ancak hiç kimsenin rahat uyuduğu söylenemezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün Turan, o zamana kadar aklına gelip de sormadığı bir şeyi sormuştu: Engin’e isnat edilen, onun kaçmasına neden olan suç neydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süre düşündükten sonra “Eğer yakalanır ve yargılanırsam, muhtemelen Ceza Kanunu’nun 296. maddesinden yargılanırmışım,” diye açıkladı Engin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turan:&lt;br /&gt;“Ne demek şimdi bu?! Sıradan bir vatandaşın da anlayabileceği bir şekilde anlatsana,”diye çıkıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben de bilmiyorum, ama bir avukata sormuştum; aklımda kaldığı kadarıyla şöyle: Türk Ceza Kanunu Altıncı Fasıl; Cürüm İşleyenleri Saklamak ve Cürümün Delillerini Yok Etmek Cürümleri. Madde 296-…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yani?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yani yataklık etmek; bir suçun failini bilerek saklamak…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arada bir sessizlik oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turan, uzun süren sessizlikten sonra;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yani sen yakalanır ve bizim seni sakladığımız öğrenilirse bize de isnat edilebilecek bir suç, öyle değil mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engin, sustu, cevap vermedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turan, o ana kadar önemli bir suçtan arandığını sandığı bu adamla aslında şu anda aynı suçu işliyor olmalarının şaşkınlığı ile dalgınlaştı. Birden hayal kırıklığıyla karışık bir öfke sardı içini. Huzurlarını bozan bu adama karşı azalan saygısını da bir anda tümüyle yitirmişti. Nereden de başına sarmıştı bu derdi? Nasıl kurtulacaktı bu illetten?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi sabah Turan odasına girdi. Sinirli bir hali vardı. Engin, uykulu gözlerle, şaşkın ona bakarken;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bak,” dedi Turan, “Şuraya bir çizgi çiziyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elinde bir tebeşir vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu çizgiyi geçip pencereye yaklaşmayacaksın. Dışarıdan birileri seni görmesin. Kendini de yakarsın, bizi de.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çaresiz, peki anlamında başını salladı. Zaten pencereye yaklaşıp, dışarı falan baktığı yoktu, sessizce “Peki,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam odadan çıkacakken Turan, geri dönüp, bağırarak “Yoksa kendini kapının önünde bulursun,”dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engin, babası tarafından evden kovulmakla tehdit edilen bir delikanlının suçluluğu ve çaresizliği içinde başını önüne eğdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evdeki kütüphanenin rafları hep okumayı hayal edip de bir türlü fırsat bulup okuyamadığı kitaplarla doluydu. Bir kaçını raftan alıp sayfalarını çevirip, okumaya çalıştı; ama olmuyordu işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle zamanlarda insanın bol zamanı da olsa kitap okuyamıyordu. Bu garip bir ruh haliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayaklarının ucuna basa basa mutfağa gidiyor. Sessizce kendisine çay demliyor. Sonra odasına gidip koltuğa oturup; bir yandan çayını yudumluyor, bir yandan da düşünüyordu. Bütün gün yaptığı buydu. Akşamları Turan’ın ve Şükriye’nim işten eve dönüşleri onun için değişiklik oluyordu. Yüzü biraz gülüyor, seviniyordu. Ama çok uzun sürmüyordu bu sevinç; onların somurtkan, zorlama bir kibarlıkla ona bakmaları, sorularına kısa kısa cevap vermeleri hemen keyfinin kaçmasına sebep oluyordu. Konukluğunun zorakiliği, zorluğu aklına gelip o da suskunlaşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra uykusunun geldiğini bahane edip ona ayrılan odasına gidip, yatağına giriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşke yatağa girer girmez uyuyabilseydi, ama mümkün olmuyordu. Yatağında saatlerce bir ona, bir bu yana dönüyor, ancak gece yarısını çok geçtikten sonra uyuyabiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nereye gider, ne yapar bilemiyordu, ama konukluğunun artık iyice rahatsızlık verdiğini bildiğinden, Turan ve Şükriye ile otururlarken “Ben artık gideyim, size yeteri kadar rahatsızlık verdim,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şükriye, merak ve şaşkınlıkla, “Nereye gideceksin,” diye sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engin:&lt;br /&gt;“Bilmem. Belki eve dönerim. Abartıldığı gibi bir sorun olmayabilir. Benim durumum polis tarafından bilinmiyor olabilir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turan, ciddi bir surat ifadesiyle;&lt;br /&gt;“Ya biliniyorsa!? Sen eve gittiğinde yakalanır, ifadende bizden bahsedersen ve bizim de başımız derde girerse?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engin, bu sorunun cevabını bilmiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şükriye:&lt;br /&gt;“Hayır, olmaz; bu, hem senin, hem de bizim için tehlikeli. Bir süre daha burada kal, durumu anlayalım, sonra karar veririz,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olayda Turan’ın ve Şükriye’nin konuksever olduklarını söylemek mümkün değildi; ancak bu zoraki konukluğun sebebi, başı dertte birisini insanlık adına sokağa atmama gerekçesinin ötesine geçmiş, kendilerinin de başının derde girmemesi için devam etmesi gerektiği noktasına gelmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes, konukluğun hiç olmazsa biraz daha devam etmesinin doğru olacağı konusunda düşünce birliğine varmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahatsızlık tümü için varlığını sürdürse de, kabulleniş ağır basmış, duruma alışmaya başlamışlardı. Ya da en azından alışmaya çalışıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve daha erken gelen ve yemek hazırlama öncesinde salonda ayaklarını uzatıp yorgunluk sigarası içen Şükriye ile konuşmaları gün geçtikçe daha uzun olmaya başlamıştı. Şükriye, bu zorunlu konuğun sohbetinden daha çok keyif almaya başlamıştı. Zaten hikayeleri de birbirine benziyordu; vicdan sahibi birileri olarak hiç tanımadıkları zor durumda olan insanları evlerinde barındırmak ortak noktalarıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şükriye sigarasından derin bir nefes aldıktan sonra işyerinde olanları, kimseyle paylaşamadığı dertlerini anlatmaya başlıyordu. Engin, iş yerinde olup biten her şeyden haberdardı. Entrikaları, insanların ikiyüzlülüğünü biliyordu. Hırslı, hiperaktif şube müdürünü, sinsi iç yönetmeni, pazarlama yönetmeniyle gizli aşk yaşayan memureyi, herkesi ama herkesi tanıyordu artık. Şükriye, bıraktığı yerden ertesi akşam devam ediyordu. Pazarlama yönetmeninden hamile kalıp kürtaj yaptıran memurenin hastanelik olduğunu, sahte bir apandisit ameliyatı raporu aldığını bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanla Engin’e zorunlu olarak alışmışlarsa da Turan’la, Şükriye’nin bağırışıp tartışmaları günlük, olağan bir şey olmayı sürdürüyordu. Tabii ki sebep kendisiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak roller giderek değişmeye başlamıştı: Onu istemeyen Turan, savunan ise Şükriye olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geceleri annesi ve babası kendi yüzünden tartışıp, kavga eden küçük çocuklar gibi kafasını yastığa gömüp yorganı başından çekip uyuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir keresinde Engin, konukluğunun uzamasından yakındığında “Niye canını sıkıyorsun? Güvende olduğun bir evdesin. Ya şimdi hapiste olsaydın, daha mı iyi olurdu?” demişti, Şükriye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Benim hapiste olan birinden ne farkım var?” diye karşı çıkmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şükriye, “Abartıyorsun,” dediğinde “Tabii burası da üç oda, bir salondan oluşan, konforlu bir hücre benim için,” diye devam etmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engin, sıkıntılı saatler geçirdiği bir gün, kütüphanede bulduğu kalemle bir kağıt parçasına gelişigüzel desenler çizmişti. Akşam Şükriye eve gelip bunları masa üstünde görünce çok şaşırmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bunları sen mi çizdin? Çok güzel, başarılı desenler,” demişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaptığı desenlerin beğenilmiş olması Engin’i hem şaşırtmış, hem de mutlu etmişti. Lisede iken resim derslerinde hep başarılıydı. İyi notlar alırdı. Resim öğretmeninin gözdesiydi. Ama hepsi o kadar. Bu yeteneğini geliştirecek ne merakı, ne de zamanı olmuştu. Sıkıcı iş toplantılarında kağıda çiziktirdiklerinin dışında, resim yapmayı bir hobi olarak seçip, uğraşmamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şükriye bir akşam eve kırtasiyeciden aldığı resim malzemeleriyle; tuvaller, boyalar ve fırçalarla geldiğinde Engin çok mutlu oldu. Annesi kendisine hediye almış küçük bir çocuk gibi sevindi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir resim yapma heveslisi için gerekli olan her türlü malzeme elinin altındaydı. Bu kadar iltifata uğrayan birisinin resim yapması artık şart olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi sabah, Şükriye ve Turan işe gitmek için evden çıktıklarından sonra hemen işe koyuldu. Önce ne yapacağını, nasıl yapacağını bilemedi. Sonra başta tuvale çizdiği eskizleri detaylandırıp, boyamaya başladı. Başlangıçtaki acemiliğini üstünden attıktan sonra resme daha keyifle devam etti. Akşama doğru yaptığını kendisi de beğendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba Şükriye de beğenecek miydi? Resmin artık bittiğine karar verdiğinde, tuvalin sehpasını odanın kapısına doğru çevirip heyecanla Şükriye’nin gelişini beklemeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapının kilidinde anahtarın döndüğünü duyduğunda heyecanı iyice arttı. Ayak seslerinden Şükriye’nin geldiğini anladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Odanın kapısında belirdiğinde sanki bir şey olmamış gibi koltuğa oturmuş ona doğru baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şükriye, “Aaaa ne yapmışsın, harika bir resim bu!” diye sevinçle haykırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaptığı resmin beğenilmiş olmasının mutluluğunu gizlemeye çalıştıysa da beceremedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gerçekten beğendin mi?” diye sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet, çok güzel olmuş.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi günü resim yapmaya daha erken başladı. Şükriye akşam eve döndüğünde bu resmi de beğendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engin, artık sergiye hazırlanan bir ressam gibi her gün hevesi daha da artarak resim yapmaya devam ediyordu. Malzemeleri bittikçe Şükriye yenilerini alıp getiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turan’ın tepkisiyse beklediği gibiydi. Bir gece odasında yatmaya hazırlanırken salonda Şükriye’ye “Adamı evimizde barındırıp, beslediğimiz yetmiyormuş gibi bir de resim malzemeleri alıp eğlendiriyoruz,” diye çıkıştığını duydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şükriye, Engin’in yaptığı resimleri anlayan birisine gösterip fikrini almayı kafasına koymuştu. Turan’dan tanıdığı galerici bir arkadaşına götürmesini istedi. Turan, “Başıma bir de bu işi mi sarıyorsun,” diye çıkıştıysa da Şükriye’nin ısrarlarına dayanamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazete kağıtlarına sardığı iki üç resmi arabasının arka koltuğuna koyup yola çıktığında hala söyleniyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak galerici arkadaşının resimleri beğenip övücü sözler söylemesine şaşırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O kadar övücü sözden aklında kalan sadece “naif ve özgün” sözcükleri oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşı resimleri bir süre galeride sergileyebileceğini söyledi. Resimleri galeride bırakıp döndü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl şaşkınlığı ise birkaç gün sonra galerici arkadaşının telefonla arayıp resimlerin satıldığını, aynı ressamın başka resimleri varsa ve getirirse mutlu olacağını söylemesinden sonra yaşadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turan, galerici arkadaşına her hafta birkaç resim götürdü. Resimler her defasında kısa zamanda satıldı. Hem de iyi fiyatlarla…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galerici arkadaşı ilk ödemeyi yaptığında önce bu parayı ne yapacağını bilemedi. Adam evimizde kalıyor, masraflarını karşılıyoruz, bu para onun karşılığı olmalı diye düşündü. Evet, evet doğrusu buydu. Böyle düşünüyordu, ama vicdanı da rahat değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra ödenen para iyice artınca bankada bir hesap açtı. Bundan ne Şükriye’ye ne de Engin’e bahsetti. Çeşitli defalar durumu onlara da açıklamaya niyetlense de erteledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski kızgınlığı da geçmişti. Engin’in resim hevesini o da destekliyordu artık. Bazen Engin’in resimleri yaptığı odasına gidip bir sandalyeye oturup, resim yaparken onu hayranlıkla izliyor, arkasından iltifatlar yağdırıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engin, sanki bir resim yapma makinesi haline gelmişti. Aklına ne gelirse onun resmini yapıyordu; daha çok doğanın; çiçeklerin, ağaçların, dağların, en çok da özlediği denizin. Bir gün Salacak’tan Kız Kulesi ve Boğaz manzarasına bakıp, gerçekliği karşısında şaşıran Turan, şakayla, “Sen gündüz biz yokken çaktırmadan dışarı çıkıp, resim yapıyorsun galiba,” diye takılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turan’ın davranışlarındaki bu değişikliğe anlam veremese de hoşuna gidiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık eskisi kadar huzursuz edilmese de Engin’in konukluğun iyice uzamasından kaynaklanan mutsuzluğu giderek artıyordu. Bu üç oda, bir salonluk hapishanedeki yaşam iyice zor gelmeye başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turan, bir sabah işyerinde çalışırken beklemediği bir telefon aldı; Oğuz tahliye olmuştu. Oğuz’un ve Cengiz’in ifadelerinde Engin’i suçlayan bir şey yoktu ve dolayısıyla kaçmasına gerek yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engin’in zoraki konukluğu artık sona erebilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beklemediği bu haberi daha önce alsa çok sevineceğini düşünürdü. Ancak böyle olmadı. Turan şaşkınlaştı. Durgunlaştı. Sevinemediğini görünce kendisine daha çok şaşırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç aydır evlerinde kalan bu yabancı adama, 296’lık zoraki konuğa kanı mı ısınmıştı? Yoksa bankadaki hesapta iyice kabaran paranın cazibesi miydi sebep?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün işlerine yoğunlaşması mümkün olmadı. Önceden belirlenmiş birkaç iş toplantısını iptal etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve gittiğinde Şükriye evdeydi. Engin, odasında yine resim yapıyor, o da hayranlıkla onu izliyordu. Turan da divana oturup izlemeye katıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turan, o akşam bir ara niyetlense de gelen telefondan, Engin’in artık kaçmasına gerek olmadığı bilgisinden hiç bahsetmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turan, iki gün boyunca bu konuyu düşündü. Yaptığı doğru değildi biliyordu. Hem Engin’i rahatlatacak onun yeniden normal yaşamına dönmesini sağlayacak bu haberi açıklamalı, hem de bankada biriken parasını vermeliydi. Doğrusu buydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turan, resimlerin satışından elde edilen gelirin üstüne yatma fikrinin kendisine ait olmadığına, ta başından beri asla böyle bir niyetinin olmadığına kendisini bile inandırmıştı. O, sadece güvenilir bir mutemet gibi parayı muhafaza etmişti. Hem kendi evlerinde yaşayan, dışarıya çıkmayan, dolayısıyla hiçbir harcaması olmayan Engin’in o dönemde paraya ne ihtiyacı olacaktı ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle veya böyle derhal Engin’e çok mutlu olacağı haberi vermeli; onun için sürpriz olacak parasını da teslim etmeliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle düşünüyordu, ama uzayan toplantılar nedeniyle eve geç gelmeler ve uzun iş seyahatleri yüzünden durumu Engin’e ve Şükriye’ye anlatma fırsatı bulamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir öğleden sonra Şükriye Engin’i de üzen bir haberle eve geldi. Bankadaki toplu işten çıkarma nedeniyle işine son verilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Boş ver,” dedi, “Aslında çoktandır bekliyorduk bunu. Bizim bölümden sekiz kişinin işine son verildi… Allahtan tazminatlarımızı hemen ödediler. Biraz dinlenip, yeni bir iş bulurum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok ta umursamazmış gibi konuşmuştu, ama kendisine ve Engin’e birer kahve yapıp içtikten sonra Şükriye odasına kapandı. İçerden gelen hıçkırık sesleri Engin’in içini paraladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu haber, akşam eve gelen Turan için de şok oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonraki birkaç gün Turan, uzayan iş toplantıları, yoğun iş temposu nedeniyle yine eve geç gelip, işe erken gitmek zorunda kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Araya bir de aniden çıkan yeni iş seyahatleri girince haberi Engin’e vermek işi yine ertelenmiş oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu işin uzaması Turan’ı da rahatsız etmeye başlamıştı. Şükriye, artık işe gitmiyordu; bütün gün Engin’le evde yalnız kalıyordu. Engin, iyi bir çocuktu, Şükriye’ye de güveni tamdı, ama “ateşle barut bir arada olmaz,” lafı beynini kemiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turan, iş seyahatinden döndüğü günün akşamı eve geldiğinde Şükriye ile Engin’i derin bir sohbetin içinde buldu. Engin’in bir elinde paleti, diğerinde fırçası vardı. Fırçasını tuvalde gelişigüzel gezdiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkisi de dalmış havadan sudan, hayattan konuşuyorlardı. Onun geldiğini fark etmemişlerdi bile…Konular sıradan konulardı, ama ses tonlarındaki yumuşaklık, davranışlarındaki duygusallık hemen seziliyordu. Turan, bu konukluğun daha fazla uzamasının kendisi için de hoş olmayacak bir şekilde sonuçlanacağı hissine kapıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engin’e haberi ertesi gün, bankadan parayı da çekip, akşam yemeğinde açıklamaya karar verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah evden çıkarken Turan, Şükriye’den akşam yemeğinde nedenini daha sonra açıklayacağı bir kutlama için hazırlık yapmasını istedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam eli kolu şarküteriden aldığı mezeler ve içkilerle eve döndüğünde Şükriye sofrayı hazırlamıştı bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezeler masaya getirildi, balık pişirildi, rakılar açıldı; donatılmış masaya kutlamaya yakışır temiz ve yeni giysileriyle oturdular. Turan’ın yüzünde hınzırca bir gülümseme vardı. Engin ve Şükriye ise bu kutlamanın merakı içindeydiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir iki kadehten sonra herkesin keyfi yerine geldi. Zamanının geldiğini düşündüğü bir anda Turan, elinde kadehiyle ayağa kalkıp, “Engin’in özgürlüğüne kavuşmasına içelim,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şükriye, daha fazla açıklama ister bir ifadeyle Turan’a baktı. Turan, yüzünde aynı hınzır gülümsemeyle ikisini de süzdükten sonra oturdu; olan biteni sırasıyla anlattı. Sonra içeri gidip çantasından bir büyük zarf alıp, geri döndü; Engin’e verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu senin. Satılan resimlerinden elde edilen paralar,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engin, anlatılanların şokundan kurtulabilmiş değildi. Anlayabilmek için yeterince ayık da değildi. Sevinmeli mi, sevinçten ağlamalı mıydı? Bir paralara, bir Turan’a baktı. Kimse konuşmuyordu. Neşenin yerini, hüzün almıştı. Birbirlerine alışmış dostların ayrılış anındaki hüzünlerine benzer bir duygu sofraya hakim oldu. Zihnini toplayıp, düzgün cümleler kurmaya çalışarak;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben bu parayı hak etmedim, alamam,”dedi. “Zoraki konukluğum süresince küçük çocuğunuz gibi baktınız. Bana katlandınız. Hem beni Şükriye teşvik etmese, malzemeler almasa bu resimleri yapamazdım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turan:&lt;br /&gt;“Bak, nazlanma al, bu para senin hakkın. Şimdi işsizsin, yeni bir iş bulana, hayatını düzene kadar bu paraya ihtiyacın olacak. Çok istiyorsan Şükriye’ye bir hediye alırsın, ödeşirsiniz,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün, cumartesiydi; herkes evdeydi. Kahvaltıyı birlikte yaptılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğleye doğru Engin, toparlanmış, gitmeye hazırdı. Ağır hareketlerle kapıya yöneldiğinde şaşkınlığından hala kurtulamamıştı. Kapıda kendisini geçiren Turan ve Şükriye ile öpüştü. Yavaş yavaş merdivenlerden inmeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merdivenlerde aşina olduğu apartman seslerinin sahipleriyle karşılaştı. Piyano dersleri alan komşu kızı elinde nota defterleriyle merdivenleri birer, ikişer atlayarak çıkıyordu. Üst kattaki komşunun haylaz oğlu elindeki torbadaki misketlerini düşürdü; misketler zıpzıp zıplayarak gürültüyle merdivenlerden aşağı yuvarlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahçe kapısından işveli hareketlerle kırıtarak güzel bir kadın girdi. Bu, kapıcının “Abla servise gidiyorum, bir şey lazım mı?” bahanesiyle sık sık kapısını çaldığı baygın sesli kadın olmalıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahçeden çıkıp, yolu geçip arkasına baktı. Turan’la, Şükriye pencereden kendisine bakıyorlardı. El salladılar; o da onlara el salladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Moskova, 08 Mart 2010&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-7299898793849744764?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/7299898793849744764/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=7299898793849744764' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/7299898793849744764'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/7299898793849744764'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2010/03/oyku-296lk-konuk.html' title='Öykü: 296&apos;lık Konuk'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/S5YFDbYefUI/AAAAAAAAATI/FPSbYYApMCs/s72-c/296%27l%C4%B1k+konuk.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-4571123233964371183</id><published>2010-02-26T02:02:00.000-08:00</published><updated>2010-07-09T05:54:50.051-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Şiir: Su Gibi Olmalısın</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/S4ecenB7YgI/AAAAAAAAATA/mVnn2AjupYY/s1600-h/EdessaFalls1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5442490724387611138" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 240px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/S4ecenB7YgI/AAAAAAAAATA/mVnn2AjupYY/s320/EdessaFalls1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Su Gibi Olmalısın&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;em&gt;“Kendime”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Biliyorum be kardeşim, hayat zor;&lt;br /&gt;Ekmek aslanın ağzında, her yerde kavga, gürültü…&lt;br /&gt;Ama sen, su gibi olmalısın.&lt;br /&gt;Bardakta bardak, şişe içinde şişe şeklini alabilmelisin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilerde gerçi ben bir sürahi gibiyim; ancak umudum çok.&lt;br /&gt;Durgun suların türküleri hüzünlüdür…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden dünya ateşten bir toptu&lt;br /&gt;Sonra su, sonra da hayat oluştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen yağmur, bazen kar…&lt;br /&gt;Herkes buharlaşıp yok oldun sanırken sen,&lt;br /&gt;Güzel bir günün müjdecisi güneşin araladığı bulutlardan&lt;br /&gt;Süzülen ılık bir bahar yağmuru olabilmelisin.&lt;br /&gt;Bir dağ yolu molasında sevgilinin&lt;br /&gt;Ağaç kovuğundaki pınardan ağzına dolmalısın.&lt;br /&gt;Dişlediği armudun içinden çıkabilmelisin.&lt;br /&gt;Ya da yağan yağmurda saçlarından süzülen damla…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen sevinç, bazen de hüzün gözyaşları&lt;br /&gt;Ya da bir emekçinin alnındaki ter olabilmelisin.&lt;br /&gt;Bir dost sofrasında rakıya eşlik edebilmelisin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuytuda karlı bir kayın ormanının süsü,&lt;br /&gt;Bir yumurcağın avucunda kartopu,&lt;br /&gt;Bazen camda buğu, bazen yeşil bir vadide akarsu, sel olmalısın.&lt;br /&gt;Bir çiçeğe can verebilmelisin.&lt;br /&gt;Bazen kayaları döven hırçın bir dalga,&lt;br /&gt;Damla damla birikip göl,&lt;br /&gt;Çorak toprakların umudu olmalısın.&lt;br /&gt;Uygun bir yatak bulabilirsen bir deli ırmak olup&lt;br /&gt;Okyanuslara ulaşmalısın&lt;br /&gt;Koynunda balıklar yüzmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Moskova, 26 Şubat 2010&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-4571123233964371183?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/4571123233964371183/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=4571123233964371183' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/4571123233964371183'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/4571123233964371183'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2010/02/siir-su-gibi-olmalsn.html' title='Şiir: Su Gibi Olmalısın'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/S4ecenB7YgI/AAAAAAAAATA/mVnn2AjupYY/s72-c/EdessaFalls1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-2485873316220917691</id><published>2009-03-16T03:49:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T06:01:48.400-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Öykü : Kerteriz Devri</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/Sb4vu7_i2UI/AAAAAAAAAQU/tbrQJRfEM9I/s1600-h/ihtiyar+balÄ±kÃ¶Ä±2.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5313737093768468802" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 211px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/Sb4vu7_i2UI/AAAAAAAAAQU/tbrQJRfEM9I/s320/ihtiyar+bal%C4%B1k%C3%B6%C4%B12.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;&lt;strong&gt;Kerteriz Devri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;O akşam balıkçıların toplaştığı kahvede yine sigara dumanından göz gözü görmüyordu.&lt;br /&gt;Selahattin, gözleriyle etrafı kolaçan ettikten sonra Mustafa’yı arkadaşlarıyla okey oynadığı masada otururken buldu. Yanlarına bir sandalye çekip oturdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Oyunun bitince çıkıp biraz konuşalım,”dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa:&lt;br /&gt;“İstersen bir saat sonra senin eve uğrayayım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masada oyun oynayan yeni yetme balıkçılardan biri:&lt;br /&gt;“Abimizin alışkanlığıdır, eve erken gitmez; malum eve erken gider de bir sürprizle karşılaşır falan, d’imi?” diyerek densizlik yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selahattin, sanki bu sözleri hiç duymadı. Mustafa sinirlenip, kötü bir şeyler söyleyecek oldu; Selahattin, aldırma, sesini çıkartma anlamında kaş göz işaretiyle onu susturdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa:&lt;br /&gt;“Çıkalım istersen, buranın tadı kalmadı; dışarıda hava daha güzel,”dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birlikte kahveden çıktılar. Ayın bulutların arkasına gizlendiği, serin bir akşamdı. Hiç konuşmadan yürüdüler yolda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yürürlerken Selahattin, “O pezevenk trolcüdür,”dedi, “Her türlü meymenetsizlik vardır onda,” diye devam etti..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahile inip, Mustafa’nın sandalını denize saldılar. Mustafa, gençliğinin gücüyle küreklere asıldı, sonra motoru çalıştırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Boğaziçi’nde, sonbaharda Eylülden başlayarak göçmen balıkların fener alayı geçişi başlar. Bahar aylarında Karadeniz’e çıkan, burada üreyen göçmen balıkların dönüşüdür bu… Karadeniz’den Boğaza sırayla girip, Marmara’ya geçerler. Önce Eylül-Ekim aylarında istavrit, sonra palamut hazretleri arzı endam eder; arkasından lüfer; onun arkasından havalar soğuyup, kışın ortasına gelindiğinde hamsi sökün eder: Balıkçıların bayramı başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ne var ki, İstanbul’da insanlar çoğaldıkça, balıklar azalmıştı. Yalnız balıklar değil, balıkçılar da azalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman değişmiş, eskilerin deyişiyle kötüleşmişti; Haliçte palamutların neredeyse elle yakalanacak kadar bol olduğu zamanlar çok geride kalmış, Sait Faik’in öykülerindeki balıkların çoğu tükenmişti artık:. Dülger Balığı, Sinagrit Baba...Bu duruma üzülmek, kolayına kaçılıp, nostalji, eskiye öykünme deyip geçiştirilemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de balık bereketinin uğradığı yıllar da olmaz değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Balıkçılar, martıların bile uykuda olduğu sessiz İstanbul gecelerinde denizin vereceği rızkın peşine düşerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denize dik inen dar sokaklarda balıkçıların evleri, kahveleri, alışveriş ettikleri bakkalları, manavları vardır. Balığın bereketi varsa sokaklar şenlenir. Sokak aralarında koşuşturan, oyun oynayan çocukların neşesinden bile anlarsınız bunu. Evlerin bacaları keyifle salarlar dumanlarını. Belli ki balık bereketi odun kömür bereketini de beraberinde getirmiştir. Veresiye hesaplar kapatılır, dolu filelerle dönülür evlere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Hikayemizin kahramanı Selahattin Menekşe, balıkçı mahallelerinde bir efsane gibi anlatılan, namı yürümüş ihtiyar bir balıkçıydı. Denizden eli boş döndüğü hiç görülmemişti. Bazıları bunu meslek sırrı olarak gizlediği, onun da yaşlanmış, kendisini emekli etmiş bir Rum balıkçıdan devraldığı söylenen kerterizine yorarlar; ancak onun usta bir balıkçı olduğu hiç tartışılmazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanın acımasızlığına o da yenilmiş, yaşlanmıştı. Oysa bir zamanlar deniz gibi fırtınalı bir hayatı vardı. Kıyılar ona göre değildi; dalgaların kucağında otururdu. Balık peşinde bitkin düşse de, acı poyraz yüzünü dilimlese de denizin suyu bütün yorgunluğunu silerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun hakkında başka hikayeler de anlatılırdı. Denizin cimrileştiği, balıktan ümidin kesildiği bir gece, eve her zamankinden erken döndüğünde çok güzel olduğu dillerde dolaşan karısını mahalleden bir taksiciyle birlikte yakalamıştı. Daha sonra karısı taksiciye kaçmış, o da hayata küsmüştü… Bir daha hiç evlenmemişti… Ancak onun İskele Meydanı’nda küçük bir tuhafiyeci dükkanı olan bir kadına gizliden sevdalandığı yine dilden dile dolaşırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En az haftada bir kez kadının dükkanına uğrar, ufak tefek alışverişler yapardı. Ama aldıklarını ne yaptığını, tuhafiyeci kadınla daha ileri düzeyde bir ilişkisi olup olmadığını kimse bilmezdi.&lt;br /&gt;Selahattin’in aşkı belki de dokunmadan yaşanan aşklardandı. Temiz, ama karşılıksız…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böyle biriydi ihtiyar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selahattin, artık emekli olma zamanının geldiğine kanaat getirdiğinde sevdiği, güvendiği genç bir balıkçıya kerterizini devretmeyi düşündü. Bu bir gelenekti…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun uzun düşündükten sonra bütün diğer yeni yetme balıkçılardan farklı, sakin, efendi, dürüst biri olduğunu düşündüğü genç balıkçı Mustafa’ya meslek sırrını aktarmaya karar verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Denizden esen rüzgar Selahattin’in keyfini geri getirmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen Sait Faik’i bilir misin?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Duydum,” diye cevap verdi Mustafa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İstanbul’u seversen Sait Faik’i, Orhan Veli’yi bilmelisin; o zaman daha çok seversin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bak sana Sait Faik’le ilgili duyduğum bir hikayeyi anlatayım:&lt;br /&gt;Sait Faik’e, o vakitlerin yazarlar derneği bir ödül verecek olmuş. Dernekçi takımı, bu hiç kimseye müdanası olmayan, uçarı yazarı birkaç gün öncesinden Beyoğlu’nda yakalamış, binbir ricada bulunmuşlar, töreni unutmayıp zamanında gelsin diye sıkılamışlar… Bizimki dernekçileri kırmamış; tören günü, zamanında yazarlar derneğine gitmiş. Yağmurlu bir günmüş...Sait’in sırtında o meşhur buruşuk yağmurluğu, başında da eski bir şapka varmış. Dudağının kenarından hiç eksik etmediği sigarasıyla kapıya dayanan bu garip adamı dernek lokalinin kapısındaki görevlinin gözü hiç tutmamış. Onu içeri almamış. Biraderim, burası yazarlar derneğinin lokali, balıkçıların işi yok, demiş…Zaten Sait Faik’in canına minnet; bahanesi hazır nasıl olsa, fazla üstelemeden geri dönmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dernekçiler Sait Faik törene gelmeyince fena bozulmuşlar. Ertesi gün, yine Beyoğlu’nda bir yerde yakalamışlar. Yahu söz verip de niye gelmedin, bizi rezil ettin, diye çıkışmışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sait Faik, mavi gözlerinde ışıltıyla gülmüş: Ben ödülümü kapıcıdan aldım arkadaşlar, gerisini boşverin, demiş."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bak Mustafa, iyi bir asker nasıl üniformasını hiç çıkarmaz, onunla gurur duyarsa, iyi bir balıkçı da kılık kıyafetinden utanmaz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selahattin, sanki bütün balıkçı hikayelerini bir gecede anlatıp, bitirmek istercesine devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Peki Kör Agop’u bilir misin?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Onu da duydum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kör Agop, İstanbul’un efsane balıkçılarındandır. Sonra meyhaneci oldu ya, olsun… Ben, ayda bir kere Agop’un mezarına ziyarete gider, toprağını rakıyla sularım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kerteriz mekanına yaklaşmışlardı. Deniz zorluk çıkarmamış, çabuk yol almışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selahattin:&lt;br /&gt;“Kör Agop’un anısına içelim,” diyerek iç cebinden eksik etmediği otuzbeşlik rakı şişesini çıkardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birbuçuk saat sonra Selahattin’in kerterizinin bulunduğu denizin kayalarla kucaklaştığı yere gelmişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık Selahattin’in kerteriz sırrı Mustafa’daydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Kıyıya geri döndüklerinde saat iyice ilerlemiş. Nerdeyse balıkçıların denize açılma saati gelmişti.&lt;br /&gt;Hem sarhoşluk, hem de yorgunluk bir araya gelince Selahattin ayakta duramaz hale gelmişti. Mustafa koluna girdi; sürükleye sürükleye evine götürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahçe içinde, tek katlı, eski, dökük ahşap bir evdi. Evin içinde küf kokusu vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selahattin’in yattığı odaya girdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Odanın bir köşesinde dağınık bir yatak vardı. Diğer köşesindeyse hiç kullanılmamış tuhafiye malzemeleri istiflenmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir zamanlar deniz gibi dalgalı olan, dalgaların kucağında oturan usta bir balıkçının dokunmadan yaşadığı aşkının hikayesini anlatıyordu bunlar. Sevdalandığı kadını görme bahanesi olan alınmış tuhafiye malzemeleri duvarın dibinde tepeleme yığılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;15 Mart 2009, Moskova&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-2485873316220917691?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/2485873316220917691/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=2485873316220917691' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/2485873316220917691'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/2485873316220917691'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2009/03/oyku-kerteriz-devri.html' title='Öykü : Kerteriz Devri'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/Sb4vu7_i2UI/AAAAAAAAAQU/tbrQJRfEM9I/s72-c/ihtiyar+bal%C4%B1k%C3%B6%C4%B12.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-146825831632724946</id><published>2009-01-05T02:27:00.000-08:00</published><updated>2010-07-09T05:55:14.877-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çeviri'/><title type='text'>Yeni Rus yazınından kısa öyküler (1)</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/SWHl5laS9qI/AAAAAAAAAPw/5mBRvGrCcmg/s1600-h/YaÅŸlÄ±+emekli3.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5287760214967383714" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 226px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/SWHl5laS9qI/AAAAAAAAAPw/5mBRvGrCcmg/s320/Ya%C5%9Fl%C4%B1+emekli3.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;&lt;strong&gt;Albüm&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Anatoli Gavrilov&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Çeviri: &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;M. Hakkı Yazıcı&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;Nikolay Petroviç emekli olduğunda ona bir albüm ve bir çalar saat armağan edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çok bir şey değil,” dedi karısı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ivır zıvır,” diye yılışıkça güldü kızı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nikolay Petroviç cevap vermedi. Ara sıra vakit geçirdiği, üstünkörü düzenlenmiş odasına çekildi: bir masa, bir divan, bir eski transistörlü radyo.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kullanma talimatlarını okuduktan sonra çalar saati kurdu, ayarladı ve uzak stepte donarak ölen bir çoban hakkındaki şarkının çınlayan tanıdık melodisini duydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Albümün kabı, üzerinde bir altın işlemeli yazı bulunan yeşil kadifedendi: “Sevgili Nikolay Petroviç’e Kıyma-Makinesi Mağazası topluluğundan.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, kendi fotoğraflarını aile albümünden şahsi albümüne aktarabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların hepsi onbeş kadardı: okul, askerlik, evlilik, 1 Mayıs gösterileri, Gorlovka’ya gezi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu fotoğrafların içinde onu sarsan ilk şey, hüzünle baktığı, bir sebeple hoş görmediği, yalnız şu küçük solmuş olanıydı-gülümsüyor muydu: çıplak, tombiş yumurcak, bacaklar havada, iki ön dişi görünen, bir yer kilimin üzerine uzanmış ve gülümsüyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkası yazılıydı:”Nik bir yaşında.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nik bir yaşında,” dedi Nikolay Petroviç yüksek sesle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pencereden alacakaranlığın köyün üzerine çöktüğü görülüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortalık tamamen kararmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köpek ulumaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duvarın öbür tarafında kızı kaset çalarının düğmesini açtı: “Haa-yat yee-ni-den yaa-şan-maa-ya-caaaak…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;“Yeni Rus Yazını -Booker Ödülleri”&lt;br /&gt;GLAS Yayınevi, Moskova-Rusya&lt;br /&gt;1994 baskısından&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Anatoli Gavrilov&lt;/strong&gt; (1947), dış dünyayla ve edebiyat çevreleriyle çok fazla ilişkili olmadan, postanesinde çalıştığı, Vladimir’de, küçük bir Rus kasabasında yaşıyor. Geleneksel Rus edebiyatının çekim alanında “küçük adam”ın öykülerini yazıyor.&lt;br /&gt;Pek çok Avrupa diline çevrilen Gavrilov’un öyküleri Rusya’daki taşra yaşamını anlatmaktadır.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-146825831632724946?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/146825831632724946/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=146825831632724946' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/146825831632724946'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/146825831632724946'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2009/01/yeni-rus-yaznndan-ksa-ykler.html' title='Yeni Rus yazınından kısa öyküler (1)'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/SWHl5laS9qI/AAAAAAAAAPw/5mBRvGrCcmg/s72-c/Ya%C5%9Fl%C4%B1+emekli3.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-6362690680531538979</id><published>2009-01-03T04:21:00.000-08:00</published><updated>2010-07-09T05:55:56.173-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kısacık Öykü'/><title type='text'>Moskova Öykücükleri (1)</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/SV9ZEr67EzI/AAAAAAAAAPY/OE5LcPwNbe0/s1600-h/DCP_2013.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5287042424600466226" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 214px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/SV9ZEr67EzI/AAAAAAAAAPY/OE5LcPwNbe0/s320/DCP_2013.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Vladimir&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yılbaşı yaklaşıyor. Rusya’da on günlük uzun bir tatil var; herkes çoktan tatil planlarını yaptı ve gitti. Bense buradayım. Bu uzun on gün yalnız başıma nasıl geçecek diye kara kara düşünüyorum.&lt;br /&gt;Nasıl vakit geçirsem? &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Dolaşsam, Arbat’a gitsem. Eğer oradaysa, sokağın başını mekan tutan dostum Vladimir’in saksafonundan çıkan ezgileri dinlesem… &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Vladimir Matiushionok, Belarusya Radyo-Televizyon Senfoni Orkestrası’nın solistlerinden. Yani önemli bir sanatçı, ama ekmek derdinden sokak müzisyenliği de yapıyor. İlk gördüğüm ve müziğini dinlediğimde biraz sohbet olanağı bulmuş, CD’sinden de almıştım. Benim Türk olduğumu ve müziğinin hayranı olduğumu öğrenince o da çok mutlu olmuştu. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Moskova Metrosunda her köşede bir sokak çalgıcısı bulmak mümkün... Hangi metro istasyonunda kim çalar biliyorsun. Geçenlerde Arbat’ta metro girişinde akşam üzeri amfisiyle, çalgıcılarıyla bir orkestra kurulmuştu. Bateristin kocaman davulunun üzerinde “Arbat Beat” yazıyordu; demek ki orkestranın ismi bu. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Ancak Vladimir’in yeri benim için başka… Bana göre çok önemli bir müzisyen. &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Vladimir’i uzun süredir göremiyor; merak ediyordum. Havalar malum çok soğudu; belki ondan gelmiyordur, diye düşünüyorum. Ama endişe etmiyor da değilim. Yoksa kötü bir şey mi; ağır hastalık falan mı var? &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Arbat Meydanı’na kadar yürüdüm. Sonra tabii ki sevdigim güzergahın başından sonuna kadar, eski Arbat Sokağı’nı baştan sona katettim. Meşhur Rus blininden yedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arbat Sokağı yine çok canlıydı. Sokak ressamları, müzisyenleri mutad mesailerindeydi. Sokağın başında Vladimir’i de görünce sevinçten deliye döndüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selamlaştık. Çalmaya ara verdiği bir sırada, “Yahu Vladimir, nerelerdesin, uzun süredir seni göremiyorum. Merak ettim,” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Merak edecek bir şey yok; orkestra ile uzun süreli bir turneye çıktık,” dedi. Mutlu bir şekilde gittikleri yerleri, verdikleri konserleri anlattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçim rahatladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni mutlu etmek için çok sevdiğimi bildiği bir Rus şarkısını, “Kak upanitelniyi vı Rassiye veçeram”ı çalmaya başladı. Eksi on derece soğukta, ayakta, kımıldamadan, nefesim kesilmiş bir halde dinledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkasından Beatles’dan “Yesterday”i çalmaya başladı. Bu parçayı da çok severdim ve onu sabaha kadar dinleyebilirdim; ama hava çok soğuktu. Soğuğa Vladimir kadar alışkın değildim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimi sallayıp, “Hoşça kal,” dedim. O ise dudaklarını saksafonundan, parmaklarını tuşlardan ayırmadan çalmaya devam ederken “güle güle” anlamında gözünü kırptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstemeye istemeye, arkamda saksafonundan çıkan güzelim ezgileri bırakarak uzaklaştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;01 Ocak 2009, Moskova&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-6362690680531538979?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/6362690680531538979/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=6362690680531538979' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/6362690680531538979'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/6362690680531538979'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2009/01/moskova-yckleri-1.html' title='Moskova Öykücükleri (1)'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/SV9ZEr67EzI/AAAAAAAAAPY/OE5LcPwNbe0/s72-c/DCP_2013.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-2004924312676125975</id><published>2009-01-03T04:15:00.000-08:00</published><updated>2010-07-09T06:02:57.230-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kısacık Öykü'/><title type='text'>Öykü : Bir çift kırk numara ayakkabı;</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/SV9zNOpMaPI/AAAAAAAAAPo/dVjOGyxyBlo/s1600-h/shoe_store2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5287071158662621426" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 226px; CURSOR: hand; HEIGHT: 320px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/SV9zNOpMaPI/AAAAAAAAAPo/dVjOGyxyBlo/s320/shoe_store2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir çift kırk numara ayakkabı;&lt;br /&gt;bir çift de, aynısından, kırk iki numarasından&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara’da Ulus Şehir Çarşısı’nda Güneş Ayakkabı Mağazası diyeceğim; neresi diyeceksiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben henüz çocukluktan çıkmış, erkekliğimi yeni yeni fark ettiğim sıralarda diyeceğim; ne zaman diyeceksiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, bunların hiçbirinin anlatacağımla ilgisi yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başımdan geçen bir olayı anlatacağım anlatmasına da bu defa, olur mu böyle şey diyeceksiniz. Aslında bana da tuhaf geliyor, ama gerçek: Ben oniki onüç yaşlarında iken çırak olarak çalıştığım ayakkabıcıda başıma geldi bu olay.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar mağazanın erkek ayakkabıları bölümünde çalışıyor, kadın ayakkabıları bölümünde çalışan arkadaşım Nafiz’i için için kıskanıyor olsam da işimden memnundum. Çırak olarak dediysem de bunun ötesine geçmeye yeltenmediğim de yok değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara’nın insanı canından usandıran sıcak yaz günlerinden biriydi. Bir Çarşamba günüydü diyeceğim, nerden hatırlıyorsun bunca zaman sonra, diye yine kuşkuyla soracaksınız. İyi hatırlıyorum; zira bizim mağazanın duvarının hemen arkasındaki Karpiç Gazinosu’nda Çarşamba günleri yapılan kadınlar matinesinde sahne alan şarkıcıların hançerelerinden çıkan nağmelerle dükkan şenlenmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim nerdeyse ondan daha fazla satış yapmamı bir türlü kabullenemeyen öğretmen emeklisi tezgahtar Osman Abi, sırf bana eziyet olsun mağazanın bizim bölümümüzdeki ayakkabı kutularını tek tek açtırıp ayakkabıları sildirdiği, yerleri bir kez daha paspaslattığı o öğlen sonrasında, işimi bitirip dükkanın önüne çıkmış, vitrine bakan, artık ezberlediğim, “Buyurun içeride daha fazla çeşidimiz var. Almanız şart değil bir bakın,” sözleriyle avlayıp içeri çektiğim bir müşterim oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Giyinişinden, davranışlarından çevredeki devlet dairelerinden birinde memur olduğu izlenimi veren orta yaşlı, takım elbiseli bir adamdı. Teşhirdeki bütün ayakkabıları tek tek süzdü; sonra beğendiği birkaç ayakkabıyı denedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beğendiği kırk numara, siyah, mokasen ayakkabıyı gösterip “Bunun kırk iki numarası da var mı?” diye sordu. Raflardaki kutulara uzanıp istediği ayakkabıları çıkarıp verdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İki çifti de alıyorum,” dedi. Meraklanmış ifadeyle baktığımı fark edip, mahçup bir şekilde açıklamada bulundu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Benim bir ayağım kırk, diğer ayağım kırk iki numara,” dedi. “Pek rastlanan bir şey değil, ama öyle.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayakkabıları paketlerken “Sizin için çok masraflı oluyordur. İhtiyacınız için aynı ayakkabıdan iki çift almak zorunda kalıyorsunuz,” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Üzülmene gerek yok,” diyerek gülümsedi. “Benimkilerin tersine bir ayağı kırk, diğer ayağı kırk iki numara olan bir erkek kardeşim var. Benim zevkime güvenir, itiraz etmeden aldığım ayakkabıları giyer. Açığa çıkan ayakkabıları da o giyiyor,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uğurlarken “Ayağınızda paralansın,” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaşırmıştım, ama sonuçta iki çift ayakkabı satmıştım. Tabii ki en çok da patronum memnun oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim o mağazada çalıştığım süre içinde aynı müşteri bir kez daha geldi. Ayakkabılardan çok memnun kalmış. “Geçen defa bir ayakkabı beğenmiş, aklım kalmıştı; onu da alacağım,” dedi: İki çift daha ayakkabı sattım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;31 Aralık 2008, Moskova&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-2004924312676125975?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/2004924312676125975/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=2004924312676125975' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/2004924312676125975'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/2004924312676125975'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2009/01/bir-ift-krk-numara-ayakkab.html' title='Öykü : Bir çift kırk numara ayakkabı;'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/SV9zNOpMaPI/AAAAAAAAAPo/dVjOGyxyBlo/s72-c/shoe_store2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-1026854409810937408</id><published>2008-09-26T13:30:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T05:57:46.997-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hakkımda yazılanlar'/><title type='text'>Adnan Özyalçıner’in, “3. İşçi Öyküleri Ödülü” için hazırladığı rapor:</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/SN1H6zbeOPI/AAAAAAAAAOw/9QSaYpkqmrY/s1600-h/yo%C4%9Funluk.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5250431816147286258" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/SN1H6zbeOPI/AAAAAAAAAOw/9QSaYpkqmrY/s320/yo%C4%9Funluk.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; “Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Ödülü Seçici Kurul Başkanlığına,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elime geçen 184 öykü okunduktan sonra aşağıdaki sonuçlara varmış bulunuyorum:&lt;br /&gt;Gelen öyküler, genel olarak bana zayıf göründü. Birçok yazar, işçi ve işçilik konusunu, anlattığı herhangi bir olaya dekor olarak kullanmış. Kimi de grev, sermaye emek çelişkisi, sendika, sigorta gibi konuları öykü içine yedirmeden, olay örgüsü dışında makale anlatımıyla toplumsal nutuklara dönüştürmüş. Dolayısıyla anlatılanlar, her ne kadar yarışma konusuna, belirlenen temaya uygun düşüyorsa da öykü olamamış. Bunları eledim. Bir de Hasan Cüneyd Boz-kurt’un Helios adlı 60 sayfalık öyküsünü kısa bir roman konumunda olduğu için derecelendirmeye almadım.&lt;br /&gt;Öyküleri gözden geçirirken önce öykü olup olmadıklarına baktım. Dereceye girebilecekleri temaya uygunluğu, dili, anlatımı, kurgusu yönünden değerlendirdim.&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yayınlanabilecek düzeyde gördüklerimse şunlar:&lt;br /&gt;86 İlkay Noylan- Kalorifer Petekleri, 64 Uğur Becerikli- Taş, 65 Uğur Becerikli-İndirim Zamanı, &lt;strong&gt;47 Mehmet H. Yazıcı- Kış Halleri&lt;/strong&gt;, 46 Mehmet Fırat Pürselim- Ölümün Ötesindeki Köy, 114 Ayten Kaya Görgün- Baban Tezek Kokardı, 89 Nermin Gürbüz-Kule İhsan, 97 İlkay Aydoğan- Kestane Ayıklamak Zor İş Arkadaş, 94 Perihan Taylan- Suç ve Tıkınma, 90 Tülin Çetin Bektaş-Eller, 92 Zekiye Yüksel- Kefillik, 93 Mevlut Kırnapçı – Beş Tireni, 106 Ahmet Taşcıoğlu- Bir de Devran Dönmese.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-1026854409810937408?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/1026854409810937408/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=1026854409810937408' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/1026854409810937408'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/1026854409810937408'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2008/09/adnan-zyalnerin-3-ii-ykleri-dl-iin.html' title='Adnan Özyalçıner’in, “3. İşçi Öyküleri Ödülü” için hazırladığı rapor:'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/SN1H6zbeOPI/AAAAAAAAAOw/9QSaYpkqmrY/s72-c/yo%C4%9Funluk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-2765515340804303290</id><published>2008-06-12T04:22:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T05:56:47.210-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Öykü : Dedem Dimitri</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp0.blogger.com/_2g3ZuAJcBQg/SFEHup-LRRI/AAAAAAAAAKM/JawDx_ra1jY/s1600-h/Kemal+Cengizkan-%C4%B0plik%C3%A7i+%C3%87%C4%B1kmaz%C4%B18.bmp"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5210954741966390546" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_2g3ZuAJcBQg/SFEHup-LRRI/AAAAAAAAAKM/JawDx_ra1jY/s320/Kemal+Cengizkan-%C4%B0plik%C3%A7i+%C3%87%C4%B1kmaz%C4%B18.bmp" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#660000;"&gt;Dedem Dimitri&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok sevinçliyim?!.. Doktora tezimin konusunu seçme zamanım yaklaştıkça uykularım kaçıyor, uyuyabildiğimde de kabuslar görüyordum. Ama işte, korktuğum başıma gelmemişti. Kolayca altından kalkabileceğime inandığım bir tez konusu almıştım. İçeriğini tam detaylandırmasam da ana başlık: Lozan Nüfus Mübadelesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tez hocam Profesör Kevorkyan, “Bak hemşerim, bu konu çok yazılmış, çizilmiştir. Sakın kolayına kaçıp, baştan savma bir tez yazma. Hemşerimsin diye seni kayırırım sanma,”demişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzme kendini hocam. Senin yüzünü kara çıkarmayacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tez hocam Kevorkyan olunca çok korkmuştum; Ermeni asıllı bu sevimli ihtiyar tarihte olan biten her şeyin hesabını ya benden sormaya kalkarsa diye…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu korkum da boşa çıkmıştı. Dünyanın bir başka ucunda, Kanada’da, gurbette köylüsüne rastlamış insanlar gibi kaynaşıvermiştik. Benim Türk olduğumu öğrendiği zamandan beri hep Türkçe konuşuyorduk. “Buralarda bu dili konuşabileceğim birilerini bulmak zor,” diyordu. Göz kırpıp, “Haaa bak küçük hanım! Tezini de Türkçe yazmak yok, onu İngilizce yazacaksın,” diye ekliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kevorkyan, tez konum belirlendikten sonra, “Bunu kutlayalım,” dedi. Kutlama olur da hiç kaçırır mıyım? Birlikte Ontaria’daki bir Yunan tavernasına gittik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzomuza eşlik eden mezelere hücum etmişken,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Mübadelenin etnik esaslı olduğu söylenir, ama ilginç, farklı durumlar da var,” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kevorkyan,“Ne gibi?” diye sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gerçi Anadolu topraklarında yerleşmiş Rum-Ortodokslar ile Yunanistan topraklarında yerleşmiş Müslüman Türkler zorunlu göçe tabi tutuldular; ancak Yunanistan’a göç edenler arasında dini ortodoks olan, ama tek kelime Rumca bilmeyen ve İncilleri dahi Türkçe olan insanlar vardı. Bunlar önemli iddialara göre Selçuklulardan önce Anadolu’ya gelip ortodoks olan Türk boylarından idiler. Buna benzer durumlar Yunanistan’dan Türkiye’ye göç edenler arasında da var.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben heyecanla kitabi, uzun cümleler kurup konuşurken, Kevorkyan kısa cümlelerle geçiştiriyordu. Ancak elinde olmadan benim sıkıcı ayrıntılara girmeme neden olacak sorular sorma tuzağına düşüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu konuyu çok araştırmış değilim. Emin misin?” diye sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Herhalde yani hocam, ailem Mübadelede göç edenlerden.