Showing posts with label Yazılar. Show all posts
Showing posts with label Yazılar. Show all posts

24 May 2007

Yine Selam Var Dido Teyzeden !

'Ve sen Kör Mehmet'in damadi! Hele sen! Niye öyle tiksinerek bakiyorsun yüzüme? Öldürdüm evet seni, ne olmus! Ve iste agliyorum... Sen de öldürdün! Kardesler, dostlar, hemsehriler... Koskoca bir kusak, durup dururken katletti kendi kendini!.. Anayurduma selam söyle benden Kör Mehmet'in damadi! Benden Selam Söyle Anadolu'ya!.. Topragini kanla suladik diye bize garezlenmesin... Ve kardesi kirdiran cellatlarin Allah bin belasini versin!..'

Böyle bitiyor Dido Sotiriyu’nun, Benden Selam Söyle Anadolu’ya“ isimli romani.1982 yilinda Abdi Ipekçi Türk-Yunan Dostluk Ödülü'nü alan bu kitap, kökleri Türkiye'de olan, Kurtulus Savasi'ndan sonra Türkiye'den göç etmek zorunda kalan ünlü Yunanli yazar Dido Sotiriyu'nun en önemli, etkileyici kitabi.

Türkiye'nin kültür mozayiginde çok önemli bir yer tutan Yunan azinliklarin, Kurtulus Savasi öncesindeki ve savas sirasindaki yasamlarindan gerçekçi kesitler sunan Dido Sotiriyu, kendisini söyle tanitiyor:

“1911'de Küçük Asya'da Aydın'da doğmuşum. Babam, Volos'tandır. Kökü, Volo'dan gelir. Annem, 12 Adalardan. Dedem ise, Rodos'tan gelmiş. İstanbul'da Fener Lisesi'nde öğretmenmiş.

Çocukluk yillarimda ailemle birlikte, dogdugum il olan Aydin'da yasadim. 1922'de Anadolu'dan ayrilarak Yunanistan'a, amcamlarin yanina gitmek zorunda kaldim. Ailem daha sonra göçtü oraya. Ilk çocukluk yillarinin anilari bellegimden silinmiyordu. Babamin arkadasi Talat Beyler, sokakta oynadigim Rum ve Türk çocuklari bugün bile aklimda.

Yaşadığım yerlerde insan ilişkileri çok sıcaktı. Babam sabuncu idi ve halkla yoğun ilişkiler içinde idi. Ben küçükken evimizin önünden develer geçerdi ve önünde de bir merkep olurdu. Bu merkep'in üzerinde bulunan bir çocuk beline kuşak sarardı. Bunları hatırlıyorum… O dönem Türk halkı ile de ilişkilerimiz çok sıcaktı...

Yasadigim günlerin, duydugum gerçek olaylarin o kadar etkisi ve büyüsü altinda kalmistim ki, bu konuyu ele alan bir kitap yazma istegi içimde çig gibi büyüyordu. 1962 yilinda, Benden Selam Söyle Anadolu'ya adli kitabim yayinlandi. Bence ilk kez gerçekleri ortaya koyan bu kitapta geçenler tümüyle tarafsiz bir gözle yazildi.

1947'de siyasi bir kitap hazırlamıştım, ama basamadım. O zaman gazetecilik yapıyordum. Basılı olan eserlerim ise şunlardır:
-1962, “Benden Selam Söyle Anadolu'ya”. Bu eserim Türkçe bir çok kez ve ayrı yayınevleri tarafından basıldı. En iyi çevirisi Türkçe oldu. 8 dilde yayınlanmıştır.
-1959, “Ölüler Bekliyor”. Bu kitabım Rusça ve Romanca'ya çevrildi. Ayrıca, Fransa'da Sorbon'da Mirabel kaynak olarak kullanıldı. Roman türünde. Aydın'da bir çocuğun doğup büyümesi anlatılıyor. Oradan buraya gelmeleri, ilerici aydınlarla nasıl karşılaştıkları, faşizm olgusu vb... anlatılıyor. Türkiye'de yayınlanacaktı fakat cuntanın gelmesiyle, Türkiye'deki yayını durduruldu.
-1961,” îlektra” 1943 ulusal direnişinde Almanların yakıp kaleden attıkları bir gencin hayatı anlatılıyor. Bu kitap Rusça'ya çevrildi.
-1975, “Emperyalizmin Stratejisi ve Küçük Asya'nın Yıkılışı”.
-1976, “Endoli”. Bu kitap Beloyanis’in davasını anlatmaktadır. Beloyanis.benim kız kardeşimin kocasıdır ve 1952'da kurşuna dizildi. Çocuklarına ben baktım. Bu kitapta ayrıca, Yunanistan iç savaşı ve ulusal direniş sonrası durum anlatılmıştır.
-1979, “Misafirler”. Roman türünde, 19yy. da aile, çocuk ve kadın ilişkilerini anlatıyor.
-1982, “Yıkılıyoruz” Roman türünde, 1950-60 arası Yunanistan'daki durum anlatılıyor.

