Showing posts with label Miya'ya Masallar. Show all posts
Showing posts with label Miya'ya Masallar. Show all posts

04 February 2014

Horozla Baykuş ( Masal ) / M. Hakkı Yazıcı


İllüs. : Anna Silivonçik

Horozla Baykuş



Bir zamanlar kümesin kralı olan horoz çok ihtiyarlamış. Kocayınca sahibi olan köylünün de gözünden düşmüş.

Fiyakası bozulmuş.

Sadece köylünün değil, tavukların da gözünden düşmüş; meydan genç horozlara kalmış.

Her şey bir tarafa, yaşlı horoz, en çok çoluk çocuğun; piliçlerin ve hatta civcivlerin maskarası olmasına, onunla dalga geçip alay etmelerine içerler, kızarmış.

Eeee, kolay değil tabii…Bir zamanların anlı da şanlı horozunun bu hallere düşmesi; bunu içine sindirmesi zor bir şey kuşkusuz.

Köylü, “ Bu horozun eti bile kartlaşmıştır, ama kesip yemek en iyisi,” dediğinde horozu çok seven kızı razı gelmemiş, “Babacım, bu horoz çok kart, pişirmek uzun zaman alır. Odunumuzu, kömürümüzü boşa harcamayalım,” demiş.

Köylü, kızının horozu çok sevdiğini bildiğinden, dayanamadığı için böyle konuştuğunu anlamış, “Madem kestirmiyorsunuz, pazara götürüp satayım bari,” demiş.

Sonra da eklemiş, “Hoş, kimsenin bu kart horozu alacağını da sanmıyorum; ama bir şansımızı deneyelim,” demiş.

Sabah atını arabaya koşmuş, horozu ayaklarından bağlayıp bir sepetin içine koymuş; kızını da yanına alıp kasabanın pazarının yolunu tutmuş.

Köylünün kızı, horoz kadar tasalıymış. Ya horozu birisi satın alır; kesip, yerse diye…

Ne yapsa da horozu kurtarsa?

Hava güzel ve güneşliymiş. Köylü keyiflenmiş bir türkü söylemeye başlamış.

Arabanın önünde oturan babasının dikkatinin başka şeylere kaydığını fark edince kız, gizlice horozun ayaklarını çözüp, salmaya karar vermiş.

Ormanın içinden geçerken sepetteki horozu çıkarmış, ayaklarını bağlayan ipi çözmüş; şaşkın ve ürkek bakışlarla etrafına bakan yaşlı horozun kulağına, “Horozcuk, aklın varsa, fark ettirmeden kaç, ormanın içlerine gizlen. Sen akıllı, deneyimlisin başının çaresine bakarsın,” demiş.
Horozun başka çaresi yokmuş, ama endişeliymiş de. Ormanda yaşamak kümeste yaşamak gibi değilmiş. O, vahşi bir hayvan değilmiş ki, alt tarafı şimdiye kadar sahibinin verdiklerini yeyip, hayatını sürdüren, bununla yetinen bir kümes hayvanıymış.

Yapacak başka bir şey yok deyip, arabanın arkasından yere atlayıvermiş; önce yolun kenarındaki çalıların arasına saklanmış, sonra da ormanın derinliklerine doğru koşmuş.
Köylü neden sonra horozun kaçtığını anlamış, ama “ Nasıl olsa bu kart horozu alan olmazdı,” diye düşünüp, fazla dert etmemiş.

***
Horoz, uzun süre ormanın içine doğru yürümüş. İyice içerlere doğru yürüdükçe de içini bir korku bürümeye başlamış. Eee, doğru tabii, orman bin türlü tehlikeli vahşi hayvanla doluymuş.

Hava kararmaya yüz tutunca geceyi geçireceği güvenli bir kovuk aramaya başlamış.

Birden yanından geçtiği ağaçlardan birinin dallarında birinden birinin seslendiğini duymuş. 

Yukarıya bakmış. Bakmış, ama pek bir şey görememiş.