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Senin bir mübadil torunu olman tezin için büyük bir avantaj,” dedi Kevorkyan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaptan konuşmaya devam etmeye niyetli idim; ancak hocamın yüzünde muhtemelen “Yahu küçük hanım, n’olur bu işkenceyi yapma bana… Buraya eğlenmeye geldik; sırası mı şimdi dersten, tezden konuşmanın?” diye düşünen bir adamın yalvaran ifadesini fark ettim ve son bir cümle ile konuyu kapatmaya karar verdim..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağzımda yutmağa çalıştığım Akdeniz mezeleri, yüzümde özlediğim bir lezzete kavuşmanın mutluluğu, haklısınız anlamında başımı salladım. Uzoma uzanırken:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tarihin tekerleği her iki halkın üzerinden geçti. Tarihten, yüzlerce yıl bir arada yaşamış olmaktan, benzer kültürlerinden, ortak ezgilerinden, yemeklerinden, yaşam biçimlerinden kaynaklanan yakınlıkları vardı. Aslında aralarındaki fark, sadece rakı ile uzo arasındaki fark kadar,“ dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sırada müzik grubu sahne almış, ezgisi ortak şarkılardan birini çalmaya başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;« Sala sala, mes sti sala ta milisame&lt;br /&gt;Na me paris, na se paro simfonisame. »&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Melodiyi yakalayıp, en şirin halimi takınarak şarkıya Türkçe eşlik etmeye başladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;« Bir dalda iki ceviz&lt;br /&gt;Aramız derya deniz&lt;br /&gt;Sen orada ben burada&lt;br /&gt;Ne bet kaldı ne beniz. »&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kevorkyan da keyiflenmiş elindeki çatal bıçakla masaya vurarak tempo tutmaya başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Geç vakitte yurda döndüğümde gözümden uyku akıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başımı bir an önce yastığa koymak için sabırsızlanırken baş ucumdan hiç ayırmadığım iki eski resme gözüm kaydı. Biri dedemle birlikte olduğumuz, ben küçükken çekilmiş bir resim. Diğeriyse iki genç erkeğin görüldüğü daha eski bir resim. Bu sararmış resimde Selanik’te, arkalarında eski yazıyla Selanik Hatırası yazılı bez, Beyaz Kulenin önünde fotoğraf çektiren iki delikanlı yan yana poz vermiş objektife bakıp gülümsüyorlardı: Mehmet ve Dimitri. ..Mübadeleye tabi tutulan; biri Anadolu’dan, diğeri Yunanistan’dan göçe mecbur edilen iki ailenin çocukları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında dedem kendisini mübadilden saymazdı. “Ben köşeden döndüm, be evladimu. Mübadil denmez bana,” derdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman ben bunun ne anlama geldiğini anlayamazdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüklükte bir kutuyu karıştırırken bulduğum resimlerden birindeki iki delikanlının kim olduğunu sorduğumda da hep kaçamak cevaplar aldım. Ailenin diğer fertlerinden, ninemden, babamdan, annemden de aldığım cevaplar hep aynı türdendi. Gençlerden biri dedem, diğeri eski bir arkadaşıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında dedemin ara sıra dalıp gitmesinden, yalnız kaldığı zamanlarda mırıldanıp, iç çekmesinden bir şeyler anlamalıydım. Gerçi bir şeylerden kuşkulanmıyor da değildim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedemin o müthiş sırrını öğrendiğimde on beş yaşımdaydım. Benim artık bu sırrı öğrenme ve saklama yaşımın geldiğini düşünmüştü herhalde. Ninemle birlikte bahçede otururken aniden “Bak sana ne anlatacağım,” diye başladı. Önce şaka yapıyor zannettim.-Şakası hiç eksik olmazdı zaten. İnanmadım, üsteledim. Ancak ninem de hikayeyi doğrulayınca ikna oldum. Öğrendikten sonra da defalarca dinlesem de gizemli bir masal gibi usanmadan, yeniden anlattırdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yaşta bir kız çocuğu için heyecan verici, matrak bir hikaye idi. Çarpılmıştım. Günlerce ağzım açık dolaştım. Dedemin peşinden ayrılmıyor, hayran hayran onu izliyordum. O benim için aşkı uğruna inanılmaz bir macerayı göze alan bir kahramandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Anlatsana be dede,” derdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne anlatayım be evladimu? Kaç kere anlattım, dinlemekten usanmadın mı?” dediğinde “Anlat işte!” diye üstelerdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedem önce nazlanır, sonra ilk kez anlatıyormuşçasına bütün ayrıntılarıyla hikayesine başlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Yeni bir hayata başlamak hiç kolay değildi. Hele bildik güzel bir memleketi bırakıp, bilinmedik yeni bir geleceğe doğru zorunlu bir yolculuğa çıkmak…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün göç hikayelerinde hüzün vardır. İnsan köklerinden, sevdiği topraklardan, komşularından kopmak istemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göçmek...Göç...Hicret...Daha da ötesi hicran.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yahu ben, öyle dindar falan da değildim. Kiliseye gitmiyorum diye köyün papazıyla papaz olmuştum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Helenikayı da bilmezdik be yavrumu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yunanistan’a göçtüğümüzde şaşkındık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günün birinde zabitler kapımıza dayandılar. Sizi Yunanistan’a göndereceğiz, buraya da oradan Müslümanlar gelip yerleşecek; toparlanın, hazır olun dediler. Ama niye, biz memleketimizden memnunuz; burada Hıristiyan, Müslüman hep birlikte yaşarız; aramızda hiç kavga gürültü olmaz; birbirimizi severiz sayarız dedik. Zabitler, bizi dinlemediler; biz bilmeyiz emir böyle dediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanınıza fazla bir şey almayın; hayvanlarınızı, taşıyamayacağınız eşyaları ya satın, ya da komşularınıza bırakın demişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce inanmadık, olmaz böyle şey dedik; ancak iş ciddiydi. Yavaş yavaş toparlanıp, hazırlandık. Evimizi, bağımızı bahçemizi, pınarlarımızı, hayvanlarımızı, o senenin hasadından arda kalan ürünümüzü, ecdadımızın kabirlerini arkada bırakıp; komşularımıza veda edip, ağlaya sızlaya yanımızda götürebileceğimiz eşyalarımızla yola çıktık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlkin katırlarla, arabalarla köyden Mudanya’ya indik. Oradan vaporla Tekirdağ’a gittik. Orda da biraz eğleştik. Sonra trenle Selanik...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzelim memleketimizi bırakıp yaban ellere gelmiştik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selanik’ten bizi bir kasabaya gönderdiler. Müslüman bir ailenin evine yerleştirdiler. İki katlı bir evdi. Evin bir katını boşalttılar. Bir katında onlar oturuyorlardı, bir katına da biz yerleştik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun süre birbirimize alışamadık. Selam sabahın dışında pek bir şey konuşmuyorduk. Konuşmamamızın sebebi dilimizin farklı olduğundan değildi. Bizimkiler Türkçe dışında bir dil bilmiyorlardı zaten. Onlarsa Türkçeden başka konu komşudan öğrendikleri kadarıyla çat pat Urumca da konuşuyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutfağımız, banyomuz, helamız ortak idi. Evin içinde su yoktu. Bahçedeki kuyudan kovalarla taşıyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geldiğimizin ikinci günüydü. Anam elinin altında buyuracağı beni bulmuş olacak ki elime bir kova ile bir güğüm tutuşturdu. Kuyunun yerini öğreniver de şunları doldurup getiriver, dedi. Elimde kovayla güğüm bahçeye çıktım. Kuyunun yerini sorabileceğim karşıma çıkan ilk kişi yandaki evin küçük kızı idi: Ayşe, bizim yerleştiğimiz evin hanımının kız kardeşinin kızı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşı karşıya gelince birbirimize bakakaldık. Konuşamadım önce… İnsanın içine bir görüşte sevda ateşinin düşmesi buymuş meğer…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toparlanıp kuyunun yerini sordum. “Gel benimle, seni götüreyim”, dedi. Meyve ağaçlarının arasından geçtik. Büyükçe bahçenin bir köşesindeki kuyuya gittik. Bana yardım etti. Kuyunun başındaki kovayla çektiğimiz suyu benim götürdüğüm kovaya, güğüme doldurduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahçedeki ağaçtan kopardığı iki incirin birini bana verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şu incir ağacını kıskanıyorum biliyor musun?” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Niye?” diye sorduğunda, “O kadar sağlam kökleri var ki onu toprağından söküp başka bir yere dikmek imkansız,” dedim. “Oysa biz!?..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerine baktım. Merakla bana bakan, hayatımda gördüğüm, görebileceğim bu en güzel gözlerde hüzün vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biz de kendimizi toprağımızda köklü zannediyorduk, ama koparıldık. İşte şimdi buradayız,” diye devam ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana hak veren bir ifade ile başını salladı :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kuşlar bile istediği dala konar. Sen bu dala konma, şu dala kon denebilir mi?” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O günden sonra Ayşe’yi görebilmek için kuyudan su taşıma işini gönüllü olarak üstlendim. Ayşe de öyle. Su taşımak bahanemiz, kuyunun başı buluşma yerimiz oldu. Haliyle de evimiz hiç susuz kalmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süre sonra aileler birbirine alıştı. Kaynaştık. Farklı toprakların insanları olsak da aynı kaderi, aynı evi paylaşan iki aileydik sonuçta. Daha önemlisi hepimiz mağdur olan taraftaydık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı akşamlar aynı evin içinde birbirimize misafirliğe giderdik. Konu hep memleket hikayeleriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizimkilerin hali haraptı… Memleketimizden ayrıldığımıza, doğduğumuz büyüdüğümüz, sevdalandığımız toprakları belki de bir daha hiç göremeyeceğimize hala inanamıyorduk. Onlarsa bizi avutmaya, gönlümüzü almaya çalışıyorlardı; ama yakın bir zamanda aynı akıbetin onların da başına geleceği akıllarına gelince üzerlerine bir hüzün çöküyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halimiz haraptı, ama onların durumu da bizden farklı değildi. Ayrılık günleri yaklaştıkça kara kara düşünüyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayşe’nin babası komşumuz Salim Aga’ya bir haller olmuştu. O koca gövdeli, sert görünüşlü adam yumuşamış, dokunsan ağlayacak bir halde geziniyordu. Sabah erkenden, gün ağarmadan evinden çıkıyor; önce camiye gidip namazını kılıyor, sonra da dağ tepe dolaşıyordu. İlkin bahçesinde dolanıyor; ağaçlarına bakıyor, sarılıyor okşuyor; kümesindeki, ahırındaki hayvanlarına, ineklerine, eşeğine tavuklarına bir şeyler söylüyordu. Sanki onlarla vedalaşıyordu. Sonra da dağ tepe gezmeye başlıyordu. Karacaova’da sarılıp, okşamadığı, vedalaşmadığı tek bir ağaç kalmamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben, o vakitler on dokuz yaşındaydım. Onların da Mehmet isimli ben akran bir oğulları vardı. Arkadaşları ne demekse ona Şuşut Mehmet derlerdi. Lakabı öyleydi. Boyumuz posumuz, yüzümüz birbirine pek benzerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim ilk görüşte sevdalandığım komşu kızı Ayşe, evin oğlu Mehmet’in teyze kızı idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanla Mehmet’le iyi ahbap olmuştuk. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sık sık yaptığımız gibi bir gün yine kaçamak yapıp, mahalledeki diğer arkadaşlarımızla, Kokoz Ali, Burunsuz Yorgo, Baydak Salih’le birlikte Selanik’e gittiğimizde ırakı içip, çok sarhoş olduk. Yol üstünde rastladığımız bir şipşakçıda Mehmet’le ikimiz resim çektirdik.. Sana gösterdiğim bir resim var ya, o resmi işte…Beyaz Kule’ye yakın bir yerde denizin kenarına oturduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saatin ilerlediğine aldırmadan tatlı bir muhabbetin koynuna bırakıverdik kendimizi. O yaştaki erkek çocuklar bir araya gelince ne yapar? Karı kız muhabbeti işte…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet, bir türkü tutturdu. Sonra ağlamaya başladı. Sarhoşluk işte. Meğer kara sevdalı imiş. Komşu köyden bir Hıristiyan kızını severmiş. Adı Eleni imiş. Ben de Mehmet’in teyzesinin kızına, Ayşe’ye gizliden sevdalanmıştım, ama açık etmiyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efkar dağıtmaya gitmiştik, ama iyice efkarlandık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gece eve döndüğümüzde aklıma bir cin fikir geldi: Mehmet’le kimliklerimizi değiştirecektik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben Mehmet’in ailesiyle memlekete geri dönecektim, Mehmet de benim kimliğimle Dimitri adını alarak Yunanistan’da kalacaktı; böylece hiç kimse memleketinden ve sevdiğinden ayrılmayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevda ateşi yüreğe düşünce akıl senelik izne çıkarmış, ama benim kafam çalışmıştı be yahu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet’in bu fikri seveceğinden nerdeyse emindim. Eleni’den ayrılmak istemezdi. Ailesini de ara sıra görmeye gelirdi. Ya ben? Niyetim sadece Mehmet’e kıyak yapmak değildi. Anamdan babamdan, kardeşlerimden ayrılmak kolay değildi, ama öbür tarafta da Ayşe’ye olan sevdam, daha da ötesi memleket hasreti vardı. Kafam karmakarışıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi sabahı zor ettim. Sabahın köründe Mehmet’i uyandırdım; planımı anlattım. Önce anlamsız anlamsız yüzüme baktı, olur mu gibilerinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yahu, dedim biz birbirimize benzemiyor muyuz? Yaşlarımız da aynı sayılır. Bizi tanımayan kim bilebilir ki benim Dimitri, senin de Mehmet olduğunu? Yeter ki&lt;br /&gt;ailelerimizi ikna edelim; onlar he derse bu iş olur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Delilik ulan bu!” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tamam be biraderim, biz de delikanlı değil miyiz zaten!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Peki ya ailelerimiz; sen ailenden ayrılabilecek misin?” dedi Mehmet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrılmak zordu, ama başka çözüm yoktu ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yahu Mehmet, gurbete çalışmaya gitsek ya da askere gitsek ailemizden ayrılmayacak mıyız?.. Ne farkı var ki?” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet, ikna olmuş gibiydi. Sen ne uyanıksın, der gibi baktı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Alavere dalavere …fan fini fiston fistana…” dedi ve güldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırtıma muzırca vurduktan sonra,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bak bu işi yapacaksak senin de sünnet olman lazım. Ne olur ne olmaz, önünde askerlik falan olacak, sünnetsiz olduğun fark edilirse başın derde girer,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gırgır geçme der gibi gülmüştüm, ama o sıralarda yapılan bir sünnet düğününde sünnetçiyi ayarlayıp gizliden beni sünnet ettirdi. Eee tabii kolay olmadı. Kimseye çaktırmadan idare etmek daha zordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;İki ailenin bir araya geldiği bir akşam konuyu açtık. Herkes şaşırmıştı. Önce itirazlandılar. Ama Mehmet’le benim kararlı olduğumuzu görünce çaresiz kabullendiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sabah erkenden kalktık. Ayrılık zamanı gelmişti… Mehmet, at arabasını hazırladı. Birkaç kap kacak, yatak döşeği,denklerimizi arabaya yükledik. Ayşe, bir daha böyle güzel şeftali bulup yiyemeyiz diye bir sepet rodakino almıştı yanına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yorucu bir yolculuktan sonra Selanik’e geldik. Bizi götürecek vaporu beklerken, birkaç gün eğleştik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrılık zor oldu. Mehmet’in ailesi, iki teyzesinin aileleriyle vapora, meşhur Gülcemal’e binip İzmir’e geldik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle olmasını ben istemiş ve planlamıştım, ama garip duygular içindeydim. Hem seviniyor, hem hüzünleniyordum; yüreğimde anaforlar vardı. Memleketime yeniden kavuşmuştum, sevdalandığım kızla beraberdim; ama geride öz ailemi bırakmıştım. Anamı, babamı, kardeşlerimi bir daha ne zaman görebilecektim? Ayrılık-kavuşma, kavuşma-ayrılık; her şey iç içe idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet’in ailesi, daha doğrusu benim yeni ailem nereye yerleşeceklerini bilmez, kararsız haldeydiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süre oradan oraya dolandırıldıktan sonra Ayşe’nin ailesiyle aynı kasabaya yerleştirildiler. Bir ay onlarla kaldım. Mehmet’in kimliği ile güvendeydim. Kendi köyüme gidemezdim. Tanınır, yakalanır, yeniden Yunanistan’a gönderilirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sık sık Mehmet’in ailesini ziyaret ediyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşin ikinci safhası benim için daha da zordu. En az yüz okka çeken, her zaman ciddi ve sert görünümlü olan Salim Aga’dan kızını istemek kolay iş değildi. Bir gün ziyaretlerine gittiğimde Ayşe’yi babasından istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortalık yeniden karıştı. Ama beni seviyorlar ve aileden sayıyorlardı. Biraz nazlandıktan sonra Ayşe’yi bana vermeyi kabul ettiler. Böylece kağıt üzerinde Mehmet teyzesinin kızı Ayşe ile evlenmiş oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;“Yaaa, dede kafam karıştı. Kim Dimitri, kim Mehmet?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yahu be evladimu, ne var karışacak! Ben Dimitri idim, Mehmet oldum; Mehmet de Dimitri oldu. Mehmet memleketinde kaldı, ben de memleketime geri döndüm.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Offf, yine çok karışık. Peki sonra?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sonrası işte, bildiğin gibi…Büyük aşkımla, Ayşe ninenle evlendim, çocuklarım oldu, güzel torunlarım oldu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nineme baktım. Bizim konuşmalarımızı dinlerken tebessüm ediyordu. “Canım ninecim, tontoşum,” diye sarıldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Peki ya gerçek Mehmet’e ne oldu?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Uzun zaman birbirimizden haber alamadık. Zor zamanlardı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün bir adam geldi bizim oraya. Dükkandaydım. Adım Dimitri, dedi. O kadar sene birbirimizi görememiştik, ama hemen anladım. Sarıldık birbirimize...Eleni’yle evlenmişti. Yanında karısı ve oğlu vardı. Bak, dedi karısını ve oğlunu gösterip, kaldığım iyi olmuş değil mi, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve götürdüm. Ayşe nineni, teyzesini, anasını babasını, kardeşini görünce ağlamaya başladı. Sarılıp, karşılıklı ağlaştılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra ara sıra mektuplaştık. Birbirimizden haber aldık. Bir ara mektupların arası kesildi. Karısından mektup aldık. Meğer Alman işgaline karşı komitacılarla birlikte dağa çıkıp direnişe katılmış. Yaralanmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seneler sonra yine çıkıp geldi. Bu sefer yanında beş yaşında bir kız çocuğu da vardı. Almanları, vatanımızdan kovduk, dedi gururla. Gömleğini sıyırıp yara izini gösterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra bir süre haber alamadık. İç savaşta başını yine belaya sokmuş. Faşistlerin eline düşmüş, hapse atılmış. Daha sonraları birkaç kere anası babası kardeşi de görmeye gittiler. Ben gidemedim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“En son ne zaman görüştünüz, dede?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Albaylar Cuntasının iktidarda olduğu sıralardaydı oğlundan bir haber aldık. Bu kadar rezalete dayanamıyorum, diyormuş. Bir sabah kalp sektesinden vefat etmiş. Ölmeden önce de benden söz edermiş. Epeydir görüşemedik diye…Allah rahmet eylesin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Ha Mehmet, ha Dimitri ne fark eder ki? Dedem dedemdi işte… Aşkı uğruna muhteşem bir macerayı göze alan bir kahramandı benim için. Hem nineme, hem de memleketine, doğduğu topraklara sevdalı biri!.. Ya öbür Dimitri !? O da bir kahramandı. Evlendiği kıza sevdalı; doğduğu, vatan saydığı toprakları işgalcilere karşı savunmuş, halkının mutluluğu için mücadele etmiş bir kahraman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah dedecik sağ olsan ne çok sevinirdin senin o müthiş maceranın doktora tezi konuma ilham verdiğine…&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/SyunApDgDQI/AAAAAAAAAS4/zbHdzxEVQtI/s1600-h/yayin_mubadeleoykuleri.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5416606606305529090" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 141px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/SyunApDgDQI/AAAAAAAAAS4/zbHdzxEVQtI/s320/yayin_mubadeleoykuleri.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#ff0000;"&gt;* Bu öykü, 2009 yılında Lozan Mübadilleri Vakfı tarafından basılan "Mübadele Öyküleri" isimli kitapta yer almıştır.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-2765515340804303290?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/2765515340804303290/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=2765515340804303290' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/2765515340804303290'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/2765515340804303290'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2008/06/dedem-dimitri.html' title='Öykü : Dedem Dimitri'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp0.blogger.com/_2g3ZuAJcBQg/SFEHup-LRRI/AAAAAAAAAKM/JawDx_ra1jY/s72-c/Kemal+Cengizkan-%C4%B0plik%C3%A7i+%C3%87%C4%B1kmaz%C4%B18.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-667417041632780598</id><published>2008-03-19T02:54:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T06:24:35.633-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Görseller'/><title type='text'>karikatür &amp; edebiyat</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp1.blogger.com/_2g3ZuAJcBQg/R-DjKADvyyI/AAAAAAAAAIM/RBIlSaLbgMM/s1600-h/20506.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5179389332429982498" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_2g3ZuAJcBQg/R-DjKADvyyI/AAAAAAAAAIM/RBIlSaLbgMM/s400/20506.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-667417041632780598?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/667417041632780598/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=667417041632780598' title='4 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/667417041632780598'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/667417041632780598'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2008/03/karikatr-edebiyat.html' title='karikatür &amp; edebiyat'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp1.blogger.com/_2g3ZuAJcBQg/R-DjKADvyyI/AAAAAAAAAIM/RBIlSaLbgMM/s72-c/20506.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-2127044255520062360</id><published>2008-03-19T02:41:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T07:48:52.497-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Uzun Öykü'/><title type='text'>Fyyyatma</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp3.blogger.com/_2g3ZuAJcBQg/R-DvpgDvyzI/AAAAAAAAAIU/hQEKd-srftg/s1600-h/violinist.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5179403067735395122" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_2g3ZuAJcBQg/R-DvpgDvyzI/AAAAAAAAAIU/hQEKd-srftg/s320/violinist.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;&lt;span style="color:#660000;"&gt;&lt;strong&gt;Fyyyatma&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzel bir gündü; havada tatlı bir serinlik vardı. Bu küçük Ege kasabası bahar başlangıcını yaşıyordu; günlerce süren yağmurun arkasından güneşli bir güne gözlerini açmıştı kasabalılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstasyonda duran yorgun tren yolcularını boşalttıktan sonra uflayıp puflayarak yeniden yola koyulmuştu. Trenin gidişiyle istasyonu dolduran kalabalıktan kısa bir süre sonra eser kalmamıştı; yolcular, yakınlarını karşılayanlar, seyyar satıcılar, faytoncular hepsi birden yok olmuşlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fötr şapkalı, papyonlu, ince bıyıklı, orta yaşlı bir adam, bir süre elinde küçük tahta valizi, koltuğunun altında keman kutusuyla ayakta dikilerek etrafı süzdükten sonra kasabanın içine doğru yürüdü. İlk defa geldiği bu Ege kasabası da diğerlerine benziyordu. Mübadelede el değiştiren eski Rum evleri mimariye damgasını vurmuştu. Yol boyu sıralanan ağaçlar bahar çiçekleriyle bezenmişti. Kasaba meydanında küçücük bir kaidenin üzerine oturtulmuş Atatürk büstü, meydanın arkasında kasabanın en görkemli binası olan kaymakamlık, hemen yanında ise büyükçe bir park vardı. Görkemli ağaçları burasının çok&lt;br /&gt;eski bir park olduğunu belli ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam, sol elinin baş parmağı yeleğinin köstekli saatinin bulunduğu cebinde, yavaş yavaş çarşı içine doğru yürüdü. Ortalığı ışıl ışıl aydınlatan güneş aniden bir bulutun arkasına girdi. Bu aylarda sık yaşanan bir bahar sürprizine, yağmura yakalandı; ufak yağmur taneleri düşmeye başlamıştı. İlk gördüğü kahvehaneye girdi; cam kenarında bir masaya oturdu. Kirli camdan çarşıdan gelip geçenleri görebiliyordu. Yağmur biraz daha hızlanmıştı. Sokaktakiler telaşla kaçışmaya başladılar. Kahveci, yanına geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir şey içer misiniz abi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Orta şekerli kahve lütfen.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokakta saçak altlarına sığınan birkaç kişinin dışında kimse kalmamıştı. Kahvehaneye tarladan dönen ıslanmış gündelikçiler girdi. Adamın yanındaki masaya oturup gürültülü bir şekilde şakalaşarak konuşmaya başladılar. Garson, kahvesini getirdi; masaya koydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Buyur, beyim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sağol.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teklifsizce bir bakışta yabancı olduğu anlaşılan adamın yanındaki sandalyeye oturdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Merakımı bağışla beyim. Gelişinizin sebebi?.. Tayin falan mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıkça sorulan bu tür sorulara alışmış bir umursamazlıkla cevap verdi.:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Memuriyet değil. Turne için geldim. Kurulacak çadır tiyatrosuyla ilgili olarak...Orada keman çalıyorum ben.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çok güzel...İsminiz?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Salih... Salih Zeki Uğurata. İstanbulluyum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hoşgeldiniz Salih Beyim. Çam Şenliği, ha?! Vay canına be, bahar geldi desene.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her yıl geleneksel olarak, bahar başlangıcında kasabanın hemen dışındaki çamlıkta panayır&lt;br /&gt;Kurulurdu; bu panayır, onbeş gün, en fazla bir ay sürerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Seni ilk defa görüyorum, beyim. İlk gelişin mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet, biz daha önce hiç gelmemiştik... Havalar iyi gitse bari.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ya öyle.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahveci kalktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Salih Zeki Uğurata... Kruvaze ceketi, pantolonunun paçası duble, her zaman ütülü koyu renk takım elbisesi, yakası kolalı gömleği, papyonu, ince tel çerçeveli gözlüğü, pırıl pırıl boyalı siyah ayakkabıları, kibar şık görünüşüyle gittiği her taşra kasabasında yabancı olduğu hemen belli olan bir beyefendi: Bir Osmanlı paşazadesinin oğlu, Mekteb-i Mülkiye mezunu, eski bir banka müdürü; kendi ifadesiyle bir “yaşam küskünü”. Aslında yüzündeki çizgiler, şakağına düşen aklar ve gözlerindeki fer çok şey anlatıyordu; ancak bilene, anlayana...Hemen herkesin merak ettiği bu iyi eğitimli İstanbul beyefendisinin o şehir senin, bu şehir benim dolaşarak ekmek parası peşinde koşturan basit bir tiyatro kumpanyasının üyesi olmasının nedeniydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Ne sınırsız ihtirasları vardı karısının. Bitip tükenmeyen isteklerinden bıkıp usanmıştı; bir müdür maaşıyla bu isteklerin karşılanamayacağını biliyordu, ancak nafile. Banka müdürü maaş azımsanmayacak bir paraydı, ama o bile yetmiyordu. Karısı da kayınvalidesi de birer canavar gibi gözükmeye başlamışlardı gözüne; kaçıp gitmeyi, kurtulmayı düşünüyordu. Niyeyse senelerdir yapamıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Kahvehanenin camının kenarındaki masada oturmuş; gözleri sokağı döven yağmur damlalarına dalmış, kahvesini yudumluyordu. Kimbilir hangi düşüncelere sürüklenmişti? Masanın dibinde tahta valizi, yanındaki sandalyeye koyduğu kemanı. Bütün mal varlığı bu kadardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keman ilk derslerini aldığı haminnesinin armağanıydı. Yüksek Kaldırım’daki bir rehinciden almışlardı. Adamın demesine göre veremden ölen bir yahudi terziye aitti; ölünce yoksul ve çaresiz kalan ailesi kemanı satmak zorunda kalmıştı. Bu kemanın değerli bir Stradivarius olduğunu söylemişti rehinci. Değerli bir keman olduğu belliydi; ama rehincinin sözlerinin bir satıcı palavrası olduğunu anlamışlardı. Haminnesi almak için altınlarını bozdurmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava iyice kararmıştı. Kara bulutlar dağılmamıştı ama yağmur hızını kaybetmişti. Dışarıda dükkanların vitrinlerinin, evlerin pencerelerinden sızan ışığın aydınlattığı yoldaki su birikintilerine düşen yağmur damlaları görünüyordu. Adamın yanındaki masada oturan gündelikçiler hararetli bir okey oyununa dalmışlardı; arkalardaki masalardan birinde beyaz sakallı, gözlüklü, başında kasket bulunan ihtiyar bir adam bastonuna yaslanmış uyuyordu. Onlardan başka bir kaç kişi daha vardı içeride; çay ocağının hemen üstüne yerleştirilmişradyodan akşam haberlerini izliyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanına gelen kahveci:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Almanlar iyice kudurdu,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onaylar gibi başını salladı, hesabı istedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bildiğin iyi, ucuz bir otel var mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kahvenin sırasında, yüz metre kadar yukarıda orta halli bir otel var; temizdir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmur iyice yavaşlamıştı. Çarşıdan yukarı doğru yürüdü; otelin önüne geldi. Gösterişsiz küçük bir oteldi. İyi bir otel olmayabilirdi; ama tercih yapabilecek durumda değildi. Böyle küçük kasabalarda bazen otel bile bulunmayabiliyordu. İçeri girdi; otel katibine kaydını yaptırdı. Anahtarını aldı. Yavaş, yavaş merdivenleri çıktı; kapıyı açtı; valizini yatağın kenarına koydu. Ayakkabılarını çıkarmadan sırtüstü yatağa uzandı. Yatağın yanındaki duvarda bir tahta kurusu yukarı doğru tırmanıyordu. Eliyle şaplak atarak beyaz badanalı duvara yapıştırdı; böceğin gövdesi duvara yapışıp parçalandı; bir kan lekesi oluştu. Onun kanı olamazdı; daha yeni gelmişti otele. Belli ki bir önceki oda müşterisinin kanıyla kendisine bir ziyafet çekmişti tahtakurusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yorgun ve dalgın görünüyordu. Bir sigara yaktı. Gözleri ahşap tavana takıldı. Tavandaki lekeler sanki birer insan resmine dönüşüyor, canlanıyor ve ona bir şeyler anlatıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel Müdürlükten gelen müfettiş değişik bir çocuktu, ona müdür odasının karşısındaki odayı vermişlerdi. Sabah mesaiye geldikten sonra, saatlerce kafasını kaldırmadan çalışıyordu; sadece tuvalet ihtiyacı olduğunda ve evrak istemek için yerinden kalkıyor, onun dışında hiç yerinden kalkmadan çalışıyordu. Çoğu zaman çaycının getirdiği çayı farketmiyor, masasında soğutuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Odaların kapıları açık olduğunda müdür masasından müfettişi oturduğu yerden görebiliyordu.&lt;br /&gt;Tel çerçeveli gözlüklerinin üstünden bakıp, göz göze geldiklerinde hafif bir tebessümle selamlaşıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müfettişler, çekinilecek bir şey olmasa bile insanı her zaman tedirgin ederlerdi..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Elbiselerini bile çıkarmadan yattığı küçük otel odasında uyandı. Sabah olmuş, güneş epey yükselmişti. Kalktı otelin penceresinden dışarı baktı.Toprağa akşam yağan yağmurun kokusu&lt;br /&gt;sinmişti. Çiçeklerin yapraklarında hala yağmur damlacıkları vardı. Kuşlar, cıvıldaşıp uçuşarak adeta ışıl ışıl, güneşli bir bahar gününün başlangıcını müjdeliyorlardı.Tütün işçileri traktör&lt;br /&gt;römorklarına doluşmuş tarlalara gidiyorlardı; erkeklerin bir çoğunun başında kasketlerinin altında poşuları vardı; kadın ve kızlar ise şalvar giymiş, omuzlarına kıvraklarını atmışlardı. Lise&lt;br /&gt;öğrencileri başlarında özel şapkaları, yakındaki başka bir kasabadaki okullarına gitmek üzere minibüslere biniyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Giyindi çarşıya indi. Esnaf, tek tek dükkanlarının kepenklerini açıp vitrinlerinin önüne tezgahlarını sıralıyorlardı. Gazete arabası koca desteler halinde günlük gazeteleri getirmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çadır tiyatrosunun eşyalarını, dekorlarını getiren kamyonlar İzmir-Manisa yönünden gelip&lt;br /&gt;kasabanın meydanından geçerek, Çamlığa doğru devam ettiler. Askeri garnizonun önünden&lt;br /&gt;geçtiler. Sabah içtiması için toplanan erler tel örgülerin kenarına koşuşarak, merakla bakıp,&lt;br /&gt;keplerini çıkarıp sallayıp, ıslık çalarak konvoyu selamladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hummalı bir çalışma başladı. Çamlığa ulaşan kamyonlardan ağaçların arasındaki açıklığa eşyalar indirilmeye, hızla gösterilerin yapılacağı çadırın, lunaparkın salıncaklarının, atlı karıncanın, sergilenecek hayvanların kafeslerinin kurulmasına başlandı. Bir hareketlilik, tatlı bir heyecan vardı; yorgun turneler bile bu heyecanı tüketemiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşama doğru çadır tiyatrosunun geri kalan diğer elemanları da birer ikişer kasaba meydanına gelen minibüslerden indiler. Kimileri meydanın karşısındaki kahveye gelerek kapının önündeki masalara oturdular. Çadırlarda kalan işçilerin dışındaki kumpanya elemanları Salih Zeki’nin kaldığı otele yerleştiler. Zaten kasabada kalınabilecek tek otel de oydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Müfettiş bir gün kapının önüne dikilip :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Vedalaşmak istiyorum,” dedi, “Benim işim bitti; raporumu bitirdim. Artık yarından sonra Şubeye gelmeyeceğim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayağa kalktı el sıkışıp, vedalaştılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gene görüşürüz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra Genel Müdürlükte çalışan bir arkadaşından öğrendiğine göre müfettiş günlerce didiklediği evraklarda bazı usulsüzlükler saptamış; raporunda bunu yazmıştı. Kredi Komitesikararına uymayan, teminatı eksik bir kredi verilmişti. Kredi verilen adam itibarlı bir tacirdi; zaten krediyi vadesi gelmeden sorunsuz kapatmış; bankanın bir kaybı olmamıştı; ama Komite Kararının dışına çıkılmıştı. Şube çalışmalarının bütün başarısına rağmen uyarı alması gerekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sanki müşteri bulmak, plasman yapmak kolay bir şey,” diye söylenip, yırtınıyordu ama Genel&lt;br /&gt;Müdürlükteki adamların umurunda değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra zaman zaman tek başına kaldığında Salih Zeki hak verdi adamlara; iş kuralına uygun yapılmalıydı; tersi de olabilirdi ve kredi batabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başarısını gölgeleyen bir hatası, yolsuzluğu yoktu; ama birden tedirgin oldu: Olabilirdi de. Buna çok yakın hissetti bir an kendisini; Müfettişlerin bile anlayamayacağı bir yolla kendisine menfaat sağlayabilir, bir kere başlayıp, alıştıktan sonra işi ileri götürüp hiç onaylamadığı, boyutları büyük bir yolsuzluğun içinde bulabilirdi kendisini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Allahım, sen aklımı koru,” diye söylendi içinden, “Ne korkunç bir şey!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karısının önüne geçemediği ihtirasının onu sürükleyeceği kaçınılmaz son buydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kararını verdi. Bu kaçınılmaz sondan kurtulmanın tek yolu işi bırakmak; uzaklara, olabildiğince uzaklara gidip, kaçmaktı. Belki yine mutsuz olacaktı ama şerefine-kendi şerefinden de önemli olan ailesinin şerefine zarar vermeden, yeni bir hayata yelken açmalıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;İki gün sonra gösterilere başladılar. İşler iyi gidiyordu. Şanslıydılar; gösteri saatlerinde yağmur da yağmıyordu; yağsa bile kısa sürüyor, arkadan güneş güzel yüzünü gösteriyordu. Ne de olsa bahar yağmuruydu yağan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayık salıncaklar, atlı karınca, çocukların gözdesiydi. Gerilmiş telin üzerinde akrobat Niyazi’nin ve kızının yaptığı numaralar heyecandan hop oturtup hop kaldırtıyordu kasabalıları. Mandrake Kazım’ın yaptığı gözbağcılık numaraları da hiç yabana atılacak gibi değildi. Gösterilerin sonunda Niyazi’nin kızı, Kazım’ın maymunu Abdurrahim’le birlikte dolaşarak paraları topluyordu. Adı Abdurrahim’di maymununun; çok sevimli bir şeydi. Abdurrahim isimli insanlar Kazım’a maymuna bu ismi koyduğu için kızabilirlerdi; halbuki o, çok sevdiği için maymununa rahmetli dedesinin ismini koymuştu. Tahsilatta onun rolü küçümsenemezdi; elinde tuttuğu şapkaya atılan bozuk paraları sevinçle çığlık çığlığa zıplayarak Mandrake Kazım’a veriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geceleri büyük çadırda yapılan gösteriler büyüklere mahsustu. Dansöz Semiha saz heyetinin eşliğinde raksediyor; arkasından İbiş’le arkadaşları kısa bir komedi-dram oynuyorlar; Mandrake&lt;br /&gt;Kazım maymunu Abdurrahim’le birlikte sihirbazlık hünerlerini göteriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gecenin sonunda Gülşen çıkıyordu sahneye: Kumpanyanın assolistiydi; patronun metresi olarak torpilliydi. Kaprisi ile herkesi yıldırmıştı. Genellikle içkili çıktığı sahnede ağır havalarla başlayıp, oynak şarkılarla bitiriyordu programını. “İzmir’in Kavakları”nı mutlaka söylüyordu. Yöre şarkıları her zaman seyirciyi çekiyor, havaya girmesine yardımcı oluyordu. En gözde şarkısıysa “Makber”di. Nasıl da cesaret edip söylüyordu böyle zor bir şarkıyı? Çoklukla da şarkı sözlerini unutuyordu. Salih Zeki, hemen arkasında kemanıyla eşlik ediyordu; durumu idare etmek, şarkı sözlerini seyircilere farkettirmeden sufle etmek görevi de ona düşüyordu. Aslında hareketli ve güzel bir kadındı. Hele içkili olduğu zamanlarda iyice coşuyordu. Giydiği dekolte, ağır tuvaletle erkek seyircileri kendisine hayran ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kasabalılarla da kısa sürede kaynaşmışlardı. Seviyorlar, saygı gösteriyorlardı. Gündüzleri pek yapılacak işi yoktu Salih Zeki’nin; genellikle kahvede oturup vakit öldürüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Otelden çıktığında öğlene yakın bir saat olmuştu. Yukarı mahalledeki Aynalı Kahvenin yanındaki caminin müezzini öğle namazı için ezanı okumaya başlamıştı bile; arkasından Çarşı Camiinin müezzini, onun arkasından da bütün camilerin müezzinleri arka arkaya ezana başladılar. Yeleğinin cebinden köstekli saatini çıkarıp baktı. Vakit ne kadar da çabuk geçmiş dercesine, hayret ifadesiyle dudağını büktü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Amca ayakkabılarını boyayım mı ?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahvenin yan camına sırtını vermiş, derme çatma küçük boya sandığıyla, kara kuru, zayıf bir boyacı çocuk sorusunun cevabını bekler bir halde gözlerini dikmiş bakıyordu. Hiç niyeti yokken, ister istemez ayağını boya sandığının üzerine koydu. Çocuk hasır bir iskemle uzattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Otur amca, ayakta kalma.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk büyük bir gayretle önce fırçasıyla ayakkabıların tozunu aldı. Sonra küçük bir kavanozdan, falçatasının ucuyla çıkardığı siyah boyayı süngerinin üzerine sıyırdı. Sonra da ayakkabının üzerine yaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Amca, ben seni tanıyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nerden ?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Panayırdan.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen hiç geldin mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“I ııhh, abimgil gelmiş, o evde anlattıydı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Senin adın ne?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Muharrem.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Mektebe gidiyor musun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hı hı, ilkokul dörde gidiyorum. Okuldan çıkınca da ayakkabı boyuyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk cilayı dağıttığı ayakkabının üzerini bezle parlattıktan sonra, her iki eline aldığı fırçaların uçlarını boya sandığının kenarlarına vurdurarak, yarattığı ritmle coşup, ayakkabıları iyice parlattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yahu sen bayağı ustaymışsın be Muharrem; ayna gibi yaptın pabuçlarımı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“He ya, bak bakalım ayakkabılara, yüzünü görcen mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parasını verdikten sonra, çocuğun kıvırcık saçlarını okşadı. Gerçekten de pırıl pırıl olmuştu, ayakkabıları.. Baktığında parıldayan ayakkabılarında hayal meyal yüzünü gördü. Talihsiz serüveni sanki yansıyan yüzünden okunuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayakkabılarını gıcırdatarak çarşı içine doğru yürüdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölge Müdürünün odasına girdiğinden bu yana onbeş dakika olmuştu. Selam sabahın dışında hiçbirşey konuşmamışlardı. Hoş Müdür de önündeki dosya ile meşgul, arada kafasını kaldırmadan sırf laf olsun diye bir iki kelime bir şeyler söylüyor, sonra işine devam ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yenganım nasıl, sağlık ve afiyettedir inşallah?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyi, allaha şükür.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapı tıkladı, odacı elindeki tepsi içinde kahvelerini getirdi. Müdürün buyur ettiği koltukta kahvesini içip, beş dakika daha hiç konuşmadan oturduktan sonra kıpırdandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Uygun görürseniz istifa etmek istiyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müdür duyduklarından şaşırmış, gözlüklerini çıkararak kafasını önündeki dosyadan kaldırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çok düşündüm, böylesinin daha uygun olacağına kanaat getirdim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hoppala ! Nerden çıktı şimdi, bu ? “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Belki malumatınız yok, raporu bilahare size de intikal ettireceklerdir. O zaman zaten konudan haberdar olacaksınız. Daha şimdiden istifa etmemin daha onurlu bir davranış olacağını düşündüm.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Senin gibi başarılı, geleceği parlak bir şube müdürünün ne gibi bir problemi olabilir ki? Geçen sene en başarılı şube müdürü seçildin. Bu seneki rakamların da iyi. Bölgemdeki en güvendiğim müdürüm sensin. Derdin ne ? “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Güveniniz için müteşekkirim. Her şey böyle gitseydi iyiydi. Ama bazen iyi insanlar da şeytana&lt;br /&gt;uyup, hata yapabiliyorlar. Hatamı kabul ediyorum.” Bunu söylerken göz pınarlarından bir iki damla gözyaşının yanaklarından aşağıya süzülmesini önleyemedi. Elinin tersiyle yüzünü sildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kendiliğimden istifa edip, sizi de üzmeden ayrılmamın daha doğru olacağını düşündüm.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölge Müdürü şaşkın bir şekilde ayağa kalkmış, donmuş bir ifadeyle kendisini izliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Vallahi bir şey anladıysam arap olayım. Sır gibi konuşuyorsun.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben sizi daha fazla meşgul etmeden gitsem iyi olacak.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturduğu koltuktan güçlükle ayağa kalktı. Bir an sendeledi. Tansiyonu düşmüş, gözleri kararmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölge Müdürü endişeli gözlerle sordu :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyi misin, biraz daha otur da kendine gel.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok, sağolun iyiyim. Yavaş yavaş giderim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Odadan çıkarken bölge müdürü arkasından seslendi.:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biraz toparlan da öyle gel, yine konuşalım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günler ne çabuk geçiyordu. Bu kaçıncı gündü kasabaya geldikleri? Yine yağmur yağıyordu.&lt;br /&gt;Alışmıştı, bu tipik Ege kasabasının ılık lılık yağan, insanın içini ferahlatan yağmuruna. Yağmur damlaları saçlarından yüzüne süzüldükçe bütün sıkıntılarının yerini tatlı bir hüzün alıyordu, sanki... Kahve, yolunun hemen üzerindeydi. Oyalanacak başka bir şey yoktu. Zamanını panayırda, otelde, kahvede geçiriyordu. İçeri girdi. Her zamanki yükünü almıştı kahvehane. Bazı masalardan oyundan kafasını kaldıranlar selamladılar; artık tanıyorlardı onu. Panayırın şöhretli kemancısı… Her ne kadar akrobat Niyazi, illizyonist Mandrake Kazım, şarkıcı Gülşen, dansöz Semiha kadar “star” olmasa da tanınıyordu kasabadakiler tarafından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yan tarafta cama yakın bir masaya oturdu. Bir ada çayı söyledi. Camın öteki tarafında yağmurdan ıslanmamak için saçakaltında, iyice cama yanaşmış küçük Muharrem'le gözgöze geldiler. Muharrem gözünün bir ucuyla ayakkabılarına bakarak, çamurlanmış, boya istiyor anlamında göz kırptı. Çok sevimli bir yumurcaktı. Başıyla içeri gel işareti yaptı. Muharrem,&lt;br /&gt;boya sandığını kaptığı gibi içeri daldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O arada kahveci adaçayını getirmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Salih Abi, n’olur yüz verme buna. Bir alışırsa dükkandan dışarı çıkmaz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu seferlik idare ediver, dışarısı yağmurlu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muharrem, boya sandığını yerleştirdikten sonra özenle boyalarını çıkardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bak yine geçen seferki gibi parlatacaksın tamam mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tamam amca.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pardesüsünün cebinden kıvırdığı gazetesini çıkardı. Sabah okuma fırsatı bulamamıştı. Açtı, Okumaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazeteye dalmış, etrafını unutmuştu. Birden bir uğultu oldu, kahvede. Yan masalarda okey, iskambil, tavla oynayanlar, oyunlarından kafalarını kaldırmış, bağrışıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Vay anam be, Allah neler yaratıyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kurbanın olayım, yavrum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şu kalçalara bak, kalçalara.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıya yakın bir masaya oturmuş iki yaşlı emekli “Ayıp evladım, ayıp elin garibine,” diye kızıp, söylendiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaşırmış bir halde kahvedekilerin baktıkları yöne baktı. Çarşıya giden caddeyi kesen karşı sokaktaki iki katlı eski bir Rum evinin balkonunda genç ve güzel bir kız çamaşır asıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Doktor Fuat Bey’in yanaşması. Adı Fatma,”dedi Muharrem, açıklama yapmayı gerekli bulmuşcasına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bizim kasabanın köylerinden birinden. Anası babası yok; bir ağabeyi var; o da itin, ayyaşın biri. Doktor Fuat Beyler ev işlerine yardımcı olsun diye aldılar. Garibin biri aslında.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muharremin fırçaları boya sandığına vurdurarak tutturduğu ritmle, tavlalara vurulan pulların,&lt;br /&gt;okey tahtalarına vurulan taşların sesi birbirine karışmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bak bakalım yüzünü görcen mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemancının çamurlu pabuçlarını Muharrem son fırça darbeleri ile pırıl pırıl yapmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gel bakalım, otur şimdi yanıma. Bir çayı hak ettin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Usta, bize iki çay gönderiver,”diye seslendi çay ocağına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Güzel kızdı di mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne dedin?”diye sordu dalgınca.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Demin balkonda çamaşır asan kız. Fatma… Güzel kız değil mi?” diye yineledi Muharrem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatma, çamaşırları asmış, balkondan içeri girmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ha, evet,” diye cevap verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bizim kasabanın delikanlılarının yarısı bu kıza hasta. Benim abim de. Büyüyünce ben bile aşık olabilirim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Senin için daha çok erken değil mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bak, ama büyüyünce dedim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ha, o zaman başka.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Genel Müdürlük koridorlarında Bölge Müdürü ile karşılaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yahu seni tedirgin eden o rapor muydu? Okudum hiç önemli bir şey yoktu. Sen delirmişsin. Bırak bu istifa laflarını da işine bak.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülümsedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sağolun efendim, ama ben kararımı verdim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam eve gidip kararını açıkladığında karısı ve kayınvaldesi şaşırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evladım derdin nedir? Niye böyle bir karar verdin?”diye sordu kaynanası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karısı her zamanki cadaloz tavrı ile;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”Bırak anne, istediğini yapsın. Nasıl olsa pişman olup, kuyruğunu kıstırıp dönecek,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Valizini hazırladı, kemanını kutusuna koydu. Ne yapacağına karar vermemişti; belki bir kaç gün Sirkeci’de bir otelde kalır, sonra başka bir iş aranırdı. Önemli değildi; önemli olan yeniden huzura kavuşması idi. İhtiyacı olan yeni bir hayattı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Düşündüğü gibi Sirkeci’de ucuz bir otele yerleşti. Eşyalarını yerleştirdikten sonra çıktı. Sarayburnu’ndan, Kumkapı’ya doğru deniz kıyısından yürüdü. Yenikapıya geldiğinde Lunapark alanının kenarına kurulmuş bir çadır dikkatini çekti. Şişman bir adam akşam için yapılan hazırlıkları denetliyordu. Durdu onları izlemeye başlamıştı. Bakışları karşılaştığında, gülümsedi ;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kolay gelsin,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onları izlerken sohbet gelişti. Kumpanyanın bu akşam son gösterisi idi; ertesi günü Anadolu’daki çeşitli kasabalarda gösteriler yapmak için turneye çıkıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu gece bizim misafirimiz olun. Belki beğenir, eğlenirsiniz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olur anlamında kafasını salladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gösteriler, sıradan ama gene de eğlenceli idi. Bu tür basit gösteriler bile taşrada yaşayan insanlara çekici gelebilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanıştığı adam kumpanyanın patronu Rıza Bey’di. Birden aklına onlara katılmak, turneye çıkmak geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Benim işim yok,” dedi. “Bana uygun bir iş olabilir mi, sizin kumpanyada?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rıza, düşündü :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne yapabilirsin ki?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Mesela keman çalabilirim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Olabilir. Çok fazla beklentin olmazsa bizimle gelebilirsin. Ne kazanırsak onu yeriz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradığı zaten böyle bir şeydi. Ertesi günü onlara katılıp, birlikte turneye çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O kasaba senin, bu kasaba benim dolaşıp duruyorlardı. Aylarca İstanbul’a dönmüyorlardı. Alışmıştı bu hayata. İstanbul’a döndüklerinde de bazen otelde, çoklukla da kumpanyanın çadırında işçilerle beraber kalıyordu. Kumpanyanının elemanları artık yeni ailesi olmuşlardı:&lt;br /&gt;Aralarında sevgi ve dayanışma vardı; herkes herkese yardım ediyordu. Gösterilerin ağırlığı&lt;br /&gt;illüzyonist Mandrake Kazım, akrobat Kazım, dansöz Semiha, İbiş ve şarkıcı Gülşen’in üzerindeydi. Salih Zeki, orkestrada keman çalıyordu. Patron Rıza Bey’e hesap kitap işlerinde,&lt;br /&gt;idari işlerde de yardımcı oluyordu; ne de olsa eski bankacıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salih Zeki’nin kumpanyaya katılmasından kısa bir süre sonra patronun metresi Gülşen ona olan ilgisini belli etmeye, açıkça da söylemeye başlamıştı. Onun seviyesindeki kadınlar için kumpanyanın diğer elemanlarından farklı, tahsilli, kültürlü, cazip bir erkekti. Salih Zeki önceleri tedirgin oldu. Rıza Bey de durumu farkediyor, ama aldırmıyordu; biliyordu Gülşen’in huyunu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Sigarası bitmişti. “Yahu ben daha dün üç paket almamış mıydım?”, diye düşündü. “Yine ölçüyü kaçırıyorum,” diye başını salladı. Köşedeki bakkala girdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İki Bafra, bir kibrit, lütfen.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakkal arkasındaki tezgaha uzandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hüseyin ağabey, un var mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Var, bacım, şu arkandaki raftan alıver.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkasında duyduğu sese doğru döndü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir infilak...Top patlaması...Alev, ateş...Ya da başka bir şeydi. Ama ne?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafasını kaldırıp sesin geldiği tarafa doğru dönüp baktığında gözbebeği ile irisinin birbirinden ayırdedilemediği kocaman, kapkara bir çift gözle karşı karşıya gelmişti. Yaşamı boyunca gördüğü en güzel gözlerdi bunlar. Öylece donakaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu kız...Bakkala girip, un isteyen bu kız, şu bizim kahvedekilerin laf attıkları Fatma değil mi?”&lt;br /&gt;diye düşündü. Evet, evet, oydu; Fatma’ydı. Ve şimdi ilk kez bu kadar yakından görüyordu onu.&lt;br /&gt;Kız tezgahtan un alırken, bakkal tezgahın arkasında bira içen arkadaşına kızı işaret edip, göz&lt;br /&gt;kırptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de çok güzel bir kızdı. Tiril tiril basma entarisi körpe vücudunu sarıyordu. Raftan un&lt;br /&gt;aldıktan sonra birden arkasını döndü. Göz göze geldiler. İnsanın içini ısıtan, kocaman gözleri&lt;br /&gt;vardı. Kız gözlerini kaçırıp, yere indirdi; tezgaha yanaştı hesabı ödedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatma dükkandan çıktıktan sonra bakkalla tezgahın arkasında bira içen arkadaşı birbirlerine bakıp gülüştüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigaranın parasını alırken bakkal ona dönüp :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”İyi parça değil mi abi ?” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yaptığınız çok suluca, çok da ayıp. Niye bir genç kızı böyle taciz ediyorsunuz?” demedi, ama onaylamadığının bir işareti olarak hiç cevap vermedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Daha sonraki günlerde kahvede oturup gazeteleri okurken farkında olmadan gözünün kenarıyla doktor Fuat Beylerin balkonunda Fatma’yı arıyordu. Bunu gerçekten de bilerek yapmıyordu; ama bakışları ister istemez o tarafa doğru çevriliyordu. Onu görebildiği günlerde tatlı bir huzur buluyordu; göremezse içini sıkıntı kaplıyor, huysuzlaşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşamüstü Mahfelin yanındaki çamlıkta yürürken top sahasında oynayan çocukları gördü. Toz toprak içinde koşuşturuyorlardı. Kenara oturup seyre daldı. Oynayan çocukların arasında Muharrem de vardı. İlk defa oynarken görüyordu onu. Kenara kaçan topu yakalayıp, ayağı ile vurup geri attı. Muharrem’le göz göze geldiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen de oynar mısın kemancı amca?