Sonuç olarak şunu söyleyeyim: Ben daha çok ülkemin acılarını ve sorunlarını anlatmaya çalıştım. Bunlar üzerinde durdum. Genel olarak iki dönemi işledim. Bunlardan birincisi. Küçük Asya'dan geliştir, ikincisi ise, iç savaş ve sonraki dönemdir.

Bence önemli olan barıştır, esas düşman savaştır. Bunu söylüyorum.”

İki halk arasındaki barış ve dostluğu öne çıkaran Sotiruyu, Yılmaz Güney'in bu kitabı filme almayı da düşündüğünü ama kısmet olmadığını belirtiyor.

Hemen herkesin kütüphanesinde bulunan "Benden Selam Söyle Anadolu'ya"nın unutulmaz yazarı Dido Sotiriyu 95 yaşında aramızdan ayrıldı.

Sotiriyu, kitabında Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadolu'daki Rum köylüleriyle Türkler arasında yaşanan tarihsel bir dramı anlatıyordu. Öykü Manoli Aksiyotis adlı bir Rum köylüsünün gerçek yaşamından kaleme alınmıştı. Sotiriu'nun şu sözlerine katılmamak mümkün mü...

"Bütün bu çekilen acı, kötü bir rüya olsaydı, ah... Ve yan yana, omuz omuza verip yürüseydik tarlalara yeniden. Saka kuşlarının türküsüyle şenlenen ormanlara doğru yürüyebilseydik. Ve her birimizin sevdiceği kendi kolunda, çiçeklere bürünmüş kiraz bahçelerinden gülümseyerek çıkıp, yan yana eğlenmek üzere şenlik meydanlarının yolunu tutabilseydik. Anayurduma benden selam söyle kör Mehmet'in damadı. Benden selam söyle Anadolu'ya... Toprağını kanla suladık diye bize garezlenmesin. Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellatların Allah bin belasını versin..."
Bu kitapta Manoli Aksiyotis isimli Anadolu Rum köylüsünün öyküsü kendi ağzından aktarılmıştır. 1914-1918 arası Amele Taburu'nda bulunmuş, Anadolu'yu Rum istilasıyla birlikte Elen( Helen) üniformasını sırtlamış, esaret görmüş ve nihayet Yunanistan'da mülteciliğin zehirli ekmeğine ortak olmuştur. İltica ettikten sonra kırk yıl boyunca dokerlik, sendikacılık yapmış; İkinci Dünya Savaşını izleyen Yunan Milli Direnme Hareketine katılmıştır. Emekli olunca da, altmış yılı aşkın yaşantısını kaleme almıştır Manoli. Büyük bir sabırla cefa çekerek: Çünkü, doğru dürüst okuma yazma bilmemektedir.
”İki kudret vardı evde, önünde titrediğimiz! Allah ve babam. Anadolu yaşam tarzı hüküm süren bir kasabanın çocuğuydu Manoli. Baba yıldızlar ışırken uyanır, küçük takkesini ve çoraplı pantolonunu giyinir, elini yüzünü büyük bir gürültüyle yıkar, ikonaların karşısına geçer istavroz çıkarır, biraz közde kızarmış ekmeğini şaraba banar birkaç zeytin ve bol küfürle yola çıkardı.
Bağları, incirleri, tütünleri, zeytinleri, pamukları, mısırları, susamları, şarapları, iki katlı evlerinin önünde meyve ve sebze bahçeleri, kiliseleri olan bir hayat. Köylüleri iliğine kadar sömüren beyler yok. Tüm dükkanlar, kahveler, iki kiliseyle üç okul ve köyün tek Türk binası olan Zaptiye Dairesi; defne ve mersin dallarından görünmüyor. (Bu gün ise otellerden, pislikten ve bakımsızlıktan) Yazın herkes yazlığına gidiyor, sonbahara doğru dönüp büyük bir temizlik başlıyor, o kadar ki yollarda yürümeye çekinilecek bir temizlik. Evlerin önü rengarenk çiçeklerden geçilmiyor. (Bu gün İstanbul ve İzmir'de bu renkleri sadece pencerelerinin önünde sürdürüyorlar) Ürün satımı sonunda en çokta incirden cepler doluyor ve doğru İzmir; çeyiz, giysi vs.”

