Showing posts with label Tarih Yazısı. Show all posts
Showing posts with label Tarih Yazısı. Show all posts

07 November 2016

Rus Devrimi de Gogol’un “Palto”sundan mı çıktı?


Rus Devrimi de Gogol’un “Palto”sundan mı çıktı?


M. Hakkı Yazıcı




Dostoyevskiy’nin, kendisi de dahil, dönemin klasik yazarları ve devamı için “Hepimiz Gogol’un ‘Palto’sundan çıktık” dediği bilinir.

Öyledir de gerçekten! Gogol, çağdaş Rus öykücülüğünde önemli bir kilometre taşıdır.

Bu metaforik ifadeyi daha ileri götürüp, Rus Devrimi de Gogol’un ‘Palto’sundan çıkmıştır dersek biraz fazla mı abartmış oluruz?

Kuşkusuz Rus Devrimcileri, Bolşevikler, gökten zembille inmediler.

1917 Bolşevik Devrimi gerçekleşmeden önce Rusya coğrafyasında 18. ve 19. yüzyılların birikimine sahip çok büyük bir edebiyat vardı. Uçsuz bucaksız ovalarda, bozkırlarda, karla buzla kaplı düzlüklerde yaşayan Ruslar yaşadıkları ortamdan etkilenmişler, kendi kültürlerini yaratmışlardı. Bu toplumsal kültürün parçası olarak Puşkin, Turgenyev, Herzen, Tolstoy, Çehov, Dostoyevski, Lermontov gibi edebiyat alanında çağlarına damga vuran büyük yazarlar yetişti.

Devrimciler, devrime destek veren kitleler, kendi yaşamlarından, içinde yaşadıkları toplumdan ve kuşkusuz hayatın sanatsal ifadesini eserlerinde yeniden yaratan dönemin sanatçılarından; şairlerinden, yazarlarından etkilenmişlerdir.

Kısacası edebiyatın devrimlere, devrimlerin de edebiyata etkisi olmuştur.

Daha sonra ürün veren bütün kültür insanları bu toplumsal birikimin etkisi altında kalmışlar, devraldıkları bu birikimi kendi birikimlerine katmışlardır.

Bu sanatta, edebiyatta da, siyasal düşüncede de böyle olmuştur.

Siyasetten örnek verirsek Korkut Boratav Hocamız bir yazısında şöyle diyor:

“Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren Bolşevikler hayatlarını sınıfsız, âdil, eşitlikçi bir ütopyayı gerçekleştirme mücadelesine adayan insanlardan oluşan uzun geleneğin temsilcileriydiler.
Bolşevikler eski yoldaşlarıyla, sosyalizmin revizyonist kanadıyla, Menşeviklerle yolları ayrılarak, mücadele ve kavga ederek devrimi gerçekleştirdiler; yeni toplumu oluşturmanın ilk adımlarını atarken, taktik ve strateji tartışmalarını katı, insafsız üsluplarla sürdürdüler. 

Bütün bunlara rağmen, Lenin ve arkadaşları, sözünü ettiğim o uzun geleneğin bir halkası olduklarını hiç unutmadılar.”

Lenin’e göre Marksizm kendi siyasal ve toplumsal kuramını geliş­tirirken, burjuva düşünce ve kültürünün bilimsel olarak ilerici yanlarını içine almıştı. Proleter kültür insanlığın kapitalist, toprak sahibi ve bürokratik toplumların boyunduruğu altında biriktirdiği bilgi bütününün mantıksal devamı olmak durumundaydı.

Keza burjuva kültürü de iktidarın ani ve devrimci bir dönüşümünün sonucu değil, yüzyılların ürünüydü.

Rus edebiyatı, isyanlarla eş zamanlı gelişti.

Lenin, “Tolstoy, Rusya’nın aynasıdır,” demiştir.

Bolşevikler, Rus klasiklerinin şaheserlerinin tamamını büyük bir dikkatle ve zevk alarak okumuşlardır.

Ancak onları eleştirmekten de geri durmamışlardır.

Sadece mevcut edebiyatla yetinmek doğru olmazdı. Yeni yaşamın, yeni edebiyatının olması gerekiyordu. Devrim, daha çok gençtir o zamanlar; yeniliklere gebedir ve sosyalizmin toplumda sağlam kökler oluşturabilmesi için bir “proleter edebiyatı”na ihtiyaç vardır.