Malum tavuklar geceleri iyi göremez. Yukarıya doğru seslenmiş:

“Kimsin sen?”

Yine ağacın dalları arasından aynı sesi duymuş:

“Asıl sen kimsin? Pek buralarda yaşayan hayvanlara benzemiyorsun.”

Ne diye cevap versin zavallı horozcuk. “Evet, buralara yabancıyım,” deyivermiş.

Baykuş:

“Kanatların var. Kuş olmalısın,” demiş.

“Ehhh, öyleyim.”

“O zaman uç da yanıma geliver.”

“Yapamam. Kanatlarımı çırparım, ama uçamam.”

“Tuhaf! Senin gibi kuşa da ilk defa rastlaıyorum,” demiş baykuş.

“İyi de sen kimsin?”

“Ben bir baykuşum.”

“Yani, galiba sen de bir kuşsun.”

“Tabii yani, adımdan da belli olmuyor mu? Bay ve de kuş…Kuşların beyi de diyebilirsin. Senin gibi de değilim uçarım, hem de iyi uçarım.”

Horoz, bir eksiklik duyuvermiş, sesini çıkarmamış.

Baykuş, “Uçamayan bir hayvan kuş olur muymuş? İlk kez şahit oluyorum. Garip…” diye devam etmiş.

Horoz, “ Olur tabii,” demiş, “ Uçmaya uçmaya uçma melekelerimizi yitirmişiz. Hem sadece biz tavuklar değil, örneğin bizim gibi kümes hayvanı olan hindiler de öyle. Bir de devekuşları var. Hoş onların daha çok kuş mu, yoksa deve mi olduklarını anlayabilmiş değilim ya.”

“İlginç, bilmiyordum,” demiş Baykuş.

Baykuşla horozun birbirlerini tanımamalarında şaşılacak bir şey yok tabii ki. Biri gündüzleri erkenden uyanıp, hava kararınca uykuya çekilirken, baykuş gündüz uyuyup, geceleri avlanmaya çıkar. Biri gündüz iyi görebilirken, diğeri geceleri iyi görebilir.

Baykuş:

“Madem uçup, yanıma gelemiyorsun, ne yapacaksın? Buraların acemisisin, bin türlü vahşi, tehlikeli hayvan var. Nasıl uyuyacaksın?”

Horozun içini iyice korku sarmış.  Ancak yapacağı da bir şey yokmuş. Alçak bir ağaç dalına sıçrayıp, büzüşmüş.

Baykuş:

“Korkma, ben nasılsa uyanığım. Sana göz kulak olup, korurum. Rahat uyu,” demiş.

Baykuş, bunu demese de zaten horozun uyanık kalacak hali yokmuş.  Bütün gün yaşadıklarından sonra çok yorgunmuş, gözleri kapanıp, uykuya dalmış.

***

Huyudur ya, ertesi gün horoz erkenden uyanıp ötmeye başlamış.

"Üü üürü üüüü!"

Bütün orman ahalisine sabah olduğunu haber vermiş.

Baykuş, zaten uyanıkmış.

“O zaman iyi sabahlar olsun, günaydın,” demiş, “ Bakıyorum iyi bir uyku çekip, keyfin yerine geldi.”

Horoz, o geceyi sağ salim atlatmış olduğuna sevinmiş, biraz duruma alışmaya başlamış olmanın keyfiyle, “Sana desteğin için teşekkür ederim. Bak, seninle dostluğumuzu geliştirelim. Aslında birbirimizi tamamlıyoruz. Sen bana geceleri, ben de sana gündüzleri göz kulak olayım,” diye teklifte bulunmuş.

Baykuş, bu ortaklık teklifine pek akıl erdirememiş, ancak olmaz da dememiş, zira horozdan hoşlanmışmış.

O zamandan başlayarak iyi arkadaş olmuşlar; ancak çok muhabbet edebildikleri olmazmış, çünkü biri uyurken öbürü hep uyanık oluyormuş. Konuşup, yarenlik edebilme zamanını çok fazla bulamıyorlarmış.