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtiraz etmedi; aralarına daldı. Kan ter içinde kalmıştı, ama önemi yoktu özlemişti böyle koşuşturmayı. Oyun bitince Muharrem, boya sandığı ile başına dikildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ayakkabıların toz içinde kalmış, boyayayım. Bu sefer para almam senden; sen bizimle oynadın, takım arkadaşı olduk seninle.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırmadı ayaklarını uzattı. Muharrem, her zamanki gibi özene bezene ayakkabılarını parlattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonraki günlerde Muharrem’le ahbaplığı ilerletti. Aralarında sözlü bir anlaşma yaptılar.&lt;br /&gt;Boş zamanlarında Salih Zeki Muharrem’in derslerine yardım ediyordu. O da ayakkabılarını&lt;br /&gt;ücret almadan boyuyordu. Bir iki defasında para vermeye kalkıştıysa da Muharrem’in yüzünün asıldığını, gücendiğini farketti ve vazgeçti. Israr edip Muharrem’in onurunu kırmak istemedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bir gece uykusunun arasında kapısının vurulduğunu farketti. Bu tıklatma değil de kapıyı yumruklamaktı. Uyku sersemi kalkıp kapıyı açtı. Mandrake Kazım’dı; telaşlı bir hali vardı.:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Abi Abdurrahim kaçmış!” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkasında kafesteki hayvanlara bakan işçilerden Necmi vardı. Mandrake Kazım’ın maymunu kafesinden kaçmıştı. Kafesin kapısını açık unutan bakıcı Necmi daha perişandı. Suçluluk duyuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hadi gidip arayalım,” dedi. Alelacele giyindi. Otelden çıktılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nereye gidebilir ki bu hayvan?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nereye gidecek ormana kaçmıştır. Ne de olsa orman hayvanı,” deyip güldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Abi şakanın sırası mı?” diye sitem etti, Mandrake.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağa sola koşuşturup maymunu ararken Muharrem nefes nefese yanlarına geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Salih amca, Mandrake Kazım abinin maymunu, doktor Fuat Beylerin kümesine girmiş,” diye&lt;br /&gt;haber getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koşa koşa Fuat Beylerin evine gittiler. Kazım’ın maymunu Abdurrahim arka bahçedeki kümese girmişti. Ortalık birbirine girmişti. Tavuklar gıdıklayarak kaçışıyorlardı. Kümesin horozu erkekliğini kanıtlamak için yan yan dayılanıyordu ama Abdurrahim’in en ufak hareketinde tavuk gibi gıdaklayarak kaçıyordu. Abdurrahim de şaşkın, bir köşede direğe tırmanmış ürkek tavırlarla etrafa bakınıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kendi kafesi zannedip kümese girmiş, garibim,” dedi Salih Zeki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktor Fuat Bey, karısı, Fatma, gürültüye uyanmışlar, şaşkın şaşkın bahçeye çıkmışlardı. Kazım maymununu yakalayıp kümesten çıkardı. Zavallı Abdurrahim, Mandrake’nin boynuna atılıp, sevinçle sarılmıştı. Belli ki bir daha böylesi bir maceraya kalkışmayacaktı. Onun bu halini görüp kahkahayı bastılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fuat Bey’in karısı :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Geçmiş olsun, yoruldunuz; buyrun birer kahve içelim,”diye eve davet etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahatlamışlardı. Biraz sakinleşmek için birer kahve iyi gelecekti. Fuat Bey, gülmekten kendisini alamıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatma :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Abdurrahim de kahve içer mi?” diye gülerek sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salih Zeki, halinden memnundu. Abdurrahim’in sebep olduğu bu olay sayesinde Fatma ile&lt;br /&gt;yakınlaşmak olanağını elde etmişti. Abdurrahim de günündeydi. Yaşadığı maceradan sonra&lt;br /&gt;onlara yeniden kavuşmanın sevinciyle şaklabanlık yapıp, bütün hünerini göstererek hepsini&lt;br /&gt;güldürmeye devam ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bir sabah erken kalkıp, otelden çıktı. İzmir’e gidip bir takım işlerini halletmesi gerekiyordu.&lt;br /&gt;Garajda sırası gelen ilk minibüse bindi. Arka koltuklardan birinde cam kenarına oturdu. İnen&lt;br /&gt;binenleri görmek, merakını gidermek için hep cam kenarına otururdu. Önce iki çocuklu bir&lt;br /&gt;kadın bindi minibüse. Arkasından yaşlı bir köylü. Onun ardında Fatma. Evet, Fatma’ydı bu&lt;br /&gt;binen.. Üzerine ince bir manto giymişti. Başını da bir eşarpla örtmüştü. Yanında Fuat Beyin&lt;br /&gt;karısı vardı. Zehra Hanımla gözgöze gelince selamlaştılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İzmir’e alışverişe gidiyoruz. Malum bu küçük kasabalarda her aradığın bulunmuyor.”dedi,&lt;br /&gt;Zehra Hanım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önündeki sıraya oturdular. Daha sonra binenlere dikkat bile etmedi. Biner binmez elektriğini salmıştı sanki, Fatma, minibüsün içine. Nereden, hangi köyden, kasabadan geçtiklerinin farkında bile değildi. Kaskatı kesilmiş, gözünün ucuyla, farkettirmeden Fatma’yı süzüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzmir’de minibüs boşaldı. Zehra Hanımla Fatma da alışveriş etmek için Konak tarafına doğru yürüyüp, sokak aralarında kayboldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzmir’deki işlerini çabuk halletmişti. Öğle üzeri dönmek için garaja geldi. Aksilik, o saatte kalkacak otobüs arıza yapmıştı. Şoförle, muavini elleri simsiyah yağ içinde motor kapağını açmış tamir etmeye çalışıyorlardı. Daha sonra gidecek otobüs de akşam saatlerinde idi. Akşama kadar nasıl vakit geçirecekti? Tam ayrılacaktı ki elindeki torbada Fuat Bey’in karısı Zehra Hanım’ın sipariş verdiği tuhafiye malzemeleri ile Fatma göründü. Karşı karşıya geldiklerinde sıcak bir gülümsemeyle selamlaştılar. Zehra Hanım yoktu yanında. Akrabalarını ziyaret etmek için gitmiş, orada kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aksilik, otobüs arızalanmış. Akşama kadar da bir başka araba yokmuş,”dedi Salih Zeki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatma :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hay allah! N’olucak şimdi? Geç kalacağım. Merak ederler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“N’apacaksınız? Mecburen bekleyeceğiz. Fuarın içinde bir çay bahçesi biliyorum. Ben oraya&lt;br /&gt;gideceğim, isterseniz siz de gelin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yapacak bir şey yok. Öyle yapalım bari,” dedi Fatma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birlikte çay bahçesine gittiler; akşama kadar bir semaver dolusu çay içtiler. Genellikle Abdurrahim’den konuştular. Sevimli maymun aralarındaki sıcak sohbetin konusu olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;O gece Panayırdan döndükten sonra, çarşının yukarısındaki meyhaneye uğradı. İbişle iki tek attıktan sonra otele döndüler. Odasına çıktığında tuhaf bir hüzün farketti kendisinde.&lt;br /&gt;Kemanını kenara koymadan önce çıkardı; eliyle okşadı. Bir sevgiliyi, bir dostu okşar gibi&lt;br /&gt;okşadı... “Ve işte, benim gerçek dostum olarak bir tek sen kaldın,”diye mırıldandı. Kemanın yayını aldı, yavaşça tellerine değdirdi, “Fyyyatma” diye bir ses çıkardı kemanından. Bir daha denedi... Bir daha... Bu küçük Ege kasabasında, hiç beklemediği bir anda rasladığı, onun artık ümidini kestiği hayatla küçük de olsa bir bağ kurmasını sağlayan Fatma’nın adını söyletiyordu en sadık dostu kemanına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir iki defa daha denedi. Gerçekten de Fatma’nın adını çıkarıyordu ses olarak kemanından.&lt;br /&gt;Çenesinin altına sıkıştırdığı kemanından çıkan ses yalnızca kulağına değil, sanki damarlarından bütün vücuduna yayılıyor yüreğinin derinliklerine ulaşıyordu. Çoktandır nasır tutmuş yaralı yüreğine...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yan odada kalan otel müşterisinin duvarı yumrukladığını farketti. Cebinden çıkardığı köstekli&lt;br /&gt;saatine baktı: Birbuçuk olmuştu. Her kimse haklıydı... Kemanını özenle konsolun üzerine bıraktı. Soyunup yattı. “Bana bir şeyler mi oldu? Bu yaştan sonra böyle şeyler olur muymuş?!” diye mırıldandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bu küçük kasaba halkının yıl boyunca bekledikten sonra yaşamına giren en önemli olaydı Çam Şenliği. Kahvelerdeki muhabbetlerin, komşu sohbetlerinin en önemli konusu çadır tiyatrosu ve onun elemanları idi. Nasıl olmuşsa kasabalılar Salih Zeki’nin Fatma’ya olan ilgisini farketmişler, dilden dile dolaşmaya başlamıştı. Onları birlikte görmüşler miydi, yoksa yakıştırıp bir dedikodu mu türetmişlerdi? Neyse önemli değildi. Küçük muhitlerde böyle şeyler olurdu. Aldırmadı. Aslında gerçek sevgiye hasret olan bu insanların çoğu bu temiz hislere sempati besliyorlardı. Ama bu herkes için geçerli değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemanından “Fyyyatma” diye ses çıkartmak işini akşamları yaptıkları gösteriye de taşımıştı.&lt;br /&gt;İşi iyice ileri götürüp sahnede sık sık kemanını “Fyyyatma” diye öttürüyordu. Bunu her yaptığında seyirciler gülüşüyorlar, aralarında fısıldaşıyorlar, arkasından da alkışlıyorlardı. Bununla da kalmıyor,“Fatma, Fatma” diye tempo tutuyorlardı.Patronun sevgilisi Gülşen, şarkı sözlerini iyice unutuyor, sinirinden ter ter tepiniyordu. Gene de seyircilere belli etmemeye çalışıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bir gün durup dururken Muharrem, “Sen de Fatma’ya tutuldun, değil mi?” diye sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaşırmıştı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nerden çıkardın?” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Saklama ben anladım. Hem herkes öyle söylüyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevap vermedi. Bu susuşta ne onaylar, ne de reddeder bir anlam vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O günden sonra Muharrem, Fatma’yla haberleşmelerinde gönüllü ulak oldu. Birbirlerine yazdıkları notları iletiyordu. Salih Zeki ile Fatma, her fırsatta bir şey bahane edip ayrı ayrı İzmir’e gidip, orada buluşuyorlar, denize bakan çayhanelerde saatlerce oturup, konuşuyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Yine kaçamak yapıp İzmir’e gittikleri bir gündü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen..,” dedi Fatma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pasaport’ta bir kahvehanenin önüne atılmış masalardan birinde, yüzlerini denize dönmüş, yanyana oturuyorlardı. Uzun süre hiç konuşmamışlardı. Bakışları denize sabitllenmişti,&lt;br /&gt;birbirlerine bakmıyorlardı, ama sıcaklıklarını hissediyorlardı..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen, çok iyisin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bana çok iyi davrandın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salih Zeki, yüzünde soran bir ifade ile döndü. Göz göze geldiler. Bakışlarından sevgi okunuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“?!..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun neresi fevkalade diye sorar gibi baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne demek olduğunu anlayamazsın. Şimdiye kadar bana senin kadar iyi davranan kimse olmadı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Garipsedi. Bu yeterli bir şey miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Fatma, uygun bir anı yakalayıp, çok uzun zamandır içinde saklı tuttuğu, bir türlü açılıp anlatamadığı bir konuyu dayanamayıp, utana sıkıla doktor Fuat Bey’in karısı Zehra hanıma açmıştı. Anlatmasa bu böyle sürüp gidecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evin genç oğlu Nazmi, askerden dönmüş; henüz iş güç edinememişti. Bütün gün evde aylak&lt;br /&gt;aylak oturuyor, canı sıkıldıkça kahveye gidip pinekliyordu. Evde olduğu zamanlarda, giderek&lt;br /&gt;artan bir biçimde, bakışlarıyla taciz etmeye başlamıştı. Fatma, önceleri görmezlikten, anlamazlıktan geldi. Bir süre sonra, evde yalnız kaldıkları zamanlarda sözüm ona sözlü&lt;br /&gt;iltifatlara da başladı. Gene anlamazlıktan geldi. Tacizin biçimi ve dozu her geçen gün değişerek&lt;br /&gt;artıyordu. Bir keresinde oturma odasında ortalığın tozunu alırken Fuat Bey’in oğlu, odasından&lt;br /&gt;uykulu gözlerle çıkmış, uzun süre ayakta bakışları ile tacizettikten sonra arkasından yanaşıp&lt;br /&gt;beline sarılmıştı. Kurtulmaya çalışırken ikisi birlikte kanapeye devrilmişlerdi. Nazmi, daha da&lt;br /&gt;sıkı sarılmış, bırakmıyordu. Altından kurtulmaya çalışıyor, beceremiyordu. Sıyrılan etekliğinin&lt;br /&gt;üstünden oğlanın kasıklarının arasındaki sertliği farkettiğinde dehşete kapılmıştı. Son bir çırpınışla kurtulmuş, ayağa kalktığında kan ter içinde kalmıştı. Kapının arkasında asılı kıvrağını üstüne geçirdiği gibi alı al moru mor kendisini çarşıya atmış, akşam hanım komşudan dönünceye kadar eve girmemişti. Evde yalnız kalmaya korkuyordu. Hanım evden çıkınca o da kendisini alışveriş bahanesiyle sokağa atıyordu. Nazmi, işi daha da ileri götürüp, bir gece herkesin uykuya daldığı bir saatte içkili bir halde eve gelip odasına dalıp,yatağına girmeye yeltenmişti. Ancak bağırmak, herkesi uyandırmak tehdidiyle kurtulabilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zehra Hanım, Fatma’yı sessizce dinledikten sonra “ Sen merak etme, yavrum,” demişti. Kafasını sallayarak söylenmişti :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Allahım ne günahımız vardı ki bu çocuk böyle serseri oldu?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan epey zaman geçmişti. Bir gün Fatma, çalışma odasında etrafı temizlerken masada oturmuş bir şeyler okuyan doktor Fuat Bey, gözlüklerini indirip :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Demek bizim hayta seni rahatsız etti?” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belli ki Zehra Hanım, kocasına konuyu açmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatma saygılı bir ifade ile işini bırakıp, ellerini önüne kavuşturup, hiçbir şey söylemeden kafasını yere eğdi. Fuat Bey, döner sandalyesini ondan yana çevirip, kaykıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bak kerataya hiç ummazdım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözleri ile tepeden tırnağa Fatma’yı süzdü. Ayağını uzatarak ayak baş parmağına taktığı etekliğinin ucunu yukarı, baldırlarına kadar sıyırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hımmm. Ağzının tadını biliyormuş,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir şey söylemeden masaya dönüp önündekini okumaya devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatma, şaşırmıştı. Ayakta hiç kıpırdamadan bir süre dikildi kaldı. Destek beklerken, ne umup ne bulmuştu? Babası da oğlundan farklı değildi. Bu evde nasıl yaşamaya devam edebilecekti ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Olanlar Fatma’yı çok etkilemişti. Kimselere açamadığı bu sıkıntısını Salih Zeki’ye anlatmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Benim kimsem yok,” dedi Fatma. “Ağabeyimi saymazsak öyle sayılır. Onun da kendine bile hayrı yok.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben de sizin kumpanya ile gelebilir miyim? Kimseye yük olmam; çamaşırlarınızı yıkarım, yemeklerinizi yaparım, hayvanlara bakarım. Hele Abdurrahim’i çok iyi beslerim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birlikte güldüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Iııh,” dedi, Salih Zeki. “Zor bir hayat bizimkisi, yapamazsın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatma, alınmış gibi yüzünü astı. Salih Zeki, gönlünü almak için ;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aslında senden daha iyi yardımcı olmaz, ama ben seni düşündüğüm için böyle söylüyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bir akşamüstü çarşıda arkasından bir delikanlı seslendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Abi, bakar mısın?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baktı. Esmer, kavruk bir delikanlıydı. Tanıdığı birisi değildi. Kendisinde seslendiğinden emin olamadı, etrafına bakındı, başka biri yoktu ; ona seslenmişti. Durup, döndü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Abi, bi dakka konuşabilir miyiz?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Buyur evladım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatma’nın ağabeyi idi. Dikkat edince içkili olduğu, dili dolaştığından, gözleri kaydığından anlaşılabiliyordu. Genç adamın arkasında iki arkadaşı daha vardı. Onlar da sarhoştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatma’nın ağabeyi :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Efendi adamsınız, amca,” dedi, “Size yakışıyor mu?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, efendi bir adamdı; doğru...Ama yakışmayan neydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyice sarhoştu anlaşılan; sözcükleri toparlayıp, derdini tam anlatamıyordu. Sonuç olarak Salih Zeki’nin Fatma ile olan ilişkisini onaylamıyordu. İkazla başlayıp, tehditle biten; “abi, amca” ile başlayıp “ulan moruk”la biten bir sürü şey konuştu. Ayakta uzun uzun dinledi; cevap vermedi. Karşısında meramını anlayabilecek birisi yoktu. Daha fazla bu sarhoş muhabbetine katlanamazdı. Arkasını döndü, yürüdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Rahatsız eden sadece Fatma’nın ağabeyi değildi. Öğleden sonra oteldeki odasında uzanmış yatarken tiyatronun meydancılarından biri nefes nefese geldi. Tiyatronun patronu Kazım Bey&lt;br /&gt;çadırında bekliyormuş. Giyindi panayırın yolunu tuttu. Çamlığa ulaşıp patronun çadırına doğru&lt;br /&gt;seyirtti. Rıza Bey çadırın önündeki sundurmada masa kurdurmuş, şişman bir adamla karşılıklı&lt;br /&gt;içiyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayırdır patron, erken değil mi ?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Patronla içki içen şişman adam “ Bu işin zamanı olmaz, üstad. Ne zaman canın çekerse o zaman içeceksin.”, diye lafa karıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rıza Bey bir sandalyeyi gösterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen de otursana Salih Zeki.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sandalyeyi altına çekip, kendisine rakı koydu. Tabağına beyaz peynir, domates, salatalık çekti. Rakıdan bir yudum aldı. Bu sıcak yaz gününde, buzsuz bile olsa bir hoş gelmişti, rakı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Haklıymışssınız. Bu işin zamanı olmazmış.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben dedim, sana üstad. Ne zaman canın çekerse o zaman içeceksin, bu mereti. Kural koymayacaksın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şişman adama dikkatli bakılınca ilk kadehini içmediği belli oluyordu. Dili ufaktan dolaşmaya&lt;br /&gt;başlamıştı, bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adamı tanımıyordu, adını da bilmiyordu. Ama günlerdir bu kasabadaydılar. Çarşıda, pazarda&lt;br /&gt;gördüğü kasabalılarla, akşam tiyatroya gelenlerle artık aşina olmuştu. Bu şişman adam kasabanın ileri gelenlerinden biri olmalıydı, yanılmıyorsa hemen her akşam tiyatroya gelip,&lt;br /&gt;protokola ayrılan ön sıralarda oturanlardandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Patron :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Salih, bu bey, emniyet amiri, nezaket ziyaretine gelmiş, seninle de tanışmak istedi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Üstad hayranlarınızdanım. Sanatınızı çok takdir ediyorum.Vallahi zevkle izliyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sağolun, teveccühünüz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yo yooo, vallahi iltifat etmiyorum. Çok iyisiniz.” Bir an durdu. Rakısından bir yudum aldı.&lt;br /&gt;Sonra kıkırdıyarak,”Hele kemanı Fatma diye öttürmeniz bir harika. Nasıl yapıyorsunuz, yani&lt;br /&gt;üstad. Bravo.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salih Zeki hiç sesini çıkarmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sizin bu Fatma işi bütün kasabanın dilinde. Millet başka bir şey konuşmuyor. Güya bu kız&lt;br /&gt;bizim doktor Fuat Bey’in yanaşması olan Fatma’ymış, öyle mi, üstad ?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salih yine cevap vermedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyi avrat, ama değil mi ?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha lafını bitirmeden kahkahayı koyuverdi. Gülerken elindeki rakı kadehinin yarısını üstüne&lt;br /&gt;döktü. Rıza Bey de sanki eşlik etmek zorunluluğundaymış gibi zoraki bir kahkaha koyuverdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bravo üstad, belli ki ustalığınız bir tek kemanda değil. Güzel, körpe bir yavruyu gözünüze&lt;br /&gt;kestirmişsiniz. Bu yaşta bu enerji, bu gözü peklik takdire şayan yani, bravo.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıcak yaz günü, öğle ortasında içtiği rakının tesiriyle iyice kafayı bulmuştu. Konuşurken dili dolanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bizim de içimiz çekiyor, ama mümkün değil. Bu küçük kasabada herkesin gözünün önündeyiz. Yaprak kımıldasa herkesin haberi oluyor. Resmi erkandan olmamız, karı, çoluk çocuk her şey elimizi kolumuzu bağlıyor. Bir kaçamak yapamıyoruz. Lanet olsun. Yoksa...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emniyet amiri bu sefer de masadaki elinin tersiyle devirdi. Bardaktaki rakının geri kalanı da&lt;br /&gt;masa örtüsünün üstüne döküldü. Rıza Bey, yerinden fırlayıp bardağı yere düşmeden tuttu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Canınız sağolsun. Ben şimdi tazelerim rakınızı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadehe koyduğu rakının üstüne su ilave ederken sordu :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Su yeterli mi ?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tamamdır, sağolasın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emniyet amiri, yenilenen rakı bardağından bir yudum aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hepsi iyi de üstadım, biliyorsun biz de burada görev yapıyoruz. Bu mevzu ayyuka çıktı. Herkesin dilinde. Bize çok şikayet geldi. Kasabanın bütün ileri gelenlerinden inanamayacağınız baskılar geliyor. "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Havalar hep iyi olacak değildi ya, o akşam yağmur daha program başlamadan iki saat önce,&lt;br /&gt;bardaktan boşanırcasına yağmaya başlamıştı. Gösterinin yapıldığı çadır iyice ıslanmış, ağırlaşmıştı. Yükü çeken direkler bu ağırlığa direnirken gacur gucur sesler çıkarıyordu. Eskimiş çadır bezinin eriyen, delinen yerlerinden yağmur damlaları sızıyordu. Çok fazla bilet de satılmamıştı; zorunlu olarak gösteri iptal edildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönüşte otele gitmek istemedi Salih Zeki’nin canı. Çarşıdaki meyhaneye gitti; tek başına içti. Geç olmuştu; kimse kalmamıştı içeride. Masaları toplayan garsonlar güç bela kaldırdılar. Kendinde değildi. Yağmurdan ıslanmamak için saçak altlarından, duvarlara tutuna tutuna çarşıdan aşağı indi. Nefeslenmek için sırtını bir vitrine dayadı: Eski sevgili bankasının kasabadaki şubesinin vitriniydi burası. Güldü... Yüzünde gülmekle, ağlamak arasında bir ifade vardı. Geçmişi geldi aklına: Harcanmış, çarçur edilmiş kıymetli hayatı. Yüzündeki gülme ifadesi yerini ağlamaya bıraktı. Yüzünü vitrine döndü, kafasını cama dayadı, hıçkırmaya başladı. Uzun süre öyle kaldı. Yerden aldığı bir taşı cama vurarak kırdı. Kırılan camın kırıkları elini de kanatmıştı. Ama aldırmıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkasından birinin omuzuna dokunduğunu farketti. Tiyatronun İbişiydi bu. Herkesi güldüren&lt;br /&gt;şaklaban İbiş... Ne büyük haksızlıktı. Herkesi güldüren, ancak kötü kaderini paylaşan sevgili&lt;br /&gt;dostunu herkes İbiş diye çağırıyordu. Halbuki sevgili dostu Yılmaz’dı o.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yılmaz, kolundan çekiştirerek, ”Gel,” dedi, “İyi değilsin otele dönelim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Odasına kadar çıkmasına yardım etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Uyu kendine gelirsin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırtüstü yattı yatağında. Tavandaki lekeler yine bir şeyler anlatıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafasını kaldırarak doğruldu. Komodinin üzerindeki kemanına uzandı. Nemli, temiz bir bezle özenerek sildi. Üstüne titrediği değerli kemanının sapından tutup, dizine dikine koyup, arkaya kaykılıp, gözleri ile geriden bakarak tepeden tırnağa süzdü. Dolgun göğsü, ince beli ve iri kalçası ile zarif, endamlı bir kadın vücudu gibiydi. Sonra sol omuzuna yerleştirip, çenesinin altına sıkıştırdı, başını sola doğru eğerek kulağını gövdesine iyice yaklaştırdı. Kemanın yayını topuğundan tutarak tellere yaklaştırdı. Çalmaya başladı. Bach’ın, Mozart’ın esin kaynağı keman,&lt;br /&gt;ona aşk ilham ediyordu. Gövdesinin iki yanındaki ‘f’ harfi (Fatma’nın f’si) şeklindeki ses deliklerinden içeri süzülüp, yankı bulup yeniden dışarı çıkan müzik sesi bütün benliğini sardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendinden geçmiş bir halde, yayı çenesinin altına sıkıştırdığı kemanının tellerinin üstünde gezdirerek en güzel “Fyyyyatma” sesini çıkarıyordu; oda komşularının homurtularına, kapıya duvara vurmalarına aldırmadan. Çıkan ses, çenesinin altından, yayı tutan elinin bilek damarlarından kanına işleyerek yaşlı yüreğinin ta derinliklerine ulaşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Yorulmuştu. Soyunma odasındaki aynanın karşısında koltuğa kendisini attı. Aynada yüzünü görünce şaşkınlaştı. Daha da mı yaşlanmıştı, ne ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Ben de seni kadınlarla ilgilenmez sanırdım. Meğer sen ne kart zamparaymışsın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Patronun sevgilisi Gülşen üzerinde siyah kombinezonla kapıya yaslanmış onu süzüyordu. İri göğüsleri fırlayacakmış gibi kombinezonunun dekoltesini zorluyordu. Bir elinde yine içki bardağı vardı. Sarhoştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Şaka yapma. İyi değilim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Sana olan duygularıma hiçbir zaman cevap vermedin. Bula bula bir yanaşmayı mı buldun gönül verecek ?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şakalaşacak durumda değilim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Pis zampara. Sübyancı!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağzındaki içkiyi yüzüne püskürttü; dengesini kaybedip, Salih’in oturduğu koltuğa doğru&lt;br /&gt;sendeleyerek üzerine yığıldı . Kombinezonunun etekleri sıyrılmıştı. İri kalçalarını Salih’in kucağına yayarak, kollarını boynuna doladı; dudaklarını dudaklarına dayadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Sana olan zaafımı biliyorsun, hadi öp beni.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapı tıkladı. Kumpanyanın işçilerinden biri kapıyı açıp girdi. Gülşen, toparlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne var ulan, o... çocuğu, sen kapı diye bir şey bilmiyor musun, ne diye elalemin odasına paldır küldür dalıyorsun!?” diye bağırdı Gülşen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Abla, Rıza Abi seni göremeyince merak etmiş, bir bak dedi.” Ağzını kapatmış gülüyordu; Salih Zeki ile göz göze gelince göz kırptı. Patron Rıza Bey, Gülşen’in nerede olabileceğini tahmin etmiş, kendi gelmemiş adamı yollamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Muharrem kötü haberi tez ulaştırdı. Ağabeyi, Fatma’yı yanaşma olarak verdikleri doktor Fuat&lt;br /&gt;Beylerin evinden alıp köye geri götürmüştü. Muharrem, Fatma’nın hatıra olsun gönderdiği bir&lt;br /&gt;yemeniyi getirmişti. Salih Zeki büyük bir hüzünle avucunda sımsıkı tuttuğu yemeniyi ceket&lt;br /&gt;cebine koydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O günden sonra Fatma’yı hiç göremedi; üzüntüden yemek içmekten kesildi. Fatma ne Alemdeydi? Merak içindeydi... Elinden gelen bir şey yoktu. Fatma, imbat rüzgarı gibi tatlı bir esinti halinde ömrünün geç zamanında hayatına girmiş ve çıkmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çam Şenliği sona ermişti. O sene oldukça eğlenceli geçmişti; kasabalılar hallerinden memnundu. Doyamamışlardı kayık salıncaklara, atlı karıncaya, Akrobat Niyazi’nin, Mandrake Kazım’ın numaralarına, Abdurrahim’in şaklabanlıklarına, İbiş’in komikliklerine, dansöz Semiha’nın güzelliğine, Salih Zeki’nin kemanı ile çaldığı müziğe, fırsat buldukça kemanını “Fyyyatma” diye öttürmesine ve hatta Gülşen’in şarkılarına... Onun “Makber” şarkısını okumasını bile özleyeceklerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kumpanya toplanıp, eşyalarını yine kamyonlara yükleyip hünerlerini sergileyecekleri başka bir&lt;br /&gt;Anadolu kasabasına doğru yola çıktı. Bu defa Salih Zeki onlarla gitmedi; İstanbul’a geri döndü. Kumpanyaya dahil olarak başladığı bu yeni hayatı da onu yaşam coşkusuna geri döndürecek&lt;br /&gt;bir çare olmamıştı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-2127044255520062360?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/2127044255520062360/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=2127044255520062360' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/2127044255520062360'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/2127044255520062360'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2008/03/yk-fyyyatma.html' title='Fyyyatma'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp3.blogger.com/_2g3ZuAJcBQg/R-DvpgDvyzI/AAAAAAAAAIU/hQEKd-srftg/s72-c/violinist.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-5157210638706876590</id><published>2008-02-20T04:11:00.000-08:00</published><updated>2010-08-12T07:34:31.961-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Uzun Öykü'/><title type='text'>Öykü: Aşkı Tiyatro</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp3.blogger.com/_2g3ZuAJcBQg/R7wfFReU-GI/AAAAAAAAAG4/h-7p0VZ1A0U/s1600-h/AÅŸkÄ±+Tiyatro.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5169040647764899938" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_2g3ZuAJcBQg/R7wfFReU-GI/AAAAAAAAAG4/h-7p0VZ1A0U/s200/A%C5%9Fk%C4%B1+Tiyatro.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#660000;"&gt;Aşkı Tiyatro&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ama beyaz cam bizi çağırıyor abi,” dedi İsmet elindeki zarları attıktan sonra. Bunları söylerken kafasını tavladan kaldırmamıştı bile…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortaköy’deki kahvelerden birinde oturuyorlardı. İsmet bir yandan Orhan’la tavla oynuyor, bir yandan da laflıyordu. Rıza sandalyeye ters oturmuş onları seyrediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İçine ettiniz be sanatın, tiyatronun. Ne oldu bizim ideallerimize?” diye çıkıştı Fuat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İdeallerimize bir şey olduğu yok, abi. Aç mı kalalım, işportacılık mı yapalım?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızdı :&lt;br /&gt;“Hadi siz oyununuza devam edin. Ben gidiyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşportacılık, tezgahtarlık yapsınlardı. Pazarda limon satsınlardı, ama sanata ihanet etmesinlerdi. Beşiktaş’tan Taksim’e çıktı. Eski bir tiyatro salonunun önünden geçti. Uzun süredir kapalıydı. Şimdi bilardo salonu olmuştu. Yahu ne olmuştu böyle? Eskiden ne çok tiyatro salonu vardı. Sinemalar pasaj, tiyatro salonları bilardo salonu oluyordu. Kültürsüzlük, köşe dönmecilik toplumun her kesiminde egemen unsur olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve giderken bir seyyar satıcıdan incir aldı. Birini soyup yemeye başladı. Satıcının incirleri koyduğu gazeteden yapılmış kesekağıdının üzerinde Mahir Canova ile yapılmış bir söyleşi vardı. “Şairler reklam ajanslarına metin yazarı olarak, öykücüler TV dizileri yazarlığına, eleştirmenler dolarize maaşlı özel akademi “hocalığı” na ve tiyatrocular dizi oyunculuğuna, showman’liğe, sunuculuğa “intisab” ederek hayat yollarında yükselme boyutunu yakalamaya çalışıyorlar.” diyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ağzına sağlık, üstadım. Tam da benim şu anda düşündüklerimi söylemişsin. En önde gidenler kuşkusuz bizim tiyatrocu inekler.” diye mırıldandı. Bir duvarın üstüne oturup kesekağıdını iyice açıp okudu.:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Beyaz camın karşı konulmaz çağrısına ve büyük servet tekliflerine karşı koyamayan tiyatro efradı, yazarından, oyuncusuna, kostümcüsünden, ışıkçısına TV kanallarının yolunu tutup, sanatı reddedip maskaralığı seçmişlerdi. Ülkenin tiyatro salonları terkediliş ve çöküntüyle yüzyüze gelmişlerdi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları düşünerek yokuşu indi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve geldiğinde ter içinde kalmıştı. Sıcak, nemli bir hava vardı. Merdivenleri uflayarak ağır ağır çıktı. Apartmanın girişinde Madam Eleni ile karşılaştı. Selamlaşıp hal hatır sordular, birbirlerine.“İşte toplumdaki negatif seleksiyonun bir tezahürü” diye düşündü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden kadıncağız bütün bu apartmanın sahibiydi. 6-7 Eylül Olaylarından sonra çocukları Yunanistan’a göçmüş, kocası ve o, doğup büyüdükleri, sokakları, insanları ve kültürü ile özdeşleştikleri İstanbul’u terkedememişlerdi. Onlar için İstanbul ve Türkiye vatanları, Yunanistan ise yabancı bir ülke idi. İstanbul’un her köşesinde anıları vardı, Madam Eleni’nin. Atina’ya yerleşen çocukları yılda bir iki kere ziyaretine gelirlerdi. Bu gidiş gelişler her sene biraz daha seyrelerek yapılır hale gelmişti. Malum iş, güç, çocukların okulu filan gibi mazeretlerle...Hele kocası da ölünce Madam Eleni yapayalnız kalmıştı. Arkasından maddi sıkıntı da gelince Madam Eleni apartmanı köşedeki Elazığ’lı bakkala haraç mezat satmıştı. Şimdi eskiden sahibi olduğu apartmanın kiracısıydı. Ama duruşundan, hanımefendiliğinden zerre kadar ödün vermemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapının zilini çaldı. Açan olmayınca anahtarla kapıyı açıp içeri girdi. Sanem evde yoktu. Çocuk da okuldan henüz gelmemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Negatif seleksiyon” , ” Beyaz cam bizi çağırıyor, abi” ... Bu iki laf diline takılmıştı. Koltuğa yığılıp ayakkabılarını çıkardı. İçeri odalardan koşarak gelen Fındık, zıplayarak kucağına çıktı. Yüzünü gözünü yalamaya başladı. Fındık oğlunun köpeğinin adıydı. İttirerek kucağından indirdi.Televizyonu açmak için uzaktan kumandasını arandı. Vazgeçti. Televizyonu sanatı erozyona uğratan bir araç gibi görmeye başlamıştı. Sinemaları, tiyatro salonlarını, komşu gezmelerini hatırladı tek tek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ulan beyaz cam, toplumsal olan her şeyi yok ettin, “ diye söylendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayakkabılarını tekrar giydi. Ayağa kalkıp televizyonu kucakladı. Kapıyı açıp yavaş yavaş merdivenlerden indi. Madam Eleni’nin kapısına gelince zili çaldı. Yaşlı kadın kapıyı açtı. Bütün zerafetiyle gülümseyerek “Buyrun, Fuat Bey?” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Madam Eleni bu televizyonu biz pek seyredemiyoruz. Vaktimiz olmuyor. Çocuğun da dersleri var, malum. Çalışmasına engel olmasın istiyoruz. Bari bir işe yarasın, size verelim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadıncağızın sevinçten gözleri ışıldadı.:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ah, çok mersi. Çok zarifsiniz,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçeri girip televizyonu kurdu. “Ulan beyaz cam bir işe yara bari,” dedi içinden. Belki bu televizyon kadıncağızın yalnızlığına çare olur, onu oyalardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Sanem’in bu kadar tepki göstereceğini hiç beklemiyordu. Hele ufaklığın “Anne ben çizgi film izleyecektim.”diye zırlaması?! Hiç ses çıkartmadan dinledi bütün söylediklerini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanem mutfakta yemek için soğan doğrarken hem ağlıyor, hem de bağıra bağıra konuşuyordu.:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen bu evde yalnız yaşamıyorsun... Nasıl bizim tercihlerimizi hiçe sayarsın...Bıktım artık senin takıntılarından...Bu memlekette tiyatro sanatı bir tek sana kalmıştı, sanki... İyice manyaklaştın son zamanlarda.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ufff…Makineli tüfek gibi ne çok şey sıralamıştı.Gözlerinden akan yaş soğandan mı, yoksa üzüntüden mi akıyordu, anlayamamıştı. Ne vardı ki bu kadar kızacak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok kırılmıştı. Başkası söylese bu kadar kırılmazdı. Tiyatro sanatını yüceltme mücadelesini birlikte verdikleri, karısı, can yoldaşı bunları söylüyordu. Her şey bitmişti, o zaman. Yenilgiyi kabul etmek gerekiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatağa erkenden yatıp kafasına yorganı çekti. Hava zaten sıcaktı, ter içinde kalmıştı. Düşünceler uykuya dalmasına engel oluyordu. Fındık’ın ayakucundan yorganın altına girdiğini farketti. Sürünerek yatağın başucuna kadar geldi. Başını göğsüne koydu. Yüzünü öper gibi yaladı. Göz göze geldiler. Mahsun, şefkatli bir ifadeyle, “Sen haklısın, ama boşver, üzülme” mi demek istiyordu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Sanem, Üsküdar Amerikan Koleji’ni bitirmişti. İçlerinde bir tek o, ingilizce okuduğunu anlayabiliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İngiltere’den bir arkadaşlarına rica ederek getirttikleri Türkçede yayınlanmamış Stanislavski’nin, Brecht’in kitaplarını Rıza, Sanem ve o, soba başında, sabahlara kadar, demledikleri çayı içerek, satır satır okuyarak ezberlemişlerdi, adeta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konservatuvarı da birlikte bitirmişlerdi. Sınıfın en parlak öğrencileri idiler. Yaz tatillerinde İngiltere’ye gençlik kamplarına gidip, çilek toplamışlar, dönüşte biriktirdikleri paralarla Londra’ya uğrayıp en gözde tiyatro oyunlarını seyretmişlerdi. Bunu aşağı yukarı bütün öğrencilik yıllarında, hacca gider gibi, kutsal bir görev olarak, her sene tekrarlamışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanem’le zaman içinde oluşan duygusal beraberliklerinin temelinde de ikisinin bu tiyatro sevgisi vardı. Hayatında sadece, ama sadece iki şey vardı: Sanem ve tiyatro. Sanem’i sevdiğini ve evleneceklerini söylediğinde Rıza şaşırmıştı. “Çok sevindim.” demişti. Ama söyleyişinde bir tuhaflık vardı. “Sevindim.” diyordu, ama hiç sevinmemiş, hatta üzülmüş gibi bir hali vardı. Yoksa o da mı Sanem’i seviyordu? Pek üstünde durmamıştı. Olsaydı söylerdi diye düşündü. Sanem, Rıza ve o, en yakın arkadaşlardı. Onlar bir takımdı. Tiyatro sanatının birer neferi idiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Sanem’le bir hafta hiç konuşmadılar. Aynı evin içindeydiler, ama konuşmuyorlardı. Sanem geç geleceği, bir yere gideceği zaman haber vermiyordu. Bütün bu süre içinde pek dışarı çıkmadı. Suratında bir karış sakal olmuştu. Sabah kalktığı gibi yatıyordu geceleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıkıntıdan tek başına Gogol’ün “Bir Delinin Hatıra Defteri”ni oynamaya başladı. Zaten tek kişilik bir oyundu. Genco Erkal ne kadar güzel oynardı? “İyi ki Genco Erkal gibiler var.” diye düşündü.Onun tiyatrosu da kapanmış, kitapevi olmuştu. “Hiç olmazsa kitapevi oldu. Bilardo salonu olmasından daha iyi.”diye mırıldandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün teksti ezbere biliyordu. Kendini iyice oyuna verdi. Teksti eline alıp başlıyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Bugün önemli bir olay geçti. Hayli geç kalktım bu sabah. Hizmetçim Mavra dışarıda fırçaladığı ayakkabılarımı getirince saati sordum. 10’u çoktan geçmiş olduğunu duyunca aceleyle kalktım, giyindim. Doğrusu bu saatten sonra daireye gitmesem daha iyiydi…”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prova yapar gibi bir gün içinde defalarca oynuyordu. Her defasında daha iyi oynadığına inanıyor ve kendi oyununa hayran kalıyordu.”Genco Erkal kadar olmasa bile iyi oyuncuyum.”diye düşündü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;”İşte tiyatro bu, ulan!” diye bağırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçinden :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yoksa ben de Gogol’ün kahramanı gibi yavaş yavaş kafayı sıyırıyor muyum?” diye düşündü ve güldü. “ Yok canım, daha neler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Kim kime küsmüştü? O haklıydı. Sanem, tiyatro sanatına ihanet etmişti. Tıpkı Rıza ve diğerleri gibi. Her şeyi affederdi, ama bunu asla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir haftanın sonunda koridorda karşılaştıklarında Sanem ilk kez konuştu.:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen” dedi, “Bu evin nasıl döndüğünün farkında mısın, yoksa sandığımdan da mı fazla salaksın?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güzel iki çift laf edecek sanmıştı. Ama yine makineli tüfek gibi içindekileri kusuyordu. Bu sefer ağlamıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben artık dayanamıyorum. Günlerdir ve hatta aylardır şu evin geçimine katkıda bulunacak tek bir gayretin yok. Seni hayal dünyandaki tiyatronla başbaşa bırakıp Aynur’a gidiyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarım saat içinde ufak tefek eşyalarını toplayıp, oğlunu da yanına alıp kapıyı çarparak çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süre şaşırmış bir halde, elleri cebinde, ayakta salonun ortasında kalakaldı. Aile fertlerinden bir tek Fındık kalmıştı. O da sanki onu teselli etmek istercesine, paçasından geçirdiği dişleriyle pantalonunu çekiştirip oyuna davet ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köpeğe bakıp “Biz de seninle ortaklaşa bir tiyatro oyunu yazalım mı?” Gülüp, köpeğin başını okşadı. Tiyatro metninde o gün çalıştığı bölüm aklına geldi :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Köpeğe baktım: ne işti bu! Doğrusu bir finonun insanca konuşmasına şaşırmadım desem yalan olur. Sonradan durumu kavrayınca hayretim geçti….Her şey olabilirdi ama köpeklerin yazı yazdığını hiç duyamıştım! Yazı yazmayı insanlar bile doğru dürüst beceremiyor, ancak soylu kişiler bu işin altından çıkabiliyor…”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Onbeş gün Sanem’le birbirlerini aramadılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gogol’ün oyununu oynamaya devam ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Bugün Çarşamba olduğu için umum müdürün odasında çalıştım. Mahsus erkenden geldim, ne kadar kalemi varsa hepsini yonttum…”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kusursuz oynayabilecek hale gelmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Şube müdürümüze fena halde içerledim. Kaleme gelir gelmez beni çağırdı,&lt;br /&gt;-Nedir bu halin? Diye başladı muştalamağa.&lt;br /&gt;-Ne gibi? Bir şey yaptığım yok, dedim.&lt;br /&gt;-Daha ne olacak be! Kırkını geçmiş adamsın, kafanda kavak yelleri esecek zamanın çoktan geçti. Kendini dev aynasında gördüğünün, maskaralıklarının farkında değilim sanıyorsun galiba: müdürün kızına kur yapmak neyine senin! Kendine gel; ne olduğunu düşün bir kere: sıfırsın, sıfır! Beş parasızın biri…Onu da bırak, aynaya bak-yeter.”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bir gün o balkonda oturmuş bir yandan Gogol’ün tiyatro metnini okuyup, bir yandan da dışarıyı seyrederken Sanem gelip birkaç parça eşyasını daha alıp gitti. Ama hiçbir şey konuşmadılar. Kapıyı çarpıp çıktıktan biraz sonra zili çaldı. Açtığında bir şey söylecek sandı. Yine bir tek söz söylemeden köpeği de alıp çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arasıra oğlan okul çıkışı uğruyordu. Bir keresinde “Baba biz ne zaman eve geri geleceğiz?” diye sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bilmiyorum oğlum, annene sor.” diye cevap verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanem’in öfkesi günün birinde biter, geri döner diye düşünüyordu. Onu hiçbir zaman affetmiyecekti. Rıza’yı anlıyordu. Ama Sanem’in, hayatını, ideallerini paylaştığı bir insanın düşünceleri, söyledikleri onu yıkmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Yalnızlık duygusu iyice içine oturmaya başlamıştı. “Köpeği bari almasaydılar” diye hayıflandı. Kapının zili çalmıştı. “Hah” diye düşündü içinden.”İşte dayanamayıp geri döndüler.” Nazlana nazlana, ağır ağır yürüyerek kapıyı açtı. Kapıcıydı. Altın dişlerini göstererek sırıtıyordu. Sanki her şeyin farkında ve bir tiyatro oyununun sonunu merak eden bir seyirci tavrı içindeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Abi, apartmanda ilaçlama yapılacak, sizin daireyi de ilaçlatacak mısınız?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok sağol, teşekkürler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen gene de bir yengeye sor, abi. Belki o ilaçlatmak ister.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok dedim ya! İlaçlatmak istemiyoruz.” Diyerek, kapıyı sertçe kapattı. “Ne ilaçlatması bir de ona verecek para mı var?” diye mırıldandı. Kapıcının son sözüne takıldı. “Yengeye sor “ lafını büyük bir olasılıkla hınzırlığından söylemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok kızmıştı. Erkenden yatıp, uyumadan önce metne sığındı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Yemekten sonra dışarı çık epey dolaştım ama, işe yarayacak bir şey sağlayamadım bu gezintiden. Dönünce yatağa girdim, yattığım yerde İspanya meselesini çözmeye çalıştım.”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bir sabah erken kalkmıştı. Yıkanıp traş oldu. Aynadaki görüntüsü biraz endişelendirdi, onu.. Zayıflamış mıydı, ne?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dünyanın sonu gelmedi ya. “ diye düşündü. “Beyaz camın kirletmediği yerler de vardır, elbet.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışarı çıkıp ortalığı kolaçan edip, iş kovalamaya karar verdi. Sanem haklı olabilirdi. Hayatlarını devam ettirebilmek için para kazanmaları lazımdı. Hem sanatlarını icra ederek, hem de onurlu bir şekilde para kazanmaları mümkün olabilirdi. Çocuk da vardı. Onun beslenmesi, eğitimi önemliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Bugün en büyük bayram günü! İspanya, kralına kavuşuyor. Bulunmuş kralları!.. Bu kral -benim. Ve bunu ancak bugün öğrendim. Yani bu düşünce kafamda birdenbire şimşek gibi çaktı…Bir yandan da, benim şu 7. derece memurluk işinin nerden çıktığına şaşıyorum. Ne saçma düşünce! İyi ki bu yüzden şimdiye kadar tımarhaneye tıkmadılar beni.”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Evden çıktı. Kapıdan çıkarken Madam Eleni ile karşılaştı. Kadıncağız her zamanki zerafetiyle ona selam verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Canı Ortaköy’e gitmek istemedi. “O zibidiler gene kahvede oturup, pinekliyorlardır”diye düşündü. Beyoğlu’na çıktı. Konservatuvardan arkadaşı Selim aklına geldi. İçlerindeki en yeteneksiz herif oydu. Gazetede okumuştu. Büyük bir müzikal projesine başlıyorlardı. Belki o bir iş falan ayarlayabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taksim’e yakın, yeni restore edilmiş eski büyük binalardan birini kiralamışlardı. Kapıda o yeni plazalardaki gibi elektronik güvenlik turnikeleri, dedektörlü, üst baş arayan, iriyarı, genç, yakışıklı güvenlik elemanları vardı. Ne sinir şeylerdi, bütün bunlar. Çaresiz bütün aramalardan geçti. Üzerinde metal paranın ve anahtarların dışında hiçbir şey yoktu, zaten. Cep telefonu kullanmıyordu. Bütün “post modern” şeylere olduğu gibi ona da karşıydı. Çağın yozlaşan değerlerinin bir simgesi gibi görüyordu cep telefonunu. Danışmada mini etekli, göğüs dekolteli, yirmili yaşlarında çok güzel bir kız vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Randevunuz var mıydı?”diye sordu, kız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayır. Geçerken bir uğrayıp hal hatır sormak istedim. Eski bir arkadaşıyım..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kız telefonla birileri ile konuştu. Selim’in sekreteri imiş. O da asistanı ile konuştu. Birazdan cevap vereceğini söyledi. Ufff. Ne biçim bir bürokrasi vardı. Wall Street’te çok uluslu bir şirket merkezine gelmişti, sanki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında geri çıkıp kaçmalıydı. Ama girmişti içeri bir kere. En azından merakını giderirdi. Nihayet yukarı çıkmasına izin verdiler. Güvenlikçinin yardımıyla, danışmadan aldığı elektronik kartla diğer turnikeden geçti. Daha sonra garip, hızlı, nasıl çalıştığını tam anlayamadığı bir asansöre bindi. Eski binaya nasıl da eklemlenmişiti, bu modern garip şeyler. Niye bu eski binayı seçmişlerdi ki? Maslak’taki yeni plazalar daha uygun değil miydi? “Havasından, herhalde.” diye geçirdi içinden. Sekreter, asistan barikatlarını teker teker aştı. Onu bir odaya aldılar. Beklemeye başladı. Onbeş dakika kadar beklemişti. Sekreter kız geldi. Selim’in onu beklediğini haber verdi. Selim kapının önünde karşıladı. Lacivert İtalyan takım elbisesinin içinde pek bir fiyakalı idi. Gözlük takmış, sakal bırakmıştı. Ağzında piposu vardı. “Bu işlerin raconu böyle herhalde?” diye düşündü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarılıp, yanaklarından öptü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hoş geldin Fuat’cığım. Hangi rüzgar attı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Epeydir görüşemedik. Geçerken bir uğrayıp hatırını sorayım dedim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sağolasın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çay kahve faslından sonra durumunu anlatmak için cesaret topladı. Ne hallere gelmişti. Selim’den iş talep edecekti. Telefonlardan da konuya giremiyordu ki. Tam bir şey söyleyecekken bir telefon geliyordu. Sekreter iki de bir içeri girip bir takım evraklar getiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Fuat’cığım biz de yeni bir projeye başlıyoruz. Dev bir müzikal projesi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Selim’in ortak olduğu prodüksiyon şirketi yabancı ortaklı büyük bir şirketti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ha, ben de onu soracaktım. Kadroyu tamamladınız mı, diye?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Valla Fuat’cığım, zaman sanattan ziyade show’un ağırlıkta olduğu bir zaman. Öyle senin gibi değerli tiyatro oyuncuları değil de, ismi olan popçuları falan çıkarıyoruz. Anlarsın ya. Maalesef seyirci buna itibar ediyor. Ticari şansı olan bir prodüksiyon yaratmak için buna dikkat etmek lazım. Hiç hoş bir şey değil, ama oyunun kuralı böyle.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle oldu galiba. “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“N’oldu, siz Sanem’le ayrıldınız mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yooo. Nerden çıktı şimdi, bu?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne bileyim, öyle duydum. Sen Sanem’le ayrılmışsın, Sanem Rıza ile birlikte imiş, falan.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Amma iş, nerden uyduruyorlar böyle şeyleri?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoppala. İşe bak herife yarasına merhem olsun diye gelmişti, kafasını bozacak neler konuşuyorlardı. Konuyu değiştirmeye çalıştı. Yeni bir konu bulmalıydı. İş aramak için gelmiş durumunda da olmak istemiyordu. “Havalar da nasıl, çok sıcak değil mi?” gibilerinden genel abuk konulardan birini mi açsaydı, ne? Beceremedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Rıza ulusal programlardan birinde yarışma programı sunuculuğunu almış. Astronomik transfer ücreti almış diyorlar. Köşe olmuş.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bilmiyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir çay daha alır mısın?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok, sağol ben kalkayım. Bir iki yere daha uğramam gerek.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalana bak, aslında hiç bir işi yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bak seni bir yere göndereceğim. Bizim çalıştığımız “cast” ajansına. Bütün prodüksiyonlarımızla ilgili oyuncu kadrosunu onlar ayarlıyorlar. Sana bir kartımı da vereyim. Telefon da ederim, senin gideceğine dair. Bir onlarla görüş.Belki bir şeyler çıkar.” Çekmecesinden bir kart çıkarıp verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine öpüştüler. Dışarı kendisini zor attı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ziyaretinden aklında kalacak tek olumlu şey danışmadaki güzel kız olacaktı. Çıkarken dönüp “İyi günler.” dedi. Kız da, gülümseyerek “İyi günler, efendim.” diyerek karşılık verdi. Ne kadar hoş, insanın içini ferahlatan bir gülümseyişi vardı? Aslında şimdi işten de önemli olarak böyle genç ve güzel bir sevgiliye ihtiyac duyuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niye gelmişti ki? Böyle bir şeyler olacağını zaten tahmin ediyordu. Demek Sanem ve Rıza... Herifin içten içe Sanem’e tutkusu olduğundan hep şüphelenmişti, zaten. Vay alçaklar! Gerçekten böyle bir şey olabilir miydi? Vardı ki milletin diline düşmüştü. Ve onun dünyadan haberi yoktu. “Çok salağım ben, çok salak!” diye mırıldandı. Sanem’in dediği kadar vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dayanamadı Ortaköy’e indi. Herifler yine aynı kahvedeydiler. Rıza yoktu. İçlerinde bir zerre de olsa güven duyabildiği İsmet’i çekti bir kenara. İsmet, önce hıkmık etti, sonra döküldü. Selim’in söyledikleri doğruydu. Sanem, bir süredir Aynur’da değil, Rıza’nın evinde kalıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzü bembeyaz olmuştu. Eyvallah falan demeden ayrıldı. Beşiktaş’a kadar yürüdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cebinde yine Gogol’ün oyunu vardı :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Para için yalnız anasını babasını değil, tanrısını bile satar bu çıkarcılar. Hırs boğmuştur onları; hırsın tohumu da küçük dilin altında, ufacık bir kesenin içinde, topluiğne başı kadar minnacık bir kurttur.”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vapur iskelesinin orada, parkta bir yerlere oturdu. Öylece hiçbir şey yapmadan bir saat kadar denize baktı. Aslında nereye baktığının, ne yaptığının bilincinde değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Piç kuruları, alçaklar, hainler!” diye bağırdı. Yandaki bankta oturan sevgililer şaşırıp baktılar. Aldırmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Kimliğimi açıklamadan Nevski caddesinde dolaştım. Tam o sırada arabası içinde çar caddeden geçti. Gelen geçenler şapkalarını çıkararak hakanımızı selamladılar. Ben de aynı şeyi yaptım ama, İspanya kralı olduğumu sezdirmedim. Gerçeği ulu ortaya açıklamayı yakışıksız buldum.”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Boşanma işlemleri çok uzun sürmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koridordaki bankta mahkeme saatini beklerken, sıkıntıdan tiyatro metnini okumayı sürdürdü. Zaten son zamanlarda gittiği her yere cebinde taşıyıp, her fırsatta okuyordu :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Aah, ne hain yaratıklar şu kadınlar!.. kadının ne olduğunu, kalbini kime adadığını ancak şimdi anladım. Bunu ilk anlayan benim galiba: kadın şeytana aşıktır. Evet, evet, şaka etmiyorum. “&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kadar da kolaylaşmıştı, artık her şey. “Şiddetli geçimsizlik”: Kalıplaşmış, bildik gerekçe. Hakim kafasını bile kaldırmamıştı. Ezberlediği şeyleri zabıt memuruna yazdırdı. Hemencecik bitiverdi. Aşklar, idealler, birlikte yaşanmış anılar, acılar, mutluluklar, hepsi hikayeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahkeme çıkışında Sanem yanına gelip yanaklarından öptü. Gözlerinden iki damla yaşın süzüldüğünü farketti. Niye ağlıyorsa? Rıza her zamanki haliyle koridorun bin ucunda sinmiş, ortalıkta gözükmeden Sanem’i bekliyordu. Görmüştü onu. Ondan tarafa doğru döndü. Bir şey söylese duymayacaktı. Duygularını ifade etmesi gerekiyordu. Rıza’ya doğru kol işareti yaptı. Rıza yılışıkça güldü. “Sen istediğini yap, ben malı götürüyorum.”der gibi bir ifadesi vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Eve girdiğinde koridorda, mutfakta, banyoda bir sürü hamamböceğine rasladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Apartmanda ilaçlama yapılmıştı. Diğer dairelerden kaçan, sağ kalan hamamböcekleri onun evine sığınmışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne garip, gerçek ailesini kaybettiği gün hamamböceklerinden oluşan yeni bir ailesi olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Sanem ne kadar haklıydı. Parasız da yaşanmıyordu. Cebinde beş kuruş kalmamıştı. İş bulamamıştı. Para isteyebileceği kimse yoktu. Bir kişi vardı: Doktor ağabeyi. Yüzünü kızartıp bir miktar daha para istemeye karar verdi. Borç tabi. Başka türlü hayatta olmazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağabeyinin muayenehanesine geldiğinde hastalar içeride sıra bekliyorlardı. “Para basıyor herif.” dedi içinden. Ama hakkıydı. Konusunda Türkiye’nin sayılı doktorlarındandı. Hep iyi bir evlat olmuştu. Ailenin kıymetlisiydi. Hemşire Zeliha hastaların kayıtlarını yapıyordu. Onu görünce mutluluğunu belli eder bir şekilde güldü. Her gittiğinde cilve yapardı. Dikkatlice baktı. “Yahu, bu da hoş bir kız.”diye düşündü. Hiç bu gözle bakmamıştı, kıza.