Sanat ve edebiyat, devrim arifesinde devrimci düşüncenin fikir ve duygu anlamında olgunlaşmasına katkı sağlayan bir işlev görür. Devrimcilerin kişilikleri bu düşünce ve duygularla olgunlaşırlar. Devrim süreci de kendi edebiyatını yaratır; sadece düzen değiştirilmekle kalınmaz, edebiyatta da devrim yapılır, yeni insan, yeni edebiyat ortaya çıkar.

***
Bizde de böyle olmuştur.

İlk ciddi, kuramsal okumalarını yapmadan önce devrimciler, devrimci edebiyatla tanışmışlardır. Genç zihinlerde devrimci düşüncelere ilk sempati genellikle bu ürünlerle oluşmuştur.

Adettendir; sorguda genellikle polis devrimcilere şöyle sorar:

“Hangi kitapları okudun? En çok hangi yazarları seversin?”

Bu beylik bir sorudur. Öyle ya senin bu yoldan çıkmışlığının bir sebebi vardır.

Ya yakın bir arkadaşından, okuldaki öğretmeninden, bir aile dostundan ya da okuduğun kitaplardan, yazarlarından etkilenmişsindir.

Durumu anlarsın, sevdiklerini koruma çabasına girersin. Ne de olsa işkencede ser verip, sır vermeyen devrimcilerin efsaneleriyle büyümüşsündür.

Ölmüş yazarların, yabancı yazarların ismini versen zararı yok. Zararı yok, zira onları da yakalayıp getirecek halleri yok.

Ama yaşayan bir Türk yazarının adını verirsen, “Ben o yazarın kitaplarından çok etkilendim, haksızlığa, zorbalığa karşı isyana katıldım,” dersen. Adamcağızı da yaka paça yakalarlar.

Polis, elde ettiği cevaplardan yeni listeler yapar, sıkıyönetim komutanlıklarının yasaklarına dahil olur; o yazarların kitapları toplanır, yazarlar da derdest edilir. Aramalarda bu kitapları evlerinde bulunduranlar yakalanır.

Hoş senin demene gerek yoktur, zira o yazar zaten mimlidir;  her olayda kendisini içeride bulur. Bu Türk aydınının kaderidir.

Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Rıfat Ilgaz, Vedat Türkali ve daha pek çoğunun kaderi…

Bu hep böyle olmuştur. 12 Mart, 12 Eylül karanlık dönemlerinde; öncesinde, sonrasında,  her zaman…

***
Dedik ya Rus Devriminin öncesi ve sonrası var.

Önümüzdeki sene Devrim’in 100. Yılı kutlanacak. Çok yazılıp, konuşulacak, tartışılacak.

Lenin’in eşi Nadejda Kurpskaya anılarında şöyle anlatıyor:

“Sibirya'ya giderken yanımda Puşkin'in, Lermontof'un, Nekrasof'un eserlerini de götürmüştüm. Vladimir İlyiç bunları başucuna, Hegel'in yanına yerleştirdi; bu kitapları akşamları tekrar tekrar okuyordu. Özellikle Puşkin'den çok hoşlanıyordu. Ancak önemsediği yalnızca biçim değildi.”

Evet, Lenin, edebiyat ürünlerinin içeriğiyle kuşkusuz ilgiliydi, ancak onların gerçek birer sanat eseri olmaları da önemliydi.

Mesela, Çernişevskiy’i çok sever ve beğenirdi.-Ki onun Türkçeye “Nasıl Yapmalı?” ismiyle yayımlanan kitabından çok esinlenip, etkilenip kendi yazdığı en önemli kitaplarından birine “Ne Yapmalı?” ismini vermişti. Çernişevskiy’i çok beğenirdi, ama yazdıklarını edebi bulmazdı.

Kurpskaya, şöyle anlatıyor:

“Çernişevskiy'nin ‘Nasıl Yapmalı?’ adlı romanını, saf ve basit anlatımına ve hiç de büyük bir edebi değeri olmamasına karşın seviyordu. Bu romanı okuyuşundaki dikkate ve en ince ayrıntıları bile kaçırmayışındaki özene şaştım. Zaten Çernişevskiy'nin her şeyini severdi ve Sibirya'daki albümünde yazarın iki fotoğrafı vardı.”

Lenin, sıkı bir edebiyat okuruydu; sadece Rus yazarlarının değil, diğer dünya yazarlarının da pek çok eserini okumuştu.

Arkadaşlarının, yoldaşlarının ve karısı Nadejda Krupskaya’nın tanıklıklarına göre Lenin doymak bilmez bir okuyucuydu.