Stelyo Berberakis :
“Yunan edebiyatıyla tanışmam öğrencilik yıllarımda, Dido Sotiriu'nun "Benden Selam Söyle Anadolu'ya" kitabıyla olmuştu. Romanında I. Dünya Savaşı'na kadar Anadolu'da yaşayan Rum ve Türkler'in ilişkilerini; Anadolu'nun Yunan işgaliyle yaşadığı kanlı savaş ortamını ve savaş sonrasında iki ülke arasındaki mübadeleyi anlatmıştı. 'ANADOLU ANASI' Onun kitaplarıyla soyum arasında bir ilişki olduğunu sezdiğim öğrencilik yıllarımda Dido'yu evine gidip ziyaret etmiştim. Atina'nın İlisia semtindeki evinde matematik profesörü yaşlı ve kötürüm eşiyle oturan Dido, beni tam bir 'Anadolu anası' gibi karşılamıştı. Yanaklarımdan öpmüş; salonun en rahat koltuğuna oturtmuştu... Ben kocasıyla konuşurken; Dido, köfte pişirdiği mutfaktan, sohbetimize katılıyordu. "Türk olsun Rum olsun fark etmez... Anadolu'nun havası, suyu bizim en büyük zenginliğimizdir" diyordu. Savaşa gelince "Bak evladım. Savaşta iyiler ya da kötüler yoktur" dediğini hatırlıyorum. 70 yaşına rağmen, hayat doluydu. Dido ile tanıştığım günden bu yana ya telefon ederek ya da ziyaret ederek halini hatırını sorar; kahvesini içerdim. Kendisiyle beş yıl önce yapmış olduğum mülakatta "Çok yakında bu dünyadan ayrılacağını" biliyordu. Hep "Ben büyüyorum ama yaşlanmıyorum bir türlü" diyen Dido, gerçekten de yaşlı ve yorgun bedeninin içinde genç bir devrimcinin ruhunu taşıyordu. 'Kara haberi' radyodan duyduğumda Dido'nun bu dünyadan 'mutlu' olarak ayrıldığını düşündüm. Hayatı boyunca hedeflediği her şeyi yapmıştı. 'Abdi İpekçi Barış Ödülü'nü alan Dido'nun kitapları 50 dile çevrilmişti. "Benden Selam Söyle Anadolu'ya" kitabıysa, Yunan ilkokullarında okutuluyordu. Mücadeleleri yeterince meyve vermişti. Eceli bekliyordu. Bu dünyadan mutlu ayrıldı Dido...”

Refik Durbaş:
Dido Sotiriyu, Stelyo Berberakis’in de tanımlamasıyla, Yunan kimliği taşımasına rağmen bizi anlatan, bu toprakları, bu toprakların insanlarını, güneşini, gökyüzünü, akan ve duran sularını yazan bir "Anadolu anası" idi,."Benden Selam Söyle Anadolu'ya" da 1. Dünya Savaşı öncesi Anadolu'da yaşayan Rum ve Türklerin kardeşliğini, Ege'nin Yunan işgaliyle yaşadığı kanlı savaş ortamını ve savaş sonrasında iki ülke arasında yaşanan mübadele öncesinde yaşananları yazmıştı."Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü"nü alması da bu kardeşliğin bir göstergesiydi.Çünkü bu topraklarda doğmuştu. Uc yıl once o ölümsüz "selam"ını son kez Anadolu toprağına bırakarak çekip gitti dünyamızdan...
70'li, 80'li yıllarda Türkiye'de en çok okunan romanlardandı "Benden Selam Söyle Anadolu'ya"...
Sotiriu, 75. yaşının baharında, 1986 yılında ülkemizi ziyaret etmiş, doğduğu köy Şirince'yi ziyaret ederek kitaplarını imzalamıştı.
Şirince, o zamanki adıyla "Kırkıca" anayurduydu çünkü... Bu köyde doğmuş, 12 yaşına kadar bu köyde yaşamıştı.
Şirince'yi ziyaretinde Köy muhtarının evinde çay içerken küçük bir kız iken yaşadıklarını düşünecek, çok güzel bir kadın olan annesine hayranlık duyan Türk subayı Talat Bey'i hatırlayacak ve "Bütün anılarımı kendime sakladım, kalbime gömdüm" diyecekti.
Sotiriu, Şirince'den ayrılırken de toprağı öptükten sonra şöyle diyecekti:"Şu anda burada kalan bu güzel gök, bu güzel güneş sanki beni bekliyordu. Gökyüzü, kuşlar, ağaçlar, Anadolu sıcaklığı hiç değişmemiş... Her şey eskisi, yani benim yazdığım gibi...Sotiriyo, "Benden Selam Söyle Anadolu'ya" diyerek ayrıldı aramızdan...
"Sotiriu'nun ölümü dolayısıyla Başbakan Kostas Karamanlis bir açıklama yayınladı."Bakalım, bizim devlet büyüklerimizi ne zaman bir ünlü yazarımızın doğum ya da ölüm gününü hatırlayacak? Bir mektupla olsun doğum gününü kutlayacak, iki satırlık bir açıklamayla ölümünü uğurlayacak?”