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hastalar seyreldiğinde ağabeyi odasına çağırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“N’aber?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyilik. Yengem, çocuklar nasıllar?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hepsi iyiler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ha, biz Sanem’le boşandık.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İyi halt yediniz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben istemedim, öyle gelişti.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun bir sessizlik oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Senden son kez bir miktar borç alabilir miyim? Çok kötü durumdayım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağabeyi elini cebine attı. Cüzdanından çıkardığı paraları verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Borç morç değil. Nasılsa ödeyemeyeceksin. Bir an önce bir baltaya sap ol. Rahmetli anam babam da az çekmedi senin haytalıklarından.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaşıkla verip sapıyla çıkarmak diye buna denirdi. Ağzını açıp bir şey söyleyebilecek durumda değildi. Demek annesi ve babası da çok çekmişti. Ne demeliydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sağol. Ben yine de borç olarak kabul ediyorum. İnşallah bu son olur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne de olsa ağabeyiydi, sırtını sıvazladı. Ensesinden kendisine doğru çekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hadi güle güle. Kendine iyi bak.”dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Nişantaşı’ndan Taksim’e kadar yürüdü. Hava güzeldi. Evin yolunu uzatmakla birlikte, bir alışkanlıkla Kazancı Yokuşu’ndan indi. Bu yokuştan inmek bir anmaydı onun için. O karanlık dönemde ölen binlerce insanı hatırlamak ve anmak...Sokağın tabelasına ilk defa dikkat etti. Osmanlı Sokağı yazıyordu. Eskiden de mi öyleydi, yoksa sonradan mı değiştirmişlerdi? Yokuşun başında, bir köşede İstanbul Bankası, öbür köşede Pamuk Eczanesi vardı. Sahi o banka, “sarışın, güzel kadın”ın kocasının batırdığı, devletin başına kalan ilk bankalardan biri değil miydi? Şimdi Osmanlı Bankası vardı orada. O da Garanti Bankası ile birleşmişti. Diğer köşede ise Pamuk Eczanesi yoktu artık. Bir inşaat yapılıyordu. 77 Bir Mayıs’ını hatırladı, yeniden. Taksim Anıtı’nın çevresinde öbeklenmişlerdi. Çok coşkulu bir kalabalık vardı. Ne olduysa birden silah sesleri duyuldu. Otobüs duraklarının yanında, yere, arnavut kaldırımlarına yatmışlardı, Sanem’le birlikte. Panzerler meydana girip su sıkarak, bir kısım kalabalığı binaların cidarına yapıştırmıştı. Kalabalığın olduğu tarafa doğru koşmuşlardı. Birileri akıl edip Pamuk Eczanesi’nin vitrin camlarını kırıp içeri girmişti. Yahut ta o kargaşada kalabalığın baskısı ile camlar kırılmıştı. Vitrinden atlayıp eczanenin içine girmişler, alt kata inmişlerdi.İçerisi allahtan çok büyüktü. Ne kadar da çok insanı bağrına alıp, korumuştu, eczane. İnsanlar şaşkındı. Bir ara olup biteni anlamak için yukarı çıkmıştı. Zırhlı araçlar meydanda daire çizerek dönüyorlardı. Büyük bir kargaşa vardı. Eczanenin dışına çıktığında, farketti olan bitenin ciddiyetini. Yokuşun başında onlarca insan cesedi, üstüste cansız yatıyordu. Korkunç bir görüntüydü, bu. Jandarma birlikleri meydanın başından ilerliyorlardı. Daha fazla kalırlarsa başları iyice derde girecekti. Sanem’i de yanına alarak yokuştan aşağı sahile kadar indiler. Akademi’nin oralarda polis panzerleri barikat kurmuştu. Akademi’nin bahçe demirlerinden geçerek binaya girdiler. Bina’nın kapısından, barikatın arkasına çıkarak Eminönü’ne kadar yürüdüler. O gün, o olay hiç akıldan çıkacak gibi değildi. Neler olmuştu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Hala, İspanya’nın nasıl bir yer olduğunu anlayamadım dersem inanın bana ! Buradaki gibi milli gelenek ve saray etiketi hiç bir yerde görülmemiştir. Anlamıyorum; hiç ama, hiçbir şey anlamıyorum!.. Bugün rahip olmak istemediğimi bağıra çağıra söylediğim halde benim de kafamı kazıdılar. Hele başıma damla damla buzlu su akıtmaya başladıkları zaman ne hale geldiğimi anlatamam! Bu çeşit işkenceyi ömrümde duymamıştım. Çıldıracak gibi oldum, güç tuttular beni.”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;En iyi bildiği işi yapabileceği bir ortam yoktu. Kendisini ve sanatını rezil etmeden başka işler mi tutsaydı, acaba? Bir öğleden sonra küçük bir reklam ajansının sahibi bir başka arkadaşının bürosuna gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Artık her işi kabul edebilecek duruma geldim.”dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşı aslında yardımcı olmak istiyordu. Düşündü . “Bir iş var, ama sana göre değil. Olmaz,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Valla artık iş seçebilecek durumda değilim. Rezil olmadan yapabileceğim her işe razıyım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Animatörlük gibi bir şey. Taksim’de yeni açılan yabancı bir “fast food” restoranının tanıtımıyla ilgili..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;İşi çaresiz kabul etmişti. Parası da bir halt değildi; ama üç beş kuruş da olsa ihtiyacı vardı. Kullanacağı kostümü alıp eve gelmişti. Ne hallere düşmüştü. Bu bir palyaço kostümü idi. Bildiğimiz palyaço kostümlerinden. Rengarenk…Başına da bir maske takacaktı. Bak bu iyi idi, işte. Hiç olmazsa işi yaparken onu kimse tanıyamayacaktı. Giyinip aynanın karşısına geçti. Ne komik olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Komiklik hayatın kendi içinde.” diye söylendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Palyaço giysilerini çıkarmadan koltuğa attı kendisini. Hiçbir şey yememişti ancak yiyecek hali de yoktu. Gogol’ün metnini aldı sehpanın üzerinden :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Pencerenin önünde oturan kadın anam olmasın?.. Anacığım, kurtar zavallı oğlunu! Ağrıyan başına bir damla gözyaşı akıt, ne olur’ Gör, nasıl hırpalıyorlar, evladını, bağrına bas bedbaht öksüzünü. Yok onun yeri bu dünyada artık. İnsanlar aleminden attılar onu…Bari sen acı hasta oğluna anacığım!”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Kaç gün olmuştu bu işi yapmaya başlayalı? Eline biraz para geçmiş, rahatlamıştı. Borçlandığı mahalle esnafının sesi kesilmişti, hiç olmazsa. Kendisine yeniden “Fuat ağabey” demeye başlamışlardı. “Sahtekarlar!”diye homurdandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saatlerce ayakta dolanıp, maskaralık yapıp çocukları “fast food” restoranına çekmeye çalışıyordu. İşi buydu. Akşama kadar canı çıkıyor, bitkin düşüyordu. Hiç şikayet etmeye niyeti yoktu. Bir de şu korkunç sıcakların olduğu havada üzerindeki kalın kostümü ve maskesinin katmerleştirdiği sıkıntı olmasa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen o kadar bunalıyordu ki bayılacak gibi oluyordu. Maskenin altından, yüzünden şıpır şıpır ter süzülüyordu. Maske onu bunaltıyordu, ama kimse onu tanımadan onun herkesi görebilmesi hoşuna gidiyordu. Eğleniyor du da sayılırdı. Arada tanıdık insanlar geçiyordu İstiklal Caddesi boyunca. Onlar onu tanımıyorlardı. Yanlarına gidip şaklabanlık yapıp, kafa buluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir keresinde Selim’i görmüştü. Yanında asistanı olan genç kız vardı, herhalde. Tam hatırlayamamıştı. Kızla bayağı samimi bir halleri vardı. Kerata işi bitirmişti, görünüşe göre. Yanından geçerken Selim’e bulaştı. Keline şaplak attı. Selim şaşırdı ama bir şey diyemedi. Palyaçonun yaptığı bir tür maskaralıktı, ne de olsa. Sonra yumurta gibi çıkmış göbeğini avuçladı. İyi semirmişti herif. Yanındaki kız gülmekten yarılacak hale gelmişti. Selim kıpkırmızı olmuş, sesini çıkaramıyordu. Oh olsundu. Tiyatrocunun intikamı böyle olurdu. En son olarak da kıçına okkalı bir tekme attı. “...tir git.” anlamında. Sonra da kahkahalar atarak, zıplayarak kaçtı. Etrafta herkes durmuş onları seyrediyordu. Gülen insanların sesinden o sırada geçen tramvayın sesi bile duyulmuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Büyük engizisyoncu bugün gene geldi. Adamlarının sesini duyar duymaz sandalyenin altına girdim. Beni görmeyince çağırmaya başladı. İlkin,&lt;br /&gt;-Poprişçev! Diye seslendi.&lt;br /&gt;Ses çıkarmadım. Arkasından,&lt;br /&gt;-Aksenti İvanov!.. 7. derece memur!.. Soylu kişi!..&lt;br /&gt;Benden ses çıkmayınca bu defa,&lt;br /&gt;-İspanya kralı 8. Ferdinand ! diye olanca sesiyle haykırdı.&lt;br /&gt;Kafamı uzatacak oldum ama, sonra “yağma yok, çürük tahtaya basmam ben…Gene başıma soğuk su dökmeğe başlarsın…” diye vazgeçtim. Gelgelelim canavar gördü beni, elindeki sopa ile sandalyenin altından kovaladı.”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Normal mesai günlernden birindeydi. Akşam saatlerine yakın bir zamandı. Yine aynı maskaralıkları yaparken birden kalakaldı. Yüz metre kadar aşağıdan, Galatasaray tarafından Sanem ve Rıza yürüyerek geliyorlardı. Yanlarında da oğlu vardı. Aylardır ilk defa görüyordu, onları. Önce dondu kaldı. Sonra devam etti. İyice yaklaştılar. Yanına kadar geldiler. Sanem, oğluna göstererek :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Bak palyaço.”dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğlan sevinçten çıldırmıştı. Koşarak yanına geldi. Hayran hayran ona bakmaya başladı. Bütün hünerini gösterip, onu güldürmeye çalıştı. Başarmıştı da. Oğlu kahkahalarla gülüp, zıplıyordu. Diğer çocukları bırakıp sırf ona oynuyordu. Çocuk ta kendisi de yorulmuştu. Gösterinin nihayetinde oğluna sarıldı. Sanem’le Rıza birbirlerine sarılmış onları izliyorlardı. İşleri iyi gidiyordu, herhalde?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oğluna sımsıkı sarılmış, yanaklarından öpüyordu. Oğlu kahakahalarla gülüyor, o ise maskesinin arkasında ağlıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte ne olduysa o sırada oldu. Çocuk bir hamlede maskesine asıldı, çekti. Çocuk değil mi işte muziplik yapmıştı. Maskesi yüzünden sıyrılmıştı. Oğlu önce şaşkınlıkla yüzüne baktı, sonra sevinçle haykırdı.:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Anne bak. Yaşasın! Palyaço benim babammış.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanem’le Rıza şaşkınlıktan donup kalmışlardı. O da donup kalmıştı. Ve yüzü kıpkırmızı olmuştu. Utancından değildi mutlaka, ama nedendi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#006600;"&gt;* Bu öykü ilk kez Mart-Nisan 2002’de sanal dergi Dergi@Net’in 20. sayısında “Tiyatrocu” adı ile yayımlanmış, “2.Gila Kohen Öykü Yarışması”nın seçki kitabı “Öyküler, Renkler”de yer almıştır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-5157210638706876590?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/5157210638706876590/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=5157210638706876590' title='5 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/5157210638706876590'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/5157210638706876590'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2008/02/ak-tiyatro.html' title='Öykü: Aşkı Tiyatro'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp3.blogger.com/_2g3ZuAJcBQg/R7wfFReU-GI/AAAAAAAAAG4/h-7p0VZ1A0U/s72-c/A%C5%9Fk%C4%B1+Tiyatro.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-4922743270659989840</id><published>2007-05-24T04:30:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T06:25:06.086-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yazılar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat Yazıları'/><title type='text'>Yine Selam Var Dido Teyzeden !</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp3.blogger.com/_2g3ZuAJcBQg/RlV5jY0rKKI/AAAAAAAAABU/qSE2SM-GfEc/s1600-h/dido-images.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5068090604541126818" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 142px; CURSOR: hand; HEIGHT: 155px" height="135" alt="" src="http://bp3.blogger.com/_2g3ZuAJcBQg/RlV5jY0rKKI/AAAAAAAAABU/qSE2SM-GfEc/s320/dido-images.jpg" width="142" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; 'Ve sen Kör Mehmet'in damadi! Hele sen! Niye öyle tiksinerek bakiyorsun yüzüme? Öldürdüm evet seni, ne olmus! Ve iste agliyorum... Sen de öldürdün! Kardesler, dostlar, hemsehriler... Koskoca bir kusak, durup dururken katletti kendi kendini!.. Anayurduma selam söyle benden Kör Mehmet'in damadi! Benden Selam Söyle Anadolu'ya!.. Topragini kanla suladik diye bize garezlenmesin... Ve kardesi kirdiran cellatlarin Allah bin belasini versin!..'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bitiyor Dido Sotiriyu’nun, Benden Selam Söyle Anadolu’ya“ isimli romani.1982 yilinda Abdi Ipekçi Türk-Yunan Dostluk Ödülü'nü alan bu kitap, kökleri Türkiye'de olan, Kurtulus Savasi'ndan sonra Türkiye'den göç etmek zorunda kalan ünlü Yunanli yazar Dido Sotiriyu'nun en önemli, etkileyici kitabi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'nin kültür mozayiginde çok önemli bir yer tutan Yunan azinliklarin, Kurtulus Savasi öncesindeki ve savas sirasindaki yasamlarindan gerçekçi kesitler sunan Dido Sotiriyu, kendisini söyle tanitiyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“1911'de Küçük Asya'da Aydın'da doğmuşum. Babam, Volos'tandır. Kökü, Volo'dan gelir. Annem, 12 Adalardan. Dedem ise, Rodos'tan gelmiş. İstanbul'da Fener Lisesi'nde öğretmenmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukluk yillarimda ailemle birlikte, dogdugum il olan Aydin'da yasadim. 1922'de Anadolu'dan ayrilarak Yunanistan'a, amcamlarin yanina gitmek zorunda kaldim. Ailem daha sonra göçtü oraya. Ilk çocukluk yillarinin anilari bellegimden silinmiyordu. Babamin arkadasi Talat Beyler, sokakta oynadigim Rum ve Türk çocuklari bugün bile aklimda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşadığım yerlerde insan ilişkileri çok sıcaktı. Babam sabuncu idi ve halkla yoğun ilişkiler içinde idi. Ben küçükken evimizin önünden develer geçerdi ve önünde de bir merkep olurdu. Bu merkep'in üzerinde bulunan bir çocuk beline kuşak sarardı. Bunları hatırlıyorum… O dönem Türk halkı ile de ilişkilerimiz çok sıcaktı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yasadigim günlerin, duydugum gerçek olaylarin o kadar etkisi ve büyüsü altinda kalmistim ki, bu konuyu ele alan bir kitap yazma istegi içimde çig gibi büyüyordu. 1962 yilinda, Benden Selam Söyle Anadolu'ya adli kitabim yayinlandi. Bence ilk kez gerçekleri ortaya koyan bu kitapta geçenler tümüyle tarafsiz bir gözle yazildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1947'de siyasi bir kitap hazırlamıştım, ama basamadım. O zaman gazetecilik yapıyordum. Basılı olan eserlerim ise şunlardır:&lt;br /&gt;-1962, “Benden Selam Söyle Anadolu'ya”. Bu eserim Türkçe bir çok kez ve ayrı yayınevleri tarafından basıldı. En iyi çevirisi Türkçe oldu. 8 dilde yayınlanmıştır.&lt;br /&gt;-1959, “Ölüler Bekliyor”. Bu kitabım Rusça ve Romanca'ya çevrildi. Ayrıca, Fransa'da Sorbon'da Mirabel kaynak olarak kullanıldı. Roman türünde. Aydın'da bir çocuğun doğup büyümesi anlatılıyor. Oradan buraya gelmeleri, ilerici aydınlarla nasıl karşılaştıkları, faşizm olgusu vb... anlatılıyor. Türkiye'de yayınlanacaktı fakat cuntanın gelmesiyle, Türkiye'deki yayını durduruldu.&lt;br /&gt;-1961,” îlektra” 1943 ulusal direnişinde Almanların yakıp kaleden attıkları bir gencin hayatı anlatılıyor. Bu kitap Rusça'ya çevrildi.&lt;br /&gt;-1975, “Emperyalizmin Stratejisi ve Küçük Asya'nın Yıkılışı”.&lt;br /&gt;-1976, “Endoli”. Bu kitap Beloyanis’in davasını anlatmaktadır. Beloyanis.benim kız kardeşimin kocasıdır ve 1952'da kurşuna dizildi. Çocuklarına ben baktım. Bu kitapta ayrıca, Yunanistan iç savaşı ve ulusal direniş sonrası durum anlatılmıştır.&lt;br /&gt;-1979, “Misafirler”. Roman türünde, 19yy. da aile, çocuk ve kadın ilişkilerini anlatıyor.&lt;br /&gt;-1982, “Yıkılıyoruz” Roman türünde, 1950-60 arası Yunanistan'daki durum anlatılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak şunu söyleyeyim: Ben daha çok ülkemin acılarını ve sorunlarını anlatmaya çalıştım. Bunlar üzerinde durdum. Genel olarak iki dönemi işledim. Bunlardan birincisi. Küçük Asya'dan geliştir, ikincisi ise, iç savaş ve sonraki dönemdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence önemli olan barıştır, esas düşman savaştır. Bunu söylüyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki halk arasındaki barış ve dostluğu öne çıkaran Sotiruyu, Yılmaz Güney'in bu kitabı filme almayı da düşündüğünü ama kısmet olmadığını belirtiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen herkesin kütüphanesinde bulunan "Benden Selam Söyle Anadolu'ya"nın unutulmaz yazarı Dido Sotiriyu 95 yaşında aramızdan ayrıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sotiriyu, kitabında Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadolu'daki Rum köylüleriyle Türkler arasında yaşanan tarihsel bir dramı anlatıyordu. Öykü Manoli Aksiyotis adlı bir Rum köylüsünün gerçek yaşamından kaleme alınmıştı. Sotiriu'nun şu sözlerine katılmamak mümkün mü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bütün bu çekilen acı, kötü bir rüya olsaydı, ah... Ve yan yana, omuz omuza verip yürüseydik tarlalara yeniden. Saka kuşlarının türküsüyle şenlenen ormanlara doğru yürüyebilseydik. Ve her birimizin sevdiceği kendi kolunda, çiçeklere bürünmüş kiraz bahçelerinden gülümseyerek çıkıp, yan yana eğlenmek üzere şenlik meydanlarının yolunu tutabilseydik. Anayurduma benden selam söyle kör Mehmet'in damadı. Benden selam söyle Anadolu'ya... Toprağını kanla suladık diye bize garezlenmesin. Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellatların Allah bin belasını versin..."&lt;br /&gt;Bu kitapta Manoli Aksiyotis isimli Anadolu Rum köylüsünün öyküsü kendi ağzından aktarılmıştır. 1914-1918 arası Amele Taburu'nda bulunmuş, Anadolu'yu Rum istilasıyla birlikte Elen( Helen) üniformasını sırtlamış, esaret görmüş ve nihayet Yunanistan'da mülteciliğin zehirli ekmeğine ortak olmuştur. İltica ettikten sonra kırk yıl boyunca dokerlik, sendikacılık yapmış; İkinci Dünya Savaşını izleyen Yunan Milli Direnme Hareketine katılmıştır. Emekli olunca da, altmış yılı aşkın yaşantısını kaleme almıştır Manoli. Büyük bir sabırla cefa çekerek: Çünkü, doğru dürüst okuma yazma bilmemektedir.&lt;br /&gt;”İki kudret vardı evde, önünde titrediğimiz! Allah ve babam. Anadolu yaşam tarzı hüküm süren bir kasabanın çocuğuydu Manoli. Baba yıldızlar ışırken uyanır, küçük takkesini ve çoraplı pantolonunu giyinir, elini yüzünü büyük bir gürültüyle yıkar, ikonaların karşısına geçer istavroz çıkarır, biraz közde kızarmış ekmeğini şaraba banar birkaç zeytin ve bol küfürle yola çıkardı.&lt;br /&gt;Bağları, incirleri, tütünleri, zeytinleri, pamukları, mısırları, susamları, şarapları, iki katlı evlerinin önünde meyve ve sebze bahçeleri, kiliseleri olan bir hayat. Köylüleri iliğine kadar sömüren beyler yok. Tüm dükkanlar, kahveler, iki kiliseyle üç okul ve köyün tek Türk binası olan Zaptiye Dairesi; defne ve mersin dallarından görünmüyor. (Bu gün ise otellerden, pislikten ve bakımsızlıktan) Yazın herkes yazlığına gidiyor, sonbahara doğru dönüp büyük bir temizlik başlıyor, o kadar ki yollarda yürümeye çekinilecek bir temizlik. Evlerin önü rengarenk çiçeklerden geçilmiyor. (Bu gün İstanbul ve İzmir'de bu renkleri sadece pencerelerinin önünde sürdürüyorlar) Ürün satımı sonunda en çokta incirden cepler doluyor ve doğru İzmir; çeyiz, giysi vs.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stelyo Berberakis :&lt;br /&gt;“Yunan edebiyatıyla tanışmam öğrencilik yıllarımda, Dido Sotiriu'nun "Benden Selam Söyle Anadolu'ya" kitabıyla olmuştu. Romanında I. Dünya Savaşı'na kadar Anadolu'da yaşayan Rum ve Türkler'in ilişkilerini; Anadolu'nun Yunan işgaliyle yaşadığı kanlı savaş ortamını ve savaş sonrasında iki ülke arasındaki mübadeleyi anlatmıştı. 'ANADOLU ANASI' Onun kitaplarıyla soyum arasında bir ilişki olduğunu sezdiğim öğrencilik yıllarımda Dido'yu evine gidip ziyaret etmiştim. Atina'nın İlisia semtindeki evinde matematik profesörü yaşlı ve kötürüm eşiyle oturan Dido, beni tam bir 'Anadolu anası' gibi karşılamıştı. Yanaklarımdan öpmüş; salonun en rahat koltuğuna oturtmuştu... Ben kocasıyla konuşurken; Dido, köfte pişirdiği mutfaktan, sohbetimize katılıyordu. "Türk olsun Rum olsun fark etmez... Anadolu'nun havası, suyu bizim en büyük zenginliğimizdir" diyordu. Savaşa gelince "Bak evladım. Savaşta iyiler ya da kötüler yoktur" dediğini hatırlıyorum. 70 yaşına rağmen, hayat doluydu. Dido ile tanıştığım günden bu yana ya telefon ederek ya da ziyaret ederek halini hatırını sorar; kahvesini içerdim. Kendisiyle beş yıl önce yapmış olduğum mülakatta "Çok yakında bu dünyadan ayrılacağını" biliyordu. Hep "Ben büyüyorum ama yaşlanmıyorum bir türlü" diyen Dido, gerçekten de yaşlı ve yorgun bedeninin içinde genç bir devrimcinin ruhunu taşıyordu. 'Kara haberi' radyodan duyduğumda Dido'nun bu dünyadan 'mutlu' olarak ayrıldığını düşündüm. Hayatı boyunca hedeflediği her şeyi yapmıştı. 'Abdi İpekçi Barış Ödülü'nü alan Dido'nun kitapları 50 dile çevrilmişti. "Benden Selam Söyle Anadolu'ya" kitabıysa, Yunan ilkokullarında okutuluyordu. Mücadeleleri yeterince meyve vermişti. Eceli bekliyordu. Bu dünyadan mutlu ayrıldı Dido...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Refik Durbaş:&lt;br /&gt;Dido Sotiriyu, Stelyo Berberakis’in de tanımlamasıyla, Yunan kimliği taşımasına rağmen bizi anlatan, bu toprakları, bu toprakların insanlarını, güneşini, gökyüzünü, akan ve duran sularını yazan bir "Anadolu anası" idi,."Benden Selam Söyle Anadolu'ya" da 1. Dünya Savaşı öncesi Anadolu'da yaşayan Rum ve Türklerin kardeşliğini, Ege'nin Yunan işgaliyle yaşadığı kanlı savaş ortamını ve savaş sonrasında iki ülke arasında yaşanan mübadele öncesinde yaşananları yazmıştı."Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü"nü alması da bu kardeşliğin bir göstergesiydi.Çünkü bu topraklarda doğmuştu. Uc yıl once o ölümsüz "selam"ını son kez Anadolu toprağına bırakarak çekip gitti dünyamızdan...&lt;br /&gt;70'li, 80'li yıllarda Türkiye'de en çok okunan romanlardandı "Benden Selam Söyle Anadolu'ya"...&lt;br /&gt;Sotiriu, 75. yaşının baharında, 1986 yılında ülkemizi ziyaret etmiş, doğduğu köy Şirince'yi ziyaret ederek kitaplarını imzalamıştı.&lt;br /&gt;Şirince, o zamanki adıyla "Kırkıca" anayurduydu çünkü... Bu köyde doğmuş, 12 yaşına kadar bu köyde yaşamıştı.&lt;br /&gt;Şirince'yi ziyaretinde Köy muhtarının evinde çay içerken küçük bir kız iken yaşadıklarını düşünecek, çok güzel bir kadın olan annesine hayranlık duyan Türk subayı Talat Bey'i hatırlayacak ve "Bütün anılarımı kendime sakladım, kalbime gömdüm" diyecekti.&lt;br /&gt;Sotiriu, Şirince'den ayrılırken de toprağı öptükten sonra şöyle diyecekti:"Şu anda burada kalan bu güzel gök, bu güzel güneş sanki beni bekliyordu. Gökyüzü, kuşlar, ağaçlar, Anadolu sıcaklığı hiç değişmemiş... Her şey eskisi, yani benim yazdığım gibi...Sotiriyo, "Benden Selam Söyle Anadolu'ya" diyerek ayrıldı aramızdan...&lt;br /&gt;"Sotiriu'nun ölümü dolayısıyla Başbakan Kostas Karamanlis bir açıklama yayınladı."Bakalım, bizim devlet büyüklerimizi ne zaman bir ünlü yazarımızın doğum ya da ölüm gününü hatırlayacak? Bir mektupla olsun doğum gününü kutlayacak, iki satırlık bir açıklamayla ölümünü uğurlayacak?”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-4922743270659989840?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/4922743270659989840/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=4922743270659989840' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/4922743270659989840'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/4922743270659989840'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2007/05/yine-selam-var-dido-teyzeden.html' title='Yine Selam Var Dido Teyzeden !'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp3.blogger.com/_2g3ZuAJcBQg/RlV5jY0rKKI/AAAAAAAAABU/qSE2SM-GfEc/s72-c/dido-images.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-116895517926339259</id><published>2007-01-16T05:41:00.000-08:00</published><updated>2010-07-09T07:38:11.097-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Öykü: Geç Gelen Mutluluk</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp1.blogger.com/_2g3ZuAJcBQg/Ra00unGcAdI/AAAAAAAAAAU/yiDSewdb03w/s1600-h/Adnan+Veli+KunaklÄ±k-106.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5020727134962581970" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp1.blogger.com/_2g3ZuAJcBQg/Ra00unGcAdI/AAAAAAAAAAU/yiDSewdb03w/s320/Adnan+Veli+Kunakl%C4%B1k-106.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Geç Gelen Mutluluk&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;“Peki, Cemal’cim tamam. Şimdi telefonu kapatmam lazım…İki üç gün içinde gözden geçirir, düzeltmelerle sana yollarım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Abi yalnız fazla vaktimiz yok… Yeni baskıyı Kitap Fuarı’na yetiştirmemiz lazım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir elinde telefon, öbür elinde ütü konuşuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir an önce bu konuşmanın sona ermesini istiyor; akşam davetli olduğu yere geç kalacak yoksa…Çıkmaya hazırlanırken gömleğini giymiş, kravatını takmış, sıra pantolonunu giymeye geldiğindeyse ütüsünün bozuk olduğunu fark etmişti… Alelacele bir ütü basayım demişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte tam o sırada gelmişti telefon…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telefondaki Cemal’di, yayıncısı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tamam Cemal’cim…Merak etme, en kısa zamanda düzeltip gönderirim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapı çalıyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ütüyü bırakıp, elinde telefonla kapıya yöneliyor, açıyor: Kapıcı…&lt;br /&gt;Kapıcı Cemal, şaşkın gözlerle; gömleğini giymiş, kravatını takmış, traşını olmuş, saçları taralı, üst tarafı şımşıkır; alt tarafında ise sadece don, yarı çıplak kapının ağzında telefonla konuşan Süleyman’a, onun aşırı kıllı bacaklarına hiç beklemediği bir anda bir sapığın tecavüzüne uğramış mağdur hissiyle bakıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çöp var mıydı abi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayır Cemal efendi, sağol çöp yok.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Telefonun öbür ucundaki yayıncısı soruyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Efendim abi, bir şey mi dedin!?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birden yayıncısının isminin de aynı olduğunu hatırlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayır, Cemal’cim kapıcıyla konuşuyordum… Onun adı da Cemal de…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Peki abi, derdimi anladın herhalde. Senden haber bekliyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tamam merak etme.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oflayıp telefonu kapattı. Bir an önce çıkması lazımdı. Niye önceden hazırlanmamıştı da yine böyle telaşa sokmuştu kendisini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok gerginim, inşallah Cemal’i kırmamışımdır, diye düşündü. Aslında onun kitabını basmasa ne kaybederdi ki? Hiç!...Hiç bir şey kaybetmezdi. Koskoca bir yayınevi, tek bir kitabın sonrasında ürün veremeyen, önemsiz bir öykü yazarının kitabının yeni baskısını yapmazsa ne olurdu ki?... Cemal’inki bir vefaydı; eski bir dostun hatırını saymaydı aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden Cemal’in küçücük bir han odasında, yine küçücük bir yayınevi vardı. Nefesi kokuyordu; kirasını bile verebilecek durumu yoktu. Matbaalara borcu boyunu aşmıştı; dağıtımcılara kitaplarını dağıttıramıyor; kitapevlerine ulaşamıyordu. Telif falan da ödeyebilecek durumda değildi. Hiç yılmamış, senelerce direnmiş; o küçücük yayınevini, koskoca, itibarlı bir yayınevi haline getirmişti. Takdir etmek lazımdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç büyük yayınevi dosyasını reddedince bir tanıdık aracılığıyla Cemal’le tanışmıştı. Öykü dosyasını ona vermişti. O da okumuş, yeniden buluştuklarında, “Abi bu müthiş bir dosya,… Öykülerini çok sevdim; ben, ne yapıp yapacağım, bu kitabı basacağım,” demişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın ilk baskısı 86 yılında yapılmıştı. O zamanlar otuz beşlerinde idi. İkincisi 96’da,…üçüncüsü yapılacaktı şimdi de. Elli beşli yaşlarına gelmişti. 20 yılda üç baskı; hepsini toplasan 3 bin adet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan geçen bunca zamana, kitabın daha önce iki defa basılmış olmasına rağmen, her seferinde düzeltilecek bir şeyler olurdu. Kurguya pek dokunmasa bile, bazen virgüllerin yerini beğenmez değiştirir, sözcüklerin yerine anlama daha uyan yenilerini koyardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hele o malum “Geç Gelen Mutluluk” isimli öyküyü her seferinde değiştirmişti. Öykü, aslında bir öz yaşam öyküsü değildi, kurmacaydı… Hikayenin kahramanı olan adam kendisinden yaşça çok küçük genç bir kıza aşık olmuştu; adam otuz beşlerinde, kız ise yirmili yaşlarındaydı. On sene sonra ikinci baskı yapılacağı zaman kızın yaşını yine yirmilerinde bırakıp, adamın yaşını kırk beş olarak değiştirmişti. Bu sefer de kızın yaşını yirmide bırakıp, adamın yaşını elli beş olarak değiştirecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoraplarını giyerken güldü… Evet, bu bir öz yaşam öyküsü değildi, ama öyküde anlatılan şeyler kendisinin şimdiki durumuna çok uyuyordu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap, ilk çıktığında çok heyecanlanmıştı. Kapı kapı dolaşıp, dergilerde kitap eleştirisi yazan tanıdıklarına belki hatır için iyi bir şeyler yazarlar umuduyla elden vermişti. Beyoğlu’ndaki bütün kitapçıları her gün dolaşıp, raflardaki kitabını yeni çıkanlar-çok satanlar bölümüne çaktırmadan yerleştirirdi; tanıdık kitapçılara kitabını vitrine koymaları için özel ricalarda bulunmuştu. Sonra?...Sonrası malum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykünün ekonomisi yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bütün mesele bu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu lafı ilk kez karısına mı söylemişti : Öykünün ekonomisi yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün gibi hatırlıyordu bu lafı ilk söylediği günü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir tatil sabahıydı… Kalkmışlardı…Çocuklar o zaman daha çok küçüktüler; oğlu Devrim ile aralarında altı yaş bulunan kızı Öykü henüz uyanmamışlardı. Karısı mutfakta kahvaltı hazırlığındaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çocuklar uyuyor mu?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hı hı..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Acıktıysan beklemeyelim. Kahvaltı hazır… Ben çayı demledim; sen kapıya bak; kapıcı ekmeği, gazeteyi getirmiş mi? ”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturmuşlardı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gazete ister misin?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok başka bir şey okuyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kahvaltıda da mı öykü okuyacaksın?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Canım şimdi gazete okumak istemiyor, sonra okurum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öykü okumak yetmiyormuş gibi bir de yazıyorsun!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kime ne zararı var ki? Öyküyle ruhumu temizliyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aman aman…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“N’apim, enişten ya da diğer erkekler gibi araba, futbol, karı kız muhabbeti mi yapayım?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Keşke öyle yapsan; belki daha sevimli olursun.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Onu da yapıyorum… Sana ofsayt kuralını öğreteyim mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aman eksik kalsın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çayın açık mı olsun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…”, “Öykü dünyasının insanları iyi insanlardır. Okurları, yazarları, yayıncıları…Çıkar ilişkisi yoktur aralarında…Zira öykü, çok okunmaz, satılmaz; ticari bir yanı yoktur. Öykünün ekonomisi yoktur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Başkaları kötü mü yani?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tatsız bir tatil sabahı kahvaltısıydı. Şüphesiz bir iki sene geçmeden ayrılmalarının sebebi olabilecek gerginliklerden değildi. Ama sanki dün olmuş gibi hatırlıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonunda pantolonunu, ayakkabılarını giyip kendisini sokağa atabildi. Telaşlı adımlarla caddeye çıkıp, bulduğu ilk taksiye atladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok geç kalmamıştı inşallah… Seda ısrarla annesiyle tanıştırmak istemişti. Haklıydı tabii: Hayatını paylaşmayı düşündüğü insanı yine hayatını paylaştığı başka biriyle, üstelik hayatta en fazla değer verdiği insan olan annesiyle tanıştırmak onun da hakkıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seda, “anneme biraz çıtlattım,” demişti. Tepkisi ne oldu, diye sorduğunda , “Hiç sorma… Felaket…: İki göz, iki çeşme,” diye cevap vermişti. “Tanımadığı birisine niye karşı çıkıyor ki?” diye yakındığındaysa Seda gülmüş, “Hayatım, ikide bir yüzüne vurmak istemiyorum, ama aramızdaki yaş farkını unutuyorsun galiba…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç başka laf etmeden başını öne eğmiş, “Haklısın, canım…haklısın,” demişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seda, sarılıp, yanaklarından öpüp, “ Sıkılma canım, o da zamanla alışır,” diye avutmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geç kaldığı yetmiyormuş gibi, yağmurun etkisiyle gıdım gıdım ilerleyen trafik yüzünden, sıkıntıdan ter içinde kalmıştı. Taksi nihayet Sedaların evinin önünde durdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İndiğinde uzun süre acaba geri mi dönsem, diye düşünerek ayakta dikildi. Sonunda cesaretini toplayıp apartman kapısından içeri girdi. Öfff, şu akşam bir bitse…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Kapı çalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heyecanlı bekleyiş anlarının doruğu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisine çeki düzen vererek koridorda telaşlı adımlarla kapıya yöneliyor. Açıyor. Kapıda bir adam. Yakışıklı, orta yaşlı bir adam. Bu adamı bir yerlerden hatırlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aaaa, Süleyman Abi !... Nerden çıktın sen ?!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam kapının ağzında kala kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle anlarda anılar, en unutulmuş ayrıntılar dahil saliseler içinde belleğimizde canlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok gerilerde kalmış; bir yanıyla güzel, bir yanıyla acı ve korku dolu günleri aralayıp gelen Süleyman abi kapıda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de şimdi arkaya bakıldığında güzel gelen günler… Genç, umutlu olunan; ancak bir o kadar da karanlık günlerdi aslında… Okul günleri,…gerçek dostluklar, inanılan umutlu gelecek…Provokasyon,… çatışma,…baskı,…ve arkasından darbe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eylemlerde; afiş yapıştırmada, kuşlamada, korsan mitinglerde Süleyman Abi de yanlarında olduğunda kendilerini güven içinde hissederlerdi hep. Bütün tehlikelerden koruyacak olan Süleyman Abi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayran olunan bir Süleyman Abi…Belki de aşık olunan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra darbe,…savruluşlar,…gözaltılar, tutuklamalar,…işkence,…kaçışlar, ölümler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süleyman Abi, kaçak… Bir dağ köyünde saklanıyormuş…Dağ köyünden ayrılıp Filistin’e geçmiş…Filistin’den dönüşte, sınırda yakalanmış, gözaltına alınmış…Süleyman Abi çok işkence görmüş, ama yiğitçe direnmiş…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaş çevresinden gelen yarım yamalak haberler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra günlük debeleniş günleri,…Maişet derdi,.. aceleye getirilen evlilikler,..çoluk çocuk,…ayrılıklar… Çocukluk-gençlik ve orta yaş arasına sıkıştırılmış yaşam yumağı…Gençliklerini yaşayamadan çocukluktan orta yaşa atlayan, harcanmış bir kuşak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nerden buldun beni? Nuran mı verdi adresimi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nuran !? Kimdi Nuran?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Handan?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çok değişmişim d’il mi, Süleyman Abi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünülen, ama söylenemeyen sözcükler geçiyor zihninden : Değişmek de laf mı, Handan. Gözlerin, şu güzel gözlerin olmasa asla seni tanıyamazdım. Ama onlarda da o eski parlaklık, sevinç, umut yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Niye kapıda kalakaldın Süleyman Abi, içeri gelsene.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süleyman şaşkınlığını atmış, içeriyi kolaçan eden gözleri iki adım önde içeri giriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzeri mezeler, zeytinyağlılar, çeşit çeşit peynirler, salatalarla donatılmış bir masa girdiği özenle döşenmiş salonun hakimi. İçeride başka kimse yok…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaşkın, ama içinde hala bir ümit : Keşke yanlış bir eve gelmiş olsa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisine gösterilen bir koltuğa oturdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Handan :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Eee…Anlat bakalım Süleyman abi,…seni hangi rüzgar attı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha ağzını bile açmaya fırsat bulamadan salona banyodan yeni çıkmış; en güzel giysisi üstünde, buhardan pembeleşmiş yanakları ile Seda girdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aaaa, Süleyman sen geldin mi? Duymadım…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Handan, sen Süleyman ağabeyi tanıyor musun, diye soran gözlerle kızına bakıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seda:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Annecim, işte merakla tanışmak istediğin müstakbel damat adayın bu yakışıklı adam,” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Handan, Süleyman abi ben artık sana “damat” mı diyeceğim, sen de bana “anne” mi diyeceksin diye, soran gözlerle bakıyor Süleyman’a.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süleyman’da ses yok… Belli ki karşılaştığı durumun şaşkınlığını üstünden atamamış. Sadece vaziyeti idare eden bir gülümseme var dudaklarında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;16 Ocak 2007, Kozyatağı-İstanbul&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-116895517926339259?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/116895517926339259/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=116895517926339259' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/116895517926339259'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/116895517926339259'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2007/01/yk-ge-gelen-mutluluk.html' title='Öykü: Geç Gelen Mutluluk'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp1.blogger.com/_2g3ZuAJcBQg/Ra00unGcAdI/AAAAAAAAAAU/yiDSewdb03w/s72-c/Adnan+Veli+Kunakl%C4%B1k-106.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-115783175068768671</id><published>2006-09-09T12:47:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T07:38:51.544-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Komen!..</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#990000;"&gt;Komen!!..&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/1600/Tom%20Miks.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/320/Tom%20Miks.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;“Komen!!!... Komen!!..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar öncesinden...; sokak aralarında misket yuvarladığımız, çember çevirdiğimiz, kukalı saklambaç, kovboyculuk oynadığımız çocukluk yıllarımdan; henüz dostlukların, arkadaşlıkların arasında hesap çetelesinin tutulmadığı yıllardan kalkıp gelen bu sihirli sözcüğü duyduğumda irkildim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kovboy filmlerinde sıkça duyduğumuz, bizim de kovboyculuk oynarken, “seni önce ben gördüm, ellerini kaldır ve sorun yaratmadan teslim olup, buraya gel,” anlamında kullandığımız bu sözcüğün daha sonraları, lise yıllarımda, İngilizce derslerinde öğrendiğim “come on” sözcüğüne karşılık geldiğini farketmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyunlar !.. Çocukluğumuzun süsü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafamı kaldırıp baktım. İri gövdesiyle, koca bıyıklı, kalın çerçeveli gözlüklü bir adam dükkanın kapısında durmuş, zaten loş olan dükkanın içine güneş ışığının girmesini engelleyerek, içeriyi iyice karartmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukluğumuzun anılarının dünyasına yaptığım ani yolculuğun kapısını aralayan bu sözcükleri söyleyen adamın yüzünü seçmeye çalıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adamın elinde kocaman bir su tabancası vardı; tetiğine basıp, yüzüme su püskürttü. Sonra da kalın sesiyle kahkahayı bastı. Böylesi sulu bir şakayı ancak tanıdık biri yapmaya cüret edebilirdi.&lt;br /&gt;Adam, elindeki su tabancasıyla yüzüme su püskürtmeye devam ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevinçle, “Hay bin kunduz!... Niko !?” diye haykırdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Niko ya!.. Niko tabii, koca adam.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Loş, köhne dükkanımda çiçekler açtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senelerdir görmediğim çocukluk arkadaşım karşımdaydı. Hasretle kucaklaştık. İkimizin de göz pınarlarından birer damla yaş, artık buruşmuş olan yanaklarımızdan aşağı süzüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet,... en iyi arkadaşım Niko, beni unutmamış, yıllar sonra da olsa gelmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niko, “Nasılsın?” diye sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Geçinip gidiyoruz,..kala yarabbim şükür,” diye cevap verdim ve güldüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Suzi n’apiyor?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suzi’nin Kapalıçarşı’da dükkanı olan bir kuyumcu ile evlendiğini, Ada’dan taşındıklarını, biri kız, ikisi oğlan üç çocuğunun olduğunu Niko bilmiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Suzi yok..,”dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski güzel günler geldi hatırımıza… Koşarak birer ağaç kapıp, tırmanırdık; kimimiz bir elma ağacına, kimimiz bir kiraz ağacına...Yıldızlara daha yakın olduğumuzu sanırdık böylece...Sonra tek tek yıldızları paylaşırdık: Kutup yıldızını Suzi’ye bırakırdık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok iyi arkadaştık; hiç kavga etmemiştik. Minicik aklımızla ömür boyu sürecek bir dostluk olduğunu düşünüyorduk aramızdaki ilişkinin. Kırmamıştık birbirimizi. Aynı kıza aşık olduğumuzu fark ettiğimizde bile...Annesinin iki yanından ördüğü, omuzlarına kadar sarkıttığı sarı saçları, çilli yüzü, hülyalı bakan ela gözleri ile Foti Bakkalın kızına... Suzi takmıştık adını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim hikayemiz farklıydı; aramızda sorun olmasın diye kendimize “esas oğlan”ın, Tom Miks’in adını takmamıştık. Tom Miks yoktu bizim dünyamızda. Ben, Konyakçı olmuştum; Niko ise Doktor olmuştu, oyunlarımızda. Hikayelerimizde delikanlı Tom Miks’in yerine ihtiyar Konyakçı ile Doktor’un ikisi de aşıktı körpe Suzi’ye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Binbir Surat’ın kaçırdığı Suzi’yi kurtarmak için serüvenlere atılırdık. Faytonlar, Kızılderililerin saldırdığı posta arabalarıydı. Suzi’yi kurtardıktan sonra, pastaneden aldığımız dondurmalarla Aya Yorgi Kilisesinin yanındaki arsadaki sığınağımıza, Nevada Kalesine gitmek üzere faytona binerdik. Suzi ortamıza otururdu. Apaçilerin her an olabilecek saldırılarına karşı tetikteydik. Bir elimizde dondurma, diğer elimizde oyuncak tabancalarımız dikkatle kolaçan ederdik etrafı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niko’yla her şeyimiz ortaktı : Hayallerimiz, tutkularımız… Nevada Kalesi’nde kan kardeş olmuştuk. Cebinden çıkardığı çakıyla önce kendini sonra benim elimi kanatıp, kanayan elimi tutmuştu. Söz vermiştik; dostluğumuz hiç bitmeyecek, birbirimize her zaman sahip çıkacaktık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortak bir de hazinemiz vardı. Hayallerimizi besleyen kitaplar: Annelerimizin çantalarından aşırdığımız elli kuruşluk bozuk paralarla aldığımız Tom Miks, Texas, Pekos Bill, Kinova, Teks mecmuaları. Ortak kitaplarımız o kadar birikmişti ki bir sandık dolusu olmuştu. Annem, babam Niko’nunkiler kadar hoşgörülü değildi; o tür kitapları okumamı istemiyorlardı. O yüzden de kitapları Niko’ların evinde, bir sandıkta saklıyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bir sabah evlerine gittiğimde Niko’ların aniden gittiklerini öğrendim. Haber vermeden…Hem de bir daha gelmemecesine…Vedalaşmadan….Ellerinde avuçlarında taşınamayacak her şeylerini satıp, savıp Yunanistan’a göçmüşlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk aklımla anlam veremedim…Çok kırıldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağdan soldan Atina’ya yerleştiklerini, iyi olduklarını duymuştuk sadece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kaç yıl oldu görüşmeyeli?...Niye habersiz, aniden çekip gittin!?” diye sitem ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niko’nun cevabı daha sitemkardı :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok yaaa!...Gitmeseydik de siksindi sizinkiler bizimkileri, d’il mi,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa bir sessizlik oldu aramızda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O korkunç, toplumsal cinnet günleri aklıma geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6-7 Eylül Olayları olmuştu… O zaman çok küçüktüm; ne olduğunu anlayamamıştım.&lt;br /&gt;Bir sabah babamla dükkanımıza birlikte gitmiştik… Sabah saatlerinde Galatasaray Lisesi'nin alt tarafından, Tophane tarafından korkunç uğultu ve küfürlerle,ellerinde bayraklarla büyük bir kalabalık peydahlanmıştı…Şuursuz bir güruh… Rum evlerine yöneliyorlardı. Türk komşularımız,Rumları çoktan kendi evlerinde saklamıştı. Kalabalık kapılarına dayandığında önlerine çıkıyor ve bunların Türk evi olduğunu söyleyerek savuşturuyorlardı. Ancak sokağın başında mobilyacı Aleko'nun dükkanının tabelasını görmüşlerdi. Dükkanın vitrinini, tezgahı, aleti edevatı, her şeyi parçaladılar…Tam benzin dökmeye hazırlanırlarken komşularımız bütün mahalleyi yakacaklarını, Türklere de zarar vereceklerini söyleyerek onları durdurdu. Şuursuz güruh, yine bağıra çağıra, küfür ve uğultularla yokuştan aşağı yeni hedeflere yöneldi. Öğlene doğru babamın elinden tutup Beyoğlu'na çıktık.Galatasaray Lİsesi'nin karşısındaki dükkanın cumba biçimli cam vitrini parça parça olmuştu, her gelip geçtiğimde hayranlıkla baktığım vitrindeki kocaman Çin vazosu bin parça olmuş, kaldırımda dağılmış yatıyordu. İstiklal Caddesinin zemini top top kumaşlardan, kırılmış tabak çanaklardan, mutfak eşyalarından, vitrin camlarından görünmez hale gelmişti. Yer yer buzdolapları, çamaşır makineleri ve antika dolap ve mobilyalardan oluşmuş dağlar yükseliyordu… Kırılmamış tek bir cam, tek bir vitrin yoktu…Yürümek mümkün değildi… Kepenkler bile parçalanmıştı. O sırada Taksim yönünden Caddeye tankların girdiğini gördük. Babamla ellerimizi sıkı sıkı tutup uzaklaştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/1600/kultur-6-7eylul.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/320/kultur-6-7eylul.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Birkaç gün sonra babam, akşam yemeğinde, sofrada anlatmıştı. Niko’nun babası ile vapurda karşılaşmışlardı… Çok üzgündü… Onların da Beyoğlu’ndaki tuhafiyeci dükkanları talan edilmiş, yağmalanmıştı. “Dedelerimin memleketi İstanbul’da yaşamak bize haram oldu,” demiş, ağlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimizi suspus olmuştuk sofrada… Lokmalar boğazımızda düğümlenmişti… Niko’nun ailesi kadar üzülmüştük. Bizimkisi daha farklı, karmaşık duygulardı; olanlar hem kendimize yapılmış gibi üzgün, şaşkın ve kızgın, hem de bütün bunları kendimiz yapmış gibi utanç içindeydik. Evet,...Utanç ve üzgünlük bir arada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babalarımız da birbirine benzerdi; rakıyı ve aynı mezeleri severler, aynı ezgilerle hüzünlenirlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babasını sordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Geçen sene kaybettik. Ölürken hep memleketini, İstanbul’u sayıkladı. Onun İstanbul’u sizinkinden güzeldi,” dedi Niko. “ Rakıdan sonra “uzo”ya da bir türlü alışamamıştı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kitapları ne yaptın ?” diye sordum. “Bir sandık dolusu kitabımız vardı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niko, çantasını açtı, içinden pırıl pırıl ciltli birer Tom Miks ve Texas çıkardı, tezgahın üzerine koydu :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Al vre kitaplarını ! Çok agladin.”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-115783175068768671?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/115783175068768671/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=115783175068768671' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/115783175068768671'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/115783175068768671'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2006/09/yk-komen.html' title='Komen!..'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-115018831642998653</id><published>2006-06-13T01:26:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T08:14:50.862-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü Günleri Sunumları'/><title type='text'>Yazı / Seçilmiş Hikayeler-Salim Şengil'in Dergiciliği</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp0.blogger.com/_2g3ZuAJcBQg/R9xQOwDvyvI/AAAAAAAAAH0/J7MnokrycL4/s1600-h/dogan-hizlan-copy.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5178101885918235378" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_2g3ZuAJcBQg/R9xQOwDvyvI/AAAAAAAAAH0/J7MnokrycL4/s320/dogan-hizlan-copy.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;Öykünün nabzı başkentte atıyor&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#006600;"&gt;&lt;strong&gt;Doğan HIZLAN / 02 Haziran 2006, Hürriyet&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EDEBİYATÇILAR Derneği ile Çankaya Belediyesi’nin birlikte düzenledikleri Uluslararası Ankara Öykü Günleri bu yıl 10 yaşında.1-5 Haziran tarihleri arasında yapılacak etkinliğin niteliği şöyle özetlenebilir: "Türkiye’nin pek çok bölgesinden ve yurtdışından öykü yazarı, eleştirmen, akademisyen, editör ve yayıncıyı bir araya getirecek olan 10. Uluslararası Ankara Öykü Günleri, son yılların en yaygın üretilen edebiyat türü öykü üzerine, gerek kuramsal düzeyde, gerek uygulama düzeyinde bir tartışma ortamı yaratmaya, öykücülerle öykücüleri, öykülerle okuru buluşturmaya, dünya ülkeleri arasında kültür sanat köprüsü kurmaya yönelik bir çalışma."&lt;br /&gt;Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı Gökhan Cengizkan’ın tanıtım açıklaması böyle.&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;Dün yapılan bir önemli panel de; M.Sadık Aslankara, Çiğdem Ülker, Ahmet Yıldız, Leyla Ruban Okyay, M.Hakkı Yazıcı’nın katıldığı, "Salim Şengil Öykücülüğü" idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://bp0.blogger.com/_2g3ZuAJcBQg/R9xOjwDvyuI/AAAAAAAAAHs/4X0tVfH8Ymk/s1600-h/Salim+Åžengil.gif"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5178100047672232674" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://bp0.blogger.com/_2g3ZuAJcBQg/R9xOjwDvyuI/AAAAAAAAAHs/4X0tVfH8Ymk/s320/Salim+%C5%9Eengil.gif" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Seçilmiş Hikayeler-Salim Şengil’in Dergiciliği&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#006600;"&gt;&lt;strong&gt;M.Hakkı Yazıcı&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#000099;"&gt;(* Bu yazı, 1 Haziran 2006 tarihinde 10. Uluslar arası Ankara Öykü Günlerinde yapılan panel konuşmasının notlarıdır.)&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bir dönem oynanan roller insanın kimliğini belirler. Ne kadar çabalasanız da bu rolün belirleyiciliği peşinizi bırakmaz. Hoşnut olsanız da, olmasanız da bu böyledir.&lt;br /&gt;Nasıl Varlık Dergisi yayıncılığı Yaşar Nabi Nayır’ın şairliğinin önüne geçmişse, Salim Şengil’in dergiciliği de öykü yazarlığının önüne geçmiştir. Salim Amcamız bundan şikayetçi olmuş mudur? Sanmıyorum. Çıkardığı Seçilmiş Hikayeler Dergisi’nde ilk öyküleri yayımlanan o zamanın genç yazarlarının, onların etkisinde kalan daha sonraki nesilden yazarların Salim Amcası olmak hep hoşuna gitmiştir mutlaka. 92 Yıllık ömrünün sonuna kadar da öykücülerin Salim Amcası olarak yaşadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;50’li yıllarda herkesin bir amcasının olması normaldi. Kimilerinin Sam Amcası vardı; öyküdaşların ise Salim Amcası…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçilmiş Hikayeler Dergisinin serüveni 1947 yılında başlıyor. Öykü dergiciliği anlamında da uzun bir süre yaşamını sürdürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçilmiş Hikayeler Dergisinin öykücülüğümüzde çok önemli bir yeri var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çağdaş Öykü yazınımıza öykü yazarlarının katkılarını bir kenara koyarsak, dört önemli unsurun çok önemli katkısının olduğunu düşünüyorum : O dönemin, özellikle 50 kuşağının öykücülerinin yapıtlarına kucağını açan Salim Şengil’in Seçilmiş Hikayeler Dergisi, çok yakınlarda 58. Sayısının ardından bizi geride, mahzun bırakıp yayın hayatına son veren Semih Gümüş’ün Adam Öykü Dergisi ( Adam Yayınları’nın değil de Semih Gümüş’ün dememin özel bir sebebi var.), genç yazarların ticari kaygı duymadan kitaplarını yayımlayan Erdal Öz’ün Can Yayınları ve Özcan Karabulut’un senelerdir emek verdiği Öykü Günleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salim Şengil, Eylül 1947’de Seçilmiş Hikayeler dergisini çıkarmaya başlıyor ( O yıllarda henüz amca değil, tabii.) Varlık Yayınlarının eskiden yayımladığı Cep Kitaplarının boyutunda, 96 sayfalık, sadece öykülerden oluşan bir dergi bu. Künyesinde şunlar yazılıdır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahibi ve yazı işlerini fiilen idare eden: Salim Şengil. Ayda bir çıkar. Fiyatı 50 kuruş. Adres P.K. 2045 Bakanlık-Ankara. Basımevi, Ankara’da Ar Basımevi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salim Amcanın o yıllarda “… ödediği telif 7,5 lira. Sait Faik’e 15 lira verir. Çünkü Varlık Dergisi 10 lira vermektedir. İlk sayılar 2000 adet basılır, sonra tiraj 4000’e çıkar. Dergiye bankalardan reklam alınır. Ve yavaş yavaş Şengil, genç yazarları bastıkça, “Ben yazmasam da olur” duygusuna kapılır. Oysa ilk sayılarda hep vardır öyküleri…” (Sennur Sezer / Evrensel Gazetesi / 30.6.2005-On yıl önceki bir söyleşiden )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk sayıda yayımlanan öyküler;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;S. Anadol’un “Fakirin Kısmeti”,&lt;br /&gt;Melih Cevdet Anday’ın “Şilte”,&lt;br /&gt;Cahit Beğenç’in “Tarladan mı, Tohumdan mı?”,&lt;br /&gt;Fahri Erdinç’in “Afili”,&lt;br /&gt;Sadi Günel’in “Kınalı Parmaklar”,&lt;br /&gt;M. Oğulcuk’un “Bu Yollar Uzar” (Memduh Şevket Esendal’ın resmi görevleri nedeniyle öyküsü bu isimle yayımlanmıştır.),&lt;br /&gt;Şahap Sıtkı’nın “ İnsanlar ve Kuklalar”,&lt;br /&gt;Salim Şengil’in “Bir İlk Yaz Günüydü”,&lt;br /&gt;İlhan Tarus’un “ Altındağ”,&lt;br /&gt;Cahit Uçuk’un “Postacı”,&lt;br /&gt;Peter Stinling’in “En Güzel Gözlü Kız”&lt;br /&gt;isimli öyküleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktisat tarihimize not düşmek açısından; ilk sayının arka kapağına alınan T.