(*) 04 Şubat 2014, Moskova 


29 September 2013

Elma ağacının bereketi ( Masal ) / M. Hakkı Yazıcı




Resim: Anna Silivonçik




Elma ağacının bereketi 





Bir zamanlar ben de küçüktüm, ufacıktım. Top oynar acıkırdım.

Birazcık da yaramazdım.

Aç olduğumuzdan, yemek istediğimizden değil, haşarılıktan, macera olsun diye arkadaşlarımla birlikte komşularımızın bahçelerine girer, meyve aşırırdık.

Şimdi hatırlayınca ne kadar ayıp, niye yaptık diyorum, ama çocukluk işte,.. yapardık.

Komşularımız kızardı, kovalardı bizi. Ama biz ustaca kaçar kurtulurduk ellerinden. Bazı komşular annemize, babamıza şikayet ederdi bizi, kulaklarını bir çekiverin, bir daha yapmasınlar derlerdi.

Ama bir komşumuz vardı ki hepimizin korkulu rüyasıydı. Onun bahçesinden meyve aşırmak öyle pek kolay değildi. Sanki bizim bahçesine gelmemizi beklerdi. Daha çitlerden içeri girer girmez, nerede pusuya yattıysa üstümüze atlayıverirdi. Bir kaçımızı yakalar, bir güzel pataklardı.

Bununla da yetinmedi azman bir köpek aldı. Daha biz çitlere yaklaşır yaklaşmaz köpek havlayarak gelirdi.

Komşumuz çitleri de daha sağlam bir hale getirdi.

Bizim için bu bahçenin elmaları bir hayal olmuştu. Uzaktan geçerken bakar içimizi çekerdik.

Bencil bir komşumuzdu bu.

Aslında elmaları kendisi de yemezdi, toplamazdı; fazlasını komşularına, eşine dostuna dağıtmazdı.

Dallar, elmaların ağırlığından eğilir, eğrilir, zor taşırdı bu kocaman sulu, tatlı meyveleri. Elmalar olgunlaşır, yere düşer, çürürdü; ama bizim bahçesine girip, ağaçlara tırmanıp elmaları almamızı istemezdi.

Elmalar da mutsuzdu kuşkusuz. Çitlerin arkasında biz onlara, onlar bize bakardı.

Ama ne olduysa çitin öte kenarında, bahçenin dışında minik bir elma fidanı peydah oldu. 

Bahçenin içindeki elma ağaçlarının yavrusu diye düşündük. Ona sevgiyle baktık. Dibini eşeledik, tavuk kümeslerimizden gübre taşıdık, suladık.

Bu minik fidan birkaç yıl içinde hızla büyüdü, serpildi. Meyve veren kocaman bir ağaç oldu.

Ağacın meyvelerinin de bahçenin içindeki ağaçların meyvelerinden geri kalır yanı yoktu. Belli ki bir akrabalık ilişkileri vardı. Aynı kocaman, sulu, tatlı elmalardı bunlar.

Ağaca tırmanıp, bu güzel elmaları topluyor; aramızda pay edip, afiyetle yiyorduk. Yerken de bitecek, bu lezzetten mahrum olacağız diye ödümüz kopardı. Ağzımızdaki bu tat eksilmesin isterdik.

Bu arada bizi şaşırtan bir şeyin farkına vardık.

Sanki biz elmaları toplayıp, yememişiz gibi, her defasında ertesi gün gittiğimizde dalların yine elmayla dolu olduğunu görüyorduk. Önce yanılmış olduğumuzu düşündük, ama olağan olmayan bir durum vardı.

Sihirli bir elma ağacıydı bu. Bahçenin içindeki elma ağaçlarının dileği tutmuş, çitin öte tarafında onların bereketli bir evlatları bize en güzel meyvelerini sunuyordu.

Elmalar ye ye bitmiyordu. Ağaç, sadece meyvelerini değil, serin gölgesini de bize sunuyordu.