20 June 2005

Lozan Mübadelesinin 80. Yilinda




Lozan Mübadelesinin 80. Yılında...
Çekilen Acılar Bir Daha Yaşanmasın


Bu yıl Lozan Anlaşması’yla yapılan Mübadele Sözleşme ve Protokolu’nun 80. Yılı… 80 Yıl…Dile kolay. Biz ailemizdeki en son Vodinalı’yı, halamı geçen sene bu aylarda kaybettik. Birinci kuşak Lozan Mubadillerinden çok azı kaldı hayatta. İkinci kuşak yaşlandı, üçüncü kuşak orta yaşa geldi. Ancak evlerde anlatılan memleket hikayeleri, acılar, hasretler hep belleklerde, yüreklerde...

Yaşar Kemal, bir söyleşisinde “Mübadele Sonucu Türkiye ve Yunanistan’dan yaklaşık iki milyon insan karşılıklı olarak doğup büyüdüğü yurtlarından ayrılıyor. Kolay iş değil.., İnsanın yurdundan ayrılması yüreğinin kopması gibi bir şey,”diyor.

30 Ocak 1923 tarihinde Lozan’da imzalanan “Yunan ve Türk Ahalinin Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol”la her iki ülkeden yüzbinleri aşan insan doğduğu topraklardan koparıldı. İki vatan yorgunları, yıllarca “Bir kuş olsam da memleketime uçsam” umuduyla yüreklerinde özlem biriktirdiler; gurbet kuşlarına “Benden selam söyleyin Selanik’e, İzmir’e, Yanya’ya, Bursa’ya, Kılkış’a, Tokat’a, Drama’ya, Samsun’a, Kavala’ya, Yozgat’a, Grenebe’ye, Konya’ya, Serez’e, Ordu’ya, Girit’e, Sivas’a, Sakız’a, Midilliye...” diye seslendiler.( * )

Bütün göç hikayeleri hüzünlüdür. İnsan köklerinden, sevdiği topraklardan, komşularından kopmak istemez.

Bizim yerleştirildiğimiz Ege kasabalarında mübadillere göçmen, göçeden anlamında muhacir derler. Göçmen...Göç...Hicret...Daha da ötesi hicran.

Babaannem bize geldiğinde hep torunları ile birlikte yatmak isterdi. Bizi beraber yatmaya ikna etmek için de masallar, hikayeler anlatırdı, uyumadan önce. En güzel masalları, memleket hikayelerini onun koynunda dinledim. “Sana büyüyünce at alacağım,”derdi. Karacaova’yı, dedemlerin çiftliğini, atları anlatırdı. Gencecik bir delikanlı olan dedemin kendisi binmek için yetiştirdiği tayına binemeden bir geceyarısı gelen Yunan askerleri tarafından alınıp götürülmesini anlatırdı. Babaannem, dedem, doğup büyüdükleri, sevdalı oldukları toprakları bir daha hiç göremediler. Babam da benim gibi hikayeleri ile yetindi. Ben bu yaz gidip gezdiğim Vodina’da, Karacaova’da, Karaferye’de, Manastır’da, Florina’da, Makedonya’nın yollarında çok sayıda at gördüm. Gördüğüm atlardan biri dedemin özenerek yetiştirdiği tayın torunlarından biri olabilirdi. Bu bir şaka gibi gelse de böyle bir şey olabilirdi de… Ama o topraklarda bizden, bizim insanlarımızdan kimse kalmamıştı.