İş Bankası reklamında “1947 İkramiye Planı’na göre yapılacak çekilişlerde 4 adet arsa, 1 adet 3.000 Liralık, 300 adet 20 Liralık ikramiye” verileceği bildiriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Sayının arka kapağında ise şu ilan var: “ Philips. Dünyanın en büyük radyo fabrikaları. Türkiye’nin her tarafında acentaları vardır.” Başka bir ilan : “Bir Rüzgar Esti, Dram 1 Perde, yazan Salim Şengil. 60 Kuruş, posta pulu karşılığında gönderilir. Yine bir ilan: “Tüccar Terzi Kuruçayırlı Salih Zeki. Her cins İngiliz ve yerli kumaşları, temiz bir dikiş, üstün bir zevk her zaman hakimdir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Sayının arka kapak ilanı Halk Bankasının “Tank biçimi kumbaralarını herkes kapışıyor acele ediniz.”&lt;br /&gt;Vakit, 27 Mayıs’a çeyrek var.&lt;br /&gt;3. Sayıda iç sayfa ilanı : “Bulgur yiyen ihtiyarlamaz, Büçel T.A.Ş.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Size gereksiz bir ayrıntı gibi gelebilecek bu ilan ve reklamları, Dergi ile ilişkilendirdiğimden değil, bir iktisatçı olarak iktisadi-siyasi tarihimize olan özel merakımdan ve ilginç bulduğumdan not ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk sayısından 47. sayısına kadar Dergi, bu formatını koruyor. Hem yayın politikası, hem boyut olarak. Yani 5 ciltte toplanan 47 sayıda yalnızca öykülere yer veren bir dergi. Hemen hemen her sayısında “Bize Gelen Kitaplar” köşesinde yeni yayımlanan öykü kitapları, Hikayecilerimizi Tanıtıyoruz köşesinde bir öykücü tanıtılıyor. Her sayıda Ernest Hemingway, John Steinbeck, William Saroyan, Erksine Caldwell, Peter Stinling, Frances Frost, L.J. Daventry, Stanislava Kuşelevska, V.S. Pritchett, Maksim Gorki gibi yabancı yazarların birer öyküsüne yer veriliyor. 6. Sayıdan itibaren öykülerin yanı sıra kuramsal yazılar da yayımlanmaya başlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9-10. sayıdan (Nisan-Mayıs 1948) başlayarak öykü dergilerinin iki ayda bir yayınlanış geleneğini başlatıyor. Ancak Dergi’nin künyesinde hala “ayda bir çıkar” ibaresi yazılmaya devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;47. Sayıdan sonra da, Temmuz 1957 yılına, 66. sayıya kadar yayın hayatına devam ediyor. Ancak Seçilmiş Hikayeler artık sadece bir öykü dergisi değildir; kardeşi şiir de Dergi’ye konuk gelmiştir. Attila İlhan’ın şiirlerine, Ece Ayhan’ın öykülerine rastlarız Dergi sayfalarında. Boyutları da farklılaşmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dergi sayfalarındaki ilanlar da o dönemin siyasi-ekonomik gelişmesine şahitlik etmeye devam eder: “Bütün ağrılara karşı Gripin”, “Banyoda Puro” devri başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk 47 sayılık dönemde çıkan dergiler 5 ciltte toplanır : 1. Cilt, 1-5. sayılar; 2.Cilt, 6-14. sayılar; 3.Cilt, 15-25 sayılar; 4.Cilt, 26-37. sayılar; 5.Cilt, 38-47. sayılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6.Cilt 1. sayı ile yeni bir seri başlanır. 5 Yıl sonrasında Derginin içeriği farklılaşmıştır. Bu sayıda bir ilan: “GE Bu Memleketin Ampulü. Yıl 1951 (ve ben doğuyorum).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykü dergiciliğinin kutsiyetini, meşakkatini bilen biz Öyküdaşları asıl ilgilendirenin o ilk beş ciltlik (47sayı ) dönem olduğunu düşünüyorum. Değişikliği biraz daha örnekli açıklamaya kalkarsak Adam Öykü, Adam Sanat Dergisi’nin içine girmiş gibi oldu diyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçilmiş Hikayeler Dergisi, o yıllar boyunca öykücülerin vitrine çıktıkları, öykülerini okurları ile buluşturdukları önemli bir araç olmuştur. Dergide bu dönem boyunca öyküleri yayımlanan öykücüler (Soyadı harf sırasına göre);&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet Akalın (2 öykü),Oktay Akbal ( 5 öykü), Fahir Aksay (3 öykü), Malik Aksel, S.Aldanır, M. Sabri Altınel, Sabahattin Anadol (6 öykü), Melih Cevdet Anday (2 öykü), Orhan Asena, Osman N. Atmaca, Ece Ayhan, Halil Aytekin (3 öykü), Selami Başkurt, Tahsin Batman, Faik Baysal, Tuna Baltacıoğlu, Fakir Baykurt, Cahit Beğenç, Kemal Bekir, Vüs’at O. Bener (2 öykü), Kemal Bilbaşar, Salah Birsel, Müzeyyen Boralı, Yalçın Bükülmez, Necati Cumalı, Kemal Çal, Emel Çandarlı, Saadet Diniz, Raur Erbay, Fahri Erdinç ( 15 öykü; 8. Sayı Fahri Erdinç Özel Sayısı , Mart 1948), Memduh Şevket Esendal (2 öykü, M. Oğulcuk ismiyle 1 öykü), Sait Faik (2 öykü), Muzaffer Gökaşan, Mümtaz Göktürk (2 öykü),&lt;br /&gt;Sadi Günel, Halikarnas Balıkçısı (2 öykü), Fethi Giray, Ayhan Hünalp (2 öykü), Zeynel İlhan (5 öykü),&lt;br /&gt;Canip S. İlter, Şahap Sıtkı İlter (23 öykü; Sayı 22-23 Şahap S. İtler Özel Sayısı, 1949), İsmet İmamoğlu, Teoman Kahraman, A. Faruk Kakınç, Orhan Veli Kanık (2 öykü), Ceyhun Atuf Kansu ( 4 öykü ), A. Faik Karabudak (2 öykü), Orhan Kemal ( 11 öykü; 30-31. Sayı Orhan kemal Özel Sayısı ),&lt;br /&gt;Y. Sait Keskin, Samim Kocagöz ( 6 öykü), Yunus Kazım Köni, Kemal Bekir Manav (2 öykü), Nezihe Meriç (13 öykü; Sayı 40-41 Nezihe Meriç Özel Sayısı), İlhan Müstecaplı, Ümran Nazif, Mustafa Niyazi,&lt;br /&gt;M. Oğulcuk (M.Ş.E), A. Ferhan Oğuzkan, Hamdi Olcay (5 öykü), Hafit Otmar, Feride Özpay, Avni Öztüre, Elin Pelin, Cavide Rifat, Resai Savaşman, Aclan Sayılgan, Cevdet Kudret Solak (2 öykü), Sabri Soran (5 öykü), Mükerrem Kamil Su (2 öykü), Salim Şengil( 2. sayısında “Es Be Süleyman Es” isimli ödül kazanacak öyküsü yer alır;toplam 20 öykü), Sedat Tanaydı, İlhan Tarus (9 öykü), Ziya Termen (3 öykü), Şevket Tezel, Naim Tirali, Ercüment Uçarı, Cahit Uçuk, Cavit Yamaç (2 öykü), Ziya Yamaç, Adnan S. Yücebaş, Tahsin Yücel, Sabahattin Zengin,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bildik isimlerin yanı sıra hiç duymadıklarımız… Tam 82 öykücüye kapılarını açmıştır Seçilmiş Hikayeler Dergisi. Kim bilir kaç güzel öykü Dergi sayfalarında kaldı ve bilmiyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçilmiş Hikayeler Dergisi, öykü yazarlarına kapısını hep açık tutmuştur. İlk sayısından itibaren her sayıda bir kutucuk içinde Dergi yayın politikasını özetleyen bir duyuru yer almıştır :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu güne kadar isim yapmış hikayecilerimizle, genç istidatlara sayfalarımızı her zaman açık bulunduracağız!..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dergi’nin 15-16. Sayısı (Yıl: 1949, Cilt: 3), Salim Şengil Özel Sayısı. Bu sayıda sekiz öyküsü yayımlanır. Biyografisinde şöyle tanıtılıyor 1913’te Selanik’te doğdu ( yani hemşerim). Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını Fethiye’de geçirdi. Hikayelerinin çoğunda bu küçük şehir yahut kasaba hayatının hususiyetlerine, insanlarına rastlanır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fötr şapkalı, kravatlı, çizgili ceketli, kaytan bıyıklı, gözlerini ufka dikmiş bir fotoğrafı basılıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı sayıda bir ilan : “Gölge kaybolup gider, duvarda resim kalır. İnsanlar göçer dünyadan, hatırda isim kalır. Foto Adnan.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Fotoğrafın tarihine göre, Salim Şengil’in Toprağa Dönüş adlı öyküsüyle, CHP’nin açtığı Türkiye Hikâye Yarışması’nı kazanmasının üstünden 11 yıl, ilk öykü kitabı Kafasını Törpüleyen Adam’ın yayımlanmasının üstünden 6 yıl geçmiş; Salim Şengil 36, Seçilmiş Hikâyeler 2 yaşında. 36 yaş! …36 yaş vurgusuna, sanki Salim Şengil’in hayatı yeni başlıyormuş gibi “Seçilmiş Hikâyeler 2 yaşında”yı ekledim. Çünkü Salim Şengil’in diğer yüzü Seçilmiş Hikâyeler dergisidir. Edebiyat tarihlerinde Türk öykücülüğünün ‘50’li yıllarda büyük bir atılım yaşadığı, o kuşağın Türk öykücülüğüne bir kimlik kazandırmak için yoğun çaba gösterdiği bilgisi yer alır ancak buna neden olan yayın çalışmaları hakkında fazla bir bilgi verilmez. Seçilmiş Hikâyeler dergisi işte bu verilemeyen bilginin gerçek bilgisidir. Seçilmiş Hikâyeler’den önce Resimli Hikâye (12 sayı, 1927-28), Küçük Hikâyeler Kolleksiyonu (4 sayı, 1930) adlı iki öykü dergisi daha çıkmış, dolayısıyla okur, bunlar üstünden “tür” dergisine kısmen alıştırılmıştır. Seçilmiş Hikâyeler dergisi bu anlamda bir ilk dergi değildir ancak formatı, içeriği, yayım periyodu itibariyle “tür” dergiciliğine tek başına örnek oluşturabilmiş ilk dergidir. Sanat dergisini bir ihtiyaç olarak gören ve kimi çoğul girişimlerin başarısızlığına tanık olan Şengil, tek başına bir dergi çıkarma niyetini ilkin Memduh Şevket Esendal’la paylaşır ve Esendal’dan şu net cevabı alır: “Şengil, sen öykücüsün. Boşver sanat-edebiyat dergisini. Yalnız öykülerden oluşan bir dergi çıkar.” Bu öneri doğrultusunda, Seçilmiş Hikâyeler dergisinin serüveni başlar. (Ömer Lekesiz, Kuramdan Yoruma Öykü Yazıları, s.144)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir ilan : “Doğan çocuğunuza Türkiye İş Bankasından kumbaralı bir tasarruf hesabı açtırınız! İkisi birlikte gelişir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen her sayısında Derginin sayfalarının “genç istidatlar”a açık bulundurulacağı duyurulsa ve çok sayıda yeni, genç yazarın öykülerine yer verilse de yakınmalar eksik değildir. Derginin 18-19. sayısında İsmet İmamoğlu isimli bir okuyucunun mektubu ve öyküsü yayımlanır. Sitemkar mektupta şunlar yazmaktadır :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…Bir öykümü gönderiyorum. Ama açık konuşmam gerekirse Dergide çıkacağından pek umutlu değilim.&lt;br /&gt;Dergi sahipleri çoğunlukla ancak tanıdıklarının ve tanıdıklarının sağlık verdiklerinin yazılarını koyuyorlar dergilerine.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ilan : “6 ayak General Electric Buzdolapları gelmiştir. Koç Ticaret T.A.Ş. (Ankara-İstanbul-Eskişehir)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öykülerinin yayımlanmasını isteyen sitemkar okurlar sanki birbirlerinden taktik almaktadırlar.&lt;br /&gt;26-27. sayıda yine sitemkar bir okuyucunun, “Zira duyduğuma göre; ya arkadaşlarınızın veyahut ta arkadaşlarınızın tavsiye ettiği hikayecilerin yazılarını basıyormuşsunuz diye yazan&lt;br /&gt;Yıldırım Sait Keskin’in mektubuna Salim Şengil, “Kendi Kendimizi Tenkit” köşesinde “Eğer bugüne kadar Derginin çıkan sayılarını incelemiş olsaydınız, bu kadar bol yeni imzaların, hepsinin arkadaş veya dostumuzun dostu olmasına imkan bulunmayacağını görecek ve bu fikrinizi değiştirecektiniz”, diye cevap verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sonraki sayı, 28-29. Sayı “Yeni İmzalar Sayısı” olur. Bu sayıda 9 yeni öykücünün öyküleri yayımlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir önceki sayıdaki sitem mektubunu yazan Yıldırım Sait Keskin’in “Başıboş Gezenler” hikayesi şöyle başlıyor: “Şu İstanbul, bir garip şehirdir vesselam! Ne insanlarına, ne de mevsimlerine emniyet olur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine bu sayıda Salim Şengil’ in öyküsü yayımlanan öyküler ve öyküleri ile ilgili olarak kısa notları yayımlanır. Yıldırım Sait keskin için şunları azar:&lt;br /&gt;“Bir köprü tasavvur edin. Vakit karanlık bir gece olsun. Köprünün üstünden bir çok insanlar gelip geçsin. “Başıboş Gezenler” hikayesiyle Yıldırım Sait keskin, bu gelip geçen insanlar içinde ateş böceği gibi ışık verenidir. Daha ileride, köprüyü geçtikten sonra yıldız olup parlayacağına inanıyoruz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçilmiş Hikayeler’ in “Yeni İmzalar Sayısı” gerçekten öykücülüğümüze yeni imzalar kazandıran bir köprü olmuştur adeta. Bunların arasında Tahsin Yücel ve Nezihe Meriç de vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sayıda bir ilan : “Tamsu Türk-Amerikan Su ve Sondaj Şirketi.” Yine aynı sayıdan bir özlü söz : “Her sanatkar ilk önce bir müptedidir.” Başka bir ilan : “Fındıklarınızı Fındık Tarım Satış Kooperatifleri Birliği’nden alınız.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salim Şengil, Tahsin Yücel içinse şunları yazar:&lt;br /&gt;“Bizden istediği eli, Tahsin Yücel’in “Ver Elini Tanır Köyü” hikayesini neşretmekle, ona uzatmış oluyoruz. Henüz genç olan bu arkadaşımızın vaatli çalışmasiyle hikaye sanatında verimli olmasını dileriz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nezihe Meriç’in yayımlanan “Bir Şey” isimli öyküsü şöyle başlamaktadır:&lt;br /&gt;“Bilge hayretler içinde. Buna tam hayret de denemez; henüz tesiri geçmemiş olan bir sevinç ve şaşkınlık hali.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nezihe Meriç için şunları yazar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşte ilerisi için büyük ümitler beslenecek bir imza daha! Bu, hakikatte bir kadın ismi midir? Yoksa müstear imza mıdır? Bunu bilmiyoruz ama, hakikat şudur ki; “Bir Şey” isimli hikayesini, benim diyen ustaların başaramayacağı muvaffakiyete ulaştırmıştır.. “Bir Şey” de çok şeyler var. Beklemek bizden, çalışmak ondan.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok fazla beklenmeyecektir. Nezihe Meriç, arka arkaya güzel öyküler yazar ve bunlar Seçilmiş Hikayeler Dergisinde yayımlanır. Derginin 40-41. sayısı Nezihe Meriç Özel Sayısı’dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Salim Şengil ve Nezihe Meriç, 1951’deki tanışmalarının sonrasında 1956’da evlenirler. Dergi yönetimine ikinci bir öykücü katılır. Derginin yayınlanma fikrinin ortaya atılmasından itibaren yol arkadaşlığı yaptığı Memduh Şevket Esendal’ın ölümüyle sonlanan Esendal-Şengil birlikteliğinin yerine Derginin yönetiminde, politikasının belirlenmesinde Şengil-Meriç birlikteliği doğar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk edebiyatında derin izler bırakan yayıncı ve aynı zamanda edebiyatımıza güzel öyküler kazandıran, Salim Amcamızı çoğunluğu edebiyatla, yayıncılıkla geçen ömrünün 92 yılında, geçen sene bu zamanlarda, 28 Haziran 2005 tarihinde kaybettik. Edebiyatımız ‘Amca’sız kaldı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’nde Salim Şengil hakkında şu bilgiler veriliyor:Günümüz yazarlarından. Ortaokulu İzmir’de bitirdi (1936). Bir süre banka memurluğu yaptı. 1935-36 yıllarında Tan Gazetesi’nde muhabir, daha sonra Ankara Radyosu’nda tiyatro sanatçısı olarak çalıştı. Seçilmiş Hikáyeler (66 sayı, 1947-1957) ve Dost (102 sayı, 1957-1973) dergilerini çıkardı, Dost Yayınları’nı kurdu. Eserleri: Kafasını Törpüleyen Adam (hikáyeler, 1943), Bir Rüzgár Esti (piyes, 1945), Es Be Süleyman Es (hikáyeler, 1980), Güzel Bir Oyun (hikáyeler, 1983), Savrulup Gidenler (1987), Anılarda Kalan Portreler (anı, 1991), Penceredeki Işık (öykü, 1992). CHP’nin açtığı öykü yarışmasında ‘Toprağa Dönüş’ adlı öyküsüyle birincilik (1937) ve Komşumuz Bulgaristan adlı röportajıyla 1972 Türk Dil Kurumu Basın Dil Ödülü’nü ve ayrıca Ankara Halkevi’nin öykü yarışmasını (1944 ve 1945 yıllarında iki kez) kazandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkasından çok yazıldı, çizildi; çok ağlandı…Kolay değil o ;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Öykücülüğümüzün yılmaz emekçilerindendi;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-1950 kuşağı öykücülerinin ortaya çıkmasını sağlayan Seçilmiş Hikâyeler dergisinin kurucusu ve editörü,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-4. Ankara Öykü Günleri Onur Ödülü sahibi,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Edebiyatımızın nirengi taşlarından biriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, Salim Amcayla ilgili olarak yazılanlardan kısa kısa alıntılar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Salim Şengil yok artık. Ama yeri belli. Neresi bu yer? Türk öykücülüğünün taa kalbi…” M. Sadık Aslankara, Dünyanın Bir Kahramanı: Salim Şengil, İmge Öyküler, Sayı 4, Ağustos-Eylül 2005.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Salim Şengil, sağlam yayıncılık ilkeleri ve tutarlı davranışları doğrultusunda, Ekim 1947’den Temmuz 1957’ye Seçilmiş Hikâyeler (66 sayı), Ekim 1957’den 1973’e Dost dergisi (102 sayı) ve yayıneviyle yaklaşık çeyrek asır, genelde edebiyatımıza, özelde öykücülüğümüze sürekli taze kan taşımış; edebiyatla yaşamış, edebiyat eylemiş ve edebiyatta bıraktığı “temiz” bir isimle gitmiştir.” (Ömer Lekesiz, age.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“1947-1997 yılları arasında, Ankara ve İstanbul’da, Salim Amca kadar hiç kimse yürümemiştir. Tamı tamına yarım yüzyıl!Salim Amca’nın nüfus kağıdındaki adı Salim Şengil’dir. Salim Amca’ya ‘Salim Amca’ adını eşi, ‘Anamız’, yazarlar yazarı Nezihe Meriç taktı. Sonra hepimizin ‘Salim Amca’sı oldu. Salim Şengil’in Ankara’da yayınladığı Seçilmiş Hikáyeler (1947-1957) ve Dost (1957-1973) adlı dergiler, çağdaş Türk edebiyatının en önemli dergileri arasında yer alır. Bence Varlık ve Yeni Dergi kadar önemli iki dergidir. Ankara’da yayınlandığı için İstanbul vitrinine pek çıkmamıştır bu dergiler ama işten anlayan kültür ve sanat insanları bu iki derginin Türk edebiyatındaki yerinin çok önemli olduğunu iyi bilirler.Salim Şengil’in Nezihe Meriç’le birlikte çıkardığı dergiler, Türk edebiyatının özgürlük sığınağı olmuştur. İktidarlar, dergi yönetimleri, yayınevleri tarafından soluğu kesilmek istenen yazarların çoğu Ankara, Ulus, Rüzgárlı Sokak, OVE Han’daki büroda yönetilen dergilerde kendilerine özgürlük sığınağı ve yayınlanma olanağı bulmuşlardır.Örneğin Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal yapan ‘Pis Hikáye’, Seçilmiş Hikáyeler’in bir özel sayısında yayınlanmıştır. Şimdi edebiyat seçkinlerinin gözdesi olan, edebiyatımızın en büyük öykücülerinden Vüs’at O.Bener, öykülerini Seçilmiş Hikayeler ve Dost’ta, ilk kitaplarını ise Dost Yayınevi’nde yayınladı. Aralarında Bilge Karasu da olmak üzere 1950-60 kuşağı öykücüleri Salim Amca’ya uğramıştır.Attila İlhan’ın ilk şiir kitapları Duvar, Sisler Bulvarı, Yağmur Kaçağı, ilk romanları Sokaktaki Adam ve Zenciler Birbirine Benzemez Salim Amca tarafından yayınlandı.Salim Şengil modern anlamda, Yaşar Nabi’den sonra ikinci dergi ve yayınevi editörüdür. Ancak Salim Amca, Yaşar Nabi’ye nazaran daha yenilikçi ve öncü bir editördür. Kitapların kapaklarına bir anlam, renk ve hareket getirmiştir. Örneğin Attila İlhan’ın Sisler Bulvarı ve Sokaktaki Adam kitapları dönemine göre başdöndürcü bir estetik düzeye sahiptir.Salim Şengil’in Dost dergisi ve Dost Yayınevi, Názım Hikmet yasağını delen ilk dergi ve yayınevi değilse, ikincidir.Ben kendi adıma Salim Şengil’in kendisine, dergi ve yayınevine çok şey borçluyum.Türk edebiyatında, benim durumumda en azından elli yazar ve şair vardır, Salim Amca’ya borçlu olan.Salim Amca, başkalarının yapıtlarını yayınlamak için 40 yıl kendi yapıtını ihmal etti. Ama 1980’lerin ortalarına doğru yapıtına geri döndü ve önemli kitaplar yayınladı. Dünya edebiyatında Salim Şengil gibi adamlar vardır ama sayıları çok değil.Salim Amca, 28 Haziran 2005 günü 89 yaşında Erden Irmağı’na doğru yola çıktı. Ona bir çift sözüm var yolluk olarak:Salim Amca, Aden bahçesinde de çok yürüme, krome karton, üçüncü hamur kağıt arama! Yaz, oku, istersen tek başına kazazka oyna, istersen hayranın genç hurilerle vals yap!” Özdemir İnce, Böyle nereye Salim Amca? , 03 Temmuz 2005, Hürriyet.&lt;br /&gt;”1960'lı yıllarda Ankara devletin imkanlarıyla kurulan bir kültür merkeziydi ve aslında donuk bir Balkan başkentiydi. Hiç kuşkusuz Türkiye'nin gerçek kültürel zenginliğini en iyi biçimde temsil eden bir kent değildi. Zira Türkiye kendi tarihi mirasını tanıyan, onun tadını çıkaran bir ülke hiç olmamıştır. Bir azınlığın dışında "Batı" henüz çok kimsenin adım atmadığı, hakkında hayal ve söylentilere dayanarak hayranlık veya düşmanlık beslediği bir dünyaydı… Ankara henüz memuriyetle geçinen Türk aydın takımının toplandığı bir yerdi. İstanbul'un zorluğundan kaçanlar da buraya birikmişti.&lt;br /&gt;Salim Şengil,…1940'ların fakir Türkiye'sinde genç yazarları topluma takdim için didinip "Seçilmiş Hikayeler" külliyatını çıkarttığı gibi o sıralarda da Dost dergisini çıkarıyordu. Eşi hikayelerinden ve tiyatro eserlerinden tanıdığımız Nezihe Meriç yani kısacası Nezim gibi o da öztürkçeci, sırf yazarlıkta değil yaşantılarında da temiz ve titiz, yaptıkları iş için sıkıntıya tahammül eden kişilerdi.&lt;br /&gt;Salim Şengil aynı dergide Türkiye'de rastlanmayan başka öncülükleri de yaptı... O kıtlıkta bir takım genç yazara telif ücreti bile verirdi. Dahası var, kendi yazdıklarından önce milletin öykülerini derleyip toplayıp yayımlama gayretindeydi. Parası olsa da olmasa da yaşamayı bilirdi. Salim amca bu dünyaya geldiği gibi gitmeyen adamlardandır. Sevgi Soysal'ın "Tante Rosa"sı eşi Nezihe Meriç'in hikayeleri gibi daha nice şey onun gayretiyle hayata geldi. Bu dediklerim Salim amca olmasa "Benim eserimi basın" diye de kimsenin kapısını çalmazlardı. Toplumlar da aslında işini sessizce, ısrarla Prusyalı disipliniyle yapan böyle adamlar sayesinde bir yerlere giderler. Uzun yaşadı, çok kimsenin fark etmediği, fark edenlerin de çok saygı duyduğu işler yaptı.” (İlber Ortaylı, 1960'larda Ankara ve Salim Şengil , 12 Temmuz 2005, Milliyet.)&lt;br /&gt;“Gönen'den ilk öykülerimi yolladığım "Seçilmiş Hikayeler Dergisi" sahibi Salim Şengil, bunları İlhan Tarus'a okutup onun hem Gönen'e, hem Kavacık'a mektup yazmasını sağladı. Tarus'un mektubu, sonra buna eklenen dostluğu kimi biçimsel zorlukları birden atlatmama yardım etti…” ( Fakir Baykurt , Fakir Baykurt’la Söyleşi / Semih Gümüş / Adam Öykü, Kasım-Aralık 1999.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Salim Amca’yı bizim edebiyatçılar kuşağı, Ankara’da yayımladığı, önce ‘Seçilmiş Hikayeler’, sonra da ‘Dost’ dergileriyle tanımıştır. 1950’li yılların genç şair ve hikayecileri nezdinde fevkalade itibarlı edebiyat dergilerinden biriydi ‘Seçilmiş Hikayeler Dergisi; -Hüsamettin Bozok’un ‘Yeditepe’si, Vedat Günyol’un ‘Yeni Ufuklar’ı gibi... Şiir ya da hikayeleri bu dergilerde yayımlanma bahtiyarlığına erişenlere gıptayla bakılırdı!” ( Himi Yavuz, Haziran! Ayların en zalimi!, Zaman, 06.07.2005 )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynaklar :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Seçilmiş Hikayeler Dergisi, Sayı 1-47 ( 5 Cilt)&lt;br /&gt;- Ömer Lekesiz, Kuramdan Yoruma Öykü Yazıları, Selis Kitaplar, Şubat 2006, -İmge Öyküler, Sayı 4, Ağustos-Eylül 2005.&lt;br /&gt;- Hüseyin Su, Öykümüzün Hikâyesi, Hece Yay., Ankara 2000&lt;br /&gt;- Özdemir İnce, Böyle nereye Salim Amca? , 03 Temmuz 2005, Hürriyet&lt;br /&gt;- İlber Ortaylı, 1960'larda Ankara ve Salim Şengil , 12 Temmuz 2005, Milliyet&lt;br /&gt;- Sennur Sezer, Evrensel Gazetesi, 30.6.2005 ( On yıl önceki bir söyleşiden )&lt;br /&gt;- Düşler ve Öyküler Dergisi, Salim Şengil ile Seçilmiş Hikayeler Üzerine Söyleşi, İmge Öyküler, Sayı 4, Ağustos-Eylül 2005.&lt;br /&gt;- M. Sadık Aslankara, Dünyanın Bir Kahramanı: Salim Şengil, İmge Öyküler, Sayı 4, Ağustos-Eylül 2005.&lt;br /&gt;- Kadir Yüksel, Öykücülüğün “Dost”u Salim Şengil, İmge Öyküler, Sayı 4, Ağustos-Eylül 2005.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-115018831642998653?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/115018831642998653/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=115018831642998653' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/115018831642998653'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/115018831642998653'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2006/06/yaz-seilmi-hikayeler-salim-engilin.html' title='Yazı / Seçilmiş Hikayeler-Salim Şengil&apos;in Dergiciliği'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp0.blogger.com/_2g3ZuAJcBQg/R9xQOwDvyvI/AAAAAAAAAH0/J7MnokrycL4/s72-c/dogan-hizlan-copy.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-115005100151998802</id><published>2006-06-11T11:34:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T07:37:40.421-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Görseller'/><title type='text'>Dalyan / Murat Uzsoy</title><content type='html'>&lt;p align="justify"&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/1600/dalyan-murat%20uzsoy.0.jpg"&gt;&lt;img style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/320/dalyan-murat%20uzsoy.0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-115005100151998802?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/115005100151998802/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=115005100151998802' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/115005100151998802'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/115005100151998802'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2006/06/dalyan-murat-uzsoy.html' title='Dalyan / Murat Uzsoy'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-115004993685447295</id><published>2006-06-11T11:13:00.000-07:00</published><updated>2010-11-06T06:38:37.513-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Yitiriş ya da Ben Mutluluğun Resmini Yapamadım Abidin</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/TNVZC2ebbKI/AAAAAAAAAU4/O0IP5OTj5WA/s1600/ekonomi-rabota.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/TNVZC2ebbKI/AAAAAAAAAU4/O0IP5OTj5WA/s320/ekonomi-rabota.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5536429222439644322" /&gt;&lt;/a&gt;Dizüstü bilgisayarı ve dosyalar...Çantası, içlerinde kağıtlar,… “Ne kadar pasaklıyım,” diye kızdı kendi kendine…Uçları kıvrılmış, tiftiklenmiş, üzerine çay dökülmüş, sigara külü düşürülüp ortası yanmış kağıtlar… Tasdikli bilançolar, gelir tabloları, ayrıntılı mizanlar, faaliyet Raporları, hazirun cetvelleri...Her gün evden bankaya, bankadan eve taşıyıp durduğu bütün bu ıvır zıvırla dolu çantası elinde, topuklu ayakkabılarının üzerinde güçlükle dengede durarak koşturuyordu… Ya yetişemezse, servisi kaçırırsa? Rezilliğe bak!...Bu her gün, ama her gün böyleydi. Bıkmış, usanmıştı. “Bu hayatsa, içine ederim ben böyle hayatın”; son zamanlarda sık sık, sakız gibi ağzında gevelemeye başlamıştı bu lafı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bankada geç saatlere kadar çalıştığı yetmiyormuş gibi eve de taşıyordu dosyaları; işten eve, evden işe...İşte, evde, serviste; uygun olan olmayan her ortamda çalışan “seyyar iş ünitesi” adını takmıştı kendisine. Sabahın geç saatlerine kadar süren uykusuz gece çalışmaları. Bol çay, kahve ve tabii ki Leonard Kohen’in müziği eşliğinde ömür törpüleyen didiklemeler; rasyolar, analizler, istihbarat raporları. Çalışıyordu da ne oluyordu, çok mu para kazanıyordu, terfi mi ediyordu? Senelerce böyle çalışmanın getirisi “bir arpa boyu yol” ; artı sıkıntıdan çokca içilen sigaranın sararttığı parmaklar, dişler, sırtında kambur, bozulan feri kaçmış gözler ve nerdeyse yitirilmiş bir adet Abidin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her sabah servisle kağıtların dünyasına yapılan yolculuk...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine koşturuyor. Yerler buz tutmuş, yürümekte zorlanıyor; incecik çorapları bacaklarını korumuyor, dizkapaklarından kasıklarına kadar işleyen soğuk. Ve ıslaklık hissi... Yine mi o lanet kirlilik günleri?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün yine serviste Yeşim’in yanına oturmuştu. Şubenin iç yönetmeni...Durmadan konuşuyordu.”Bak hayatım,” dedi, “Canını sıkma, ama sana söylemek zorundayım.” Banka personeli servislerinde yapılan bildik dedikodulardan; batık kredilerden, şube zararlarından, kimin haksız yere ne kadar jestiyon aldığından farklıydı bu söyledikleri:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Şule...Abidin Bey’in sekreteri...Biliyorsun benim eltilerle aynı apartmanda oturuyor, onlardan duydum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Servisin penceresinden yan şeritten havalı kornasına basarak bir kamyonun hızla geldiğini gördü. Servis şoförü de görmüştü. Görmemek mümkün mü? Kamyonun kornası içerdeki müziği, konuşmaları bastırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şule, Abidin Bey’den çocuk aldırmış.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamyondan kurtulmak isteyen servis şoförü direksiyonu sağa kırdı, kontrolünü kaybetti. Araba bariyerlere sürtünerek bir süre gitti,.. ancak durabildi. Servis minibüsünün içindeki herkesin yüzü bembeyaz kesilmişti. Öylece kalakaldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Duyamadım seni hayatım,” demişti Yeşim’e.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaşkınlıklarını attıktan sonra servisten indiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abidin’in çocuk istediğini biliyordu. Ama her şeyin sırası vardı. Birlikte bir karar vermişlerdi: Çocuk yapmak için acele etmeyeceklerdi, önlerinde yaşanması gereken uzunca bir hayat ve henüz başında oldukları meslek yaşamları vardı.-“Kariyer” hedefleri!?.. Ertelenen her şey gibi çocuk yapmak da ertelenmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah erken; henüz elindeki çek karşılıksız çıkınca bankonun önünde kalakalan adamlar, EFT talimatları, vadeli hesap sahipleri gelmemişler. Hamiline yazılmış çek sahipleri, hamile kadınlar yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamile kadınlar?!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar geçmiş, sonuçta “çocuk da yapamamıştı, kariyer de.” Yaşama hükmedeceğini zannederken, gün gelmiş yaşamın hükmetmesine boyun eğmişti. Aşksa hüzünle anımsanan bir şeydi artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şule,…müşteri ziyaretlerinden artakalan ender zamanlarda Abidin’in Şirketine uğradığında ne kadar nazik ve güleryüzlü…O zaman bütün bu nezaket ve güleryüz iyi bir oyunculuk ürünü…Yazık!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kocasının, kendisinin geç saatlere kadar uzayan mesaisi, evde çalışmaya devam etmek, Abidin’in son zamanlarda iyice sıklaşan ve süreleri uzayan iş seyahatleri derken birbirlerini ara sıra gören, koridorda selamlaşan iki yabancıya dönmüşlerdi. Birlikte tatile çıkmak bile hayal olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşamları belki Abidin’in erken geleceği tutar, birlikte sofraya otururlar ümidiyle yemek yaparken, farkında olmadan diline takılan şarkı : “ Dediler ki zamanla hep azalırmış sevgiler. Olsun, bana seninle geçen yıllarım yeter…”; ne komik bir avunma; pörsümüş aşkının tesellisi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk tanışıp arkadaşlık etmeye başladıkları yıllarda ve hatta evliliklerinin ilk yıllarında mutlu anlarında Nazım’ın o çok sevdiği şiirinin dizeleriyle takılırdı biricik aşkına; “Sen&lt;br /&gt;mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O da istiyordu artık çocuk yapmayı. Bir çocukları olsa soğuyan ilişkilerini düzeltmek olasıydı. Ama ne demişti o uğursuz doktor!..Yuttuğu o lanet hapları bırakmıştı ama malum aylık kirlilik günleri eksik olmuyordu. Birinci ay, ikinci ay ve daha sonraki aylarda...Merak ayları başlamış ve doktora gitmişti. “Çocuğunuzun olması mümkün değil,” mi demişti?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Riyakarlığını gizleyemeyen bir sırıtışı vardı doktorun; nedense güvenemiyordu ona. Bu adam ancak Şule’ye kürtaj yapan jinekolog olabilir. Peki ya gerçekten o, olabilir mi? Neden olmasın, olabilir de; çok yakışır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka birine mi gitmeli? Yoksa jinekoloğu bırakıp psikoloğa mı gitmeli?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elindeki bütün dosyaları yere fırlattı; bilançolar, faaliyet raporları, hazirun cetvelleri, rasyolar havada uçuştu. Boşuna mı içmişti bunca yıl, onca doğum kontrol hapını! Doğum kontrol haplarına verdiği parayla bir araba alınırdı, servislerde sürünmekten kurtulurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abidin, her zamanki gibi, ruhunu soymadan girmişti yatağa. Sırtını dönmüş, horuldayarak uyuyan kocasına haykırmak düşüncesi geçti aklından; “Ben mutluluğun resmini yapamadım Abidin!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gecenin sabaha kavuşacağı saatlerde, uykusunun arasında, kalçalarında, kasıklarında dolaşan bir el; iri, kıllı bir el...Bedeninin ücralarında, teninde gezinen bir günlük sakallı yüz...Sonra onu uyandırmamaya özen göstererek, usulca üzerine abanan, kıllı elin, sakallı yüzün sahibinin iri, kıllı gövdesi...Uykunun kıyılarında görülen tatlı bir rüya...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah; iri kıllı elin sahibinin traş olurken aynadan yansıyan, sana dün gece gördüğün tatlı rüya yeter, diyen somurtkan suratı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıdan çıkarken adet yerini bulsun diye yanaklarına kondurduğu hoşçakal öpücüğü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkasından bakakalıyor. İkiyi birledikleri anları, göğsünde kayboluşunu özlüyor. Bir çocukları olsa farklı mı olurdu? Eskisi gibi olabilir mi her şey? Birazcık ümit...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz bu aşkı ayrılsak da mı saklasak, sarımsaklasak da mı saklasak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüyalar birbirine karışıyor. Gerçek ne, hangisi rüya?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktorun muayenehanesinin olduğu apartman dairesinin zilini çalmak için uzun süre düşünmüştü. Geri mi dönseydi? Geri dönüp de bir psikologa mı gitseydi? Yoksa her şeyden vazgeçip deniz kenarına inip martılarla, kedilerle mi yarenlik etseydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine gözlüklü, sürekli gülümseyen hemşire açmıştı kapıyı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Buyrun doktor bey içeride. Yalnız…Hasta randevumuz yok bu saatte.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıyı aralayıp içeri girdi. Doktor üzerinde beyaz önlüğü, başında bir kukuleta, geniş bir berjer koltuğa gömülmüş; elinde şişler, yün örüyordu: Bir patik, küçük bir bebek patiği… Gözlüklerini devirmiş seri parmak hareketleri ile patik örüyordu doktor. Onu görünce bütün yılışıklığı ile gülümsedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hoş geldiniz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bugün için gelin demiştiniz de.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Evet öyle demiştim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerinden kalkmadan yün örmeye devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şule hanımın kocanızdan hamile kalması imkansız.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç yeri değilken niye anlatıyor bunları?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Zira maalesef kocanız kısır. Sizde bir sorun yok, müsterih olabilirsiniz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şişleri, yünü bir tarafa bırakıp ayağa kalkıyor; yüzünde yine o lanet, yılışık gülümseme var:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Soyunun da sizi bir kez daha muayene edeyim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakışlarında bu kez sapıkça bir şehvet de var. O sırada balkon kapısı hızla açılıyor. Rüzgar ve soğuk dışarıdan odaya doluyor. Kocası…Abidin, balkon demirlerinden içeri atlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen ne yapıyorsun!?.. Neler saçmalıyorsun? Çek o pis ellerini karımın üzerinden.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abidin, doktorun kafasına esaslı bir şaplak atıyor. Kukuletası yere düşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koşup kocasına sarılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aslan kocacım, ne güzel vurdun!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bankaya gider gitmez tuvalete girdi. Kirlilik günleri başlamamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci gün, ikinci gün, daha sonraki günler,..kirlilik günleri gecikiyor; merak günleri başlıyor. Yoksa ?!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynada soluk bir yüz bakıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ayna… Ayna, söyle bana Şule mi daha güzel, yoksa ben mi daha güzelim?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duygusuz, mutsuz bir yüzün aksi var aynada. Bir anlam yok bakışlarında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Pis ayna, yalancı ayna. Sen ne anlarsın güzelden!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuvaletin kapısı aniden aralanıyor; bıyıklı şaşkın bir yüz içeri bakıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Pardon!..”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teoman Bey, Kredi Pazarlama yetkilisi. Hep aynı şeyi yapıyor; güya tuvaletleri karıştırıyor. Aynı sertlikle kapıyı kapatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onca işin gücün arasında öğle aralığıyla birleştirilmiş bir saatlik izin sırasında doktora gitmesi gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava kapalı, soğuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktor, elinde testin sonucu sırıtıyordu; “Müjdemi isterim, sonuç pozitif.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pozitif nedir ki, iyi bir şey midir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hamilesiniz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamileydi!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuşlar havalandı yüreğinden... Çiçekler açtı yüzünde.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-115004993685447295?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/115004993685447295/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=115004993685447295' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/115004993685447295'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/115004993685447295'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2006/06/yk-yitiris-ya-da-ben-mutlulugun.html' title='Yitiriş ya da Ben Mutluluğun Resmini Yapamadım Abidin'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/TNVZC2ebbKI/AAAAAAAAAU4/O0IP5OTj5WA/s72-c/ekonomi-rabota.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-112180028108008006</id><published>2005-07-19T12:01:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T06:29:18.544-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Öykü: Nalbandın Fayton Sefası</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/1600/fayton2_sb24x32.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/320/fayton2_sb24x32.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;Nalbandın Fayton Sefası &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;Bu kaçıncı bardak çaydı içtiği? Dört mü, beş mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah ezanından beri mutfak penceresinin önünde oturuyordu. Önce, sadece damlardaki martıların çığlıkları, sokaktan geçen tek tük arabaların sesleri vardı. Hava yavaş yavaş aydınlandı; apartman sahanlığı sesleri başladı; işe giden komşular, servise yetişmek için koşuşturan çocuklar paldır küldür indiler merdivenlerden. Karşı apartmanlardan birinin pencerelerinden sabahlıklı bir kadın, evin önüne yanaşmış korna çalan öğrenci servisinin şoförüne “geliyor, geliyor !! ” diye seslendi; apartman kapısından çıkan küçük bir kız çocuğu çantasını sürükleye sürükleye koşturdu. Üst katta oturanların tekir kedisi yine kapı aralığından miyavlayarak kaçtı; kedinin sahibi şişman kadın şıpıdık terlikleriyle koşturarak peşine düştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Damadı mutfakta bir göründü, bir kayboldu; arkasından kızı banyodan çıkmış ıslak saçlarıyla mutfağa girdi, torununa kahvaltılık bir şeyler hazırladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saçlarını kurularken “Baba bu gün evde temizlik var, birazdan kadın gelecek. Sen de biraz dolaşsan... Kahveye falan gitsen... Yeni insanlarla tanışırsın. Hava da güzel... Bir dolaş istersen. Dört gündür evden hiç dışarı çıkmadın,” dedi kızı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğru... Dört gündür evden hiç dışarı çıkmamıştı. Zorla alıp getirmişlerdi onu... “Baba, bir başına buralarda kalma, yaşlandın artık, kendine bakamazsın,” demişlerdi. Gelmezdi gelmesine, ama o gözü kör olası ihtiyarlık yok mu; dermanı kesilip, yatak döşeklik olunca direnememişti. Komşuların haber edip çağırdığı kızının, damadının ısrarlarına dayanamayıp, yetmişbeş yıllık evini, memleketini bırakıp, İstanbul’a kızının yanına gelmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski dingillerle, paslı demir çemberlerle dolu dükkanını, örsünü, çekicini bırakıp gelmişti. Hoş artık dükkanın kapısı çalan da pek yoktu ya. Devir çoktan traktörlerin, Anadol kamyonetlerin, Reno steyşınların devri olmuştu. Dövülen örsün çın çın öten sesini, su verildikçe sertleşen nalın çıkardığı ıslığı, toynakların seslerini özler olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aysel: kızı,... apar topar hazırlanıp, “İşe geç kaldım, akşama görüşürüz”, deyip torunu Arzu’yu da alıp çıktı. Damat çoktan gitmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalktı, giyindi. Başına kasketini geçirdi, tesbihinin ceket cebinde yerinde olup olmadığını yokladı.&lt;br /&gt;Dört günde özlemişti kasabasını...”Cevriye’m beni bırakıp gitmeseydi ne işim vardı benim buralarda,”diye düşündü. Kaç yıl olmuştu karısı öleli? Ya Halil!? Kapı komşusu, saraç; atlara, eşeklere koşum takımları ve eyer takımları, işlemeli semerler yapan; yörenin meşin üzerine en güzel sırma, iplik işleyen ustası...Önce dükkandaki işi bırakmıştı; traktörlere, Anadol Kamyonetlere, Reno steyşınlara yenik düşmüştü; sonra da, o amansız hastalığa... Yalnız nalbantlar, saraçlar mı? Bakırcılar, kalaycılar, nalıncılar, sepetçiler...Hepsi bırakmışlardı mesleği. En son, direnip işini terketmeyen bir tek o kalmıştı çarşıda. Komşu kasabalardan bile nalbant olmadığı için ona gelirlerdi. Truva Atını yapma fikrini Odysseus'a veren Prylis'le meslektaş olduğunu bilmez ve farkında değildi; ama mağrurdu. Nalları dikmeye hiç niyetim yok benim, diyordu. Tek tük müşteri gelse de, iri pazulu, güçlü kollarından eser kalmasa da dükkanını her sabah açardı.-Ta ki elden ayaktan düşürüp, yatak döşek yatıran hastalığa kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Temizlikçi kadın gelmiş, işe girişmişti bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nerelisin sen kızım?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sivas’lıyım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Pek güzel.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben biraz dolaşacağım, ayak altında dolanıp sana engel olmayayım, deyip çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birden beton irisi apartmanların sıralandığı sokakta buldu kendisini. İstanbul’a ilk gelişi değildi. Aysel üniversiteye girdiğinde, Cevriye ile birlikte onu yerleştimek için gelmişlerdi. Trenden Haydarpaşa’da indiklerinde Garın merdivenlerinde büyülenmiş gibi kalakalmış; camilerin, sarayların, koca koca binaların, denizin, bembeyaz gelinlik giymiş gibi salınan vapurların, martıların, sabırsızca vapur yanaşmadan iskeleye atlayan insanların şehrini; sadece kartpostallarda, Türk filmlerinde gördüğü o ünlü silüeti uzun uzun süzmüştü. Herhalde korkmuştu bu koca şehrin heybetinden, karmaşasından...Aysel’in elini iyice sıkmıştı avucunda. Pek gönlü yoktu kızını bu koca şehre emanet etmeye, ama çaresi yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahveye gitse gidemezdi, alışkanlığı yoktu; hem kimseyi tanımıyordu. Allahtan hava güzeldi. Beton irisi apartmanların arasından sahile doğru yürüdü. Ağaçlar kesilmiş; bahçeler, taşlarla betonla kaplanmıştı. Otopark olan bahçelerde güzelim ağaçların yerini dizi dizi otomobiller almıştı. Apartmanlar, balkonlara asılmış çamaşırlar, otomobiller, elektrik ve telefon kabloları, rengârenk tabelâlar arasından geçti. Eskiden beri bir alışkanlığı vardı; gördüğü tabelaları okuya okuya yürürdü: “Diş Hekimi Sevim Nalbantoğlu”, “Avukat Hasan Hüseyin Nalbant”... Nalbantların tükendiği bu dünyada ne kadar çok nalbant isimli insan yaşıyordu?!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İskeleye yakın parkta bir banka oturdu. Denizi, balıkçıları, vapurları, simit vapurlarının peşi sıra uçuşan martıları, martıların yemeğe davet ettiği kedileri, adaları seyretti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parkın bir köşesinde kurulu seyyar çay ocağının garsonunun getirdiği çaydan içti. Hava güneşli ve ılıktı. Sabahın bu ilerleyen saatlerinde her şey birden sessizleşmiş, sadece martıların, kıyıya vuran yumuşak dalgaların, vapur düdüklerinin sesi duyulur olmuştu. Telaşlı insanlar, yerli yersiz korna çalan arabalar birden yok olmuştu. Kalktı sahil boyunca iskeleye kadar yürüdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İskeleden Adalara vapurlar kalkıyordu. Bilet alıp bindi. Arka güverte püfür püfür esiyordu. Çımacıların halatları çözmesini; vapurun suları köpürtüp, ağır ağır manevra yaparak iskeleden ayrılmasını, arkasında beyaz köpükler bırakıp, denizi yara yara yol almasını seyretti. Onu ürküten beton irisi apartmanlar iskeleden uzaklaştıkça küçüldüler. Parmaklıklara abanmış küçük bir çocuk annesinin aldığı simitten bir lokma ağzına, bir lokma da denize, martılara atıyordu. Martılar simit parçaları daha denize düşmeden havada yakalayıp, yutuyorlardı. Önündeki sırada oturmuş kadınlar hararetli hararetli komşu dedikodusu yapıyorlardı. Yolda karşılaşan vapurların kaptanları birbirlerini selamlamak için “vuuup” diye öttürüyorlardı düdüklerini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk adada indi. Vapur yanaşmadan, uzaktan baktığında en büyüğü buymuş gibi görünmüştü. İskeleden ara sokaklara amaçsızca girdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akasya ağaçları, erguvanlar, çiçekler arasından yürüdü. Ağaçlar yavaş yavaş sararmaya başlamıştı. Yere düşen kurumuş yaprakların üstüne bastığı zaman çıkardığı seslerden başka ses yoktu. Bir bahçe duvarına oturup sararan yaprakların dallarından yavaş yavaş, süzüle süzüle yere düşüşlerini seyretti. Yavaş yavaş, süzüle süzüle düşen yaprakların ait oldukları yerden kopmamak için yerçekimine direnişini izledi. Rüzgarda savrulan yaprakların hışırtısının aslında hıçkırışlarının sesi olduğunu düşündü. Hüzünlü, ama hoş duygular kapladı içini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sokaktan girip, öbür sokaktan çıktı. Birden ummadığı bir manzara ile karşılaştı; şaşırdı, soluğu kesildi; yaşlı yüreği küt küt atmaya başladı. Şaşırtan sadece doğanın güzelliği değildi. Cennette miyim ben acaba, diye düşündü: Karşısına çıkan meydan atlarla, faytonlarla doluydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Faytoncuların bekleştiği kahvenin önüne oturdu. Heyecanlı kağıt, okey, tavla oyunlarını izledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dayanamayıp en yakın gördüğü, esmer, genç bir faytoncuya sordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu adada nalbant var mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Olmaz mı bey amca, bu kadar at olur da nalbant olmaz mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Beni gezdirir misin?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tabii ki bey amca, işimiz bu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Peki, beni nalbanta da götürür müsün?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tabii ki...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hadi öyleyse!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bardaklarındaki yarım kalmış çaylarını bir dikişte içip kalktılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nalbant, kendisi kadar olmasa da yaşlı bir adamdı. Meslekdaş olduklarını söyleyince sarılıp öptü; birlikte gezmeyi teklif etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tentesi körüklü, koltukları düğmeli, dikiz aynasının kenarında, atların boynunda renkli boncuklar, orlon ponponlar, ziller sallanan boyası dökülmüş eski zaman faytonuna kuruldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Faytoncu kırbacını şaklatıp atları tırısa kaldırdı. Kırbacını şaklattıkça atlar meşin gözlüklerinin arasından faytoncuya yan yan bakıyorlardı. Sağdaki at hışımla kuyruğunu sallayınca üstündeki bütün sinekleri savurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şu atı görüyor musun bey amca sütçü beygiri falan değil,” dedi faytoncu, “Gazi Koşusunda dereceye girmiş bir yarış atı bu. Şimdi de yaşlanınca ben garibin sermayesi oldu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra da sözleşmişler gibi hiç konuşmadılar; yol boyunca sadece sıralanan ağaçlarda ötüşen kuşların ve atların asfalt yolda takırdayan nallarının seslerini dinlediler. Faytoncu arabayı çeken iki atı tırısa kaldırıp, rüzgar yüzlerine vurmaya başlayınca keyifleri yerine geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanyana oturan iki yaşlı nalbantın yüzünde dinledikleri bu musikinin verdiği huzur ve mutluluk vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Faytoncu arabanın çanına bastıkça yollar açıldı. Akasyaların, mimozaların, zakkumların arasından geçtiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atlar kanatlandı, fayton bir rakkase gibi indi adanın yokuşlarından. Terleyen atların altın rengi parladı güneşte. Esen rüzgar, buluttan bir kol sardı ihtiyarları; görünmez birer yıldız oldular. Faytonun çanı nalbandın parmaklarının arasındaki kehribar tespih gibi eski zamanı hatırlatıyordu. Atların nal tıkırtılarıyla zaman sahile vurdu. İhtiyar nalbandın anıları canlandı, hayalleri parladı, dönen tekerleklerin gıcırtısında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün yoklar; şamtatlıcı Recep Usta, macun şekerci Şevket Amca, aktar Halil Efendi, leblebici teyze, poşete girmemiş genç kızlar, hepsi gördüler önlerinden geçen faytonu ve içindeki nalbantları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Beklemediği kadar mutlu olmuştu. Dönüşte bindiği beyaz vapurda yine arka güverteye oturdu. Başka bir çocuk yine martılara simit atıyordu. Ada sefasından mutlu dönen sevgililer, güleryüzlü kadınlar, erkekler vardı. İhtiyarların bile yüzü gülüyordu. Kaptan köşkünün altında nazar değmesin diye, üstünde nazar boncuğu olan bir nalın asılı olduğunu gördü. Vapur iskeleden ayrılıp suları yara yara yol alırken ada yavaş yavaş küçüldü. Onu Adaya, bu sürpriz cennete götüren vapurun beyaz boyalı dökümden güvertesini okşadı, teşekkür etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19 Temmuz 2005, Kozyatağı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(*) Bu öykü ilk kez Eylül 2005 tarihinde Adalı Dergisi'nde yayımlandı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-112180028108008006?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/112180028108008006/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=112180028108008006' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/112180028108008006'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/112180028108008006'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2005/07/yk-nalbandin-fayton-sefasi.html' title='Öykü: Nalbandın Fayton Sefası'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-112145813615340879</id><published>2005-07-15T12:56:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T07:44:10.166-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çocuk Öyküsü'/><title type='text'>Adio Nonino</title><content type='html'>&lt;span style="color:#006600;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;Adio Nonino&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Elveda Büyükbabac1k, Hosgeldin Babac1k&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Güçlükle gözlerini aralayıp uyandığında dedesi başucunda oturmuş, gülümseyip başını okşuyordu.&lt;br /&gt;Bir yandan başını okşuyor, bir yandan da kalkması için uyarıyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hadi evlat, uyanma zamanı.Okula geç kalma.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memet, uyku sersemi yatağında doğrulup, oturdu.Gönülsüz de olsa kalktı; banyoda elini yüzünü yıkadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah olmuş; güneş ışıkları perdelerin arasından içeri sızıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memet :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dede, bu gece de rüyamda babamı gördüm.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayırdır! Çok özledin, ondan herhalde.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gerçekten çok özledim. Kaç yıl oldu gelmeyeli?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İki yıl olmuştur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Fakat bu yıl da gelmezse çok kızacağım ona. Aşağı sokakta oturan Rıza var, bizim okuldan…Onun babası her bayram, yılbaşı olmasa bile senede bir kez geliyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Uygun bir zamanı olmamıştır,belki; izin ayarlayamamıştır. Hem ta oralardan kalkıp gelmek kolay mı? Çok masraflı…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Giyinip, kahvaltısını ettikten sonra, apar topar hazırlanıp evden fırladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Adio Nonino.”diye seslendi, dedesine. Dedesi bakıp güldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedesi, eskiden,emekli olmadan önce uzun seneler Sümerbank Beykoz Kundura Fabrikası’nda çalışmıştı. Fırsat buldukça, özlemle o günleri anlatırdı: Orada yeni gelen makinaların kurulmasında çalışan Giovanni isimli bir italyan montör varmış. Boylu poslu, yakışıklı; sevimli, konuşkan bir adammış. Dedesini çok severmiş. Çok da çalışkanmış; geceyarılarına kadar çalışırmış. Dedesi ondan da fazla çalışırmış. O, işini bitirip fabrikadan çıkarken dedesine, “benim işim bitti sana kolay gelsin” anlamında, “Adio nonino” diye takılıp, veda edermiş. Memet de dedesinin sık sık anlattığı o montörü hatırlatıp, takılmak için “Adio nonino,” diye veda ederdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedesi arkasından “Okuldan çıkınca çabuk gel, pazara gideceğiz,”diye seslendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çantasını alıp evden fırladığında hava iyice aydınlanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beykoz sırtlarından aşağıya baktığında kocaman bir nehir gibi kıvrıla kıvrıla akan İstanbul Boğazı’nı gördü. Okula giden yokuşu tırmanırken her sabah aynı manzarayı da görse, yine de bir iki dakika durup, arkasına bakmaktan kendisini alamıyordu. Aşağıda vapur iskelesinin bulunduğu meydanda dolmuş minibüslerinin, koşuşan insanların karmaşası bir karınca yuvasını andırıyordu. İşine giden kadınların, erkeklerin,okuluna giden öğrencilerin, trafik karmaşasının gürültüsü ta yukarılara kadar ulaşıyordu. Martıların çığlıkları da bu gürültüye karışıyordu. İki yakası bir araya gelmeyen bir şehirdi burası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi hazan mevsimi yaşanıyordu, bir anlamda hüzün mevsimi…Yerler sararmış yapraklarla doluydu. Sarı sarı yaprakların rüzgarla sürüklenirken çıkardıkları hışırtı, dallarından kopup ayrılmanın hüznüyle hıçkırışlarının sesiydi sanki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisini bir ara gösteren güneş aniden kaybolmuştu. Gökyüzü kara kara bulutlarla yüklüydü. Bulutlar da yağmurla… Havada bir sıkıntı vardı. Yağmur yağsa hava rahatlayacaktı sanki. Birden yağmurluğunu almadığını hatırladı. Ya aniden yağmur yağarsa?.. Eve dönmek için çok geçti; yokuş yukarı, okula doğru koşturmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okullar açılalı daha bir ay bile olmamıştı. Okulunu, arkadaşlarını seviyordu. “Sevmek güzel bir duygu,” diye düşündü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ders zili çalmadan sınıfa girdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki ders arasında bahçede öylece dolandı durdu; oyun oynayan arkadaşlarının arasına karışmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün nedense kendisini derse veremiyordu. Ara ara dalıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arka sıralardan birinde babası Memet’inki gibi Almanya’da çalışan Rıza oturuyordu. Babasının getirdiği uzaktan kumandalı arabayı kurcalıyordu gizli gizli. En sonunda öğretmene yakalandı. Öğretmen, uzun uzun yüzüne bakıp, “Bir daha okula getirme,”dedi. Arabayı alıp kürsünün yanına koydu.&lt;br /&gt;“Dersten sonra alırsın,”diye fısıldadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okul çıkışında, Rıza ile birlikte döndüler. Rıza’ların evi evlerinin yolunun üstündeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızdırmak için “Artık oyuncak arabaları bırak ta, biraz yaşına uygun şeylerle uğraş,” dedi. Şaka olduğunu bile bile kızdı Rıza, ama sesini çıkarmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yandaki sınıfta Okan diye bir çocuk var ya, babası ona bilgisayar almış. İnternete de bağlanmışlar. Geçen gün beni evine çağırdı. Korkunç bir şey: tam bir hayal dünyası; içinde yok, yok. İnternette gezinti diyorlar. Saatlerce başından kalkamıyorsun. Merak ettiğin herşeye ulaşabiliyorsun.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnternet te neymiş?”diye sordu Rıza, safça.