Büyümüştük, yaramazlık günlerimiz geride kalmıştı. Hepimiz elma yanaklı güzel, sağlıklı kızlar, oğlanlar olmuştuk. Her gün arkadaşlarımızla kitaplarımızı koltuğumuzun altına alır, ağacın altında toplaşırdık. Gölgesinde oturur, bir yandan elmalarımızı dişler, bir yandan da kitaplarımızı okurduk.

Bencil komşumuza ne oldu dersiniz? Onun yapabileceği bir şey yoktu. Bahçesinin kenarında, çitin öte tarafında bizi kıskançlıkla seyrederdi.

Ayşe, bir gün dayanamadı, bir tabak meyveyle yanına gitti, “ Elma ister misin amca?” dedi.

Elmamız herkese yetecek kadar bol. Bir sepet bu masalı anlatan Masalcı Dedemize, bir sepet de bu masalı okuyup, dinleyip ve paylaşacak olanlara…

29 Eylül 2013, Moskova


28 September 2013

Masalcı Dedenin sözü (Masal) / M. Hakkı Yazıcı





Masalcı Dedenin sözü


Bir varmış, bir yokmuş, uzak diyarlardan birinde bir masalcı dede yaşarmış.

Her gün güzel bir masal uydurur çocuklara anlatırmış.

Masalların güzelliğinin sırrıysa onun anlatılamaz büyüklükteki çocuk sevgisinde gizliymiş.

Çocuklar onun masallarını çok sever, can kulağıyla dinlerlermiş. Kuşkusuz onlara bu güzel masalları anlatan masalcı dedeyi de çok severlermiş.

Masalcı dede de zaten çocuklar onu sevsinler diye bu masalları uydurur, anlatırmış. Başka hiçbir sebebi yokmuş.

Eeee, bu, olağan bir şey değil mi zaten? İnsanların ekmek, su, hava kadar sevgiye de gereksinimleri yok mu?

Zaman geçtikçe, yaşlandıkça masalcı dedenin içini bir endişe sarmış. Tamam, her gün bir masal uydurup anlatıyordu, ama ya bir gün bütün masallar biter; yenilerini uyduramazsa?...Çocuklar onu unutur ve artık eskisi kadar sevmezlerse? İşte o zaman hastalanır, ölürdü…

Farkında değildi, ama meğer güneş onu yukarıdan izlermiş. Güneş de beğenir, severmiş anlattığı masalları. Dolayısıyla o da severmiş masalcı dedeyi.

Bir gün masalcı dedeyi bir ağacın altında oturur, kara kara düşünürken görünce ışıklarını göndermiş, seslenmiş:

“Masalcı dede, niye böyle dertlisin?”

“Ah sevgili güneş, derdimi ancak sen anlarsın. Günün birinde masallarım tükenir, çocuklara anlatamam, onlar beni unutur, sevmez diye endişeleniyorum,” demiş.

“Dedecik, boşuna endişeleniyorsun,” diye seslenmiş güneş, ben ışıklarımı göndermeye devam ettikçe, yağmurlar yağıp, ağaçlar, çiçekler can buldukça, sular akarsulara, akarsular denizlere ulaştıkça, balıklar, tüm hayvanlar, insanlar yaşadıkça bu güzel dünyanızın öyküsü eksik olmaz. Sen de bu masallara can verdikçe masalcı dedenin ünü de, ona olan sevgi de eksik olmaz.”

Masalcı dedenin yüreğine ferahlık vermiş bu sözler.

“Ancak sen de yeni masallar anlatmaya söz ver,” diye devam etmiş güneş.


Söz vermiş masalcı dede. Çocuklar mutlu olsun, güzel masallarla büyüsün diye anlatmaya devam etmiş.


28 Eylül 2013, Moskova 




10 August 2013

Akıllı anne tavşancık ( Masal ) / M. Hakkı Yazıcı




Akıllı anne tavşancık




Güneşli bir bahar sabahında tavşan ailesi ormanın içlerine gidip, her gün yediklerinden daha değişik, daha lezzetli bir şeyler bulup, akşam yemeğinde yemeyi kararlaştırdılar.