Lenin’le Lunaçarski, 1906 yılında bir gece Liaçenko'nun evinde birlikte kalmışlardır. Lenin’i kütüphanenin bulunduğu odada yatırmışlar. Sabahleyin odadan sapsan bir yüzle, yorgun bir halde çıkmış. Korkmuşlar, endişelenmişlerdi; aniden hastalanmış mıydı yoksa? Neden sonra öyle endişe edilecek bir şey olmadığını, ancak sabaha kadar uyumadığını anlamışlar. 

Uykusuzluğunun nedenini sormuşlar; Lenin, şöyle cevap vermiş:

"Bütün gece uyumadım, bu kitapları okudum, çok ilginç! Sırayla aldım kütüphaneden ve kendimden geçtim.”

Lenin gibi dünya devrimcilerine kılavuz olmuş 46 ciltlik eser vermiş birinin kütüphaneler dolusu kitabı okumuş olması şaşılacak bir şey değil tabii ki. Bu engin birikimin kaynağı başta Marks ve Engels’inkiler olmak üzere, siyaset, felsefe, ekonomi, tarih alanındaki en önemli eserlerdi. Rus edebiyatının klasikleri de birikiminin önemli bir kaynağıydı.

Dedik ya Lenin, salt eserlerin devrimci içeriğinin yanı sıra sanatsal yanıyla da ilgiliydi. 

Krupskaya’nın bunu destekleyen bir başka anısı da şöyle:

“Güzel bir akşam İlyiç gençlerin ‘toplu olarak’ nasıl bir arada yaşadıklarını görmek istedi. Güzel sanatlar akademisinde öğrenci olan Varya Armand'ı ziyaret etmeye karar verdik. Yanılmıyorsam, 1921'de Kropotkin'in gömüldüğü gündü. Kıtlık yılı olduğu halde gençler yine de coşkunluklarını yitirmemişlerdi. Komünlerinde çıplak tahta üzerinde yatıyorlar, ekmek bulamıyorlardı. O akşam hizmet eden genç bir öğrenci ‘Bizim de bulgurumuz var’ dedi gülerek. Hemen bir bulgur çorbası pişirdiler; gerçi çorba tuzsuzdu ama güzeldi. İlyiç bütün bu genç insanlara, kendisini çevreleyen genç sanatçıların parıldayan yüzlerine bakıyor ve onların neşeleri yüzünde yansıyordu. Ona yaptıkları içten resimleri gösteriyorlar, anlamlarını açıklıyorlar ve onu soru yağmuruna tutuyorlardı. İlyiç ise gülüyor, sorularına kaçamak cevaplar veriyor, soruları soru sorarak karşılıyordu:

“Neler okuyorsunuz? Puşkin'i okuyor musunuz?”

İçlerinden biri:

“Hayır, diye bağırdı, burjuvanın biri o. Biz Mayakovski'yi okuyoruz.”

İlyiç gülümsedi.

“Bence Puşkin daha iyi,” dedi.

Bundan sonra İlyiç Mayakovski'ye daha yumuşak davrandı. Bu adı duyunca, her gün konuşulan dilde duygularını yansıtacak nitelikte sözcük bulamayıp, bu ifadeyi Mayakovski'nin oldukça güç anlaşılan şiirinde arayan, Sovyet iktidarı uğrunda her an ölmeye hazır yaşam ve sevinç dolu güzel sanatlar okulu öğrencilerini anımsıyordu.”


Kaynaklar:

- V.İ.Lenin-Sanat ve Edebiyat, Payel Yay. 2.Basım, 1978
- Roland Leroy, Lenin ve Edebiyat; Edebiyat ve sinemada yaşayan Lenin, Sel Yayınları, 2009
- B. Sadık Albayrak, Edebiyat ve Devrim, İleri Haber
- Andrzej Walicki - Rus Düşünce Tarihi- Aydınlanma'dan Marksizme, İletişim Yayınları


-Bu yazı, Evrensel Kültür Dergisi’nin Ekim 2016 sayısında yayımlandı.