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Valla, görmeden anlatması zor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rıza’nın babası bahçede ağaçlarla ilgileniyordu. Almanya’dan izinli gelmişti. Bir kaç gün sonra geri dönecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Memet’in babası da Almanya’da çalışıyor.”dedi Rıza babasına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba benim babamı tanır mı sorayım, diye düşündü bir an. Soracak oldu, sonra vazgeçti; nereden tanısındı koskoca Almanya’da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğleden sonra dedesiyle birlikte pazara gidip, alışveriş yaptılar. Dönerken tüyleri yoluk, cılız bir çilli horoz aldılar. Horozu eve kadar Memet taşıdı. Ürkek bir horozdu bu. Küt küt atan yüreğini elinde hissediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve geldiklerinde horozu diğer horozların ve tavukların bulunduğu kümese saldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün mahalle maçları vardı. Memet, birşeyler atıştırdıktan sonra maça gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Top oynayıp eve döndüğünde kümeste kıyamet kopuyordu. Horozlardan biri yeni horozu bir köşeye sıkıştırıp altına almış gagalayıp duruyordu. Pazardan alınan yeni horoz perişan bir haldeydi; ibiğinden kan sızıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memet, hemen bir sopa alıp kümese daldı. Çilli horozun durumu kötüydü. Zor bela diğer horozun elinden kurtardı; kaptığı gibi kümesin dışına çıkardı. İbiğinden fena yaralanmıştı zavallı horoz. Memet, horozu kucağına alıp bir ağacın altına oturdu; mendiliyle kanayan yarasını temizledi. Horozun minik yüreği yine küt küt çarpıyordu; çok korktuğu her halinden belliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memet, sanki anlarmış gibi horozu “Üzülme,”diye avutmaya çalıştı,”Sana ayrı bir kümes yaparım. Hem de daha güzelini.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Horozu koltuğuna alıp,otlatmak için evlerinin bulunduğu sokağın sonundaki boş arsaya götürdü. Horoz, taze otları midesine indirince kendine geldi; gezinmeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memet, bir ara dalmıştı; kafasını kaldırıp baktığında yaralı horozun başını almış, ilerideki ağaçların arasına doğru uzaklaşmaya başlamış olduğunu gördü. Birden telaşlandı; arkasından koşmaya başladı. Memet telaşlanıp koşmaya başlayınca, horoz kaçmaya başladı. Sanki biraz önce kümeste hırpalanan o değildi. Memet hızlandıkça o daha hızlı koşuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memet, yine horoz anlarmış gibi bir yandan koşuyor, bir yandan da “Kaçma dur, ben senin dostunum,”diye bağırıyordu. İkna olmamış olacak ki kısa bir kovalamacadan sonra Çilli Horoz çalılıkların arasında kayboldu. Memet, sağa bakındı, sola bakındı, yoktu. Hayret sanki yer yarılmıştı da içine girmişti. Hava kararıncaya kadar her tarafı aradı. Akşam karanlığı bastırınca da iyice ümidini kesti. İçini bir sıkıntı bastı. Şimdi ne diyecekti, dedesine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çilli Horoz, bu yapılır mı? Halbuki ben senin dostundum. Seni dayaktan kurtarmıştım,” diye sızlandı. Çaresiz eve döndü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam yemeğinde dedesi durumu farkedecek diye ödü koptu. Hemen anlatmak doğru değildi. Sabah erken kalkıp, gün ışığında bir daha aramaya karar verdi. Belki de horoz pişman olup geri dönerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemekten sonra ders çalışmak için odasına girdi. Aksiliğe bak ki ertesi gün sınavı vardı ve ders çalışması gerekiyordu. “Ah horoz ah, seni bir bulur yakalarsam kesip, tüylerini yolacağım; anneme etinden yahni, suyundan da şehriyeli çorba yaptıracağım,” diye söylendi. Şaka yapıyordu, onunkisi horozun arkasından korkutmacaydı; hiç öyle bir şey yapamazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elinde kitap yatağına uzandı. Gözleri kitaplığına takıldı; rafları dolduran kitapların pek çoğunu okumuştu. “Ben, çok okuyan bir çocuğum”,diye böbürlendi kendi kendine. “Yaaa, hayırsız horoz, ben senin bildiğin kitap okumaz çocuklardan değilim. Eğer kaçmasaydın sana okuduğum kitaplardaki öyküleri anlatırdım,” diye mırıldandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitaplığının yanındaki duvarda bir dünya haritası vardı. Askerdeki ağabeyinin haritasıydı bu. Dedesinin bütün iyi niyetli tekliflerine karşın, onun coğrafya dersine yardımcı olmasını istemezdi; dedesi eski bilgileriyle kafasını daha çok karıştırıyordu. Harita güncel miydi, artık bilemiyordu. Çekoslavakya’nın neresi Slovakya, neresi Çek Cumhuriyeti olmuştu? Slovenya, Hırvatistan, Kosova, Makedonya neredeydi; Bosna Hersek’i daha kaç parçaya böleceklerdi? Eski Doğu Almanya, Batı Almanya sınırı nereden geçiyordu? Bu bölme, parçalama, birleştirme oyununu hangi amcalar seviyordu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babasının çalıştığı fabrika haritanın neresindeydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ah babacığım ah! Seni ne kadar özledim… Öf, hayırsız horoz, öf. Seni yarın sabah yakalayacağım; kesip, anneme etinden yahni, suyundan çorba yaptıracağım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok yorgun düşmüş; uykuya dalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ara çorabının ucundan çekiştirildiğini hissetti. Doğrulup, baktı. O da ne ?!.. Bizim Çilli Horoz, çorabını gagasının arasına almış, çekiştirip durmuyor mu?!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memet:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayrola, sen kaybolmamış mıydın ?”diye sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok canım. Bahçede geziniyordum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biliyordum, zaten geri döneceğini. Fakat ödüm koptu. Ne hesap verecektim dedeme.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Horoz güldü:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dalmış gitmişsin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Haritaya bakıyordum. Bak, babamın çalıştığı fabrika şuralarda bir yerde.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hımmm. Oldukça uzaktaymış. Hiç gittin mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok canım. Ne zamandır babam da gelmedi. Çok özledim, onu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Niye sen kalkıp gitmiyorsun, o zaman? Hem seni görünce sevinir, sürpriz olur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Benimle alay ediyorsun galiba.” Bir koşu haritanın başına gitti, ”Bak burası İstanbul, bizim bulunduğumuz yer; burası da Almanya, babamın çalıştığı ülke. Ne kadar uzak değil mi? Otobüsle gitmeğe kalksak günlerce yolculuk etmemiz gerekir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Otobüsle gitmeyeceğiz ki.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hooop, n’oluyoruz! Birlikte bir yere mi gidiyoruz; gitsem bile seni de peşime mi takacağım!? Hem niye seni ilgilendiriyorki bu?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Vallahi sen bilirsin. Ben sana sadece yardımcı olmaya çalışıyorum. Ne de olsa benim dostum sayılırsın; senin de bana çok yardımın oldu. Sana can borçluyum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Abartıyorsun. Ben sadece insanlık görevimi yaptım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben de sana bir insanlık görevi yapayım diyemeyeceğim; çünkü ben bir horozum. Ama gene de sana yardımcı olmak isterim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memet, toparlanıp “Amma saçma bir diyalog geçiyor aramızda diye,” düşündü; karşılıklı oturmuş bir horozla konuşuyordu. Horozlar insanlar gibi konuşamazdı ki. Çok yorulmuştu; “Okuduğum kitapların da çok etkisinde kalmış olabilirim; böyle saçmasapan hayaller görmemin nedeni bu,”diye mırıldandı. Yine de merak edip sormaktan alamadı kendisini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Anlat bakalım, şu muhteşem tasarını. Nasıl gideceğiz, Almanya’ya?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biraz zor olacak. Ama kararlıysan gideriz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nasıl?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Basit. Sen benim üstüme ata biner gibi bineceksin. Ben de havalanıp uçacağım; uça uça gideceğiz.Tabii arada bir yere inip dinlenmemiz gerek. Uzun yol otobüs şoförleri bile arada bir ihtiyaç molası veriyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen benim yorgunluğumdan yararlanıp, dalga geçiyorsun.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Niye? Sen televizyonda “Uçan Kaz” adlı çizgi-filim dizisini seyretmedin mi hiç?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben doğmadan önce öyle bir şey varmış.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kazlar uçabilir, ama horozlar uçamaz, diye itiraz edecek oldu. Sonra düşündü ki zaten her şey baştanbaşa saçmalıklarla doluydu.Oturup, konuşabilen bir horozla söyleşip, sonra da onun uçup uçamayacağını tartışıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memet :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Babamı görmeyi çok istediğimi biliyorsun.”dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O zaman lafı uzatmayı bırak da, hemen hazırlan,”diye kestirip attı horoz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memet, kuşkuluydu; ya horoz doğruyu söylüyorsa? Kalkıp hemen giyindi. Yolculukta gerekli olabilecek şeyleri alelacele toparlayıp spor torbasına doldurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yandan hazırlanıyor, bir yandan da düşünüyordu: Bir horozun aklına uyup maceraya mı giriyordu yoksa?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Peki, sen daha önce o taraflara gittin mi? Yolumuzu nasıl bulacağız?” diye sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kolay… Sen benim kuyruğumdan bir tüy kopart; havaya at. Tüyün düştüğü taraf, babanın çalıştığı şehrin yönünü gösterir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zavallının yolunmuş kuyruğunda yalnızca bir kaç tüy kalmıştı. Bir kaç kere yönlerini kaybedip tüy yolsa kuyruğunda başka tüy kalmayacaktı. Horozun dediğini yaptı; bir tüy koparttı; havaya attı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Horoz, garip bir tekerleme mırıldandı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ayşe ninenin güğümü&lt;br /&gt;Rüzgar uçursun tüyümü&lt;br /&gt;Kara çıkarmasın yüzümü&lt;br /&gt;Göstersin bana yönümü.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok komik gelmişti; Memet’in gülecek oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüy, rüzgarın etkisiyle havalandı. Havada bir kaç daire çizdi ve süzüle süzüle yere düştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Horoz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İşte, bu tarafa gideceğiz,”dedi, tüyün düştüğü tarafı göstererek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Atla üstüme.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memet, şaşkın bir halde Çilli Horozun üstüne çıkıp kollarını sımsıkı boynuna dolayıp sarıldı. Horoz, hızla kanatlarını çırpmaya başladı. Bütün tozlar havalandı. Yavaş yavaş havalandılar. Odasının penceresinden süzülüp, bahçeye, daha sonra ağaçların arasından, yapraklara sürtünerek yukarılara çıktılar; bir kaç ağacı ve komşunun evini teğet geçtiler. Sakar hayvan, nerdeyse karşıdaki evin bacasına çarpıyordu. İyice yükseldiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yükseldikçe evler, ağaçlar ufaldılar, ufaldılar. Işıklarla aydınlanan asfalttan farlarını yakmış arabalar geçiyordu. Artık evler birer kibrit kutusu büyüklüğündeydi. Memet aşağılara baktıkça ürperiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yahu Çilli Horoz, ben sana bir şey söylemeye unuttum. Ben de yükseklik korkusu var,” dedi güçlükle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çok geç. Alışırsın,” dedi Çilli pişkince.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memet horozun yüzünü göremiyordu, ama onun hınzırca sırıttığını hissediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüyün düştüğü yöne doğru kaç bin kanat vuruşu uçtuklarının farkında değillerdi. Bir ara Memet korkusunu yenebilmek için saymayı denedi. Sonra vazgeçti. Herhalde saatlerce uçmuşlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kaptanınız ihtiyaç molası veriyor,”dedi çilli horoz. ”Biraz dinlenelim; sonra yine devam ederiz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarsıla sarsıla yere indiler. Öfff, şükürler olsun. Acaba yürüyerek eve geri mi dönselerdi? Ama Memet alışmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç zaman kaybetmeden bir ağacın altına yattılar, uyudular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyandıklarında gün ışımıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memet mutfaktan alıp yanındaki torbaya tıkıştırdığı annesinin yaptığı böreklerden ve bir kaç domates çıkardı. Birlikte yediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biraz kendilerine geldiklerinde yürümeye başladılar. Uzun süre ormanda ağaçların arasında yürüdüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ormanın bitiminde bir yol inşaatı vardı. Kenarda bir taşa oturmuş, dinlenen iki işçiye yol sormak için yanaştılar. Selamlaşıp, söyleşirken Memet, işçilerin durgun ve üzgün olduklarını farketti; nedenini sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çok uzun zamandır, memleketimizden uzakta, gurbetteyiz,” dedi, işçilerden biri. “Gelirken kızım hastaydı. İyileşti mi, n’oldu bilmiyorum; bir haber alamadık.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Mektup yazıp sormadınız mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Okuma yazmamız yok, yazamıyoruz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben sizin için yazabilirim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşçi arkadaşına baktı, sevindi. Memet, torbasından kağıt, kalem çıkardı. Birlikte büyük bir ağacın altına oturdular. O mektubu yazarken Çilli Horoz da ağaca çıkıp, dallardan birine tüneyip, kestirdi. İşçiler söyledi, Memet yazdı. Her ikisine de uzunca birer mektup yazdı. Pek sevinmişlerdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çok sağolasın kardaş, ellerin dert görmesin,” dediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzunca boylu bıyıklı olanı ceketinin cebinden ağaçtan yontarak yaptığı bir kaval çıkardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Al kardaş, çam sakızı çoban armağanı; kabul et. Çaldıkça bizi hatırlarsın,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vedalaştılar. Memet yine Çilli Horozun üzerine çıktı. Yeniden havalanıp, uçtular. Alışmıştı, artık eskisi kadar korkmuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Az gittiler, uz uçtular, dere tepe düz uçtular; nice ormanlar, dağlar, köyler, kentler, nehirler aştılar. Uzunca bir süre uçtuktan sonra, Çilli, “Yoruldum,” dedi. Acıkmışlardı da. Memet torbasını karıştırdı; ancak torbada yiyecek bir şey kalmamıştı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memet horoza dönüp, “Biraz daha dayan,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Yiyecek bulabilecekleri bir kente, ya da köye raslayıncaya kadar uçtular. Yollarının üstüne çıkan ilk köyün yakınındaki tarlalara indiler. Çok küçük bir köydü burası.Köyün dar sokaklarına girdiler. Dolaşırken sokaklardaki insanların Türkçe dışında, bilmedikleri bir dilden konuştuklarını farkettiler; artık Türkiye’de değillerdi. Bunu o zamana kadar hiç düşünmemişlerdi. Ne yapacaklardı şimdi? Nasıl anlaşacaklardı bu insanlarla; dillerini bilmiyorlardı. Konuştuklarını anlamıyorlardı; ama Memet, bu insanların bir tuhaf, şaşkın halleri olduğunu hissetti. Bazı evlerin pencerelerinden ağlayan insanların sesleri geliyordu. Sanki bir yas vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokaklarda umutsuzca dolaşırken Türkçe konuşan birisine rasgeldiler. Onun yardımıyla yiyecek birşeyler buldular. Yine onun aracılığıyla köydeki tuhaf havanın sırrını da öğrendiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köyün yakınındaki ormanda yaşayan kocaman bir ayı küçük çocukları kaçırıp, yiyordu. Şimdiye kadar altı yedi çocuk kaybolmuştu. Ayıyı bulup, öldürmek için bir grup avcı birkaç kez gidip aramışlardı. Ama eli boş dönmüşlerdi; bütün aramaları boşa gitmişti. Ayı çok kurnazdı. Bir türlü izine raslayamamışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köylülerin durumu Çilli Horozla Memet’in içini parçaladı. Onlara sabır dileyip, ayrıldılar.Yırtıcı hayvanlardan, özellikle de köylülerin sözünü ettiği ayıdan çekindikleri için ormanın içine girmediler; olabildiğince yoldan ayrılmadan uzunca süre yürüdüler. Bir ara dinlenmek için yolun kenarına oturdular. Köyden aldıkları yiyecekleri çıkardılar, biraz yediler. Daha sonra Memet,işçilerin armağan ettiği kavalı çıkarıp, çalmaya başladı; çalarken derin düşüncelere kapılıp daldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memet, ne kadar zaman geçtiğinin farkında değildi; bir ara durdu, kafasını kaldırdı: Gördüklerine inanamayıp, donup kaldı. Karşısında kocaman bir boz ayı oturmuş, onu dinliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim uyanık Çilli horoz durumu Memet’ten önce farkedip bir ağacın üstüne çıkıp, kendisini güvenceye almıştı bile. Memet de koşup kaçmayı düşündü; ama beceremedi, kıpırdayamadı bile: Korkudan dizlerinin bağı çözülmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisini toparladığında ayının gözlerinin dolu dolu olduğunu, bir iki damla gözyaşının tüylü yanaklarından aşağı süzüldüğünü farketti. Ayı ağlıyordu.Memet korkusunu yenip cesaretle sordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ağlıyorsun, galiba?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında ne saçma bir soruydu? Ayının ağladığı zaten görülüyordu. Neyse, konu açmak için böyle bir giriş yapması gerekiyordu belki de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayı :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Elimde değil, duygulandım,” diye yanıt verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Söyleseler inanmazdım.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Neden? Hep kaba hayvan derler bizim için, ondan mı? İnsanlar birbirlerine hakaret etmek için bizim adımızı kullanırlar; kızdıklarında birbirlerine ‘ayı’ derler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memet, bir şey diyemedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayı, “Böylesi bir duygusallığı benden beklemiyordun, değil mi?” diye devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Doğrusu öyle.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Meyva yer misin?” Topladığı en güzel armutlardan uzattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memet, armutları elinin tersi ile geri çevirdi. Korkusunu iyice yenmişti; kızgınlıkla çıkıştı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ağlayarak kendini iyi yürekli biriymiş gibi göstermeye çalışma boşuna. Beni kandıramazsın. Senin gibi bir canavarın sunduğu armutları yemem.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Canavar mı? Ben mi canavarım!?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Haksızlık ediyorsun. Sen canavar görmemişsin. Bir kere işin gerçeğini söyleyeyim mi? Aslında kaba ve kötü olan, insanlar. Hele o avcı dedikleri?.. Av denilen saçma bir zevk için hayvanları öldüren; doğayı kirleten siz insanlar değil misiniz?”diye sitem etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Doğru olabilir; ama senin de küçük çocukları kaçırıp yemeğe hiç hakkın yok.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Küçük çocukları kaçırıp yemek mi? Neler saçmalıyorsun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yalan mı!?” diye bağırdı Memet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çilli horoz, kaçıp çıktığı ağacın tepesinden dehşet içinde onları izliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayı :&lt;br /&gt;“Doğru değil, bütün bunlar.Bunu sana kanıtlarım,”dedi, kararlı bir tavırla,”Lütfen, beni takip et,” diye ekledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çilli Horoz, ağacın üzerinden Memet’e gitmemeleri için yalvardı, ama dinletemedi; birlikte ayının arkasına takıldılar. Sık ağaçların arasından geçtiler; ormanın içine doğru yarım saat kadar yürüdüler; sonunda kocaman bir mağaranın ağzına geldiler. Bu ayının ini olmalıydı. Ama o da ne ?! Mağaranın önündeki açıklıkta , bir kaç küçük çocuk kendilerinden geçmiş, neşe içinde oynuyorlardı. Çocukların bazıları da ayının onlar için topladığı meyvaları iştahla yiyorlardı. Memet’le, Çilli Horoz hayret içinde kaldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gördün mü, ne kadar mutlu görünüyorlar,” dedi boz ayı; ”Burada ormanda tek başıma çok sıkılıyorum; yalnızlık çok kötü bir şey. İnsanlar da benden gereksiz yere korkuyor, dostluk göstermiyorlar. Bazılarının ormana gelip kötülük etmelerine karşın, onlarla dost olmayı ne kadar çok isterdim. Onlarla dost olamadım, ama kaçırdığım çocuklarıyla dost oldum. Onları çok seviyorum. Birlikte çok mutluyuz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memet:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne olursa olsun yaptığın gene de çok yanlış. Bu çocukların ailelerinin ne durumda olduğunu biliyor musun? Çocukları ailelerine geri vermelisin. Hem de hemen!” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boz ayı sus pus olmuştu. Yaptığının yanlış olduğunu anlamış olacak ki hiç sesini çıkarmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Pekala,” diye başını salladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Çocukları toplayıp köye doğru yola çıktılar. Köylüler ayıyı görünce tedirgin oldular; ama Memet, durumu anlattı. Köydekiler çocuklarına sağ ve sağlıklı kavuşunca sevinç çığlıkları attılar. Anneler, babalar çocuklarıyla sarmaş dolaş oldular.&lt;br /&gt;Memet, olanı biteni bütün ayrıntılarıyla köylülere anlattı. Onlar da boz ayıyı affettiler; dostluk ellerini uzattılar. Boz ayı çok mutluydu: Artık yalnız değildi, onun da dostları vardı. Her gün köye gelip çocuklarla oynayabilecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Gece köyde konuk oldular. Ertesi sabah yola çıkmak için erkenden kalktılar, hazırlandılar. Köy halkı yolda ihtiyaçları olur diye çeşitli yiyecekler getirmişlerdi. Yaşlı bir nine eski püskü çizmeler getirmişti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu çizmelerin böyle eski göründüğüne bakma yavrum,” dedi Memet’e nine,”Bunlar sihirlidir.Babamdan kaldı. Ona da babasından kalmış. Yıllardan beri çatı arasında saklıyorum. Giyenlerin ayak ölçülerine göre büyür, küçülürler. Bunlarla attığın her adımda bir fersahlık yol alırsın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memet, “Aynı ‘Parmak Çocuk’ masalındaki çizmeler gibi, desene ninecim!”diye sevindi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En çok da Çilli Horoz sevinmişti. Hem uçup, hem Memet’i taşıyarak çok yorulmuştu. Memet,hemen çizmeleri ayağına geçirdi. Köylülerle vedalaştılar; boz ayıyla birbirlerine sarıldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yolda pek kimseye görünmemeye dikkat edin. Yabancısınız; pasaportunuz, vizeniz falan da yoktur,”diye öğüt verdi köylüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çilli Horoz iki gündür çokça yorulmuştu. Bu kez Memet onu kucağına aldı. Arkadaş dayanışması diye buna denirdi.Torbasını da sırtına astı.Yola çıktılar. Bir adımda bir fersah yol alarak, az gittiler, uz gittiler, dere tepe düz gittiler; dağlar, tepeler aştılar. Dura dinlene gün batımına kadar yol aldılar. Karanlık bastırmadan geceyi geçirecek güvenli, kuytu bir yer bulmaları gerekiyordu. Onlar aranırken telaşlı telaşlı koşuşturan bir kız gördüler. Zararsız birisine benziyordu; ona bir şeyler sorabilirlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir dakika bakar mısınız?”diye seslendi Memet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kız durmakla durmamak arasında kararsız bir tavırla:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Acelem var. Ne istiyorsanız lütfen çabuk söyleyin,”dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memet, birden kızı çok yakından tanıdığı birisine benzettiği duygusuna kapıldı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İsminiz ne sizin?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Alis. Niye sordunuz ki?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yoksa ‘Alis Harikalar Diyarında’ki Alis mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet!?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne şaşırtıcı, garip şeyler oluyordu. Masalların içinde yaşıyordu sanki. Defalarca, yutarcasına okuduğu bir kitabın kahramanı karşısındaydı. Bir imza alsam, arkadaşlarıma göstersem arkadaşlarımı ne biçim etkilerim diye düşündü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben sizi tanıyorum.” dedi, bilgiççe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alis, kibirli bir şekilde “Beni tanıman değil, tanımaman şaşırtıcı olurdu.”diye cevap verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Benim adım Memet. Bu da arkadaşım Çilli Horoz.”diyerek, tanıttı kendisini. Bir çırpıda nereden geldiğini, nereye gittiklerini, başlarına neler geldiğini anlattı. Alis, geç kalmanın sıkıntısıyla sabırsız, koşturmaya devam ediyordu. Memet’le Çilli Horoz da onunla birlikte, hem konuşuyor, hem de koşturuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Geceyi geçirebileceğimiz bir yer arıyoruz. Bize yardım edebilir misin?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alis, “Hımmm,”diye duraksayıp, düşündükten sonra, “Sen iyi bir çocuğa benziyorsun. Sana yardım edebilecek birilerini tanıyorum.Benimle gelin. Yalnız acele etmeliyiz, çok geç kaldım,”dedi.&lt;br /&gt;Koşturmaya devam ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alis, koştururken anlatıyordu : Ormanda bütün masal ve öykü kahramanlarının özel bir toplantısı vardı. Yılda bir kaç kez böyle toplanıp çeşitli sorunları tartışırlarmış. Masal ve öykü kahramanlarından başka kimse katılamazmış bu toplantılara. Aslında Memet’le Çilli Horoz’un toplantıya katılması uygun değildi, ama Alis’in içi ısınmış, güven duymuştu onlara. İnşallah diğerleri kızmazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nefes nefese toplantı yerine vardılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplantı yerinin yakınında, bir ağacın tepesinde gözcülük yapan Peter Pan, “Gene geç kaldın, Alis,” diye payladı Alis’i.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes oradaydı: Kül Kedisi Sinderella, Küçük Prens, Kırmızı Şapkalı Kız, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, Keloğlan, Pinokyo, Çizmeli Kedi, Bremen Mızıkacıları, Tom Sawyer ve diğerleri… Memet’in hayatının en mutlu anlarından biriydi; bütün sevdiği masal ve öykü kahramanları bir aradaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhtiyar Ezop toplantıya katılanların en yaşlısıydı. Toplantıyı yönetmek işi de ona düşmüştü. Alis, geç kaldığı için özür dileyerek, Memet’le Çilli Horoz’u tanıştırdı. Durumlarını anlattı; önceden onay almadan, danışmadan onları toplantıya getirdiği için de ayrıca özür diledi. Toplantıya katılanların hepsi Memet’le Çilli Horoz’un toplantıya katılmalarından hoşnut olduklarını belirttiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşlı Ezop, “Öhö öhhö,” diye hafifçe öksürerek boğazını temizledikten sonra toplantıyı açtı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hoşgeldiniz arkadaşlar! Herbiriniz değişik ülkelerden, dünyanın çeşitli yerlerinden uzun bir yol katederek geldiniz.Hepiniz geleneksel toplantılarımızı neden yaptığımızı biliyorsunuz. Bizler çocuklara iyiyi, güzeli, sevgiyi, hoşgörüyü anlatmak, kavratmak için yazılmış, söylenmiş yıllardan, yüzyıllardan beri, anlatılan, okunan öykülerin, romanların, masalların kahramanlarıyız. Ama görüyoruz ki bizim öykülerimiz, romanlarımız, masallarımız nesiller boyu okunmuş, anlatılmış; bunları okuyan, dinleyen çocukların çoğu koca koca adamlar olmuş olmasına rağmen kötülükler bizim güzel dünyamızın yakasını bırakmadı. Kötülükler hala kol geziyor. Bu da bizi hem çok üzüyor, hem de düşündürüyor. Kötülükleri tümüyle yok etmenin yolunu bulmalıyız.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplantıya katılanların hepsi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet!.. Mutlaka bir yolunu bulmalıyız,”diye bir ağızdan bağrıştılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun uzun konuşup, tartıştılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pamuk Prenses’in yedi cücesinden Öfkeli, “Ne kadar üzücü,”diye haykırdı, sinirli sinirli, ”Dünyamızda hala savaş tehlikesi var; bir çok ülkede küçük çocuklar açlıktan ölüyor; milyonlarca çocuğun babası işsiz; milyonlarca insan yoksul ve mutsuz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memet, o zamana kadar konuşulanları sessizce ve ilgiyle dinlemişti. Öfkeli’nin konuşmaşı onu iyice heyecanlandırdı; dayanamayıp fırladı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet, Öfkeli amca doğru söylüyor. Benim babam da kendi ülkesinde bizi geçindirecek bir iş bulamadığı için Almanya’ya gitti; yıllardır orada çalışıyor. Bense uzun zamandır babamı göremedim. Bu yüzden çok mutsuzum. Babamı çok özledim,”dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son sözcükleri söylerken zor yutkunuyordu. Gözlerinden boşunan yaşlara engel olamadı. Bir anda ortalığı sessizlik kapladı; kimseden çıt çıkmıyordu. Herkesin gözleri dolu dolu olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sessizliği yine yaşlı Ezop bozdu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Arkadaşlar, kardeşimizin öyküsünü dinlediniz. Gördüğünüz gibi insanları mutsuz kılan çok sorun var.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pollyanna, her zamanki iyimser tavrıyla :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ama gene de çok umutluyuz. İyilik oldukça yol aldı. Ve gün gelecek sevgi ve iyilik, kötülükleri tümüyle yenecek, yok edecektir,”dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Pollyanna haklı, ama biraz fazla iyimser,”dedi Pinokyo, “Sevgi, güzellik ve iyilik, çirkinlikleri, kötülükleri her geçen gün yeni yeni yenilgilere uğratıyor. Durum gerçekten de umutsuz değil, umut vericidir. Gelecek, bize sevgi dolu, güzel günlerin sözünü veriyor. Yalnız bize de önemli görevler düşüyor. Vargücümüzle iyiyi, güzeli, doğruyu öğretme görevimizi sürdürmeliyiz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırmızı Başlıklı Kız :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evet, evet,”diye onayladı, “Hem de çok fazla çalışmalıyız.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ve kötü kurtlara yem olmamalıyız,” diye muziplik yaptı Keloğlan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşlı Ezop söze karıştı, “Toplantımızı bir sonuca bağlamalıyız,”dedi; bir sonuç konuşması yaparak konuyu toparladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsi birden çocuklara iyiyi, güzeli, doğruyu aşılamayı sürdürmeye karar verip, and içtiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memet’le Çilli Horoz, o gece Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’in ormandaki evinde konuk oldular. Ertesi sabah gün doğarken kalktılar. Yedi Cüceler, onları ormanın bitimindeki yola kadar götürüp yolcu ettiler. Kestirmeden nasıl gidileceğini tarif ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Memet’in babasının çalıştığı kent pek fazla uzakta değildi. Uzunca bir süre tarla aralarından, patikalardan yürüdüler. Bir süre uçtular, bir süre de sihirli çizmelerle yol aldılar. Kenti uzaktan gördüklerinde güneş iyice yükselmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kente vardıklarında sokaklar nerdeyse bomboştu. Büyük ve görkemli bir kentti burası. Herkes işinin başına varmış, çalışmaya başlamıştı bile. Tek tük insanlar dolaşıyordu sokaklarda. Memet, bunlardan bir ikisiyle konuşmayı denediyse de pek ilgilenen olmadı. Dükkanlardan birinin önünden geçerken içeride alışveriş yapan gür bıyıklı, esmer bir adam gördü. Mutlaka Türk olmalıydı bu adam. Alışverişini bitirinceye kadar dükkanın kapısında beklediler. Memet, adam dışarı çıkınca arkasından ürkerek seslendi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Amca.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam başını çevirip baktı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Efendim yavrum ?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Size birini soracaktım…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“..!?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tutturmuştu; adam Türktü, adı Ali’ydi; onyedi yıldır Almanya’da çalışıyordu; raslantıya bakın ki Memet’in babasını tanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ali amca :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bak hele şu işe,”dedi.”Baban seni görünce çok sevinecek. Bugün izinliyim. Seni babanın çalıştığı fabrikaya götüreyim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memet’le Çilli Horoz, Ali Amca’nın otomobiline binerek kentin dışındaki fabrikaya gittiler. Kapıdaki yüzü gülmeyen, asık suratlı bekçi, Çilli Horoz’u içeri almak istemedi. O da bahçede kaldı. Canına minnetti; her taraf yemyeşil çimdi. Ye, ye bitmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ali Amca, bekçiyle uzun uzun almanca birşeyler konuştu. Fabrika binasına girip merdivenle bir kat yukarı çıktılar; camlı bölmelerden oluşan bir yere geldiler. Burası yönetimle ilgili odaların bulunduğu kısımdı. Odaların kapılarının açıldığı koridorun öteki yanında, aşağıda üretimin yapıldığı çok büyük bir alana bakan, boylu boyunca uzanan bir cam vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üretimin yapıldığı kocaman alanda işçilerin üzerinde çalıştıkları yürüyen bantlar vardı. Yürüyen bantlarda çalışan her işçi, kendi önüne geldiğinde yapılan ürünün bir parçasını takıyordu. Parçalar, takıla takıla yürüyen bandın sonundan bir otomobil olup çıkıyordu. Kimi işçi bir arabanın tekerleğini, kimisi jantını, kimisi de direksiyonunu takıyordu. Sonunda ortaya herşeyi tastamam bir araba çıkıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memet, koridorda, camın arkasından bakarken yürüyen bantların önünde çalışan işçilerin arasında babasını gördü. Camı tıklatıp, elini sallamaya başladı. Babası bir türlü onu farkedip göremiyordu. Cama daha hızlı vurmaya başladı. Gürültüye bürolarda çalışanlar çıktı. Rahatsız olup koridora çıkanlar, kızgın bakışlarla Memet’i süzüyorlardı. Gözlüklü, uzun boylu, sarışın bir alman kolundan çekip sürükleyerek onu dışarı çıkarmaya çalıştı. Pencerenin pervazına tutunarak direndi. O sırada babası Memet’i farketti. Memet, adamın elinden kurtulup cama yaslandı. Elini salladı. Babası da elini sallamak istedi; ancak yürüyen bandın üzerinde, önüne gelen arabaya kendisinin takacağı parçayı monte etmesi gerekiyordu; yoksa üretim altüst olurdu: Elini kaldırıp sallayamadı. Kafasını kaldırıp bakmaya bile fırsatı olmuyordu. Tam parçayı yerine takıp kafasını kaldıracağı sırada yürüyen bant yeni bir arabayı önüne getirdi. Ona da parçayı taktığında bir yenisi geldi önüne.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memet, yukarıda bir yandan camı yumrukluyor, bir yandan da “Baba, baba,”diye bağırıyordu. Sarışın alman yine kolundan yakaladı, sürüklemeye çalıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babası bir türlü fırsatını bulup, kafasını kaldırıp bakamıyordu. Durmaksızın, bir makina gibi, önüne gelen arabalara parçaları takıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Memet, sabah uyandığında gördüğü ilginç rüyanın etkisiyle sersem gibi olmuştu. Çilli Horoz, onunla birlikte yaptıkları yolculuk, başlarına gelenler : Ne garip bir rüyaydı bu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evin içinde de bir tuhaflık vardı. Odasının penceresinden güneş ışıkları sızıyordu; güneş yavaş yavaş yükseliyordu. Bir kere ilk tuhaflık buradaydı; dedesinin çoktan kalkıp başını okşayarak okula gitme vaktinin geldiğini söyleyip, Memet’i uyandırması gerekirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yataktan kalkıp sofaya doğru yöneldi. Annesi ve babaannesi sedire oturmuş için için ağlıyorlardı. Eve konu komşu doluşmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dedesi ölmüştü. Sevimli, iyi yürekli, birilerini incitmekten ödü kopan Büyükbabacık gürültüsüz, patırtısız terketmişti bu dünyayı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağlamak gerekiyordu, ağlayamıyordu. Annesi alelacele giydirip, okula gönderdi Memet’I; belli ki ölüm sessizliğine bürünen bu ortamdan uzaklaşmasını istiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okul yolunda geriye dönüp baktı: Herşey aynıydı. Aşağıda vapur iskelesinin olduğu meydanda işine giden kadınlar, erkekler, okuluna giden öğrenciler, çığlık çığlığa uçuşan martılar, minibüs şoförleri, iskeledeki vapurun kaptanı dedesinin öldüğünün farkında değil miydi? Niye kaptan vapurun düdüğünü “Vuuuup!,” diye öttürüp dedesine veda etmiyordu. Yoksa dedesi ölmemiş miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişen bir şeyler de vardı. Hazan mevsimindeydiler. Memet’in hayatının belki de en hüzünlü dönemecinde… Gökyüzünde kuşlar göç ediyor ; çığlık çığlığa İstanbul’u terkedip daha sıcak yörelere gidiyorlardı. Yapraklar da çırılçıplak bırakıp terkediyordu dallarını ; hışırtılı hıçkırıklarla ve belli ki istemeyerek…Yolda yağmur başladı ; gökyüzü boşanıyordu. Sonbahar ve yağmur… Sonbahar ve ölüm… Rüzgarda sararmış yapraklar uçuşuyordu. Uçuşup giden yaprakları kim geri getirecekti, dedesini kim geri getirecekti. Ölenler ne olurdu ki ? Ruhları aramızda dolaşır mıydı ? Mesela dedesine internetten ulaşabilseydi ; her gün internet aracılığıyla haberleşebilseydi, hoşbeş edebilseydi…&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Memet, okula gitti; ama okulda mıydı, yoksa başka bir yerde mi farkında değildi. Bütün gün dedesiyle birlikte yaşadıkları, anıları gözünün önünden film şeridi gibi geçti. Öğretmenlerin biri çıkıp, öbürü giriyordu sınıfa. Sessiz sinema oynuyorlardı sanki. Memet, söylediklerini, anlattıklarını duymuyordu bile. Başı uğulduyordu ; son dersin bitimini zor getirdi. Okuldan süklüm püklüm çıkıp evin yolunu tuttu. Yoksa bu da kötü bir rüya mıydı ; eve vardığında dedesini bahçede tavuklara yem verirken mi görecekti?&lt;br /&gt;Evdeki komşu kalabalığı bahçeye taşmıştı. Durumda bir değişiklik yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam olunca erkenden yattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu olanların kötü bir rüya olmasını; sabah dedesinin başını okşayarak uyandırmasını diledi uyumadan önce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niyeyse gece hiç rüya görmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Memet, sabah yine erken uyandı. Dedesinin olmadığı bir gün geçmişti. Herhalde buna alışamayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oturma odasından konuşmalar geliyordu. Ev yine kalabalıktı. Kim gelmiş olabilirdi? Yoksa?.. Evet, yoksa babası mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merak ve heyecanla yatağından fırladı. Annesi, babaannesi, amcaları, yengeleri ve babası oturma odasında oturuyorlardı. Babasının yüzü sapsarıydı; belli ki çok üzülmüştü. Dedesinin ölümünü duyunca bulduğu ilk uçağa atlayıp gelmişti. Memet, koşarak kucağına attı kendisini. Doyasıya babasının yanaklarından öpmeye başladı. O da Memet’e sımsıkı sarılmış yanaklarından öpüyordu. İşte bu düş değildi; sımsıkı sarıldığı babasıydı. Altın kaplama dişleriyle ona sırıtıyordu. Hasret bitmişti; ama keşke böyle bitmeseydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğle yemeği için oturduklarında annesi sofraya kızarmış bir tavuk getirdi. Memet’in Çilli Horoz geldi aklına: Bu kızarmış tavuk o olmasındı sakın. Ama olamazdı; zaten o kaçmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annesi Memet’e:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Evvelsi gün dedenle aldığınız horozu kümese koymayı unutmuşsun,”dedi,“Onu bahçede gezinirken buldum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek sofraya gelen Çilli Horoz değildi. Kaybolmamıştı da. Derin bir nefes aldı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çilli Horoz’a güzel bir kümes yapacağım. Öbür kümeste ona rahat vermiyorlar,” dedi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-112145813615340879?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/112145813615340879/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=112145813615340879' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/112145813615340879'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/112145813615340879'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2005/07/ocuk-yks-adio-nonino.html' title='Adio Nonino'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-111971093793270744</id><published>2005-06-25T07:37:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T07:59:00.336-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hakkımda yazılanlar'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='söyleşi'/><title type='text'>söyleşi</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/1600/T??nel"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/320/T%3F%3Fnel%20Cafe.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Yaşamı öykü edinen kalem: Mehmet H. Yazıcı&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Tuna Şaylağ&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bilim ve teknik çağı olarak nitelendirilen 20. yüzyıl, dünya tarihine salt bu özellikleri ile değil, insanoğlunun kendi ve başkaları ile yaşadığı yalnızlaşma, yabancılaşma durumları ile de damgasını vuracaktır. II. Gila Kohen Öykü Yarışması'nda, "Fanus" adlı öyküsüyle teşvik ödülünü kazanan Mehmet H. Yazıcı, modern kent yaşamının yozlaştırdığı ilişkileri, sadece fiziksel zevklere dayanarak yaşanan günü birlik cinselliği ironik bir anlatımla dile getiriyor.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trajı-komik bir olayın öykülendiği ve gerçek bir kara mizah örneği olan "Fanus"da Yazıcı, derinlikten yoksun ve riya üzerine inşa edilmiş insan ilişkilerini ölçülü bir duygusallıkla irdeliyor. Yazar (kendisi bu sıfatı henüz kabullenmiyor), "Öyküler ve Renkler" seçkisinde yer alan diğer hikayesi "Tiyatrocu"da da, toplumsal çalkantıların sona ermesiyle birlikte "para" gibi hayatın değişmez gerçeği ile eski büyük idealler arasında sıkışıp kalan işsiz bir aktörün hayatından acıklı bir kesit sunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara'da doğan ve tüm öğretim hayatını bu şehirde sürdüren Yazıcı ODTÜ Ekonomi Bölümü mezunu. İş hayatına bir süre Ankara ve İzmir'de devam eden Yazıcı, 1999'dan beri İstanbul'da, özel sektörde dış ticaret uzmanı olarak çalışıyor. Yazar, evli ve bir çocuk sahibi. Bir akşamüstü yaptığımız söyleşide Yazıcı kendini ve yazın serüvenini anlattı. Kendisine ilk olarak yazı ile ilgisinin nasıl ve ne zaman başladığını sordum: "Yazın geçmişim çok eski değil. Yazmaya ilgim okuma sevgisi ile başladı. Babam bizi bu konuda çok teşvik ederdi. Doğan Kardeş, Çocuk Haftası gibi dergilerin yanında Tom Mix, Pekos Bill misali çizgi romanlar da okudum. Sonra sırasıyla klasikler, nobel kazanan yazarlar, Rus ve Fransız Edebiyatının Tolstoy, Çehov, Gogol, Balzac gibi seçkin isimlerini ve tabii ki Orhan Kemal, Yaşar Kemal gibi Türk yazarları okumaya başladım. Onlardan çok etkilenmiş olmalıyım ki ilkokuldan itibaren Türkçe kompozisyon derslerinde hep öykü türü yazılar yazdım. Başarılı olmama rağmen inandırıcı olamamışım ki, hocalarım kompozisyonlarımın üstüne "Sen yazmışsan çok iyi" diye not düşerler ve onları aile büyüklerinden birinin yazdığını ima ederlerdi. O ödevleri ve Türkçe defterlerimi bugün hala saklıyorum. Ancak yazın sürecini devam ettiremedim. Dersler, daha sonra iş hayatının yoğunluğu öyle bir noktaya geldi ki üretememeye başladım ve o duygudan koptuğumu hissettim. Bunların yerine çok iyi fatura, dilekçe yazdım!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiirle ise çok geç ilgilenmeye başladım. Şiir okuyucusu da değildim. Ama hiç ummadığım zamanda, özellikle 5 sene boyunca yaşadığım ve içime dönme fırsatı bulduğum İzmir'de şiir beni buldu. Hilmi Yavuz'a "nasıl yazıyorsunuz?" diye sorulduğunda "Ben yazmıyorum, şiir geliyor ben yazıyorum" diye cevap vermiş ki bu çok doğru. Öykü ve şiirde ben kendimi 50 kuşağına yakın buluyorum. Tıpkı II. Dünya Savaşı'nda ormanlarda saklanan Japon askerleri gibi bir yerlerde saklandım ve seneler sonra bu kuşağın bir temsilcisi olarak ortaya çıktım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet H. Yazıcı kafası sürekli değişen fikirlerle dolu bir yazar. Yazılarının üstünde, bitmiş dahi olsalar, devamlı oynuyor, yeni ögeler katıyor. Buna örnek olarak da yazar Erdal Öz'ün 10 sene önce yazdığı "Odalar" adlı eserini tekrar kaleme almasını gösterdi. Yazıcı'nın bir kitap oluşturacak sayıda öyküsü var. Bunlar sanal ortamda "www.dergi.org" sitesinde yayınlanıyorlar. Ancak yazar yazmaya gerektiği kadar zaman ayıramamaktan şikayetçi: "Ben profesyonel bir yazar değilim. Mesleğim dış ticaret uzmanlığı. Ama yazın üstüne çok projem var ve devam etmek için çok zaman ve emek gerekiyor. Hayatlarını yazarlıkla idame ettiren Orhan Pamuk, Ahmat Altan gibi isimleri kıskanıyorum. Ben ise ancak özel hayatımdan çaldığım zamanlarda üretebiliyorum. Ayrıca iş hayatının bazı duyguları törpülediğini örneğin 16 yaşımda yazdığım bir öykü ile şimdikileri kıyasladığımda farkediyorum" dedi. Yazıcı en çok evrenden, yaşadıklarından ve gazete haberlerinden etkilenerek yazıyor. Çocukluk hatıralarında epey malzeme olduğunu, bunları ve hayatındaki diğer kayda değer olayları geç kalmış bir anı defteri gibi yazdığını anlattı. Sosyal bilimlere ve tiyatroya da ilgi duyan Yazıcı zamanında amatör tiyatroculuk da yapmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Yazmak benim için bir terapi, bence bunu herkes denemeli. Konsantre olduğum zaman kalem fikirlerimin hızına yetişemiyor" diyen Mehmet H. Yazıcı "şimdilerde hem öykü hem şiirde yeni bir eğilim çıktı. Konular hep imgeler üzerine oturtuluyor. Bunları inkar etmiyorum ancak okuyanı zorlamayan, içine alabilen ürünler olmaları gerekiyor. Edebi olmak kadar anlaşılır olmak da önemli. Mesela ben bazı yeni şairleri anlamak için kendimi çok zorlayıp, ders çalışır gibi üstlerinde duruyorum. Anlamayınca da acaba eğitimimde bir eksiklik mi var diye hayıflanıyorum. Sonradan da Nazım Hikmet, Orhan Veli, Atilla İlhan'ı okuyup anlıyorsak ve kimi dizelerini ezbere söyleyebiliyorsak, bir kerameti var diye düşünüyorum" dedi. Yazıcı'ya Gila Kohen Öykü Yarışması ve aldığı ödül ile ilgili düşüncelerini sordum. "Ben yazın sanatının öğrencisiyim. Sizin verdiğiniz bu ödül beni çok onurlandırdı ve teşvik etti. Bu ödüle layık olmak için daha fazla çalışmam gerektiğine inanıyorum. Ayrıca ödül kadar öykü alanında yetkin kişilerden oluşan bu jürinin takdirini kazanmak beni çok mutlu etti. O güne kadar fazla okunmuyordum. Ancak yarışmadan sonra aile çevremde ve arkadaş grubumda bir dalgalanma oldu. İnsanlar şaşırdı. Artık evde bilgisayara oturmak konusunda öncelik bende.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarışma gecesine gelince, organizasyon ve ödül töreni çok iyiydi. Daha evvel katıldığım Orhan Kemal ödül töreni sizinkinden daha iyi değildi. Eminim ki Gila Kohen Öykü Yarışması ileride Sait Faik, Haldun Taner yarışmaları kadar geleneği ve edebiyata katkısı olan bir etkinlik olacaktır. Ancak bu olayı destekleyecek bir takım faaliyetler yapılması gerektiğine inanıyorum. Örneğin öykü seçkisinin Fethi Naci gibi eleştirmenlere ulaştırılmasını, edebiyat dergilerinde boy göstermesini isterim. Çünkü genç yazarlar için edebiyat aleminde farkedilmek çok zor bir olay. Ben şu anda ODTÜ'lülerin çıkardığı Baraka dergisinin yazı kurulundayım. Bu yarışmayı konu edinip, dergide yazmayı düşünüyorum." Mehmet H. Yazıcı bu yarışma sonunda elde ettiği tecrübeler ışığında 6 ay sonra gerçekleşecek Haldun Taner Öykü Yarışması'nı kazanmayı hedefliyor. İleride adını daha sık duyacağımızdan emin olduğum yazara iyi şanslar diliyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-111971093793270744?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/111971093793270744/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=111971093793270744' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111971093793270744'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111971093793270744'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2005/06/sylesi-yasami-yk-edinen-kalem-tuna.html' title='söyleşi'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-111961426013864777</id><published>2005-06-24T04:46:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T07:44:49.741-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Posta İdaresinden Emekli Kamil Bey</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;Posta İdaresinden Emekli Kamil Bey&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Apaşikar, damıtılmış saf duygularla aşık&lt;br /&gt;Kamil Bey’in vefatı sarstı mahalleyi&lt;br /&gt;Ve de aileyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmla hatalarına aldırmaz,&lt;br /&gt;Nisan yağmuru kadar oyunbaz&lt;br /&gt;Bir komşu kızına sevdalıydı, Kamil bey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kelebek ömrü kadar kısa sevdaya razıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dalgasız denizler kadar durgun,&lt;br /&gt;“Devletin manevi şahsiyetine hakaret” etmeden yaşanmış&lt;br /&gt;Yarım asırlık asude ömrünü geride bıraktığında&lt;br /&gt;Tek bir macera vardı anılarında&lt;br /&gt;O da yazıldı mezar taşına :&lt;br /&gt;“Falan feşmekan oğlu,&lt;br /&gt;Posta İdaresi’nden emekli Kamil Bey&lt;br /&gt;Doğumu : .....&lt;br /&gt;Ölümü : .....&lt;br /&gt;Komşusunun kızına sevdalandı, vermediler.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet H. Yazıcı&lt;br /&gt;Eylül 2001, Kasımpaşa&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-111961426013864777?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/111961426013864777/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=111961426013864777' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111961426013864777'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111961426013864777'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2005/06/iir-posta-idaresinden-emekli-kamil-bey.html' title='Posta İdaresinden Emekli Kamil Bey'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-111961294945888256</id><published>2005-06-24T04:30:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T06:28:10.093-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Siir- Hamal Niyazi</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/1600/Kemal%20Cengizkan-??plik??i"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/320/Kemal%20Cengizkan-%3F%3Fplik%3F%3Fi%20%3F%3F%3F%3Fkmaz%3F%3F8.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;HAMAL NİYAZİ&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhtemelen bilmezsiniz Hamal Niyazi’yi&lt;br /&gt;Kayışlı hamalların duaeyeni&lt;br /&gt;Zaten artık yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanısaydınız anlardınız&lt;br /&gt;Mısır piramitlerinin yapılış sırrını.&lt;br /&gt;Tophane’de,&lt;br /&gt;Tayfunspor’dan sola saptığınız sokaktaki&lt;br /&gt;Kahvelerde bekleşen bütün hamallara sorun&lt;br /&gt;Hepsi sever Niyazi’yi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yasalardan bir tek Yerçekimi Kanununa karşı çıkardı.&lt;br /&gt;Bir de tatlı rekabeti vardı teknolojinin çocuğu&lt;br /&gt;Vinçler ve de forkliftlerle...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkaca bir kusuru yoktu Niyazi’nin.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-111961294945888256?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/111961294945888256/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=111961294945888256' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111961294945888256'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111961294945888256'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2005/06/siir-hamal-niyazi.html' title='Siir- Hamal Niyazi'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-111955868989564821</id><published>2005-06-23T13:28:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T07:29:37.424-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Postacının Oğlu</title><content type='html'>&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;Postacının Oğlu&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu türden törenleri hiç sevmezdi. Zaten kim severdi ki, ama başına gelmişti işte. Eski bir posta dağıtıcısı olan babası aniden ölmüş, bütün defin işlemlerini en büyük oğlu olarak üstlenmek zorunda kalmıştı. Koca bir gün boyunca morgtan belediyeye, camiye, oradan mezarlığa koşuşturup durmuştu. Neyseki her işin bir meraklısı, bir bileni oluyordu. Babasının eski arkadaşlarından biri yanına yine emekli postacılardan birini alıp, gittiği her yere yanında gelip yardımcı olmuştu. Aman yarabbi, ne bilinmedik karmaşık bir düzeni vardı bu işlerin… Tek başına olsa hiçbirini beceremezdi. Bu posta dağıtıcıları da ne kadar birbirlerini bağlı olurlarmış meğerse…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili babacığının artık bu dünyadan ebediyen ayrıldığına ölü bedeni mezara konulana kadar inanmak istememişti. Sanki uykusundaymış da gözlerini aralayıp “Çok susadım yavrum, bir bardak soğuk su verebilir misin?” diyecek. O da koşturup bir sürahi dolusu su ve bardakla yanına ilişecek, babası kana kana iki bardak suyu içtikten sonra şevkatle gözlerinin içine bakacak ve her zamanki gibi “Sağol yavrum, su gibi aziz ol” diyecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne kadar çok severdi babasını, babası da onu ve diğer çocuklarını. Onların en ufak hastalıklarında bile perişan olurdu adamcağız. Üzülmelerini hiç istemezdi. Tek lüksü su istemekti. Suyu çocuklarının elinden alırken bir tür sevgi köprüsü oluşturuyordu onlarla arasında. Aslında bir bardak suyu bile sıkılarak isterdi çocuklarından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazin bir cenaze töreniydi. Kazılmış mezarın içine indi, babasının kefene sarılı cesedini tabuttan çıkardıklarında artık kaçınılmaz sonu kabullendi. Kefenin üzerinden cansız bedenine sarıldı, öptü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Elveda babacık.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi sabah önce kuşlar uyandı. Yağmurlu bir gündü. Bütün gün pencerede oturup yağmur damlalarının sesini dinledi.Düşüncelere daldı. Sanki yağmur damlaları ile sohbet ediyordu. Babacığını kaybetmişti. Niyeyse babası yıllarca çalıştığı, emek verdiği mesleğini aniden bırakmıştı. Hiç konuşmamış, anlatmamıştı sebebini. Zaten olan biteni anlayamayacak kadar küçük bir yaştaydı. Bir şeylere kızmıştı, belki. İnsanın emekliliğini beklemeden işini bırakıp, işsizliği, parasızlığı göze alması için tepesini attıracak önemli nedenleri olmalıydı. Daha sonraları bir arkadaşıyla büfecilik yapmıştı. Badanacılık, dolmuş şoförlüğü yapmıştı, daha bir çok işe girmiş çıkmıştı ama ne iş yaptığını sorduklarında hep “Eski posta müvezzisiyim” derdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanın bir yakını ölünce eşyalarını toparlamak da yine en yakınlarına düşüyordu. Annesiyle birlikte babasının eski eşyalarını ayıkladılar. Ne kadar da çok pılı pırtı birikmişti. Pek çoğunu atmak gerekiyordu. Eski elbiseleri mahallenin yoksullarına verdiler. Anı değeri olanları bir kenara ayırdılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatak odasındaki divanın altından, senelerdir orada duran eski bir deri çantayı tozların arasından çıkardı. Bu babasının posta dağıtıcısıyken kullandığı çanta idi. Ayrılırken geri teslim etmemişti demek ki. Yıllarca çalıştıktan sonra babasının aniden mesleği bırakmasının nedenini annesine de sordu. O da bir şey bilmiyordu. Çekiştirerek çıkardığı çantayı açtı. İçi mektup doluydu. Sahiplerine ulaştırılamamış mektuplar. Kimbilir içlerinde neler vardı. Acı haberler, mutlu haberler içeren mektuplar…Hal hatır soran gönül alma mektupları. Belki de önemli sırlar taşıyan, ancak muhatabına ulaşamayıp sır kalan konuları içeren mektuplar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çantanın içindeki mektupları açmadan zarflarını gözden geçirdi. Bir ara şeytana uyup bir ikisini açmayı düşündüyse de vazgeçti, zarfları açmadı. Bu mektuplar ancak sahipleri tarafından açılmalıydı. Mektuplar biraz tozlanmıştı ama çok yıpranmamışlardı. Zarfların üzerindeki pullar oldum olası ilgisini çekerdi. Eskiden mektup almak ne kadar önemli bir şeydi. Herkesin evinde telefon yoktu. Olsa bile hatlar yeterli değildi. Şehirlerarası telefonları santrala yazdırmak, saatlerce sıra beklemek gerekiyordu, bir iki dakika konuşabilmek için. Ne faks, ne de internet biliniyordu. İnsanların uzaklardaki sevdikleriyle, yakınlarıyla haberleşebilmek için mektup en önemli araçtı. Mahallede postacının yolu gözlenirdi. Merakla “postacı amca bize mektup var mı?” diye sorulurdu. Varsa alınıp, sevinçle eve koşturulup mektup açılır, uzaktaki amcadan, teyzeden, askerdeki ağabeyden gelen mektup defalarca okunurdu. Oysa şimdi öyle miydi? Okulda söyledikleri “Bak postacı geliyor, selam veriyor,/ Herkes ona bakıyor merak ediyor.” Şarkısının bugün için anlamı neydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında babasıyla meslektaş sayılırdı. Bir süre bir kurye firmasında çalışmıştı.