Zira her gün yedikleri havuç ve lahanadan bıkıp, usanmışlardı.

Baba tavşan, anne tavşan ve çocukları hazırlanıp, ormana uygun giysilerini giydiler.

Her şey çok güzel, güneşli, ılık, neşeli bir gündü. Ağaçlar çiçeklenmişti, dallarda kuşlar ötüşüyordu.

Ancak ne var ki böyle güzel bir zamanda umulmadık kötü şeyler de olabiliyordu. Onlar yollarına devam ederken, aç bir kurtla karşılaşacaklarını hiç akıllarına bile getirmiyorlardı.

Kurt, gerçekten çok açtı. O kadar ki önünden bir fil geçse onu bile yiyebilirdi. Ancak uzun zamandır bir fil bile görmemişti.

İki gündür yiyebildiği, ancak yakaladığı küçük bir ördek olmuştu. Tavşanlarla karşılaşınca gözleri parladı.

Şansı dönüyor muydu, ne?

Baba tavşan kaçıp, kurtulabilirdi.

Ama ya yavru tavşancık?

Peki ya hep birlikte karşı çıksalar, kendilerini korumaya çalışsalar?

Yok, o da akıllıca bir şey değildi.

“Ne kadar çaresiz,” diye yakındı baba tavşan.

Kurdun hiç acelesi yoktu.  Üçünü de yakalayıp, inine götürüp, acıktıkça sırayla yiyecekti.

Önce hangisinden yemeye başlasam, diye düşündü.

Açtı ve kendisine güzel bir ziyafet çekmeye kararlıydı.

Düşündü, düşündü anne tavşandan başlamayı düşündü. Anne tavşan iyice semirmiş ve güzeldi. Mutlaka eti de lezzetli olacaktı.

Ancak kurdun hesap etmediği bir şey vardı: Anne tavşan sadece çok güzel olmayıp, aynı zamanda çok kurnaz ve akıllıydı. Yanından hiç eksik etmediği çantasından bir ayna çıkardı. Kurda:

“Bu aynayı size armağan etmek için getirmiştik,” dedi.

Kurt, pek anlam veremedi, ama armağan almaktan da mutlu olmuştu. Dişi tavşandan dişi kurda verilen güzel bir hediyeydi.

İçinden “Hiç umutlanmasınlar. Bu armağan onları yememe engel olmaz,” dedi.

Aynayı eline aldı. Yüzüne baktı.

Güneş de tavşanlardan yanaydı ışıklarını aynaya gönderdi.

Kurt, aynaya baktığında çığlığı bastı:

“Aaaa, bu ben miyim?” dedi.

Aynada tombul ve çirkin bir aksi vardı.

Bir dişi kurdun mutsuz olması için yeterliydi. Çok uzun zamandır hiç aynada kendisini görmemişti.

“Ne kadar şişmanlamışım? Çok çirkin görünüyorum, bu halimle beni hiçbir erkek kurt beğenmez,” diye söylendi.

“Mutlaka rejim yapıp, kilo vermeliyim. Hem de hemen şimdi başlayarak.”

Açtı, ama tavşanları yemekten vazgeçti.  Hediye için de çok teşekkürler etti. Öyle ya tavşancıklar bu hediyeyi getirmeseydiler bu kadar çok şişmanladığını anlayamayacaktı.

Yavru tavşancık, güçlü olduğu için hep babasıyla övünürdü, ancak bu defa çok akıllı olduğu için annesine büyük hayranlık duydu.

Demek akıllı olmak bazen güçlü olmaktan daha fazla işe yarıyordu.

Tavşanlar, rahat bir nefes alıp, kurda veda ettiler.

Evlerine dönüp, çiftçilerin tarlalarından arakladıkları havuçları, lahanaları yiyerek yetinmeye karar verdiler.


10 Ağustos 2013, Moskova


01 April 2013

Sihirli Şapka ( Masal ) / M. Hakkı Yazıcı



                                                                                                          


Sihirli Şapka 


Bir varmış, bir yokmuş diye başlayalım; masal niyetine okunsun.