“- bin damla gözyaşı kalbime akıttığım-
Tarihin ağır bir kırılma noktası mübadele. Anadolu’dan oralara yerleşmiş insanlar ise yaklaşık 500 yıl, yok eğer oralarda yaşayan insanlar ise bin yıldan fazla bir zaman yaşanan topraklardan ansızın kopuşun hikayesi mübadele. “Umutların kırılması”, “düşlerin savrulması” , “varlığın yokluğa dönüşmesi”, “insan ziyanlığı”…. Ve daha ne akla gelirse söylense yeridir. Mübadele için ne kadar yazılsa az olur, ne söylense eksik kalır.
Ve mübadelede terk ettiğimiz topraklar… yani gözyaşımızın yağmur gibi üzerine düştüğü topraklar…Hatıraların, yaşanmışlıkların gümüş bir tülle ve ansızın örtüldüğü ve bir daha hiç açılmadığı topraklar… camilerin, çeşmelerin , mezarlıkların, evlerin kısacası hayata dair her şeyin ansızın varlık dairesinden yokluk dairesine geçtiği ve birden bire “yok” elbisesini giydiği topraklar,..” diyor Mübadil arkadaşımız Mustafa Hatipler.


Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan Savaşları’ndan da önce başlayarak, belki yüz yıldan fazla zaman içinde yitirdiği topraklardan Müslümanların göçü süreci başladı. Balkan Savaşları sonunda da Osmanlı, Avrupa kıtasındaki topraklarının hemen hemen tamamına yakınını yitirdi. Çekildiği topraklarda yüzbinlerce Müslüman Türkü geride bırakmak zorunda kaldı. Bu insan kitlesi geçmişte Osmanlı uyruğundayken bu sürecin sonunda, bir anda başka bir devletin, Yunanistan’ın azınlık konumundaki vatandaşları oluvermişti. Homojen bir ulus devlet kurma yolunda ilerleyen Yunanistan ve Türkiye, bu sorunlu durumun çözümünü, kendi çıkarları doğrultusunda arayışların sonrasında, bir mübadele anlaşması yapmakta buldu. (**) Malla mal takas edilirmiş gibi insanla insan, halkla halk , dinle din mübadele edildi. Bu, tarihin, ulus devletler kurulması sürecinin kaçınılmaz bir uygulamasıydı. Ama sonuçları her iki halk için de acılarla dolu oldu. İsteğe bağlı değil, zorunlu bir göçtü bu. Kurtuluş Savaşından sonra, Türkiye ile Yunanistan arasında Lozan’da imzalanan Sözleşme ve Protokola uygun olarak, 1 Mayıs 1923 tarihinden başlayarak, Anadolu topraklarında yerleşmiş Rum-Ortodokslar ile Yunanistan topraklarında yerleşmiş Müslüman Türkler zorunlu göçe tabi tutuldular. Gidenler arasında dini ortodoks olan, ama tek kelime Rumca bilmeyen ve İncilleri dahi Türkçe olan insanlar vardı. Bunlar önemli iddialara göre Selçuklulardan önce Anadolu’ya gelip ortodoks olan Türk boylarından idiler. Şimdi onlar sadık birer Helen vatandaşı oldular. Ancak bu zamana kadar dışlandılar, “Türk tohumları”, “yoğurtla vaftiz edilmişler” diye aşağılandılar. Yalnız onlar değil, Anadolu’dan göçedenlerin hemen hemen tamamı “yeni” yaşamlarına uzun yıllar alışamadılar, kendilerini kendi vatanlarında hissetmediler. Göçtükleri bu yeni ülkede, Yunanistan’da kendilerini evlerinde hissetmek için bir arada yaşadılar. Yerleştiklere yerlere başlarına yeni (Nea) kelimesini ekleyerek geldikleri şehirlerin, kasabaların isimlerini koydular. İzmir’den gelenler “Nea Zmirni”, Kayseri’den gelenler “Nea Kesaryani”, Bergama’dan gelenler “Nea Pergamo” isimli yeni yerleşim yerleri kurdular. (***) Her iki tarafta da çok sıkıntılar yaşandı.