&lt;br /&gt;“Motorlu kurye aranıyor!” diye bir ilan okumuştu, gazetede. Mahalleden Yunus Ağabey’in toplayıp, adeta yeniden imal ettiği bir Harley-Davidson’u vardı. Ondan rica etmişti. İyi adamdı, Yunus Ağabey. Özenmiş, gıcır gıcır yapmıştı, eski motoru. Kendisinden çok aksesuarlarına masraf etmişti. Çok nazlanmadan vermişti, motorunu. “Yalnız dikkatli kullan, kaza yapma.” Diye tembihlemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşe kabul edildiğinde çok sevinmişti. Sabahın erken saatlerinde işe çıkıyordu. Motora bindiğinde birden havası değişiyordu. Yeleleri rüzgarda savrulan bir ata binmiş süvari gibi hissediyordu, kendisini. Şirketin verdiği telsizle yönlendiriliyordu. Verilen adrese gidip gönderiyi teslim aldıktan sonra, kaskını takıp motora atlayıp yola koyulduğunda yüzünü yalayan esintiyle adeta sarhoş oluyordu. “Yollar, sokaklar, güzelim caddeler ben geliyorum!”diye haykırmak geçiyordu, içinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En sevmediği yağmurlu, çamurlu günlerdi. Yanından geçen araçların sıçrattıkları su birikintileri, zifos, giydiği tulumu, postallarını ve hatta kaskını çamur içinde bırakıyordu. Bazı araç sürücüleri kasten keyiflendiklerinden yapıyorlardı, bunu.&lt;br /&gt;Bir gün kahvede, çamur içindeki giysileri ile otururken, arkadaşları onun bu haliyle dalga geçince, kızmış :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Benim üstümdeki pislik mübarek topraktan, siz asıl hayatın içindeki kirliliklerden sakının.” demişti. Sonra da söylediği şeylerin özlü söz olduğuna inanmış, böbürlenmişti, “Vay be ne biçim laf ettim!” diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trafik tıkanıklığı, gencecik yaşında damar tıkanıklığı kadar uzak bir sorundu onun için. Trafikte yumak olmuş araçların arasından geçip, dikiz aynasından geriye bakıp yola devam ettiğinde arkasından bakan bunalmış araç sürücülerinin kıskançlıktan çatladığını hissedip, keyifleniyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başlangıçta her şey çok güzeldi. Annesi, babası huzura ermişlerdi. Oğulları iyi kötü bir iş bulmuş, kahvehane köşelerinden kurtulmuştu. İş dönüşü Harley-Davidsonun üzerinde mahalleye girişi çok fiyakalıydı. Evlerin pencerelerinden, perdelerin arkasından komşu kızlarının hayranlıkla ona baktıklarını farkediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaç ay yapmıştı, bu işi? Cebindeki paranın hesabını yaptığında boğaz tokluğuna çalıştığını anladı. Aldığı paranın çoğu motorun benzinine, tamirine gidiyordu. Şirketin müdürünün odasına gidip, topuk vurup selam verdikten sonra durumu anlattığında adamın cevabı çok kısa ve net oldu : “İşine gelirse...” Adam haklıydı, bu işi yapmaya can atan binlerce, kendi gibi işsiz genç olduktan sonra...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O da babası gibi aniden işi bırakıp, motoru Yunus ağabeye geri teslim etmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Epeydir işsizdi. Babasının çantasından çıkan, sahiplerine ulaştırılmamış mektupları iletmeye karar verdi. Hem iyilik yapmış, hem de kendini oyalamış olurdu. İçlerinden seçtiği birkaç tanesini sahiplerine ulaştırmak üzere bir sabah erkenden sokağa çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sora sora mektuplardan birinin üzerinde yazılı adresi buldu. Aradığı adres Fatih’teydi. Ördek Kasap Mahallesi Karakoyunlu Sokak…İstanbul’un eski sokaklarından biri. Her şey değişmişti. Bir çok sokağın ismi bile aynı değildi. Evler yıkılmış yerlerine yeni binalar yapılmıştı. Ancak gene de şanslıydı. Mektup alıcısı kadını tanıyan birilerini bulmuştu. Onu kadının oğlunun çalıştığı dükkana götürdüler. Kendisinden bir kaç yaş küçük genç bir delikanlıydı. Şaşırmıştı. Annesi öleli çok olmuştu. Duygulandı. İki sokak ötede evleri vardı. Babalarıyla beraber oturuyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Delikanlı dükkanı komşuya emanet etti, beraber çıktılar. Yürüyerek oturdukları yeni eve gittiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Postacının oğlunu buyur ettiler. Çıtır çıtır ses çıkararak yanan bir odun sobasının yanında oturan yaşlı babasının yanında yer gösterdiler. Çay ikram ettiler. Adamın kızı, damadı ve torunları, hepsi sobanın etrafına toplanmışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşlı adam ne kadar da babasını andırıyordu. Çakısı ile çenttiği kestaneleri yanına oturduğu kızgın sobanın üzerine diziyordu. Kızaran kestaneleri üfleye üfleye soğutup, eliyle soyuyor, sonra da torunlarına veriyordu. Bir kaç tane de postacının oğluna ikram etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Maşallah torunlar çok sevimli. Kaç çocuk, kaç torun var amca?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir kızım, bir oğlum var. Kız evli. İki de torunum var ondan.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Torunlar daha çok seviliyor değil mi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Eh öyle...Çocuklarımı çok severim. Hayırlıdırlar.” Eğilip, elini ağzına siper edip, alçak sesle diğerlerinden duyurmadan, “Laf aramızda en çok benim oğlanı severim, seni getiren. Bambaşka bir çocuktur. Birbirimize çok düşkünüz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Postacının oğlunun aklına bir kaç gün önce yitirdiği babası geldi. Gözleri buğulandı. “Duygularını anlarım, amcacığım.” dercesine başını salladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Bu iki katlı evde hep birlikte yaşayıp gidiyoruz işte. Anaları da çok iyi bir kadındı. Çok genç yaşta kaybettik garibimi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Allah rahmet eylesin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Zor oldu...Çocukları tek başıma yetiştirmek, bu hale getirmek...Ama onlar olmasaydı hayat daha zor olurdu. Beni de çocuklarım büyüttü.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İhtiyar adam zarfı açıp, mırıldanarak okumaya başladı. Taktığı gözlüklerine rağmen kağıdı burnunun dibine sokmuş, heceleyerek okuyordu. Mırıltıların arasından ne dediği anlaşılmıyordu. Sobanın etrafında halka olmuş herkes merakla onu izliyordu. Sonlara doğru yer yer duralayıp, kağıdı indirip yanan sobaya gözlerini dikip dalıyordu. Oğlu, harıl harıl yanan odun sobasının içi geçmeden yeni ağaç parçaları atarak ateşi canlandırıyordu. Adamın tavrından mektuptan oldukça etkilendiği belli oluyordu. Bu hali onu izleyen oğlunu, postacının oğlunu ve diğerlerini iyice meraklandırıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mektubu baştan sona okuduktan sonra içinden bir kez daha okudu. Arada gene mırıldanıyor, ara sıra duraklıyor, gözleri dalıyordu. Mektup ölen karısına başka bir adam tarafından yazılmıştı.:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Biriciğim,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni çok özledim. Senden ayrı olmaya dayanamıyorum....Karnında aşkımızın meyvası, çocuğumuzu taşıyorsun. Biz birbirimize aitiz. Kocan olacak o adamı terket. Birlikte kaçalım. Çocuğumuzu kuracağımız yeni yuvamızda büyütelim...Seni çok, ama çok seviyorum. Lütfen beni daha fazla bekletme...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mektubun önemli kısmı bu cümlelerdi. Zaten çok uzun bir mektup da değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden sonra mektubu okumayı bitirip, gözlüklerini indirdi. Bir süre sessiz kaldı. Herkes merak etmişti. Oğlu sessizliği bozarak sordu. Yaşlı adam, “Yok bir şey oğlum, uzak akrabalardan biri göndermiş, hal hatır soruyor.” diyerek, mektubu yırtıp yanan sobanın içine attı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adamcağız seneler sonra, bu geç ulaşan mektup aracılığıyla ölen karısının doğurduğu çocuğun kendisinden değil, o zamana kadar kimsenin bilmediği sevgilisinden olduğunu öğrenmişti. Ancak artık bunun onun için bir önemi yoktu. Bu sırrı sobada yanan mektupla birlikte yok etmişti. Delikanlı onun oğluydu ve onu çok ama çok seviyordu. Hem de diğer çocuğundan, öz kızından daha fazla seviyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam, postacının oğluna döndü. “ Senin işin gücün yok mu?” diye terslendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk geldiği anda gördüğü misafirperverlikle bu tavır arasındaki farka şaşırdı. Afallamış bir şekilde bir süre oturdu. Sonra izin istedi ve çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halbuki yaşlı adamı kendi babasına benzetmiş, ısınmıştı. Çocukları da ne kadar sıcakkanlı, iyi insanlardı.Şimdi ne olmuştu da adamın tavrı birde böyle değişmişti. “Ne kadar tuhaf insanlar” diye düşündü. İnsanlara iyilik de yaramıyordu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-111955868989564821?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/111955868989564821/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=111955868989564821' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111955868989564821'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111955868989564821'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2005/06/yk-postacinin-oglu.html' title='Postacının Oğlu'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-111955798009732243</id><published>2005-06-23T13:13:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T07:49:51.366-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Yaprak Dökümü</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/1600/sokak-erenk??y"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/320/sokak-erenk%3F%3Fy%20murat%20uzsoy.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;siir...siir...siir...siir...siir...siir...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;YAPRAK DÖKÜMÜ&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl da&lt;br /&gt;Doyulmaz, görsel bir şölendir&lt;br /&gt;Sonbaharda&lt;br /&gt;Sararan yaprakların&lt;br /&gt;Dallarından&lt;br /&gt;Yavaş yavaş,&lt;br /&gt;Süzüle süzüle&lt;br /&gt;Yere düşüşlerini seyretmek.&lt;br /&gt;Oysa hiçbirimiz bilmeyiz&lt;br /&gt;Yavaş yavaş,&lt;br /&gt;Süzüle süzüle&lt;br /&gt;Düşen yaprakların,&lt;br /&gt;Yerçekimine direnişini,&lt;br /&gt;Ait oldukları yerden kopmamak için.&lt;br /&gt;Ve rüzgarda savrulan yaprakların hışırtısının&lt;br /&gt;Aslında&lt;br /&gt;Hüzünlü hıçkırışlarının sesi olduğunu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-111955798009732243?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/111955798009732243/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=111955798009732243' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111955798009732243'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111955798009732243'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2005/06/siir-yaprak-dkm.html' title='Yaprak Dökümü'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-111955627478301049</id><published>2005-06-23T12:45:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T07:52:52.455-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Ömer Bey'in Kedisi</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/1600/image00223.1.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/320/image00223.1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Ömer Bey’in Kedisi&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Eve gelişi pek istem dahilinde olmamıştı. Ömer Bey’in küçük kızı bir gün küçük bir kese kağıdının içinde getirmişti, onu. Kese kağıdının içine baktıklarında minicik tekir kedi yavrusunu görünce çok şaşırmışlardı. Gözlerini bile açamıyor. İnsanın içini kıyan miyavlamasıyla kendisine pek de güzel acındırıyordu. Kedilere sempatisi olmayanlara bile sevdirecek bir sevimlilik vardı üzerinde. Kızının okul arkadaşının sevgili kedisi idi. Yaz tatiline gidecek arkadaşı ve ailesi yokken emanet edilecek birilerine ihtiyaç vardı. “Çok değil, canım. Sadece onbeş gün için.” Onbeş gün bir ay oldu. Emanet tekir yavrusunu geriye alacak olanlar hala yoktu. Bir süre daha geçtikten sonra kızının arkadaşının yaz tatiline gitmedikleri, subay olan babasının uzak bir Anadolu şehrine tayin olduğu öğrenildi. Bir emrivaki ile karşı karşıya olunduğu anlaşıldı. Yapacak bir şey yoktu. O zamana kadar kedileri sevmeyen Ömer Bey bu duruma alışmak zorundaydı. Kızı, karısı ve hatta oğlu bu yavru kedinin sokağa bırakılamayacağı konusunda fikir birliği içinde idiler. Zavallı minik yavrunun sokaktaki tehlikelere rağmen kapı dışarı edilmesi büyük hainlikti. Ve hatta vatan hainliği ile eşdeğerdi. Ömer Bey bu ilişkiyi tam kuramadı. Ama hayatı boyunca kendisini bir vatansever olarak niteleyen birisi olarak büyük bir baskı altındaydı. Çaresiz boyun eğdi. O günden itibaren aileye kabul edilen tekir, ailenin en itibarlı ferdi oluverdi. Ömer Bey’i yumuşatmak için ona rahmetli büyükannesinin ismi verildi.: Nazlı. En yumuşak koltuklarda uyukladı. Karısının çeyizi güzelim Bünyan halılarına pislemesine ses çıkarılmadı. Pastörize günlük sütle beslendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bir gün, sokaktaki kötülüklerden korunmak amacıyla eve kabul edilen Nazlı’nın başına beklenmedik, talihsiz bir olay geldi. O gün, yavru kedinin şanssız bir günüydü . Aslında güzel, insanın içini ısıtan bir bahar günüydü. Günlerden pazardı.Yağmurlu, soğuk günlerin arkasından güneşli bu bahar gününün sabahında biraz hava alsın diye Ömer Bey, balkon kapısını açarak Nazlı’nın minderini bir köşeye yerleştirdi. Yavru tekiri de yumuşak minderin üzerine yatırdı. Kendisi de demlediği taze çayını yudumlayarak sabah gazetelerini okumaya başladı. Herşey çok güzeldi. Ağaçlar çiçeklerini açmış, ötüşen kuşlar sessizliği bozuyordu. Nazlı da günün güzelliğine kapılmış keyifli keyifli balkonda geziniyordu. Ömer Bey gazetelerine dalmıştı. Tekirin balkonun kenarından sarktığını farkedemedi. Tecrübesiz yavru başının ağır çekebileceğini ve tepetaklak bahçeye yuvarlanacağını hiç beklemiyordu. Ömer Bey, olayı bahçeden Nazlı’nın feryatlarını duyduğunda farketti. Elindeki gazeteleri fırlatıp bahçeye baktığında otların arasında sırtüstü düşmüş, feryadı figan miyavlayan Nazlı’yı ve başına üşüşmüş tüm mahlukatı gördü. Başta mahallenin bütün veletleri, haylaz sokak kedileri, köpekleri, sabahları çok erken öttüğü için mahallelinin yaka silktiği çil horoz ve hatta böcekler zavallı tekir yavrunun başına üşüşmüş bir tarafını çekiştiriyorlardı. Hepsi de sokak mahlukatı bu edepsizler, asil bir ev kedisi olan Nazlı’ya kıskançlıklarını kusuyorlardı, adeta. Ömer Bey, merdivenlerden nasıl inip, bahçeden, otların ve bütün bu mahlukatın arasından kediciğini kapıp eve getirdiğini hatırlamıyordu. Zavallıcık çok korkmuştu. Evdekiler, karısı, kızı, oğlu uyanmışlardı. Yavruyu okşayarak teskin ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, Nazlı’nın hayatında bir dönüm noktası oldu. Bir daha değil dışarı çıkmak, balkona bile zorla çıkar oldu. Nice mart ayları,”mırtav” ayları, baharlar geçti. Ama Nazlı’yı dışarı çıkarmak mümkün olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Zaman içinde Ömer Bey Nazlı’ya, Nazlı Ömer Bey’e iyice bağlanmışlardı. Bağlanmak ne kelime aralarında adeta bir aşk vardı. Sanki başlangıçtaki Ömer Bey değildi, o. Nazlı aşağı, Nazlı yukarı. “Kızım” diye hitap ediyordu, sevgili kediciğine. Kediydi, mediydi ama kızı alınganlık göstermeye, “Baba, sen bunu bizden daha çok seviyorsun” diye sitem etmeye başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Ömer Bey’in hayatında her şey iyi gitmiyordu. Hele iş hayatı günden güne çekilmez bir hal almaya başlamıştı. İnsanlar iyice tuhaf olmuşlardı. Yalan, riya, birbirinin arkasından kuyusunu kazmak normal şeylerdi. Yıllarca emek verdiği işi artık ona çalışma sevinci vermiyordu. Yavaş yavaş kabuğuna çekilmeye başlamıştı. Sabahları işe giderken ayakları sanki geri geri gidiyordu. Akşamları da hiç bir yere takılmadan koşa koşa eve geliyor, günün sıkıntısını kediciğiyle ahbaplık ederek atmaya çalışıyordu. Eve girmeden, daha merdivenlerde iken Nazlı,onun geldiğini farkediyor, kapıya koşarak yanına geliyor, sevinçle bacaklarına sürtünüp, keyifle kırın sesi çıkarıyordu. Aslında bu, onun “Sen benim malımsın” mesajıydı. Ömer Bey’in bacağına sürtünerek, kokusunu geçirmekte, onu da kedileştirmekteydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Mesaiye erken gittiği günlerden birindeydi. İşe dalmıştı. Aslında çok fazla bir işi yoktu. Yine de elindeki işleri bitirmeye çalışıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğlene doğru genel müdür Rıza Bey’in sekreteri kendisini çağırdığını telefonla bildirdi. Hangi işle ilgili olduğunu anlayamamıştı. Yanına dosya almalı mıydı, ya kafadan cevaplayamayacağı bir konuyu sorarsa? Genel müdürün kapısını tıklatıp, içeri girdi. Rıza Bey güleryüzle karşıladı, yanında yardımcısı Selim Bey vardı. Oturması için masasının önündeki koltuğu gösterdi. Aslında o anda olan biteni anlamalıydı. Bu olağan bir davranışı değildi, adamın. Selim Bey de gülümsüyordu. Bu da normal bir şey değildi. Hiç sevmezlerdi birbirlerini. Adamın şirketi zarara sokan bir işini farketmiş ve zamanında uyarmıştı. Kendisine teşekkür etmişti falan ama fena halde bozulmuştu. O günden sonra hep soğuk davranmış, terfisini, normal ücret artışlarını hep engellemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konu havadan sudan memleket meselelerine, ekonomiye, kötü gidişe, şirketin içine düştüğü zorluklara geçti. Konuşmanın sonuna doğru Rıza Bey, ağzından baklayı çıkardı.:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Zorunlu bir tenkisat yapmamız gerekiyor...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadarı yeterdi. Gerisini dinlemedi. Arada bir iki laf duyuyor, genel müdürün ayakta el kol hareketleri ile yaptığı mimikleri görüyordu. Selim Bey, hiç konuşmuyor, kafasını kaldırmadan yere bakıyordu. Bir ara istemeden göz göze geldiler. “Sonunda yuvanı yaptım” der gibi bir yüz ifadesi vardı. Neden sonra konuşmanın bittiğini farketti. Sessizce odadan çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masasına döndüğünde yüzü sararmış, ağzı kurumuştu. Gözleri de dolmuştu. Kimse farketmesin diye gözlerini masasına dikmiş bir şeylerle meşgulmüş gibi davranıyordu. Çekmecelerini açtı. Özel eşyalarını toplamaya başladı. Değiştirdiği kaçıncı işti. Hiçbir işinden kendi isteğiyle ayrılmamıştı. Bu sefer iş ciddi idi. Artık belki de çalışacak yeni bir iş bulamayacaktı. Hiç eksik olmayan ekonomik kriz iyice derinleşmiş, bütün ülkeyi kasıp kavurmaya başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyseki emekliliği hak kazanacak duruma gelmişti. Ama çalışabilecek gücü varken neden emekli olsundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Ömer Bey bir “konjonktür” kurbanıydı. Artık onun için zorunlu emeklilik günleri başlamıştı. Bütün gün dışarı çıkmadan evde oturuyor, Nazlı’la yarenlik ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Kapı çalınmıştı. En üst katta oturan Perihan Hanımdı. Rahmetli eşini daha çok tanıyordu. Apartman boşluğunda, merdivenlerde karşılaşıp, selamlaşmanın ötesinde bir tanışıklıkları yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ömer Bey sizin kediyle bizim Tırmık’ı başgöz etsek. Sevaptır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kan beynine sıçramıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sağolun hanımefendi. Bizim kızımızla ilgili öyle bir planımız yok.” dedi kibarca, sakinliğini kaybetmemeye çalışarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıyı kapattı. Çok kızmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nazlı kapının arkasında sanki görüşmenin sonucunu bekler gibi tedirgin bakıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Korkma kızım, ben seni ite köpeğe yedirtmem.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra Perihan Hanımla birkaç kez daha karşılaştılar. Kadıncağız belki fikrini değiştirmiştir diye konuyu bir daha açmaya yeltendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok hanımefendi, bu konuyu bir daha görüşmek istemiyoruz.” diye geçiştirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bu hayvanlar aleminde en fazla kendisi gibi olan hayvan kediydi, herhalde. Neruda ne güzel de anlatmıştı şiirinde, kedilerin bu özelliğini :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“...İnsan balık olmak ister ya da kuş,/yılan, keşke kanatlarım olsaydı der,/köpeğe sorarsanız, o bir aslandır./Mühendisin tek özlemi şair olmaktır,/sinek kırlangıca özenir,/kanatlanıp uçmayı düşler şair./Oysa kedi/yalnızca kedi olmak ister/ve her kedi,/bıyıklarından kuyruğuna,/altıncı duyusundan fare avcılığına,/altın gözlerine gece karanlığında/salt kedidir...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömer Bey de sadece kendisi olmak istiyordu. Ne Rıza Bey, ne de Selim Bey olmak istemiyordu. Sadece ve sadece Ömer Bey olmak istiyordu. Gerçi bu yaştan sonra artık bir başkası olabilecek durumu da yoktu ya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Gene balkonda oturup gazeteleri karıştırdığı bir sabahtı. Galiba aylardan “mırtav ayı” idi. Dalmıştı. Kucağında keyif yapan Nazlı’nın gerildiğini farketti. Korkuyla miyavlamıştı. Nedenini anlamak için etrafına bakındı. Balkonun yanıbaşında, dallarını bahçeyi sararcasına yaymış gürbüz kiraz ağacına tırmanarak yerleşen komşunun kedisi Tırmık’ın bakışlarını Nazlı’ya dikmiş hareketlenmeye hazırlandığını gördü. Çapkın bakışlarında Tarkan’ın şarkısındaki “Yakalarsam...Mucuk, mucuk.” ifadeleri vardı. Hain kedi sapık emellerini gerçekleştirebilmek niyetiyle kurduğu planları uygulamak için ağaca çıkıp, sinsi sinsi sokularak balkonun dibine kadar gelmişti. Neredeyse bir sıçrayışta balkona giriverecekti. Nazlı iyice gerilmiş, kamburunu çıkarmıştı. Ömer Bey, hırsla ayağa kalktı. Tırmık’a atacak bir şeyler arandı. Ayağındaki terliği kaptığı gibi bütün gücüyle fırlattı. Terlık kaçamadan Tırmık’ın sırtına isabet etti. Yüzsüz, zampara kedi acıyla miyavlayarak kendini ağaçtan aşağı bırakıp, kaçtı. Öfkesi geçmeyen Ömer Bey bir ayağında terliğin öteki teki, diğer ayağı çıplak Tırmık’ı kovalamak için sokak kapısından fırlayıp, merdivenlerden topallaya topallay bahçeye indi. Kedi yediği darbeyle sersemlemiş bir halde bahçede dolanıyordu. Eline geçirdiği taşları fırlatarak koşturmaya başladı. Sokağın başına kadar kovaladı, Tırmık’ı. Nefes nefese eve dönerken üst katın balkonundan Perihan Hanım kızgınlıkla bağırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz?!!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Lütfen kedinize sahip olun. Kızımızın etrafında dolaşmasın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sefer Perihan Hanım sinirlenmişti. Balkondaki çiçekleri suladığı bir kova suyu aşağıya Ömer Bey’in üstüne boca ediverdi. Sırılsıklam olmuştu. Neyse önemli değildi. Nazlı’nın namusunu korumuştu., ya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Nazlı’nın aileye katılmasının üzerinden çokca zaman geçmişti. Ve hatta Ömer Bey emekliye ayrılalı da epey olmuştu. Ömer Bey, iyice küskünleşmiş, zorunlu olmadıkça dışarı çıkmamaya başlamıştı. Sabah erkenden kalkıyor, çayını demledikten sonra koltuğuna oturuyor, kapıcının getirdiği gazeteleri okuyordu. Hava güzelse balkonda oturmayı tercih ediyordu. Yıldığı dünya ile bağlantısı adeta balkondan görülen sokak kadardı. Genellikle Nazlı da yattığı yerden kalkıp Ömer Bey’in kucağına zıplayıp, yatıyor, onun başını okşaması için kafasını avucuna uzatıyor, sevildiğinde gözlerini kısarak mırıldıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hemen hemen her gün böyle oluyordu. Nazlı ile Ömer Bey arasında kıskanılacak bir sevgi ve dostluk ilişkisi oluşmuştu. Birbirleri dışındaki dünyada bilinmeyen tehlikeler, kötülükler vardı, sanki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömer Bey’in bu hali karısını ve kızını ve oğlunu da üzmeye başlamıştı. Karısı kızgın bir anında :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen de, kedin de birbirinize benzemeye başladınız.” demişti. Hele bir keresinde saçlarını tararken banyo lavabosuna dökülen saçlarını gösterip “Kedin gibi tüy döküyorsun” deyip kızmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşündükçe karısına hak veriyor, kendisi de gün geçtikçe daha da belirginleşen bu benzerlik ilişkisini hayretle farkediyordu..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Ömer Beyin karısı ille de “Bu ev bize artık küçük geliyor, değiştirelim.” diye tutturmuştu. Kafasına takmıştı bir kere. Aradılar taradılar yukarı mahallede, yeni yapılmış bir binada, daha büyükçe bir ev buldular. Aslında kullanışlı, tesisatları daha düzgün, iyi bir evdi. “Bu evi de kiraya veririz, evlenince de kız oturur.” Diye Ömer Beyi ikna etti, karısı. Senelerce oturdukları alıştıkları evlerinden, mahallelerinden ayrılmak zor geliyordu, ama oturdukları ev çok sorun yaratmaya başlamıştı. Bir gün elektrik tesisatında problem oluyordu, ertesi gün banyo akıtmaya başlıyordu. Alt kattakiler, üst kattakiler, bütün apartman sakinleri birbirine giriyordu. Artık bıkmış, usanmışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömer Beyin tazminatından ve biriktirdikleri tasarruflarından oluşan, bankada vadeli hesapta duran paralarıyla beğendikleri evi aldılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taşınmak gözlerinde büyümüştü. Eşyaları hamallar taşımıştı, ama toparlanması, temizlenmesi derken bütün ev ahalisinin canı çıkmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zavallı kedicik bir kenara sinmiş endişeli gözlerle olan biteni izliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün eşyalar taşındıktan sonra Nazlı’yı bir karton kolinin içine koydular. Kolay olmadı kutunun içine koymak. Çok direndi. Ömer Bey’in elini tırmaladı. Tırmıklanan, kanayan eline bakarken şaşkınlığı yüzünden izleniyordu. Şaşkınlığı ve kırgınlığı. Nasıl olurdu da sevgili kediciği (-pardon kızı), onun elini tırmalardı?! Karton kolinin içinde canı çıkarcasına miyavlıyordu. Apartmanın dışına çıktıklarında sindi. Yeni evlerine geldiklerinde kutunun kapağı açılır açılmaz fırladı, kanapelerden birinin altına, erişilmesi zor bir köşeye saklandı. Ömer Bey, ne kadar tatlı dil döktüyse de sakinleştiremedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çaresiz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Pekala sen de o zaman orada yat.” dedi, Ömer Bey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taşınma telaşı sona ermişti ama ev ahalisi de bitmişti. Erkenden yattılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah erkenden uyandı, Ömer Bey. Bir süre nerede olduğunu algılayamadı. Neden sonra taşındıklarını artık yeni evlerinde olduğunu hatırladı. İlk işi kalkıp Nazlı’yı aramak oldu. Evin köşe bucak her tarafını aradı ama bulamadı. Yoktu. Sanki kuş olup uçmuştu. Ya da kedi olduğunun bilincine varıp kaçmıştı. Bahçeye çıkıp arandı. Sokakta aradı. Yoktu. Aklına eski evlerine bakmak geldi. Öyle ya kediler sahiplerine değil, evlerine bağlıydılar. Kapıyı açıp içeri girdiğinde tahmininde yanılmadığını gördü. Nazlı oradaydı. Ömer Bey’i gördüğünde sevinçle koşturup, bacağına sürtünüp, mırlamaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Öğlene doğru Ömer Beyin karısı ve kızı Ömer Beyin de, Nazlı’nın da ortadan kaybolduklarını farkettiler. Bir yerlere gitmişlerdir, gelirler diye bir iki saat aldırmadılar. Ancak hala ortalıkta görünmeyince merak edip, endişelenmeye başladılar. En sonunda dayanamayıp aramaya çıktılar. Taşındıkları eski evlerine geldiklerinde Ömer Beyi de, Nazlı’yı da bıraktıkları eski çek yata uzanmış birlikte uyurken buldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömer Bey uyandığında aldığı kararı açıkladı. Yeni taşındıkları eve gelmeyecekti. Nazlı ile birlikte eski evlerinde yaşacaklardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kusura bakmayın ben kızımdan ayrılamam” dedi. Kızım dediği kediciğiydi. Öz kızından bile daha çok sevdiği ve giderek daha fazla birbirlerine benzeyen kedisi Nazlı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(*) Bu öykü ilk kez Mayıs-Haziran 2003’de Kül Öykü Dergisi’nin 2. sayısında yayımlanmıştır.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-111955627478301049?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/111955627478301049/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=111955627478301049' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111955627478301049'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111955627478301049'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2005/06/yk-mer-beyin-kedisi.html' title='Ömer Bey&apos;in Kedisi'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-111955592227268251</id><published>2005-06-23T12:37:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T07:50:41.814-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi Yazısı'/><title type='text'>Göynük</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/1600/scan0012.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/320/scan0012.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a name="OLE_LINK1"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;GÖYNÜK: Bir doğa resitali ve zaman tünelinde yolculuk...&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hocam benim arabaya bir daha aşık oldum; TEM’den bir topukladım, tam üç saat oniki dakikada Ankara’ya ulaştım.”&lt;br /&gt;“İyi halt yedin!”&lt;br /&gt;“Öyle deme hocam! Uçakta yer yoktu, ihaleye yetişmem lazımdı. Yoksa yapmam bilirsin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep acelemiz var; bir yerlere, bir şeylere yetişmeye çalışıyoruz. Hayatın anlamını rakı masalarında sorguluyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acelemizin olmadığı bir hafta sonunda, Ankara’ya o acelecilerin gitmediği yollardan gittik. Paralı yoldan Bilecik çıkışından ayrılıp, Geyve, Taraklı üzerinden Göynük’e gittik. Yol kenarında sıralanan pınarlardan kana kana su iç içtik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönüşte de gene yoldan çıkıp aşçıların memleketi Mengen’e uğrayıp yemek yedik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Zaman, yol boyunca pınarlardan içtiğimiz serin sular gibi avucumuzdan akıp gidiyor. Sıkı sıkıya tutmaya çalışsak da bileklerimizden, parmaklarımızın arasından akıyor sular. En iyisi doya doya yudumlamak, tadını çıkarmak. Hayatın da, serin suların da...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Vadinin İçine Gizlenmiş Bir Güzel Belde&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Göynük, doğuda Kocaman, kuzeyde de Kapıorman dağları gibi Köroğlu Dağlarının uzantılarının engebelendirdiği vadinin ortasında yer alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yamaçlarda ağaçlar, bahar çiçekleri...Vadi, sarıçam, ıhlamur, kayın ve palamut meşesi ağaçlarıyla süslenmiş. Bu doğa insanı çıldırtır, yoldan çıkarır. Biz çıktık; yoldan değil de TEM’den. Yalnız doğa mı? İnsan vadiye girdiğinde kendini zaman tünelinde gibi hissediyor. Tarihi yapıları gezip, daracık sokaklarda evlerin arasından yürürken sanki eski zamanda yolculuk ediyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göynük, eski Türkçe bir kelime olup, ormanda açılmış yer anlamına geliyor. Kasabanın tam ortasından Kapıorman Dağından kaynaklanan akarsular ve Söğüt Gölünün fazla sularıyla beslenen Göynük Deresi akıyor. Biz gittiğimizde baharın yağmurlu bir günüydü ve Göynük Deresi en coşkulu türkülerini söyleyerek akıyordu. TEM’deki acelecilerden kaçalım derken Sakarya Nehrine kavuşmak için acele eden, güldür güldür akan dereyle karşılaştık. Derenin iki yanında vadi boyunca yukarılara kadar, Osmanlı mimarisinin en güzel örneklerinden, Bağdadi sıvalı, yaklaşık yüz yüzelli yıllık, geleneksel eski Göynük evleri, Safranbolu evlerini kıskandırırcasına sıralanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Zaman Tünelinde Yolculuk&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Kasabaya girerken “Diyar-ı Akşemseddin’e hoşgeldiniz.” yazısı ile karşılaşıyorsunuz. Akşemseddin, Göynük için çok önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl adı Mehmed Şemseddin Bin Hamza olan Akşemseddin, Şam doğumludur (Doğumu 1389 ). Soyunun ikinci halife Hz. Ebubekir’e kadar uzandığı söylenir. Giysilerinin renginden, ak sakalı ve saçından dolayı kendisine Ak Şemseddin lakabı verilmiştir. Çocukluğunda ailesiyle birlikte Anadolu’ya gelir. Babasından ve başka din bilginlerinden ders alır, Osmancık’a müderris, bir zaman sonra Ankara’ya giderek Hacı bayram Veli’nin müridi olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir rivayete göre Sultan İkinci Murad bir gün Hacı Bayram Veli’yi ziyarete gelir. Yanında henüz dört yaşındaki oğlu şehzade Mehmed vardır. Veli’nin elini öperler. Sohbet sırasında Sultan Murad, “İstanbul’u almak nasip olur mu?” diye sorar. Hacı Bayram Veli, “Allah ömrünüzü ve devletinizi uzun etsin. Ama İstanbul’un alındığını ne sen göreceksin, ne de ben,”der. Daha sonra kenarda oynayan küçük Mehmed’i ve Akşemseddin’i göstererek, “Bu çocuk ve cu adam görürler,”der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmed’in babası Sultan İkinci Murad’ın emir ve isteği üzerine Hacı Bayram Veli tarafından Şehzade Mehmed (Fatih)’in eğitimi için görevlendirilir.Fatih Sultan Mehmed’i hocası olarak İstanbul’un fethine hazırlar. Hacı Bayram Veli ölünce onun yerine geçer. Göynük’e yerleşir ve Bayramilik tarikatının Melamilik kolunu oradan yönetir.Tıp alanında yaptığı buluşlarla da ün yapan Akşemseddin, hastalıklara neden olan mikropları ilk kez tespit edip, açıklayan kişi olarak bilinir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatih Sultan Mehmed’in daveti üzerine Akşemseddin İstanbul kuşatmasına katılır. İstanbul’un alınmasının bir peygamber dileği olduğunu askerlere telkin ederek onları yüreklendirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’un fethinden sonra yeniden Göynük’e döner. Yaşamının geri kalan kısmını orada geçirir. Göynük’e gidip görenler ulema sınıfından olan Akşemseddin’in İstanbul’un ilerideki hal-i perişanını daha o zamandan farkedip kaçtığını, o doğa harikasına sığındığını görüp takdir edeceklerdir.1459’da ölümünden sonra Akşemseddin’in türbesi Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tarihte Göynük&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Güzellik başa bela... Tarih boyunca Göynük’ün ziyaretçisi hiç eksik olmamış. Bu kadar güzel bir doğaya sahip olunca beldenin de geleni geçeni, yerleşeni çok oluyor, haliyle. Tarih boyunca Frigler, Lidyalılar, Romalılar Bizanslılar, Selçuklular ve en sonunda da Osmanlıların yerleşkesi oluyor. Bunlar bilebildiklerimiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizden önce Göynük’ü gezenlerden ünlü Arap gezgini İbn Battuta, 1290’larda ziyaret ettiği burayı tamamen Ortodoksların yaşadığı bir yerleşke olarak anlatmıştır. Selçuklu araştırmalarının en önemli isimlerinden biri olan Prof. Osman Turan’ın aktardıklarına göre; 1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra Türkler büyük kitleler halinde Anadolu’ya gelmeye başlamışlar, takip eden yüz yıl içinde o dönemde Anadolu’da yerleşik yerli ahalinin yaklaşık yüzde otuzbeşi müslümanlaşarak Türkleşmiştir. Göynük bu bakımdan önemli bir örnek oluşturmaktadır. Halkının 1350’li yıllarda tümüyle müslümanlaştığı, Bizans ile yapılan bir antlaşma gereği İstanbul’da oluşturulacak Osmanlı-Müslüman kolonisine iyi Rumca bildikleri için bu insanların yerleştirildikleri bilinmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonraları 1600’lü yıllarda yaşayan, rüyasında Peygamberi görüp, “Şefaat ya Resulallah” diyecek yerde şaşırıp “seyahat ya Resulallah” dediği için gezgin olduğunu söyleyen Evliya Çelebi, o zamanın Göynük’ünü, “8 mahallesi, 2000 kadar evi vardır, ahalisi tamamen Türktür. 20 Sıbyan mektebi varsa da medrese yoktur...Bolu Sancak Beyliği hakinde olup yüzelli akçelik kazadır. Kethuda yeri ve Kethuda Serdarı vardır....Ama kalesine Rum tarihlerinde ‘Aleksandros’ derler,” diye anlatıyor. Sanki Göynük o zamandan bu zamana hiç değişmeden gelmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Önemli Tarihi Yapılar ve Göynük Evleri&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bir görüşte aşık olacağınız beldelerden Göynük. Sihirli dokusuyla geçmiş yüzyılların mirası... Akşemseddin’in Türbesi, Gazi Süleyman Paşa Camii ve Hamamı, Ömer Sekkin Türbesi, Zafer Kulesi ve tabiiki eski Göynük evleri görülmesi gerekli yerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşemseddin’in türbesi, Göynük’ün tam ortasında, derenin kenarında, Gazi Süleyman Paşa Camisi’nin avlusundadır. 1464 yılında Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılmış, kefeki taşından altıgen planlı bir yapıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazi Süleyman Paşa Camii, 1331-35 yılları arasında ahşap olarak Sultan Orhan’ın oğlu Gazi Süleyman Paşa tarafından yaptırılmıştır. Bu cami ilk Osmanlı eserlerindendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14. Yüzyıla ait Gazi Süleyman Paşa Hamamı Gazi Süleyman Paşa Camiinin batısındadır. Dış duvarları tamamen kesme taştan yapılmıştır. Bu hamam bünümüzde de halen hamam olarak kullanılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15. yüzyıl yapısı olan Akşemseddin’in arkadaşı ve Hacı Bayram Veli’nin müridi Ömer Sekkin’in türbesi de Göynük’ün diğer önemli tarihsel yapılarındandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vadinin iki yanında, dere kenarından başlayarak tepelere kadar yüz-yüzelli yıllık eski evler sıralanıyor. Sırtları yamaca dayalı iki üç katlı evler, konaklar, ahşap dolgu sistemi ile yapılmış, Türk mimarisinin en güzel örneklerinden. Evler, 1967 yılından ODTÜ’nün desteği ile başlatılan çalışmalar sonunda 1983 yılında burası SİT alanı ilan edilerek korumaya alınmış. Bu evlerin en güzelleri, Hikmet Yerlikaya Evi, Müderrisoğlu Konağı, Pulcular Evi ve Yahya Evi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daracık, parke taşı döşeli sokaklardan yukarı doğru tırmandığınızda vadiyi ve Göynük evlerini yukarıdan gören Zafer Kulesi’nin olduğu tepeye ulaşıyorsunuz. Bu arada yolda raslaştığınız nur yüzlü kasaba insanlarının “merhaba”larından, “hoşgeldin”lerinden sepetinize bolca doldurun sonra mutlaka lazım olacaktır. Kasabanın simgelerinden olan Zafer Kulesi, 1922 yılında Sakarya Zaferi’nin anısına Kaymakam Hurşit Bey tarafından yaptırılmış. Bu kuleden Göynük’e ve vadiye tepeden, kuşbakışı baktığınızda büyülü panoramik görüntüyle şaşkına dönüyorsunuz. Ahşap saat kulesi 2001 yılında yanmış, yerine bir benzeri yapılmış. Ama asla kendisi değil. Saat kulesinde şimdilik saat yok. Adı da Zafer Kulesi. Hediyelik eşyaların üzerinde Akşemseddin’in Türbesiyle birlikte Zafer Kulesi’nin resimleri yer alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakti olanlar Göynük’ün çevresindeki göllere de gidebilirler. Sülüklü Göl, orman içindeki Sünnet Gölü, Çubuk Gölü birer doğa harikası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mişli mışlı anlatılara göre Fatih Sultan Mehmet, aslen Mengen’li bir paşasını saray mutfağından sorumlu bir göreve atamış. Mengenli paşa da mutfak işleri için kendi hemşehrilerini getirtmiş. Bulaşıkçılar dahil, ahçı yamakları, ahçılardan oluşan tüm saray mutfağı kadrosunu nerdeyse tamamı Mengenlilerden oluşmuş. Bu Mengen’li ahçıların tarihinin başlangıcı oluyor.Usta çırak ilişkisi ile ahçılığı öğrenen Mengen’liler, tüm yurda ve hatta yurtdışına yayılarak ünlerini yayıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz, dönüşte de Mengen’e uğradık Müdür2 lokantasında kendimize güzel bir ziyafet çektik. Kuzu kavurma, ... ve kaymaklı ekmek kadayıfı harikaydı. Müdür2 lokantasının dediğine göre Mengen’li ahçıların hemen hemen tamamı gurbette imiş. Büyük otellerde, restoranlarda çalışıyorlarmış. Olsun biz gene de yediklerimizden çok memnun kaldık. Bir daha ki sefere de belki karşıdaki Konak Lokantası’nda yeriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dergi, Haziran başında çıktığı için size erken bilgi veremedik, şansınızı kaybettiniz. Her sene Mayıs ayının son haftasının Pazar günü “Akşemseddin’i Anma ve Sempozyumu” yapılıyor. 10 Ekim’de de “Göynük Bayramı” var. Bu arada her yıl Ağustos ayının ilk hafta sonunda da “Mengen Aşçılık ve Turizm Festivali”nin olduğunu da unutmayın. Gelip geçerken uğramanızı salık veririz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkese uzun ve nitelikli ömürler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(*) Bu yazi ilk kez Baraka Dergisi'nde yayimlanmistir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-111955592227268251?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/111955592227268251/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=111955592227268251' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111955592227268251'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111955592227268251'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2005/06/gezi-yazisi-gynk.html' title='Göynük'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-111942990640342360</id><published>2005-06-22T01:38:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T07:42:12.932-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Dilek</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/1600/Sabit%20Kalfagil3.1.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/320/Sabit%20Kalfagil3.1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#33cc00;"&gt;Şiir...Şiir...Şiir...Şiir...Şiir...&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Dilek&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün,&lt;br /&gt;Lodos değişiklik yapmak istese,&lt;br /&gt;Kuzeyden esse&lt;br /&gt;Kadıköy-Karaköy vapuru karar değiştirse&lt;br /&gt;Kanlıca’ya yanaşsa&lt;br /&gt;Erguvan çiçekleri hoşluk yapıp ağustosa kadar uzatsa&lt;br /&gt;Boğaziçinde misafirliklerini&lt;br /&gt;Martılar kedileri yemeğe davet etse&lt;br /&gt;Gülfidan’ın kocası pazardan eve iki file dolusu zerzevatla gelse...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşık olsa&lt;br /&gt;Varoşların bütün kızları...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte,&lt;br /&gt;Ben,&lt;br /&gt;O zaman kutlarım doğum günümü&lt;br /&gt;Emirgan’daki çay bahçesinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/1600/Ercan%20Arslan.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/320/Ercan%20Arslan.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-111942990640342360?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/111942990640342360/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=111942990640342360' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111942990640342360'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111942990640342360'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2005/06/iir-dilek.html' title='Dilek'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-111929868764852754</id><published>2005-06-20T13:12:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T05:58:17.704-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hakkımda yazılanlar'/><title type='text'>Elestiri-Yalnizligin Ortak Cografyasi- Hagar Luzero</title><content type='html'>&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;elestiri...elestiri...elestiri...elestiri...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/1600/image00622.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/320/image00622.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;YALNIZLIĞIN ORTAK COĞRAFYASI&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#009900;"&gt;Hagar Luzero&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;1999 yılında genç yaşta yitirdiğimiz Gila Kohen'in anısını yaşatmak için gazeteci ve yayıncı arkadaşları tarafından düzenlenen öykü yarışmasının ikincisi bu yıl gerçekleştirildi ve dereceye giren öykülerle birlikte yayınlanmaya değer bulunan toplam 23 öykü Öyküler, Renkler adını taşıyan bir seçkide okurların karşısına çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘’’’’’&lt;br /&gt;Teşvik Ödülü alan Mehmet H. Yazıcı'nın "Fanus" adlı öyküsünde anlatıcının ayrı kentlerde yaşadıkları otuz yıllık eşi Esra'yla ilişkileri hızla çözülürken geçirdiği bir hastalık sonucunda yatağa bağımlı hale gelmesi ve bu olayın ardından yaşananlara bambaşka bir gözle, hiçbir ayrıntıyı atlamaksızın tanıklık etmesi ve ötekiler tarafından bir eşya gibi algılandığını ayrımsaması anlatılıyor. Yazıcı'nın kitapta yer alan ikinci öyküsü "Tiyatrocu" eşinden ayrılıp, işini de yitirdikten sonra palyaçoluk yapmaya başlayan bir aktörün yalnızlığını irdelerken, bir dönemin envanterini çıkarıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#6600cc;"&gt;HAGAR LUZERO &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div&gt;&lt;span style="color:#006600;"&gt;&lt;strong&gt;23 Eylül 2002, Hurriyetim Agora&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;elestiri...elestiri...elestiri...elestiri...elestiri...elestiri...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/1600/highway.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/320/highway.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;...bence parlak bir kara mizah örnegini olusturan Mehmet H.Yazici'nin "Fanus"u hemen göze çarpiyor. Diger bir "özlem" öyküsü, gene Mehmet H. Yazici'dan "Tiyatrocu": Ayrilmis oldugu esine birakilan küçük oglu ile, üç-bes kurus karsiligi sokak palyaçolugu yapan babanin maskesinin, çocugu tarafindan çekilmesi karsisinda donakalmasi: "Anne bak. Yasasin! Palyaço benim babammis!" Bilemem; en çok begendigim, bu sürpriz son mu olmustu, yoksa baskisinin, benim yakindan tanidigim nice '68'li aydinlar arasindan birinin mi olmasi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#6600cc;"&gt;Robert Schild ( Şalom Gazetesi, 22 Haziran 2002 )&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-111929868764852754?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/111929868764852754/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=111929868764852754' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111929868764852754'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111929868764852754'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2005/06/elestiri-yalnizligin-ortak-cografyasi.html' title='Elestiri-Yalnizligin Ortak Cografyasi- Hagar Luzero'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-111929701295140881</id><published>2005-06-20T12:43:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T07:51:47.926-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih Yazısı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yazılar'/><title type='text'>Lozan Mübadelesinin 80. Yilinda</title><content type='html'>&lt;div align="right"&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/1600/Atanas%20Talevski-horse.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/320/Atanas%20Talevski-horse.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="right"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="right"&gt;&lt;/p&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Lozan Mübadelesinin 80. Yılında...&lt;br /&gt;Çekilen Acılar Bir Daha Yaşanmasın&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yıl Lozan Anlaşması’yla yapılan Mübadele Sözleşme ve Protokolu’nun 80. Yılı… 80 Yıl…Dile kolay. Biz ailemizdeki en son Vodinalı’yı, halamı geçen sene bu aylarda kaybettik. Birinci kuşak Lozan Mubadillerinden çok azı kaldı hayatta. İkinci kuşak yaşlandı, üçüncü kuşak orta yaşa geldi. Ancak evlerde anlatılan memleket hikayeleri, acılar, hasretler hep belleklerde, yüreklerde...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşar Kemal, bir söyleşisinde “Mübadele Sonucu Türkiye ve Yunanistan’dan yaklaşık iki milyon insan karşılıklı olarak doğup büyüdüğü yurtlarından ayrılıyor. Kolay iş değil.., İnsanın yurdundan ayrılması yüreğinin kopması gibi bir şey,”diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;30 Ocak 1923 tarihinde Lozan’da imzalanan “Yunan ve Türk Ahalinin Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol”la her iki ülkeden yüzbinleri aşan insan doğduğu topraklardan koparıldı. İki vatan yorgunları, yıllarca “Bir kuş olsam da memleketime uçsam” umuduyla yüreklerinde özlem biriktirdiler; gurbet kuşlarına “Benden selam söyleyin Selanik’e, İzmir’e, Yanya’ya, Bursa’ya, Kılkış’a, Tokat’a, Drama’ya, Samsun’a, Kavala’ya, Yozgat’a, Grenebe’ye, Konya’ya, Serez’e, Ordu’ya, Girit’e, &lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/1600/National%20Geographic-03.jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/320/National%20Geographic-03.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Sivas’a, Sakız’a, Midilliye...” diye seslendiler.( * )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün göç hikayeleri hüzünlüdür. İnsan köklerinden, sevdiği topraklardan, komşularından kopmak istemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim yerleştirildiğimiz Ege kasabalarında mübadillere göçmen, göçeden anlamında muhacir derler. Göçmen...Göç...Hicret...Daha da ötesi hicran.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babaannem bize geldiğinde hep torunları ile birlikte yatmak isterdi. Bizi beraber yatmaya ikna etmek için de masallar, hikayeler anlatırdı, uyumadan önce. En güzel masalları, memleket hikayelerini onun koynunda dinledim. “Sana büyüyünce at alacağım,”derdi. Karacaova’yı, dedemlerin çiftliğini, atları anlatırdı. Gencecik bir delikanlı olan dedemin kendisi binmek için yetiştirdiği tayına binemeden bir geceyarısı gelen Yunan askerleri tarafından alınıp götürülmesini anlatırdı. Babaannem, dedem, doğup büyüdükleri, sevdalı oldukları toprakları bir daha hiç göremediler. Babam da benim gibi hikayeleri ile yetindi. Ben bu yaz gidip gezdiğim Vodina’da, Karacaova’da, Karaferye’de, Manastır’da, Florina’da, Makedonya’nın yollarında çok sayıda at gördüm. Gördüğüm atlardan biri dedemin özenerek yetiştirdiği tayın torunlarından biri olabilirdi. Bu bir şaka gibi gelse de böyle bir şey olabilirdi de… Ama o topraklarda bizden, bizim insanlarımızdan kimse kalmamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“- bin damla gözyaşı kalbime akıttığım-&lt;br /&gt;Tarihin ağır bir kırılma noktası mübadele. Anadolu’dan oralara yerleşmiş insanlar ise yaklaşık 500 yıl, yok eğer oralarda yaşayan insanlar ise bin yıldan fazla bir zaman yaşanan topraklardan ansızın kopuşun hikayesi mübadele. “Umutların kırılması”, “düşlerin savrulması” , “varlığın yokluğa dönüşmesi”, “insan ziyanlığı”…. Ve daha ne akla gelirse söylense yeridir. Mübadele için ne kadar yazılsa az olur, ne söylense eksik kalır.&lt;br /&gt;Ve mübadelede terk ettiğimiz topraklar… yani gözyaşımızın yağmur gibi üzerine düştüğü topraklar…Hatıraların, yaşanmışlıkların gümüş bir tülle ve ansızın örtüldüğü ve bir daha hiç açılmadığı topraklar… camilerin, çeşmelerin , mezarlıkların, evlerin kısacası hayata dair her şeyin ansızın varlık dairesinden yokluk dairesine geçtiği ve birden bire “yok” elbisesini giydiği topraklar,..” diyor Mübadil arkadaşımız Mustafa Hatipler. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan Savaşları’ndan da önce başlayarak, belki yüz yıldan fazla zaman içinde yitirdiği topraklardan Müslümanların göçü süreci başladı. Balkan Savaşları sonunda da Osmanlı, Avrupa kıtasındaki topraklarının hemen hemen tamamına yakınını yitirdi. Çekildiği topraklarda yüzbinlerce Müslüman Türkü geride bırakmak zorunda kaldı. Bu insan kitlesi geçmişte Osmanlı uyruğundayken bu sürecin sonunda, bir anda başka bir devletin, Yunanistan’ın azınlık konumundaki vatandaşları oluvermişti. Homojen bir ulus devlet kurma yolunda ilerleyen Yunanistan ve Türkiye, bu sorunlu durumun çözümünü, kendi çıkarları doğrultusunda arayışların sonrasında, bir mübadele anlaşması yapmakta buldu. (**) Malla mal takas edilirmiş gibi insanla insan, halkla halk , dinle din mübadele edildi. Bu, tarihin, ulus devletler kurulması sürecinin kaçınılmaz bir uygulamasıydı. Ama sonuçları her iki halk için de acılarla dolu oldu. İsteğe bağlı değil, zorunlu bir göçtü bu. Kurtuluş Savaşından sonra, Türkiye ile Yunanistan arasında Lozan’da imzalanan Sözleşme ve Protokola uygun olarak, 1 Mayıs 1923 tarihinden başlayarak, Anadolu topraklarında yerleşmiş Rum-Ortodokslar ile Yunanistan topraklarında yerleşmiş Müslüman Türkler zorunlu göçe tabi tutuldular. Gidenler arasında dini ortodoks olan, ama tek kelime Rumca bilmeyen ve İncilleri dahi Türkçe olan insanlar vardı. Bunlar önemli iddialara göre Selçuklulardan önce Anadolu’ya gelip ortodoks olan Türk boylarından idiler. Şimdi onlar sadık birer Helen vatandaşı oldular. Ancak bu zamana kadar dışlandılar, “Türk tohumları”, “yoğurtla vaftiz edilmişler” diye aşağılandılar. Yalnız onlar değil, Anadolu’dan göçedenlerin hemen hemen tamamı “yeni” yaşamlarına uzun yıllar alışamadılar, kendilerini kendi vatanlarında hissetmediler. Göçtükleri bu yeni ülkede, Yunanistan’da kendilerini evlerinde hissetmek için bir arada yaşadılar. Yerleştiklere yerlere başlarına yeni (Nea) kelimesini ekleyerek geldikleri şehirlerin, kasabaların isimlerini koydular. İzmir’den gelenler “Nea Zmirni”, Kayseri’den gelenler “Nea Kesaryani”, Bergama’dan gelenler “Nea Pergamo” isimli yeni yerleşim yerleri kurdular. (***) Her iki tarafta da çok sıkıntılar yaşandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mübadele kavramından genellikle 1922 ve sonrası anlaşılmaktadır. Buna göre yaklaşık 1.5 milyon Rum Ortodoksun Anadolu’dan Yunanistan’a, 500 bin Müslüman Türk’ün de Türkiye’ye göçettiği söylenmektedir. Ancak Mübadelenin öncesi ve sonrasıyla bu rakamların çok daha fazla olduğu da bilinmektedir. O tarihlerde Türkiye’nin nüfusunun on-onbir milyon, Yunanistan’ın nüfusunun da dört milyon olduğu düşünüldüğünde yaşanan olayın büyüklüğü daha da iyi anlaşılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihin tekerleği bu iki halkın da üzerinden geçti. Tarihten, yüzlerce yıl bir arada yaşamış olmaktan, benzer kültürlerinden, ortak ezgilerinden, yemeklerinden, yaşam biçimlerinden kaynaklanan yakınlıkları vardı. Aslında aralarındaki fark, rakı ile uzo arasındaki fark kadar olan bu iki halk barışı ve kardeşliği istiyor. Aynı acıları bir daha ne kendilerinin, ne de başka halkların yaşamasını istemiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(*) İskender Özsoy, İki Vatan Yorgunları, Bağlam Yayınları&lt;br /&gt;(**) Mehmet Ali Gökaçtı, Nüfus Mübadelesi: Kayıp Bir Kuşağın Hikayesi, İletişim Yayınları&lt;br /&gt;(***) Stelyo Berberakis, Lozan Anlaşması 80’inci Yılında, Sabah Gazetesi, 14 Eylül 2003.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(*) Bu yazi ilk kez Baraka Dergisi'nde yayimlandi. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-111929701295140881?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/111929701295140881/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=111929701295140881' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111929701295140881'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111929701295140881'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2005/06/yazi-lozan-mbadelesinin-80-yilinda.html' title='Lozan Mübadelesinin 80. Yilinda'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-111929635071687009</id><published>2005-06-20T12:29:00.000-07:00</published><updated>2010-09-08T08:17:06.872-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Mahmutpasa Esnafi</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/TIeo6QvYt6I/AAAAAAAAAUM/bHf_uZUbcyo/s1600/ara+guler3.bmp"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 214px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/TIeo6QvYt6I/AAAAAAAAAUM/bHf_uZUbcyo/s320/ara+guler3.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5514561987618060194" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;MAHMUTPAŞA ESNAFI&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Ciğerleri Marmara dolu&lt;br /&gt;Bir Mahmutpaşa esnafı&lt;br /&gt;Tam otuz yıl,&lt;br /&gt;Şirket-i Hayriye vapurlarıyla&lt;br /&gt;Binlerce kez geçti Boğazı.&lt;br /&gt;En çok erguvan zamanını sevdi, İstanbul’un.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam otuz yıl,&lt;br /&gt;Entarilik basma sattı İstanbul’un kadınlarına&lt;br /&gt;Bu yüzden de&lt;br /&gt;En çok bayram arifelerini sevdi, İstanbul’un.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son dileği,&lt;br /&gt;Boğaza nazır,&lt;br /&gt;Erguvan ağaçları arasında&lt;br /&gt;Bir mezarlığına defnedilmek oldu, İstanbul’un,&lt;br /&gt;Ciğerleri Marmara dolu Mahmutpaşa esnafının.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-111929635071687009?