Bir zamanlar uzak köylerden birinde bir yaşlı adam varmış. Adı ermişe çıkmış; derdi olan ona koşar, akıl fikir sorarmış.

Gürültüyü, kalabalığı pek sevmezmiş; derin düşüncelere dalmasına engel olduğunu düşünürmüş. Bu yüzden de köyün biraz dışında, ormanın kıyısında bir kulübede yaşamayı seçmiş. Dünyalar kadar sevdiği karıcığını da yitirdikten sonra kendisini iyice insanlardan uzak, kulübesinde düşünmeye vermiş.

Yaşlı adamın bir tanecik kızı varmış. Evlenmiş, aynı köyde yaşarmış Bir de çok sevdiği torunu varmış. Torunu her sabah dedesinin yanına gelir, ona hikayeler anlattırır, birlikte hoşça vakit geçirirlermiş.

Dünya hali yaşlı adamı üzermiş, elinden bir şey gelmeyince de iyice içine kapanır olmuş.  Sadece ziyaretine gelen derdi olanları misafir eder, onların derdine çare bulmaya çalışırmış. Bazen akıl, bazen bitkilerden yaptığı basit bir ilaçmış bütün verdiği.

Biraz yaş, deneyim, bilgi; biraz da akıl olunca ister istemez bütün gün çalışmaktan gözünü açamayan cahil köylülerin gözünde bir alim, her şeyi bilen bir ermiş oluvermiş.

Köylülere göre yaşlı adamın kerameti aklında, yılların getirdiği deneyiminde, elinden eksik etmediği kitaplarından edindiği bilgisindeymiş.

Ama yaşlı adam aynı düşüncede değilmiş. Aklının çok genç yaşlarından beri başından eksik etmediği, sadece uyurken ve yıkanırken çıkardığı fötr şapkasından geldiğine inanırmış.

Şapkasını ona dedesi vermiş. O da şehirden namlı bir şapkacıdan almış. Dedesi de çok akıllı bir adammış, ölmeden önce onu yanına çağırmış, “Bak demiş, sana tarla, hayvan falan bırakamıyorum; bu şapkayı al, senin olsun. Sana akıl, fikir verir,” demiş. O da öyle inanmış.

Şapkayı hiç mi hiç çıkarmazmış. Köylüler de onu öyle tanırlarmış.

Arada sırada, bayramda seyranda, düğünlerde şapkasıyla köye gelir kendisini gösterirmiş. Köydeki herkes kasket giyerken o, fötr şapka giyermiş.

Gençlerden ona özenip, şapka alıp giyenler olsa da fötr şapka onun bir simgesiymiş.

Büyükleri, babası onun bu tuhaf halini garipseyip, “Oğlum kapalı yerde şapka giyilir mi?” diye uyarsalar bile inat eder şapkasını çıkarmazmış.

Günün birinde olan olmuş, güzel bir bahar sabahı ormanın içinde dolaşırken şakacı bir rüzgar yaşlı adamın şapkasını uçuruvermiş.

Şapka havalanmış, havalanmış, uzaklaşıp, gökyüzünde görünmez olup, kaybolmuş.

Adamcağız telaş içinde şapkanın peşinden koştursa da şapkayı yakalayamamış. Gün boyu her yerde şapkayı aramış, ama nafile…Bulamamış.

Aramış, aramış,..bulamamış.

Çok üzülmüş. Telaşa kapılmış. Sanki rüzgar şapkayı uçuruverince aklı da başından gitmiş.

Torununu da yanına alıp ertesi günü, bir ertesi günü yine aramış. Günlerce telaş içinde şapkasını aramış, ama nafile…

Şapkasız kalınca kendisini çok çaresiz hissetmiş. İyice içine kapanıp, insanlardan kaçar olmuş.

Köylüler bir anlam verememiş. Dertleri çokmuş, ama onlara akıl, fikir verecek biri de yokmuş. Dertleri iyice artmış.