20 June 2005

Lozan Mübadelesinin 80. Yilinda




Lozan Mübadelesinin 80. Yılında...
Çekilen Acılar Bir Daha Yaşanmasın


Bu yıl Lozan Anlaşması’yla yapılan Mübadele Sözleşme ve Protokolu’nun 80. Yılı… 80 Yıl…Dile kolay. Biz ailemizdeki en son Vodinalı’yı, halamı geçen sene bu aylarda kaybettik. Birinci kuşak Lozan Mubadillerinden çok azı kaldı hayatta. İkinci kuşak yaşlandı, üçüncü kuşak orta yaşa geldi. Ancak evlerde anlatılan memleket hikayeleri, acılar, hasretler hep belleklerde, yüreklerde...

Yaşar Kemal, bir söyleşisinde “Mübadele Sonucu Türkiye ve Yunanistan’dan yaklaşık iki milyon insan karşılıklı olarak doğup büyüdüğü yurtlarından ayrılıyor. Kolay iş değil.., İnsanın yurdundan ayrılması yüreğinin kopması gibi bir şey,”diyor.

30 Ocak 1923 tarihinde Lozan’da imzalanan “Yunan ve Türk Ahalinin Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol”la her iki ülkeden yüzbinleri aşan insan doğduğu topraklardan koparıldı. İki vatan yorgunları, yıllarca “Bir kuş olsam da memleketime uçsam” umuduyla yüreklerinde özlem biriktirdiler; gurbet kuşlarına “Benden selam söyleyin Selanik’e, İzmir’e, Yanya’ya, Bursa’ya, Kılkış’a, Tokat’a, Drama’ya, Samsun’a, Kavala’ya, Yozgat’a, Grenebe’ye, Konya’ya, Serez’e, Ordu’ya, Girit’e, Sivas’a, Sakız’a, Midilliye...” diye seslendiler.( * )

Bütün göç hikayeleri hüzünlüdür. İnsan köklerinden, sevdiği topraklardan, komşularından kopmak istemez.

Bizim yerleştirildiğimiz Ege kasabalarında mübadillere göçmen, göçeden anlamında muhacir derler. Göçmen...Göç...Hicret...Daha da ötesi hicran.

Babaannem bize geldiğinde hep torunları ile birlikte yatmak isterdi. Bizi beraber yatmaya ikna etmek için de masallar, hikayeler anlatırdı, uyumadan önce. En güzel masalları, memleket hikayelerini onun koynunda dinledim. “Sana büyüyünce at alacağım,”derdi. Karacaova’yı, dedemlerin çiftliğini, atları anlatırdı. Gencecik bir delikanlı olan dedemin kendisi binmek için yetiştirdiği tayına binemeden bir geceyarısı gelen Yunan askerleri tarafından alınıp götürülmesini anlatırdı. Babaannem, dedem, doğup büyüdükleri, sevdalı oldukları toprakları bir daha hiç göremediler. Babam da benim gibi hikayeleri ile yetindi. Ben bu yaz gidip gezdiğim Vodina’da, Karacaova’da, Karaferye’de, Manastır’da, Florina’da, Makedonya’nın yollarında çok sayıda at gördüm. Gördüğüm atlardan biri dedemin özenerek yetiştirdiği tayın torunlarından biri olabilirdi. Bu bir şaka gibi gelse de böyle bir şey olabilirdi de… Ama o topraklarda bizden, bizim insanlarımızdan kimse kalmamıştı.

“- bin damla gözyaşı kalbime akıttığım-
Tarihin ağır bir kırılma noktası mübadele. Anadolu’dan oralara yerleşmiş insanlar ise yaklaşık 500 yıl, yok eğer oralarda yaşayan insanlar ise bin yıldan fazla bir zaman yaşanan topraklardan ansızın kopuşun hikayesi mübadele. “Umutların kırılması”, “düşlerin savrulması” , “varlığın yokluğa dönüşmesi”, “insan ziyanlığı”…. Ve daha ne akla gelirse söylense yeridir. Mübadele için ne kadar yazılsa az olur, ne söylense eksik kalır.
Ve mübadelede terk ettiğimiz topraklar… yani gözyaşımızın yağmur gibi üzerine düştüğü topraklar…Hatıraların, yaşanmışlıkların gümüş bir tülle ve ansızın örtüldüğü ve bir daha hiç açılmadığı topraklar… camilerin, çeşmelerin , mezarlıkların, evlerin kısacası hayata dair her şeyin ansızın varlık dairesinden yokluk dairesine geçtiği ve birden bire “yok” elbisesini giydiği topraklar,..” diyor Mübadil arkadaşımız Mustafa Hatipler.


Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan Savaşları’ndan da önce başlayarak, belki yüz yıldan fazla zaman içinde yitirdiği topraklardan Müslümanların göçü süreci başladı. Balkan Savaşları sonunda da Osmanlı, Avrupa kıtasındaki topraklarının hemen hemen tamamına yakınını yitirdi. Çekildiği topraklarda yüzbinlerce Müslüman Türkü geride bırakmak zorunda kaldı. Bu insan kitlesi geçmişte Osmanlı uyruğundayken bu sürecin sonunda, bir anda başka bir devletin, Yunanistan’ın azınlık konumundaki vatandaşları oluvermişti. Homojen bir ulus devlet kurma yolunda ilerleyen Yunanistan ve Türkiye, bu sorunlu durumun çözümünü, kendi çıkarları doğrultusunda arayışların sonrasında, bir mübadele anlaşması yapmakta buldu. (**) Malla mal takas edilirmiş gibi insanla insan, halkla halk , dinle din mübadele edildi. Bu, tarihin, ulus devletler kurulması sürecinin kaçınılmaz bir uygulamasıydı. Ama sonuçları her iki halk için de acılarla dolu oldu. İsteğe bağlı değil, zorunlu bir göçtü bu. Kurtuluş Savaşından sonra, Türkiye ile Yunanistan arasında Lozan’da imzalanan Sözleşme ve Protokola uygun olarak, 1 Mayıs 1923 tarihinden başlayarak, Anadolu topraklarında yerleşmiş Rum-Ortodokslar ile Yunanistan topraklarında yerleşmiş Müslüman Türkler zorunlu göçe tabi tutuldular. Gidenler arasında dini ortodoks olan, ama tek kelime Rumca bilmeyen ve İncilleri dahi Türkçe olan insanlar vardı. Bunlar önemli iddialara göre Selçuklulardan önce Anadolu’ya gelip ortodoks olan Türk boylarından idiler. Şimdi onlar sadık birer Helen vatandaşı oldular. Ancak bu zamana kadar dışlandılar, “Türk tohumları”, “yoğurtla vaftiz edilmişler” diye aşağılandılar. Yalnız onlar değil, Anadolu’dan göçedenlerin hemen hemen tamamı “yeni” yaşamlarına uzun yıllar alışamadılar, kendilerini kendi vatanlarında hissetmediler. Göçtükleri bu yeni ülkede, Yunanistan’da kendilerini evlerinde hissetmek için bir arada yaşadılar. Yerleştiklere yerlere başlarına yeni (Nea) kelimesini ekleyerek geldikleri şehirlerin, kasabaların isimlerini koydular. İzmir’den gelenler “Nea Zmirni”, Kayseri’den gelenler “Nea Kesaryani”, Bergama’dan gelenler “Nea Pergamo” isimli yeni yerleşim yerleri kurdular. (***) Her iki tarafta da çok sıkıntılar yaşandı.

Mübadele kavramından genellikle 1922 ve sonrası anlaşılmaktadır. Buna göre yaklaşık 1.5 milyon Rum Ortodoksun Anadolu’dan Yunanistan’a, 500 bin Müslüman Türk’ün de Türkiye’ye göçettiği söylenmektedir. Ancak Mübadelenin öncesi ve sonrasıyla bu rakamların çok daha fazla olduğu da bilinmektedir. O tarihlerde Türkiye’nin nüfusunun on-onbir milyon, Yunanistan’ın nüfusunun da dört milyon olduğu düşünüldüğünde yaşanan olayın büyüklüğü daha da iyi anlaşılır.

Tarihin tekerleği bu iki halkın da üzerinden geçti. Tarihten, yüzlerce yıl bir arada yaşamış olmaktan, benzer kültürlerinden, ortak ezgilerinden, yemeklerinden, yaşam biçimlerinden kaynaklanan yakınlıkları vardı. Aslında aralarındaki fark, rakı ile uzo arasındaki fark kadar olan bu iki halk barışı ve kardeşliği istiyor. Aynı acıları bir daha ne kendilerinin, ne de başka halkların yaşamasını istemiyorlar.


(*) İskender Özsoy, İki Vatan Yorgunları, Bağlam Yayınları
(**) Mehmet Ali Gökaçtı, Nüfus Mübadelesi: Kayıp Bir Kuşağın Hikayesi, İletişim Yayınları
(***) Stelyo Berberakis, Lozan Anlaşması 80’inci Yılında, Sabah Gazetesi, 14 Eylül 2003.


(*) Bu yazi ilk kez Baraka Dergisi'nde yayimlandi.