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/111929635071687009/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=111929635071687009' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111929635071687009'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111929635071687009'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2005/06/siir-mahmutpasa-esnafi.html' title='Mahmutpasa Esnafi'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/TIeo6QvYt6I/AAAAAAAAAUM/bHf_uZUbcyo/s72-c/ara+guler3.bmp' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-111929515990205796</id><published>2005-06-20T12:12:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T05:59:48.382-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yazılar'/><title type='text'>Yazi- Biz Ankarali Istanbullular</title><content type='html'>&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;strong&gt;Biz Ankara’lı İstanbullular&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Gençliğimi düşleyince Ankara, kader bağlayınca İstanbul&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki sözleri Sosyoloji’den arkadaşımız şair-yazar Haydar Ergülen’in Radikal Gazetesi’ndeki yazılarından birinden ödünç aldım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ODTÜ’lü olununca ister istemez bir Ankara ilişkisi ortaya çıkıyor. İnsanlar yaşamlarının en az dört yılını, hem de gençliklerinin en güzel yıllarını Ankara’da geçirmiş oluyorlar. Tabii Hazırlık okunur ve üstüne üstlük “prob”, “repeat” olunup okul uzatılırsa bu ilişki daha da uzar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbullular okulu bitirip dönünce veya benim gibi Ankara’lılar ve diğer illerden olanlar İstanbul’a göçünce iki duyguyu birden yaşıyorlar. Çok sevdikleri ODTÜ’yü Ankara’da bırakarak, İstanbul’da yeni bir hayat kuruyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamının en önemli kısmını Ankara’da geçiren benim gibilerin günün birinde arkalarına bakmadan İstanbul’a göçmelerinin sebebini hep düşünmüşümdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğduğumdan itibaren çocukluğumu, bütün öğrenim hayatımı, iş yaşamımın önemli bir kısmını Ankara’da yaşamış ve günün birinde- ilk fırsatta demek daha doğru olur -kapağı İstanbul’a atmıştım. Hem de hiç tereddüt etmeden, pişmanlık duymadan... Bu vefasızlık mıydı? Nasıl bir duyguydu? İhanet hiç kabul edemediğim bir davranışken neydi bu yaptığım?&lt;br /&gt;Hele çocukluğumun ve gençliğimin anılarını geride, arkamda bırakarak!?..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de ben Ankara’nın ihanetine uğramıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İki sevgili arasında kalan aşıklar gibi hissediyordum kendimi. Ama işte İstanbul ağır basmıştı.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Aslında eşyalarımı bavulumda, anılarımı -özellikle güzel olanlarını belleğimde taşıyarak İstanbul’a gelmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kolay değil...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu duygusallık da ne?”diyerek sitem edenler olabilir. Ben de onlara sitem ediyor ve çıkışıyorum.:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizi hiç babanız Gençlik Parkı’nda minyatür trene bindirmedi mi?&lt;br /&gt;Anneniz suni gölün kıyısındaki çay bahçelerinde bir semaverle gelen çay yanında evden getirdiği börekleri, poğaçaları ikram etmedi mi?&lt;br /&gt;Söğütözü’ne, Çubuk Barajı’na ailecek gidip piknik yapıp, ip atlayıp, yakan top oynamadınız mı?&lt;br /&gt;Hayvanat Bahçesi’nde Muhini’yi gördükten sonra Atatürk Orman Çiftliği’ne kadar faytonla gelip, meşhur dondurmasından yemediniz mi?&lt;br /&gt;Okulu asıp, gittiğiniz Papazın Bağı’nda sevgilinizle elele dolaşmadınız mı?&lt;br /&gt;Goralı’dan sandviç, Sergi Kitapevi’nden kitap alıp, Büyük Sinema’ya iki matinesine gitmediniz mi?&lt;br /&gt;Sakarya Caddesi’ndeki birahanelerde patates tavaya ketçap, hardal döküp bira içmediniz mi?&lt;br /&gt;Mezuniyetinizi kutlamak için gittiğiniz Tavukçu’da dozunu kaçırıp küfelik oluncaya kadar kafayı çekmediniz mi?&lt;br /&gt;Kuğulu Park’ta kuğulara simit atmadınız mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de yapmışsınızdır ve hatta 80 öncesinde okuyanlarınızın çoğu, arkadaşlarınızla birlikte her fırsatta Kızılay’da trafiği keserek korsan miting yapıp, “Bağımsız Türkiye” diye bağırmışsınızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;70’li yıllarda gençliğini Ankara’da yaşayanların duygularını 2001 yılındaki Mezunlar Gününden sonra Ayşegül (Devecioğlu)’ün yazdığı yazıda alıntıladığı Erkin (Koray) ağabeyimizin aşağıdaki şarkı sözleri ne güzel anlatıyor. Dediği gibi ; “Nedense onca şarkı ve şiir içinde, bizim o günkü hallerimizi bu kadar esaslı bir şekilde tasvir edeni yoktur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu bir Ankara usulüdür. Ankara’dan çıkar. Yeni olsa ne, eski olsa ne çıkar! Delikanlılar, ben, biz, onlar. Haa bak daha ne var! En hızlı zamanında Ankara’nın, sevdik birbirimizi. Sen ve ben. Belki çok erken. Ama çok yakın olduk birbirimize. Bir kız ve bir erkek. Çığ gibi yağdık Ankara’nın üstüne. Sabaha karşı fırından ekmek alıp yediğimizi, içtiğimizi, sevdiğimizi. Aslında bir hikayemizi anlatmaya kalksak, zamanın beyni durur, denizler kurur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Doğrusunu isterseniz bütün göç hikayelerinde olduğu gibi Ankara’lıların göçünde de hüzün vardır.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara özellikle 80’lerde İstanbul’a önemli bir göç verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkenin en iyi üniversitelerinde yetişen en seçkin evlatlarına devlet kapısını kapatmıştı. Özel sektörde ise kapitalizmin doğası gereği hemşehrilik, parti yandaşlığı değil verimlilik geçerliydi. İyi ve paralı işler ise İstanbul’daydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece bazılarımız sevdiği için, bazılarımız da zorunlu ekonomik nedenlerle İstanbul’a göçtük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece insanlar mı? Kurumlar, şirketler ve bankaların da önemli kısmı Ankara’dan İstanbul’a göçtü. Arkadaşlarımız Ersin Özince’nin T.İş Bankası, Faruk Malhan’ın Kolleksiyon Mobilyası, Haldun Dostoğlu’nun Galeri Nev’i, Ayten’in Eylül Bar’ı aklıma gelen ilk örnekler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim için pek çok neden geçerliydi.Laf aramızda İstanbul çocukluğumdan beri beni hep çekmişti. Onun kozmopolitizmi, dinamizmi, sanat, kültür, ticaret ve finans merkezi olması ve tabii ki en başta Boğaz olmak üzere doğal güzelliği, tarihi beni büyüleyen nedenlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Şair Yahya Kemal'in 'Ankara'nın en çok nesini seversin?' sorusuna 'İstanbul'a dönüşünü' yanıtını verdiği çok bilinen bir şeydir.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara’da yaşayanlarsa İstanbul’da yaşayanlara hayretle, biraz da acıyarak –bazılarına göreyse hayranlıkla ve gıpta ederek bakarlar. O keşmekeşe, uzun mesafelere, trafik sıkışıklığına, Köprü eziyetine ve manyak iş temposuna nasıl tahammül ettiklerini bir türlü anlayamazlar. “Gülü seven dikenine katlanır.” Deseniz de makul bir cevap vermiş olmazsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında benim çocukluğumun, gençliğimin Ankara’sında da vazgeçilmez güzellikte şeyler vardı. Kültür ve sanat olayları...Arkadaşlıklar...AST (Ankara Sanat Tiyatrosu)’nun sahnelediği belleğimden çıkmayan oyunlar, Sinematek, Çağdaş Sahne...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ya arkadaşlar da göç dalgasına kapılıp İstanbul’a göçünce, tiyatrolar kapanınca?!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar eski sevgililerine benzeyen yeni sevgililerine aşık olurlarmış, annelerine babalarına benzeyen eşler bulur evlenirlermiş ya, belki bu nedendendir, genel tespit; göçenlerin Ankara’nın planlı yerleşimine, trafik düzenine nispeten daha çok benzediği için genellikle Kadıköy yakasına yerleştikleri ve yine göçen diğer Ankaralılarla ahbaplık ettikleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murathan Mungan bir keresinde “Ankara’da oturma odası ahlakı vardır.” Demiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara’ya “azla yetinen şehir” diyorlar. “Denizsiz şehir kanaatkardır. Deniz tuhaf şeydir. Yüzünüzü denize verdiğinizde arkanızı dönersiniz, insanlara. Bu yüzden ancak deniz şehirlerinde yalnız kalabilir insan. Deniz kalır, kendine..&lt;br /&gt;Ankara mı? Bakacak tek şey insan yüzleridir. Bu yüzden insan kırıp dökmeye cesaret edemez birbirini, kolay kolay. Oysa İstanbul’da bıçaklar ortadadır. Denizin şımartmasıyla belki de herkes bıçaklarıyla birbirinin peşindedir...Ankara’da ise her şey oturma odasında olur. Bakılacak bir deniz olmadığı için, insanlar sık sık ve uzun uzun birbirlerinin yüzüne bakar. Yüzlerde işaretler varsa hakikaten, bunu en iyi Ankara’da yaşayanlar biliyor olmalıdır. Bıçaksız oturma odalarında insanlar birbirleriyle yetinir...Belki de her yokuşun sonunda deniz çıkacakmış gibi olan bu şehirde kurulan deniz düşleri, denizin kendisinden daha mavidir. Kesin olan bir şey var yine de. Ankaralıların denizi İstanbullununkinden daha temizdir!”diyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ya yüzüne bakılacak dostlar İstanbul’a göçmüşse?!.. Ve bu “kocaman manyak metropol”de, hengamede, iş güç koşuşturmacasının içinde bırakın dostların yüzünü aylarca denizi bile göremiyorsanız?!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öfff....Çok karışık konular...Duygular... Yoruldum. Cevap veremiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Asık yüzlü bir şehir olmuştu Ankara&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Daha sonraları iş gereği veya aile ziyareti için Ankara’ya gittiğimde bir şey farkettim. Ankara artık benim çocukluğumdaki, gençliğimdeki Ankara değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ihtimal yanılıyordum, ama öyle düşünüyordum. Belki okulumuz bile aynı okul değildi. Eylül Fırtınası, YÖK falan derken herşey değişmişti. Ağaçlar büyümüştü ama, hocalarımızın çoğu yoktu. Eğitim kalitesi, gelenek,.. herşey hikaye olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokaklara gri, kahverengi renkler hakimdi. “Devletin yıkılmaz kalesi” başkentteki koca soğuk binalardaki devlet dairelerine statükocu partilerin hortumlamaya yatkın soluk yüzlü, asık suratlı, eğitimsiz, kapasitesiz kadroları doluşturulmuştu. Ben de bir memur ailesinin çocuğu idim, ama bu adamların benim babam, dayım, karşı komşumuz Şadan Amca gibi eski idealist, yurtsever devlet memurlarıyla ilgisi yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asık suratlı bir şehir olmuştu Ankara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Ankara benim Ankara’m mıydı? Yoksa “kasvetin başkenti” miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi gidin, Ankara’da yaşayan gençlere sorun Büyük Sinema’nın, Ankara Sineması’nın, Ulus’un, Renkli Sinema’nın, Arı Sineması’nın, Çankaya Sineması’nın yerini bilirler mi? Son olarak Akün Sineması’nın törenle kapandığını duydum içim kıyıldı. Körfez Lokantası’nın kapandığını öğrenince iyice perişan oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(*) Bu yazı ilk kez Baraka Dergisi’nde yayımlanmıştır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-111929515990205796?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/111929515990205796/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=111929515990205796' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111929515990205796'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111929515990205796'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2005/06/yazi-biz-ankarali-istanbullular.html' title='Yazi- Biz Ankarali Istanbullular'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-111929472968898722</id><published>2005-06-20T12:09:00.000-07:00</published><updated>2010-09-08T08:40:40.117-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>Suzi'ye Gecikmis Bir Mektup</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/TIetkG2BgjI/AAAAAAAAAUU/mdeigzYrBHk/s1600/tommiks.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 204px; height: 216px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/TIetkG2BgjI/AAAAAAAAAUU/mdeigzYrBHk/s320/tommiks.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5514567104562561586" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;SUZİ’YE GECİKMİŞ BİR MEKTUP&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Sen, Suzi olmaya razı olsaydın,&lt;br /&gt;Beni de Tom Miks olarak kabul etseydin&lt;br /&gt;Nevada Kalesi’nde sık sık görmeye gelirdim, seni.&lt;br /&gt;Tabii Konyakçı, Doktor ve ben,&lt;br /&gt;Birlikte.&lt;br /&gt;Yolda pusu kuran apaçilerden yakamızı kurtarabilirsek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ne yazık ki, sen,&lt;br /&gt;Köşedeki manifaturacının karısı olmayı seçtin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçenlerde, kahvede, pis yedili oynarken,&lt;br /&gt;Abin oturdu masamıza.&lt;br /&gt;“Bak koçum, unut artık, Selma’yı”, dedi.&lt;br /&gt;Çok kızmış olacağım ki,&lt;br /&gt;Dalgınlığıma gelip, silahıma davranıp,&lt;br /&gt;“ Onun adı Selma değil, Suzi !” deyiverecek oldum,&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;Vazgeçtim.&lt;br /&gt;Belimde silahım yoktu ve ben Tom Miks değildim.&lt;br /&gt;İşte hayatın acı gerçekleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki biliyorsundur,&lt;br /&gt;Ben de tüpçünün kızıyla evlenip,&lt;br /&gt;İki sokak yukarı taşındım.&lt;br /&gt;Bir de kızımız oldu.&lt;br /&gt;Fabrikadan, gece vardiyası çıkışı eve dönerken&lt;br /&gt;Yorgun argın, karanlıkta,&lt;br /&gt;Apaçilerin pususuna düşmemek için,&lt;br /&gt;Sokak aralarından, dikkatlice yürüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Suzi,&lt;br /&gt;Yine saçlarını ikiye ayırıp örüyor musun,&lt;br /&gt;Yüzün hala çilli mi,&lt;br /&gt;Pembe yanakların kızarıyor mu,&lt;br /&gt;Güzelliğinden bahsedilince ?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-111929472968898722?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/111929472968898722/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=111929472968898722' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111929472968898722'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111929472968898722'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2005/06/siir-suziye-gecikmis-bir-mektup.html' title='Suzi&apos;ye Gecikmis Bir Mektup'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/TIetkG2BgjI/AAAAAAAAAUU/mdeigzYrBHk/s72-c/tommiks.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-111921488209676364</id><published>2005-06-19T13:46:00.000-07:00</published><updated>2010-08-12T07:22:13.811-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Kiyidan Açilamamak</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/TGQDQCuI_oI/AAAAAAAAAT4/yoXXtzq6Raw/s1600/dalyan-murat%2520uzsoy_0.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5504528218696777346" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 202px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/TGQDQCuI_oI/AAAAAAAAAT4/yoXXtzq6Raw/s320/dalyan-murat%2520uzsoy_0.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Kıyıdan Açılamamak&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Tomris Uyar’ın anısına&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sessiz, sakin bir geceydi. Cır cır böcekleri, sahile hafif hafif vuran dalgalar ve çay ocağında çalan radyonun kısık sesi olmasaydı hiçbir ses duyulmayacaktı. Sahilde küçük bir çay bahçesindeydiler. Bu sıcak ağustos akşamında ağaçların serinliğine sığınmışlardı. Denize en yakın ahşap masalardan birinde yanyana, yüzleri denize dönük hiç konuşmadan oturuyorlardı. Halbuki bir yere gidip oturur konuşuruz diye gelmişlerdi. Biraz konuşmuşlardı; sonra gecenin büyüsü onları sarmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzaktan geçen bir balıkçı motorunun pat patları duyuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kalksak mı ki?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Niye, sıkıldın mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yooo. Geç oldu; kahveci çocuk evine gitmek ister diye düşündüm.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O gitmez; burada yatıyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tanıyor musun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hı hı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen balıkçı motorunun yarattığı dalgalar kıyıya ulaştı. Arka arkaya eski iskeleye çarpan dalgaların sesini duydular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bizimkisi aşk mıydı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeniden konuşmaya niyetlenmişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bilmem.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masanın altında, ayaklarının arasından, tüyleri yoluk bakımsız bir sokak kedisi belki yiyecek bir şeyler bulurum ümidiyle sürtünürek dolandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Miyaavvv!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sahura kalkmış galiba bu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etraftaki evlerin ışıkları, karşıdaki adalardaki ışıklar birer birer, sanki “iyi geceler”diyerek sönüp, azalıyorlardı. Gökyüzünde tek bir bulut kümesi yoktu. Sönen lambaların yerini ay ışığı ve yakamozlar almıştı. Bir de açıktaki balıkçı teknelerinin ışıkları...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bilemedik d’imi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Neyi?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bizimkisinin ne olduğunu?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yirmi sene sonra önemi var mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derinden kahve ocağında çalan radyonun sesi geliyordu. Mahur makamında eski bir şarkı çalıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kaldıysa birer çay içer miyiz?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Olur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalktı çay ocağına doğru yürüdü. Birazdan geri döndü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şansımız yokmuş. Çocuk sandalyesinin üstünde sızıp uyumuş.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aniden esen hafif bir rüzgarla ürperdiler. Yaprakların hışırtıları sessizliği bozdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Daldın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erkek, gözlerini denize, uzakta ışıkları gözüken balıkçı teknelerine dikmiş düşünüyordu. Sigarası söndü sönecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne düşünüyordun?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O zamanlar..,”dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sigarasından bir nefes çekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Seninle küçük bir tekneye binip açılsaydık. Plansız programsız açılsaydık denize; rüzgar yelkenimize dolsaydı, rüzgar ve akıntı bizi nereye götürürse oraya gitseydik. Önümüze çıkan çıkan ilk limana demirleseydik..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın, ne saçma şey, der gibi güldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nasıl mutlu olabildin mi bari hayatının o bilmediğim yirmi yılında?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın cevap vermedi.Balıkçılar acaba bir şeyler yakalayabilmişler miydi? ”Olsun,” diye düşündü kadın. Yakalayamasalar bile bir ümitle her gün denize açılıyorlardı. İşin kuralı böyleydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süre daha konuşmadan oturdular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kalkalım mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Olur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalktılar. Kahveci uykulu gözlerle uyandı. Rüzgar geçmiş, hava sakinleşmişti. Açıkta avlanan balıkçı teknelerinden sevinç çığlıkları duyuldu. Balıkçıların şansları yaver gidiyordu anlaşılan.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-111921488209676364?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/111921488209676364/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=111921488209676364' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111921488209676364'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111921488209676364'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2005/06/yk-kiyidan-ailamamak.html' title='Kiyidan Açilamamak'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/TGQDQCuI_oI/AAAAAAAAAT4/yoXXtzq6Raw/s72-c/dalyan-murat%2520uzsoy_0.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-111896090624203005</id><published>2005-06-16T15:24:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T07:53:42.742-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>Kış Halleri</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/S5-bFo8bmlI/AAAAAAAAATQ/6X2CD8o0S0s/s1600-h/wolf-in-snow.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5449244595334126162" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 218px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/S5-bFo8bmlI/AAAAAAAAATQ/6X2CD8o0S0s/s320/wolf-in-snow.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="color:#660000;"&gt;&lt;span style="font-size:180%;color:#993300;"&gt;&lt;strong&gt;KIŞ HALLERİ&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Tam yirmibeş yıl masa başında çalışan bir insanın vücudu neye benzer? Vücudum hiç hoşlanmasam da bir sandalyeye benzemişti; popom biraz geride, bacaklarım kıvrık... Oturmadığım zamanlarda da böyleydi bedenim. Bir kuruntuydu belki de benimkisi; ama ben öyle hissediyordum. Dahası sırtım kamburumsu bir hal almıştı ve yıllarca masa üstünde olan kollarım da ilerideydi. Masa başında oturduğum zamanlar vücudum kolayca sandalyenin ve masanın şeklini alıyordu; ancak ya yürüdüğüm zamanlar?.. İşte en büyük sıkıntıyı yürürken yaşıyordum. Düşünsenize vücudu sandalye biçimini almış birisinin yolda yürüme zorluklarını...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolda su birikintilerine bata çıka, zor bela yürürken, şemsiyem rüzgarın etkisiyle ikide bir ters dönüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah evden çıkmadan önce akıllılık edip pencereden dışarı bakmıştım: Hava yağmurluydu. Şemsiyemi alıp çıkmıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kışın en çekilmez günleri yaşanıyordu; havalar sert ve yağışlıydı. Karanlık sokaklarda tek tük yürüyen insanların karaltıları vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bir önceki çalıştığım işte kapının önüne konulduktan, iki aylık işsizlik döneminden sonra, birbuçuk aydır yeni, belki de en son işime gidip geliyordum. Koşullar ağırdı; ancak bir kez daha işsiz kalma korkusuyla, yaşama dirençle sarılan ölüm döşeğindeki bir hasta gibi işime sarılmıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendime işe gitme programı yapmış; bir kaç gün içinde bu ritme kendimi alıştırmıştım: Sabah beşbuçukta kalkıyor, altıbuçukta evden çıkıyordum; yedibuçukta, daha henüz gün ağarmadan Gebze’de, fabrikada oluyordum. Bu kadar erken işbaşı yapmaya alışık değildim; ama çare yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aydın, aynı zamanda işçi servisini yapan formen, her gün tam altıellibeşte, Kozyatağı yaya üst geçidinin ayaklarındaki otobüs durağından beni alıyordu. İyi çocuktu Aydın, onu seviyordum. Ne olurdu bir de servis minibüsünü su birikintilerinin önünde durdurmasaydı? Minibüse binerken ayak bileklerime kadar suya batıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geç kalmamak için telaşla yürüyordum; kaldırımda benim gibi erken işbaşı yapan, servis bekleyen karaltıların arasından geçtim. Yelkenlideğirmen Durağı’nda yine o iyi giyimli orta yaşlı adamla, güzel genç kızdan başka kimse yoktu; biri durağın bir köşesinde, öteki diğer köşesinde bekliyordu. Haftalardır aynı durakta, aynı saatte bekliyor olmalarına rağmen hala aralarına bir yakınlaşma yoktu; belki selamlaşmıyorlardı bile. Halbuki ben ne çok yakıştırıyordum onları birbirlerine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paçalarım şimdiden ıslanmıştı. Aldırmadan yürüdüm; kapalı dükkanların önünden geçtim; caddeler, sokaklar boyunca yürüdüm. Deniz küskünü martılar sığınmıştı evlerin saçaklarının altına; görmüyordum, ama arada çığlıklarını duyuyordum. Martıların çığlıklarından ve seyrek geçen arabaların motor seslerinden başka ses de yoktu sokakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kozyatağı-Mecidiyeköy otobüsü her zamanki saatinde geçti yanımdan. Yine aynı yolcular mı var içinde diye baktım; ancak camların buğusundan içeriyi göremedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şemsiyeyi tutan elim buz kesmişti; eldivenlerimi yanıma almayı unuttuğuma hayıflandım. Benzinliğin önündeki dar yaya yolundan geçerken bir kamyonet üzerime zifos sıçrattı. Islanmamak için geriye kaçtıysam da üstüm başım battı. Kızgınlıkla şoförün arkasından bağırıp, küfrettim, ama beni duymadı bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aydın, yine aynı saatte, altıellibeşte geldi durağa. Bu çocuğun bu huyunu seviyordum. Minibüsün içi de karanlıktı; ama içeride kimlerin olabileceğini biliyordum: Orta koltukta diğer formen Cemil, en arka koltukta dolum hattından üç çocuk, ikinci sırada ise Aydın’ın hemşehrisi genç dul kadın. Aydın’ın hemşehrisi kadının bizim fabrika ile ilgisi yoktu. Çok yakın zamanda kocasını kaybetmişti; iki küçük çocukla kalakalmıştı. Allahtan bir yemek fabrikasında iş bulmuştu. Aynı mahallede oturan kadını sevabına alıp, Maltepe’de bırakıyordu, Aydın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın Maltepe’de indi. Haftalardır karanlıkta gidip gelirken bir kez bile yüzünü görmemiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maltepe’den, Kartal’dan, Pendik’ten servise binen işçiler oldu. Servis sıcaktı; alıştığım ezberlediğim yollarda camdan dışarıya bakmak yerine gözlerimi kapayıp kestirmeyi yeğledim. Hoş dışarı baksam da bir şey görebilecek durumda değildim; her yer karanlıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyandığımda fabrikaya varmıştık. Hava hala karanlıktı. Diğer işçi servisleri de gelmişti. Şangırtılı şungurtulu bir sesle demir kapıyı açtılar. Üretim holünden ofislere geçtim. Odam buz gibiydi. Klimayı açtım; koltuğa çöktüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Naciye Hanım’ın sabah servisinde getirdiği çay içimi birazcık olsun ısıttı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çay servisini yaparken Naciye Hanım’ın dalgınlığını, yüzündeki üzüntüyü farkettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayrola Naciyanım, bir sıkıntın mı var?” diye sordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaşırdı. Gözpınarlarından akıp solgun yanaklarına süzülen bir kaç damla gözyaşı, başörtüsünün kenarından firar etmiş bir tutam saçını ıslattı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Eniştem,” dedi, zorlukla yutkunarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meraklı gözlerle yüzüne bakıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Eniştem, kendini kitledi,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nereye banyoya mı?” diye sordum saf saf.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben öyle yapardım; evdekilere kızınca banyoya girer, kapıyı üstüme kilitler, bizimkileri kınamak için sabaha kadar küvette yatardım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok, yok öyle değil,” dedi bu defa kendini tutamayıp gülerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Naciye Hanım’ın eniştesi SEKA’da çalışıyordu; SEKA’nın kapatılmasını protesto etmek için işçi arkadaşlarıyla birlikte fabrikanın Bakım-Onarım atölyesine kendilerini kapatıp, kapıları kilitlemişler; direnişe geçmişlerdi. Evdeki çoluk çocuk perişandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Vah vah vah,” dedim, üzüldüğümü belirterek, “Hallolur inşallah.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paltomu çıkarmadan öğlene kadar çalıştım. Ayaklarım, paçalarım hala kurumamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tuvalet ihtiyacım geldiğinde dışarı çıktım. Dönüşte üretim holünden geçtim. Aydın işçileri toplamış yerleri yıkatıp, temizletiyordu. Üretim yoktu: Satışlar iyice düşmüştü, dağ taş stoklarla doluydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğlene yakın Şafak Bey çağırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Odasına giderken ayaklarım zaten geri geri gidiyordu. Bir de birinci kata çıkan merdivenleri tırmanmak iyice zordu... Yıllarca masa başında oturmaktan bedeni bir sandalyeye benzeyen birinin merdivenleri çıkma zorluğunu düşünün... Bacaklarım ileride, popom geride; doksan derecelik bir açıya sahip vücudumla terse doksan derecelik açılarla yükselen basamakları tırmanırken ellerimle trabzanlara tutunup güç almadan merdivenleri çıkabilmem mümkün değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Odasına girdiğimde Şafak Bey yine bilgisayarının başındaydı. Bilgisayarın ekranında üretim holüne, ambara, ofislere yerleştirilen kameraların aktardığı görüntüler vardı: Patron hepimizi dikizliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gümrüklerde biriken teminat mektuplarından yakındı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yavaşsınız, yavaş,”dedi, dişlerinin arasından tıslayarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Haklısınız,”dedim yatıştırmak için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tatsız bir sessizlik oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözüm Şafak Bey’in masasının üstündeki gazetenin başlıklarına kaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kendilerini aileleriyle birlikte fabrikaya kilitleyerek fabrikalarının kapatılması kararına direnen 600 SEKA işçisi, eylemlerine son vermedi. İşçiler nihai karar verilinceye kadar fabrikayı terk etmeyeceklerini söylüyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka başlık:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Genelkurmay İkinci Başkanı, asker maaşları, yarbaya kadar yoksulluk düzeyinin altında”, demiş,”Binbaşı dahil altındaki tüm rütbelilerin yoksulluk sınırının altında gelirlerinin olduğu”nu söylemiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir siyasetçi de başka bir demeç vermiş;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Askerler yalnız değil, diğer kamu personelinin, memurların da durumu pek farklı değil.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksulluk kötü şey... Ekonomi sıkıntıdaydı, her yerde korkunç yoksulluk vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şafak Bey’le Teşvik Belgesinin durumundan, lisans başvurusundan konuştuk; sonunda, “Gidebilirsiniz,”diyerek beni azat etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Odama döndüğümde pencereden dışarıda lapa lapa kar yağdığını gördüm. Sabah bizim oralarda yağmur yağıyordu, şimdi burada kar yağıyordu. İstanbul, garip, kocaman bir şehirdi. Kimbilir karşıda, İstanbul’un başka bir köşesinde güneş açmış, yerlerde birikmiş karları eritiyordu belki de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fabrikanın yanında, boş bidonların depolandığı sundurmanın altına sığınmış bir köpek gördüm, camı açtım dikkatlice baktım; hayvanla gözgöze geldik. Sitemkar bir ifadeyle, inler gibi bir ses çıkardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğlen yemeğinde ancak kendime gelmiştim. İçtiğim sıcak çorba içimi ısıtmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemekten sonra çalışmaya devam ettim; arada sıkılınca kalkıp camdan dışarı baktım. Sundurmanın altına sığınan köpek hala oradaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Naciye Hanım yemek sonrası çay servisini yaparken “Bir haber var mı?” diye sordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok,” dedi, gözleri yine buğulanarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Naciye hanım, yemekten artan kemik parçaları falan varmı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Var, ama çöpe attım,” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Olsun.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birlikte mutfağa gidip çöpe atılmış kemik parçalarını bir poşete doldurdum. Odamdaki pencereyi açıp sundurmanın altındaki köpeğe attım. Hayvan bulunduğu yerden kendisine atılan kemik parçalarına doğru bir iki adım ileri çıkıp, hamle yapıp, kokladı; sonra kemirmeye başladı. “Viyk”leyip, kuyruğunu sallayarak teşekkür etmesini bekledim; ama o aldırmadan önündeki kemikleri kemirmeyi sürdürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çay boşunu almaya geldiğinde Naciye Hanım, “N’aptınız yemek artıklarını?” diye sordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bahçedeki köpeğe verdim,” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Naciye Hanım, bakmak için camı açtı. Kar hızını arttırmıştı; lapa lapa yağan kar tanelerinin arasından gösterdiğim hayvana baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Allah iyiliğinizi versin,” deyip güldü, “O köpek değil ki, kurt!.. Aç kalmış anlaşılan ki aşağıya inmiş. Kışın buralara çok kurt iner.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afallamış gözlerle kar tanelerinin arasından hayvana baktım; gerçekten de bir kurttu; ben farkedememiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Naciye Hanım, kahkahalar atarak çıktı. Hüzünlü bir gününde onu güldürmüştüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cama yanaştım. İçerisi biraz olsun ısınmıştı; camlar buğulanmıştı, elimle camın buğusunu sildim. Kurt yine aynı duruşunu koruyarak sundurmanın altındaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklımdan yaşlı kurtlarla ilgili bütün veciz sözler geçti: “Kurt dumanlı havayı sever”, “Kurdun adı yaman çıkmış, tilki vardır baş keser” , “Kurt kocayınca köpeklerin maskarası olur” ve diğerleri...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tolstoy’un arzuladığı gibi; hem kurtların doyduğu, hem de koyunların sağ kaldığı bir dünya olabilir miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimle bir yakınlık buldum kurtla. Kurdun bizim kültürümüzde pek makbul bir yeri yoktu; ama bu kurt kendi halinde, mazlum bir kurttu...Kaderine razı, aç bir kurttu bu... Kim iddia edebilirdi kuyruğunu arka ayaklarının arasına sıkıştırmış bu hayvanın bir vahşi hayvan olduğunu ? Yoluk tüylerinin altındaki bedeninin yaşını anlamaya çalıştım: Yaşlı bir kurttu herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Penceredeki kar tanelerini ve kurdu izleyen gözlerim daldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün hayatım, yirmibeş yıllık iş yaşamım bir sinema şeridi gibi gözümün önünden geçti: Deneyimim arttıkça iyileşmesi gereken koşullarım, şu yıllarda tersine iyice kötülemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlkokulda mevsimleri nasıl sıralıyorduk? İlkbahar, yaz, sonbahar, kış...Kış yılın son mevsimi… Ben hiç sevmem kışları; yılın en sevimsiz mevsimidir. Soğuk, yağışlı havalar,..Günler kısa, bereketsiz...Erkenden inen akşamlar…Koyu karanlık geceler…Ben de şimdi yaşamımın son, sevimsiz evresini; kışını yaşıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğleden sonra saatler daha çabuk geçmişti sanki. Pencereden dışarı baktığımda hava kararıyordu. İçerisi mi ayak uydurmuştu dışarının karanlığına, yoksa dışarısı mı içerdeki kararmış ruhumu sezip uymuştu bilemiyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesai bitiminde servise binerken Naciye Hanımla karşılaştım. Yüzü gülüyordu bu kez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Eniştem çıktı, eyleme ara verdiler,” dedi, “İdare Mahkemesi kapatma kararını durdurmuş.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de onun kadar sevindim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minibüse binmeden önce sundurmanın altına doğru baktım. Hava iyice kararmıştı; karanlıkta görmeye çalıştım. Kurt hala oradaydı; gözgöze geldik, mahsun bakışları vardı. İnler gibi ağzını açtı, “İyi akşamlar,” demiştir, diye yorumladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;color:#cc0000;"&gt;25 Mart 2005, Atatürk Kitaplığı-Taksim&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-111896090624203005?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/111896090624203005/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=111896090624203005' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111896090624203005'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111896090624203005'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2005/06/yk-kis-halleri.html' title='Kış Halleri'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_2g3ZuAJcBQg/S5-bFo8bmlI/AAAAAAAAATQ/6X2CD8o0S0s/s72-c/wolf-in-snow.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-111895953504542485</id><published>2005-06-16T15:03:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T08:15:41.241-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat Yazıları'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü Günleri Sunumları'/><title type='text'>Yazı : Büyük Öykülerin Gizi</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/1600/s??zc??kleri"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/320/s%3F%3Fzc%3F%3Fkleri%20%3F%3Frmek.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:180%;"&gt;&lt;span style="color:#660000;"&gt;Büyük Öykülerin Gizi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mehmet H. Yazıcı&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="mailto:mhyazici@yahoo.com"&gt;mhyazici@yahoo.com&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Giovanni Boccaccio, “Decameron”da “Kimi öykülerin çok uzun olduğunu söyleyenler çıkacaktır. Bu gibilere bir kez daha söylüyorum, yapacak başka işleri varsa, kısa öykülerimi bile okumaları çılgınlık olur. Yazmaya başladığımdan, çabamın sonuna ulaştığım bugüne dek uzun bir süre geçti. Ama yine de, bu çabayı başkaları için değil aylaklar için harcadığımı aklımdan çıkarmış değilim,”diyor. (1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şurası bir gerçek ki öykücünün işi zor. Öykücü tutumlu olmak zorundadır; öykücü geveze olmamalıdır. Semih Gümüş’ün dediği gibi “Kısa öykü, kendisininkinden başka bir yaratım biçimi ve sürecini dışarlayan, yapısal ve biçimsel bakımdan kendine özgü bir yazınsal türdür...Kısa öykü, deneysele karşı bazı sınırlar getirir. İster istemez yazınsal doğası gereği yapar bunu. Denebilir ki, yazarını bir romancıdan daha çok kendini denetlemeye zorlar. Romanın bazen sabuklamalara bile açık tuttuğu görülebilir kapısını. Açık kalan yerleri de doldurulabilir. Buna karşılık, bir kısa öyküde amaçsız metin parçalarına raslamak olası mıdır?..Kısa öyküde gereksiz bir tek cümle bile açığa düşerek anlatıyı aksatacaktır...Denetim ve tutumluluk kısa öykünün yaratım sürecinin başlıca güdücüleridir.” (2)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;'Uyandığında, dinozor hâlâ oradaydı.' gibi kısacık kısa öykülerin yazarı, bir yıl önce ölen, Guatemala'lı Augusto Monterrosso’nun ölüm yıldönümünde yakın bir arkadaşı anlatıyor: "Bir defasında bir hikâyesini yanlış anlattım ve bir kelime fazla söyledim... Bana onu bir Tolstoy romanına çevirdiğimi söyledi."(3)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19 Şubat 2003’te İstanbul’da düzenlenen “Dünya Öykü Günü”nde okunan tebliğleri dinlerken aldığım notları yeniden okuyunca ister istemez güzel bir öykünün nasıl bir şey olduğunu yeniden düşünmek gereğini duymadan edemedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdal Öz, “Öykünün gevezeliğe tahammülü yoktur... Öykü, okunmalı, sözlü olarak bir daha anlatılamamalı; kristal öykü böyle olur,”demişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Necati Tosuner, “Öykü, enseye tokat atıp kaçar. Bir anı anlatır,”demiş; Osman Şahin, Cortazar’ın , “Roman puan farkıyla kazanır, öykü nakavtla kazanmak zorundadır” sözünü aktarmıştı. Sema Ulu,”Şiir edebiyatın yıldızıdır. Öykü ise onu göğsünde barındıran gökyüzü.”; Sadık Aslankara,”Öykü, başladığı ve bittiği o kısacık sürede yüreğimizi avucuna alabilmeli,” demişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de öykünün gevezeliğe tahammülü yoktu. Unutamadığım öyküleri anımsadığımda onların ortak yanını İlknur Özdemir’in mükemmel bir çeviriyle dilimize kazandırdığı Arundathi Roy’un “Küçük Şeylerin Tanrısı” romanından derlediğim aşağıdaki ifadelerin çok güzel anlattığını düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük öykülerin gizi nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük öykülerin gizi, gizlerinin olmamasındadır. Büyük öyküler, okumuş, dinlemiş olduğunuz ve yeniden okumak istediğiniz öykülerdir. Herhangi bir yerinden içine girebileceğiniz ve rahatça yerleşebileceğiniz öykülerdir. Onlar heyecanlarla ve şaşırtıcı sonlarla gözünüzü boyamazlar. Beklenmedik şeylerle şaşırtmazlar. İçinde yaşadığınız ev kadar tanıdıktır size. Ya da sevgilinizin teninin kokusu kadar. Nasıl bittiklerini bilirsiniz, ama yine de bilmiyormuş gibi okursunuz, kulak verirsiniz. Tıpkı, bir gün öleceğinizi bilmenize karşın hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamanız gibi. Büyük öykülerde kimin yaşayacağını, kimin aşkı bulacağını, kimin bulmayacağını bilirsiniz. Ama yine de yeniden bilmek istersiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onların gizemi ve büyüsü budur işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyküler, çocuklarınız ve çocukluklarınızdır. Onlarla ve onların içinde büyümüşsünüzdür. İçinde büyüdüğünüz ev, üzerinde oynadığınız çayırlardır. Onların pencereleri, görüş biçiminizdir. Bu yüzden, bir öykü okuduğunuzda ya da anlatıldığında, kendi çocuğunuzmuş gibi davranırsınız ona. Onu kızdırır. Cezalandırır. Bir baloncuk gibi havaya uçurur. Güreşip yere serer ve yeniden serbest bırakırsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyküler, sizi koca dünyalardan birkaç dakika içinde geçirir, sararan bir yaprağı incelemek için de saatlerce oyalayabilir. Ya da uyuyan bir köpeğin kuyruğuyla oynamak için... Kan dökülen savaşlardan, bir pınarda saçlarını yıkayan bir kadının mutluluğuna rahatça geçebilir; aklına yeni bir figür gelen bir rakkasenin kurnazca taşkınlığından, dedikodusu yapılacak bir skandal bilen gevezeye; bebeğini emziren bir kadının duyarlığından, bir gülümsemenin baştan çıkarıcı şeytanlığına... Mutluluğun içindeki keder yumağını açığa çıkarabilir... Zafer denizinde gizli utanç balığını...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük öyküler, tanrıların öykülerini anlatır; ama ipliğini sıradan insanın yüreğinden dokur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve büyük öykülerin yazarı, doğumundan başlayarak rendelenip cilalanmış, yontulmuş, öykü anlatma görevine uyumlu hale getirilmiştir. Öykü yazarı içinde bu büyüyü taşır. Sevginin yasalarından yararlanır. Öyküleri sıfırı tüketmiş bir sirkin becerikli cambazı gibi üstünde atlayıp zıpladığı bir güvenlik ağıdır; düşen bir taş gibi, dünyadan düşmemesi için elindeki tek çaredir. Rengi ve ışığıdır onun. İçine akıttığı bir kazandır. Öykü, ona biçim verir. Sağlamlık verir. Onu korur. Zapteder. Aşkıdır onun. Çılgınlığıdır. Umududur. Sonsuz sevincidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Adam Öykü, sayı 7, Kasım-Aralık 1996, s.117&lt;br /&gt;2) Semih Gümüş, Bir Anlatı Olarak Kısa Öykü, Öykünün Bahçesi, Adam yayınları, s.20-21&lt;br /&gt;3) Serhan Ada, Hikayelerin En Kısası, 08 Mayıs 2004, Radikal Gazetesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(*) Bu yazi ilk kez 2003 yilinda Ankara'da Öykü Günleri'nde Teblig olarak sunuldu ve Adam Öykü Dergisinin 44. sayisinda yayimlandi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-111895953504542485?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/111895953504542485/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=111895953504542485' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111895953504542485'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111895953504542485'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2005/06/yazi-byk-yklerin-gizi.html' title='Yazı : Büyük Öykülerin Gizi'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-111895912582948257</id><published>2005-06-16T14:55:00.000-07:00</published><updated>2010-07-09T06:02:37.826-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat Yazıları'/><title type='text'>Yazi-Tomris Uyar</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/1600/Tomris%20Uyar3%20(Large).jpg"&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/320/Tomris%20Uyar3%20%28Large%29.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;strong&gt;&lt;span style="color:#6600cc;"&gt;&lt;em&gt;Yazi&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Tomris Uyar : Edebiyat Anlayışından Ödün Vermeyen Bir Öykü Militanı&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapları ve anılarımızla yaşayacak elbette...Ama onun en az kitapları kadar anılması, örnek alınması gereken yanı edebiyat anlayışı ve kişiliğidir.Tomris Uyar’ın öyküleri, çevirileriyle örtüşen önemli olan yanı, sağlam, onurlu, tamı tamına kendi olabilen, ödünsüz bir edebiyatçı duruşuydu. Ödeşmesi sadece edebiyatla oldu. Düşündüklerinden, edebiyat anlayışından hiç ödün vermedi.Tomris Uyar, yazıları, gündökümleri ve çevirilerinin öykü anlayışıyla, edebiyat anlayışıyla koşutluk göstermesine özen gösteren yazarlardandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Daha birbuçuk ay öncesine kadar bir grup arkadaşla birlikte Bilgi-Atölye’de başlattığımız beraberliğimizi her Pazar günü Beşiktaş-Fulya’daki mütevazi bir apartman katındaki evinde bir araya gelerek sürdürüyorduk. Bilgi-Atölye’de geçen yılın sonunda biten çalışmalarımıza ameliyatının neden olduğu zorunlu aradan sonra Mayıs ayında yeniden başlamıştık. Rahatsızlığına rağmen yaşam coşkusundan, edebiyat sevgisinden hiçbir şey yitirmemişti. Edebiyat onun için en kuvvetli ilaçtan daha etkiliydi. Hayata yine gülerek, matrak geçerek bakıyordu. Ne yaşamında, ne de öykülerinde hiç şikayet etmezdi. Şikayet yazıldığı anda edebiyat iç dökmeye dönüşüyor, derdi.Hastalığını yeni yazdığı bir öyküyü dostlarına okur gibi anlatıyordu. O ünlü ironik tavrıyla, vücut dilini kullanarak, özenli Türkçesiyle ameliyatını, bedeninin tepkilerini anlatıyordu. Çalışmak için masaya oturup edebiyatın sihirli dünyasına geçtiğimizde enerjisinin nasıl yükseldiğini, gözlerinin pırıl pırıl olduğunu hayretle gözlemliyorduk. Çalışma masasının üzerindeki emektar Omega marka portatif daktilosunun tuşlarının üzerinde “Ne olacak, ben de yazarım sizin yazdıklarınızı”, dercesine bir ifadeyle dolaşan kedisi Siyami’ye sevgiyle bakıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://photos1.blogger.com/blogger/5736/1165/320/Tomris%20Uyar1%28Large%29.jpg" border="0" /&gt;Rahatsızlığı artınca yeniden hastahaneye kaldırıldı. Hastahaneden telefon ederek iyileştiğini bir sonraki hafta yine evde bir araya gelip çalışabileceğimizi söylüyordu. Buna inancı da tamdı.&lt;br /&gt;Onunla birlikte edebiyatın sihirli, zengin dünyasında yolculuğa çıkmıştık. O zaten Çetin Altan’ın dediği gibi “kendi yetiştiği özel fidelikle fidanlıktan; Türkiye’de ne limanı, ne de iskelesi bulunan, bir “yazı” okyanusuna fırlatmıştı kendini...O güzelim Türkçeyle, onca güzelim öykü ve çeviri”leriyle...Bizi de almıştı teknesine; edebiyatın en güzel ürünlerinin hoş esintisi ile yelkenlerimizi şişirip “kıyıdan açılmıştık.” Bize öykülerin dünyasından yaşadığımız hayata baktırdı. “Kuşa bin türlü bakmasını” öğrendik. Keşke bu yolculuk daha uzun sürseydi ve hatta hiç bitmeseydi. 2002 yılı adeta Tomris Uyar yılı olmuştu. Güzel Yazı Defteri ile Dünya Kitap Ödülü’nü almıştı. Peki ya 2003 yılı!?..Yazılmamış hiç bir konu yoktur, derdi. Önemli olan nasıl yazdığınızdır. “Hiçbir konusu olmayan bir kitap, hiçbir dış ögeden medet ummayan, yalnızca biçem gücüyle ayakta duran bir kitap” yazmaktı dileği... Öykü bir an sanatıdır..Bütün öyküler sona yakın bir yerde başlar, derdi. Ve aydınlanma anı: Bir gerçekle yüzyüze gelme.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Tomris Uyar, öykü dışında bir edebiyat türünü denemedi. Onun en belirgin yanı sadakattı. Bir kerecik olsun öyküye ihanet etmedi.Bir kerecik olsun öyküyü romanla aldatmadı.Hiç şiir yazmadı, ama kendisine şiirler ithaf edildi. İkinci Yeni şairlerinin Turgut Uyar’ın, Cemal Süreya’nın, Edip Cansever’in kraliçeleri idi. Edip Cansever’in adadığı doğumgünü şiirleri, öykülerinde yönlendirici kaynaklardan oldu. Bütün öykü yazarlarına sorulan “ne zaman roman yazacaksınız?” soruları artık onu bıktırmıyordu. Kendine has ironik tarzı ile yanıtlar veriyordu. Öykünün her ne kadar düz yazı türü olsa da şiirle akrabalığının daha fazla olduğuna inananlardandı. Sahi öykücülere neden roman yazmıyorsunuz, ya da ne zaman yazacaksınız sorusunu soranlar “şiir yazmayacak mısınız,” diye neden sormuyorlardı?Edebiyata ilk adım atışı çeviri ile olmuştu. Tomris Uyar'ın, Tagore'den ''Şekerden Bebek'' adlı ilk çevirisi 1962'de Varlık Dergisi’nde yayımlandı. Kuşkusuz Saint-Exupery’nin Küçük Prens’ini, Lewis Carroll’un Alice Harikalar Ülkesinde’sini onun çevirilerinden okuyarak büyüyen pek çok çocuk şimdi edebiyatın iyi okurları arasında yerini almıştır. Türkçe okurları Katherine Mansfield’i, Edgar Alan Poe’yu, Jorge Luis Borges’i, Juan Rolfe’u ve daha bir çok yabancı yazarı onun çevirileriyle sevdiler. Kendi ülkelerinin dilinde ve edebiyat anlayışında büyük yankılar yaratan girişimler gerçekleştirmiş edebiyatçılar dışında yabancı yazar çevirmedi. En son Pazar sohbetlerimizden birinde, kendisine yapılan bir teklifle ilgili olarak fikrimizi almak istedi. Cevabı kendisindeydi, ancak bizimle de paylaşmak istemişti. Madonna’nın yazdığı bir kitabın çevirisini önermişlerdi, hem de normal çeviri ücretlerinin çok üzerinde bir paraya. Kitabı bütün dünya ülkeleri ile eş zamanlı olarak Türkiye’de yayımlayacak yayınevi çevirinin muteber ve ünlü birisi tarafından yapılmasını istiyordu. Paraya mutlaka gereksinimi vardı. Ama reddetmişti. Bizim de aynı düşüncede oluşumuz onu mutlu etmişti.Öyküleri ise çevirilerinden çok sonra gelmişti. Okuru ile buluşmakta hiç telaşlı değildi. Yaşamın ve yazmanın telaşa gelmeyeceğini söylüyordu. Şiirin telaşı kaldırabileceğini, öykününse kaldıramayacağını düşünüyordu. Çeviriyi seçmesinin nedeni İngilizceyi daha iyi öğrenmek değil, Türkçe’de dilinin kıvraklığını, esnekliğini sınamaktı. ''Kristin'' adlı ilk öyküsü 1965 yılında Türk Dili Dergisi’nde yayımlanmıştı. 1969 yılına kadar R.Tomris imzasını kullandı. İlk öyküleri “Papirüs” dergisi yangınında yandı. Onları unuttu. O dönemde insanı öykü yazmaya iten dergilerde; Memet Fuat’ın yönettiği “Yeni Dergi”de, Cemal Süreya ve Ülkü Tamer’le birlikte çıkardıkları “Papirüs”te, öyküleri yayımlandı. 1970’lerde ise ülkemiz çağdaş öykücülüğünün en önemli isimleri arasına yerini aldı. Arka arkaya güzelim öykü kitapları yayımlanmaya başladı; İpek ve Bakır (1971), Ödeşmeler(1973), Diz Boyu Papatyalar(1975) Yürekte Bukağı(1979), Yaz Düşleri/Düş Kışları(1981), Gece Gezen Kızlar(1983), Yaza Yolculuk(1989), Sekizinci Günah(1990), Otuzların Kadını(1995), Aramızdaki Şey(1997), Güzel Yazı Defteri(2002) ve günlükleri; Gündökümü(1981), Günlerin Tortusu(1985), Yazılı Günler(1989), Tanışma Anları(1995), Yüzleşmeler(2002).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İnsan bir işe belli bir niyetle başlarsa o niyetten pek sapmadan ilerleyebiliyor.Beni yazmaya iten yazarlar başta hangileriyse bugün de aynı. Arada ufak değişikliklere raslarsam çok seviniyorum. Öykü idmanı için Çehov’u okuyorum hala, yazma keyfini kazanmak için Truman Capote’yi, Katherine Mansfield’i, Türk edebiyatıyla bağımı diri tutmak için Halit Ziya’yı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, Reşat Nuri’yi, Sait Faik ile Sabahattin Ali’yi okuyorum,”diyordu.“Yaşadığım ülkede ferahlatıcı yazılar yazılabileceğine inanmıyorum. Bayağılıklar, yolsuzluklar, kırımlar her an gözümün önündeyken. Oyalayıcı bir şey yazmaktansa kopkoyu bir karamsarlığı yeğlerim,” demişti.Oktay Rifat’ın ölümünün ardından yazdıkları adeta kendi ayrılışını da anlatıyor:“Ülkemizdeki asi, hırçın, titiz, yalnız, has insanlar, aslında ortamdaki bayağılıktan ötürü ölüyorlar. Önce evlerine, sonra gitgide içlerine kapansalar da, sürülseler de, yakalarını bırakmayan o toplumsal bayağılıktan...İçki, sigara, kalp yetmezliği...Hepsi bahane.”Biz sizi “uzun bir yolda yürürken” görmemiştik hiç!“Ölüm mü,bir gölün dibinde durgun uykudasın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmet H. Yazıcı&lt;br /&gt;&lt;a href="mailto:mhyazici@yahoo.com"&gt;mhyazici@yahoo.com&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(*) Bu yazi ilk kez Dünya Kitap Dergisi'nde yayimlandi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/13316082-111895912582948257?l=dusdukkani.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://dusdukkani.blogspot.com/feeds/111895912582948257/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=13316082&amp;postID=111895912582948257' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111895912582948257'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/13316082/posts/default/111895912582948257'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://dusdukkani.blogspot.com/2005/06/yazi-tomris-uyar.html' title='Yazi-Tomris Uyar'/><author><name>M.Hakkı Yazıcı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/10952303306793447637</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-13316082.post-111895629601598993</id><published>2005-06-16T14:06:00.000-07:00</published><updated>2005-06-20T12:23:39.030-07:00</updated><title type='text'>Öykü-Aski Tiyatro</title><content type='html'>&lt;span style="color:#006600;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Öykü&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;Aski Tiyatro&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#990000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ama beyaz cam bizi çağırıyor abi,” dedi İsmet elindeki zarları attıktan sonra.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortaköy’deki kahvelerden birinde oturuyorlardı. İsmet bir yandan Orhan’la tavla oynuyor, bir yandan da laflıyordu. Rıza sandalyeye ters oturmuş onları seyrediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rıdvan, “İçine ettiniz be sanatın, tiyatronun. Ne oldu bizim ideallerimize?” diye çıkıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İdeallerimize bir şey olduğu yok, abi. Aç mı kalalım, işportacılık mı yapalım?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızdı :&lt;br /&gt;“Hadi siz oyununuza devam edin. Ben gidiyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşportacılık, tezgahtarlık yapsınlardı. Pazarda limon satsınlardı, ama sanata ihanet etmesinlerdi. Beşiktaş’tan Taksim’e çıktı. Eski bir tiyatro salonunun önünden geçti. Uzun süredir kapalıydı. Şimdi bilardo salonu olmuştu. Yahu ne olmuştu böyle? Eskiden ne çok tiyatro salonu vardı. Sinemalar pasaj, tiyatro salonları bilardo salonu oluyordu. Kültürsüzlük, köşe dönmecilik toplumun her kesiminde egemen unsur olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve giderken bir seyyar satıcıdan incir aldı. Birini soyup yemeye başladı. Satıcının incirleri koyduğu gazeteden yapılmış kesekağıdının üzerinde Mahir Canova ile yapılmış bir söyleşi vardı. “Şairler reklam ajanslarına metin yazarı olarak, öykücüler TV dizileri yazarlığına, eleştirmenler dolarize maaşlı özel akademi “hocalığı” na ve tiyatrocular dizi oyunculuğuna, showman’liğe, sunuculuğa “intisab” ederek hayat yollarında yükselme boyutunu yakalamaya çalışıyorlar.” diyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ağzına sağlık, üstadım. Tam da benim şu anda düşündüklerimi söylemişsin. En önde gidenler kuşkusuz bizim tiyatrocu inekler,” diye mırıldandı. Bir duvarın üstüne oturup kesekağıdını iyice açıp okudu.:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Beyaz camın karşı konulmaz çağrısına ve büyük servet tekliflerine karşı koyamayan tiyatro efradı, yazarından, oyuncusuna, kostümcüsünden, ışıkçısına TV kanallarının yolunu tutup, sanatı reddedip maskaralığı seçmişlerdi. Ülkenin tiyatro salonları terkediliş ve çöküntüyle yüzyüze gelmişlerdi.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rıdvan, bunları düşünerek yokuşu indi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve geldiğinde ter içinde kalmıştı. Sıcak, nemli bir hava vardı. Merdivenleri uflayarak ağır ağır çıktı. Apartmanın girişinde Madam Eleni ile karşılaştı. Selamlaşıp hal hatır sordular, birbirlerine.“İşte toplumdaki negatif seleksiyonun bir tezahürü” diye düşündü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden kadıncağız bütün bu apartmanın sahibiydi. 6-7 Eylül Olaylarından sonra çocukları Yunanistan’a göçmüş, kocası ve o, doğup büyüdükleri, sokakları, insanları ve kültürü ile özdeşleştikleri İstanbul’u te