Duruma yaşlı adamın torunu da çok üzülüyormuş. Düşünüp taşınıp, şehre inip şapkanın benzerini bulup almayı kafasına koymuş.

Bir sabah torunu anacığından aldığı parayla ahırdan eşeğini alıp şehrin yolunu tutmuş. Dağların arasından geçip şehre varmış. Pek bilmezmiş şehri, ancak sora sora bir şapkacı dükkanını bulmuş. Model model şapkalar varmış dükkanda, ama dedesinin şapkasının benzeri yokmuş.

Hem yorgunluktan, hem de çaresizlikten delikanlı dükkanın ortasına çöküvermiş.

Çocuğun durumunu gören dükkan sahibi “Gel,” demiş, “bir de dükkanın deposuna bakalım, belki aradığın şeyi orada buluruz.”

Dükkanın deposu arkada, karanlık, tozlu, kocaman bir yermiş. Birlikte ta arka raflara kadar bakmışlar. Şans bu ya, sonunda tozlu bir kutunun içinde dedesinin şapkasının neredeyse tıpatıp aynısı bir şapkayı bulmuşlar. 
Delikanlı sevinçten çıldıracak gibi olmuş.

Meğer bu şapkanın içinden çıktığı eski koliler dükkan sahibinin aynı işi yapan babasının zamanından kalmış. Müşteri bulup, satılmadığı için yıllarca deponun diplerinde bir yerde dururmuş.

Dükkan sahibi para da almamış, şapkayı çocuğa armağan etmiş.

Yaşlı adamın torunu şapkayı itinayla bir torbaya yerleştirip, eşeğine atladığı gibi, hiç vakit kaybetmeden köyünün yolunu tutmuş.

Dedesinin kulübesine gitmiş, Sürpriz yapmak için ilkin şapkayı torbadan çıkarmamış. Yaşlı adam çok dertliymiş, ama konuşunca aklından bir şey eksilmediği anlaşılıyormuş. Yine bilgili, yine akıllıymış.

Çocuk bunu anlamış, dedesinin tuhaf bir inanca sahip olduğunu, şapkayı giyince kendisine güven geldiğini düşünmüş. Sonunda dayanamamış, torbadan şapkayı çıkarmış. Şapkayı ormanın içlerinde bir meşe ağacının yüksek dallarından birine takılmış olarak bulduğunu söylemiş.

Zavallı ihtiyarcık inanmış, çok sevinmiş. Derdinden bu şapkanın kendi şapkası olmadığını anlayamamış.
Şapkayı hemen başına geçirip akıllı sözler söylemeye, güzel şiirler okumaya başlamış. Dede, bizim bildiğimiz eski dede gibi olmuş.

Köyde her şey normale dönmüş. Herkes mutluymuş. Derdi olan yine yaşlı adama koşmuş.

Ama güzel günler de tükeniyor. Yaşlı adam bir gün ölmüş. Köyde günlerce ağlayıp, yasını tutmuşlar. Adam ölmeden önce de torununu yanına çağırmış şapkasını ona emanet etmiş.

Artık genç bir delikanlı olan torunu şapkayı başına geçirmiş. O da dedesi gibi bilgili ve akıllı imiş. Şapkaya ihtiyacı olmadığını da biliyormuş, ama dedesinin geleneğini bozmak istememiş şapkayı başından sadece, uyurken ve yıkanırken çıkarmış.

Köylüler gencecik yaşına rağmen dertleri olduğunda her şeyi ona danışır olmuşlar. Ünlenmiş, adı ermişe, dervişe çıkmış; namı köyü de aşıp civar köylere, kasabalara kadar yayılmış. Ta uzak diyarlardan, dağların arkasındaki illerden, memleketlerden akıl danışmaya, şifa bulmaya gelenleri olmaya başlamış.

Eeee, masalımız buraya kadar. Delikanlı köydeki elma ağacının dalından üç elma koparıp verdi; birini biz yedik, birini parçalayıp kuşlara attık, diğeriniyse bu masalı dinleyene armağan ediyoruz.

Moskova, 01 Nisan 2013