Mübadele kavramından genellikle 1922 ve sonrası anlaşılmaktadır. Buna göre yaklaşık 1.5 milyon Rum Ortodoksun Anadolu’dan Yunanistan’a, 500 bin Müslüman Türk’ün de Türkiye’ye göçettiği söylenmektedir. Ancak Mübadelenin öncesi ve sonrasıyla bu rakamların çok daha fazla olduğu da bilinmektedir. O tarihlerde Türkiye’nin nüfusunun on-onbir milyon, Yunanistan’ın nüfusunun da dört milyon olduğu düşünüldüğünde yaşanan olayın büyüklüğü daha da iyi anlaşılır.

Tarihin tekerleği bu iki halkın da üzerinden geçti. Tarihten, yüzlerce yıl bir arada yaşamış olmaktan, benzer kültürlerinden, ortak ezgilerinden, yemeklerinden, yaşam biçimlerinden kaynaklanan yakınlıkları vardı. Aslında aralarındaki fark, rakı ile uzo arasındaki fark kadar olan bu iki halk barışı ve kardeşliği istiyor. Aynı acıları bir daha ne kendilerinin, ne de başka halkların yaşamasını istemiyorlar.


(*) İskender Özsoy, İki Vatan Yorgunları, Bağlam Yayınları
(**) Mehmet Ali Gökaçtı, Nüfus Mübadelesi: Kayıp Bir Kuşağın Hikayesi, İletişim Yayınları
(***) Stelyo Berberakis, Lozan Anlaşması 80’inci Yılında, Sabah Gazetesi, 14 Eylül 2003.


(*) Bu yazi ilk kez Baraka Dergisi'nde yayimlandi.

Biz Ankara’lı İstanbullular


Gençliğimi düşleyince Ankara, kader bağlayınca İstanbul

Yukarıdaki sözleri Sosyoloji’den arkadaşımız şair-yazar Haydar Ergülen’in Radikal Gazetesi’ndeki yazılarından birinden ödünç aldım.

ODTÜ’lü olununca ister istemez bir Ankara ilişkisi ortaya çıkıyor. İnsanlar yaşamlarının en az dört yılını, hem de gençliklerinin en güzel yıllarını Ankara’da geçirmiş oluyorlar. Tabii Hazırlık okunur ve üstüne üstlük “prob”, “repeat” olunup okul uzatılırsa bu ilişki daha da uzar...

İstanbullular okulu bitirip dönünce veya benim gibi Ankara’lılar ve diğer illerden olanlar İstanbul’a göçünce iki duyguyu birden yaşıyorlar. Çok sevdikleri ODTÜ’yü Ankara’da bırakarak, İstanbul’da yeni bir hayat kuruyorlar.

Yaşamının en önemli kısmını Ankara’da geçiren benim gibilerin günün birinde arkalarına bakmadan İstanbul’a göçmelerinin sebebini hep düşünmüşümdür.

Doğduğumdan itibaren çocukluğumu, bütün öğrenim hayatımı, iş yaşamımın önemli bir kısmını Ankara’da yaşamış ve günün birinde- ilk fırsatta demek daha doğru olur -kapağı İstanbul’a atmıştım. Hem de hiç tereddüt etmeden, pişmanlık duymadan... Bu vefasızlık mıydı? Nasıl bir duyguydu? İhanet hiç kabul edemediğim bir davranışken neydi bu yaptığım?

Hele çocukluğumun ve gençliğimin anılarını geride, arkamda bırakarak!?..

Belki de ben Ankara’nın ihanetine uğramıştım.

İki sevgili arasında kalan aşıklar gibi hissediyordum kendimi. Ama işte İstanbul ağır basmıştı.

Aslında eşyalarımı bavulumda, anılarımı -özellikle güzel olanlarını belleğimde taşıyarak İstanbul’a gelmiştim.

Kolay değil...

“Bu duygusallık da ne?”diyerek sitem edenler olabilir. Ben de onlara sitem ediyor ve çıkışıyorum.:

Sizi hiç babanız Gençlik Parkı’nda minyatür trene bindirmedi mi?

Anneniz suni gölün kıyısındaki çay bahçelerinde bir semaverle gelen çay yanında evden getirdiği börekleri, poğaçaları ikram etmedi mi?

Söğütözü’ne, Çubuk Barajı’na ailecek gidip piknik yapıp, ip atlayıp, yakan top oynamadınız mı?

Hayvanat Bahçesi’nde Muhini’yi gördükten sonra Atatürk Orman Çiftliği’ne kadar faytonla gelip, meşhur dondurmasından yemediniz mi?

Okulu asıp, gittiğiniz Papazın Bağı’nda sevgilinizle elele dolaşmadınız mı?

Goralı’dan sandviç, Sergi Kitapevi’nden kitap alıp, Büyük Sinema’ya iki matinesine gitmediniz mi?

Sakarya Caddesi’ndeki birahanelerde patates tavaya ketçap, hardal döküp bira içmediniz mi?

Mezuniyetinizi kutlamak için gittiğiniz Tavukçu’da dozunu kaçırıp küfelik oluncaya kadar kafayı çekmediniz mi?

Kuğulu Park’ta kuğulara simit atmadınız mı?

Belki de yapmışsınızdır ve hatta 80 öncesinde okuyanlarınızın çoğu, arkadaşlarınızla birlikte her fırsatta Kızılay’da trafiği keserek korsan miting yapıp, “Bağımsız Türkiye” diye bağırmışsınızdır.

70’li yıllarda gençliğini Ankara’da yaşayanların duygularını 2001 yılındaki Mezunlar Gününden sonra Ayşegül (Devecioğlu)’ün yazdığı yazıda alıntıladığı Erkin (Koray) ağabeyimizin aşağıdaki şarkı sözleri ne güzel anlatıyor. Dediği gibi ; “Nedense onca şarkı ve şiir içinde, bizim o günkü hallerimizi bu kadar esaslı bir şekilde tasvir edeni yoktur.”

“Bu bir Ankara usulüdür. Ankara’dan çıkar. Yeni olsa ne, eski olsa ne çıkar! Delikanlılar, ben, biz, onlar. Haa bak daha ne var! En hızlı zamanında Ankara’nın, sevdik birbirimizi. Sen ve ben. Belki çok erken. Ama çok yakın olduk birbirimize. Bir kız ve bir erkek. Çığ gibi yağdık Ankara’nın üstüne. Sabaha karşı fırından ekmek alıp yediğimizi, içtiğimizi, sevdiğimizi. Aslında bir hikayemizi anlatmaya kalksak, zamanın beyni durur, denizler kurur.”

Doğrusunu isterseniz bütün göç hikayelerinde olduğu gibi Ankara’lıların göçünde de hüzün vardır.

Ankara özellikle 80’lerde İstanbul’a önemli bir göç verdi.

Bu ülkenin en iyi üniversitelerinde yetişen en seçkin evlatlarına devlet kapısını kapatmıştı. Özel sektörde ise kapitalizmin doğası gereği hemşehrilik, parti yandaşlığı değil verimlilik geçerliydi. İyi ve paralı işler ise İstanbul’daydı.

Böylece bazılarımız sevdiği için, bazılarımız da zorunlu ekonomik nedenlerle İstanbul’a göçtük.

Sadece insanlar mı? Kurumlar, şirketler ve bankaların da önemli kısmı Ankara’dan İstanbul’a göçtü. Arkadaşlarımız Ersin Özince’nin T.İş Bankası, Faruk Malhan’ın Kolleksiyon Mobilyası, Haldun Dostoğlu’nun Galeri Nev’i, Ayten’in Eylül Bar’ı aklıma gelen ilk örnekler...

Benim için pek çok neden geçerliydi.Laf aramızda İstanbul çocukluğumdan beri beni hep çekmişti. Onun kozmopolitizmi, dinamizmi, sanat, kültür, ticaret ve finans merkezi olması ve tabii ki en başta Boğaz olmak üzere doğal güzelliği, tarihi beni büyüleyen nedenlerdi.

Şair Yahya Kemal'in 'Ankara'nın en çok nesini seversin?' sorusuna 'İstanbul'a dönüşünü' yanıtını verdiği çok bilinen bir şeydir.

Ankara’da yaşayanlarsa İstanbul’da yaşayanlara hayretle, biraz da acıyarak –bazılarına göreyse hayranlıkla ve gıpta ederek bakarlar. O keşmekeşe, uzun mesafelere, trafik sıkışıklığına, Köprü eziyetine ve manyak iş temposuna nasıl tahammül ettiklerini bir türlü anlayamazlar. “Gülü seven dikenine katlanır.” Deseniz de makul bir cevap vermiş olmazsınız.

Aslında benim çocukluğumun, gençliğimin Ankara’sında da vazgeçilmez güzellikte şeyler vardı. Kültür ve sanat olayları...Arkadaşlıklar...AST (Ankara Sanat Tiyatrosu)’nun sahnelediği belleğimden çıkmayan oyunlar, Sinematek, Çağdaş Sahne...

Peki ya arkadaşlar da göç dalgasına kapılıp İstanbul’a göçünce, tiyatrolar kapanınca?!..

İnsanlar eski sevgililerine benzeyen yeni sevgililerine aşık olurlarmış, annelerine babalarına benzeyen eşler bulur evlenirlermiş ya, belki bu nedendendir, genel tespit; göçenlerin Ankara’nın planlı yerleşimine, trafik düzenine nispeten daha çok benzediği için genellikle Kadıköy yakasına yerleştikleri ve yine göçen diğer Ankaralılarla ahbaplık ettikleridir.

Murathan Mungan bir keresinde “Ankara’da oturma odası ahlakı vardır.” Demiş.

Ankara’ya “azla yetinen şehir” diyorlar. “Denizsiz şehir kanaatkardır. Deniz tuhaf şeydir. Yüzünüzü denize verdiğinizde arkanızı dönersiniz, insanlara. Bu yüzden ancak deniz şehirlerinde yalnız kalabilir insan. Deniz kalır, kendine..
Ankara mı? Bakacak tek şey insan yüzleridir. Bu yüzden insan kırıp dökmeye cesaret edemez birbirini, kolay kolay. Oysa İstanbul’da bıçaklar ortadadır. Denizin şımartmasıyla belki de herkes bıçaklarıyla birbirinin peşindedir...Ankara’da ise her şey oturma odasında olur. Bakılacak bir deniz olmadığı için, insanlar sık sık ve uzun uzun birbirlerinin yüzüne bakar. Yüzlerde işaretler varsa hakikaten, bunu en iyi Ankara’da yaşayanlar biliyor olmalıdır. Bıçaksız oturma odalarında insanlar birbirleriyle yetinir...Belki de her yokuşun sonunda deniz çıkacakmış gibi olan bu şehirde kurulan deniz düşleri, denizin kendisinden daha mavidir. Kesin olan bir şey var yine de. Ankaralıların denizi İstanbullununkinden daha temizdir!”diyorlar.

Peki ya yüzüne bakılacak dostlar İstanbul’a göçmüşse?!.. Ve bu “kocaman manyak metropol”de, hengamede, iş güç koşuşturmacasının içinde bırakın dostların yüzünü aylarca denizi bile göremiyorsanız?!..

Öfff....Çok karışık konular...Duygular... Yoruldum. Cevap veremiyorum.

Asık yüzlü bir şehir olmuştu Ankara

Daha sonraları iş gereği veya aile ziyareti için Ankara’ya gittiğimde bir şey farkettim. Ankara artık benim çocukluğumdaki, gençliğimdeki Ankara değildi.

Bir ihtimal yanılıyordum, ama öyle düşünüyordum. Belki okulumuz bile aynı okul değildi. Eylül Fırtınası, YÖK falan derken herşey değişmişti. Ağaçlar büyümüştü ama, hocalarımızın çoğu yoktu. Eğitim kalitesi, gelenek,.. herşey hikaye olmuştu.

Sokaklara gri, kahverengi renkler hakimdi. “Devletin yıkılmaz kalesi” başkentteki koca soğuk binalardaki devlet dairelerine statükocu partilerin hortumlamaya yatkın soluk yüzlü, asık suratlı, eğitimsiz, kapasitesiz kadroları doluşturulmuştu. Ben de bir memur ailesinin çocuğu idim, ama bu adamların benim babam, dayım, karşı komşumuz Şadan Amca gibi eski idealist, yurtsever devlet memurlarıyla ilgisi yoktu.

Asık suratlı bir şehir olmuştu Ankara.

Bu Ankara benim Ankara’m mıydı? Yoksa “kasvetin başkenti” miydi?

Şimdi gidin, Ankara’da yaşayan gençlere sorun Büyük Sinema’nın, Ankara Sineması’nın, Ulus’un, Renkli Sinema’nın, Arı Sineması’nın, Çankaya Sineması’nın yerini bilirler mi? Son olarak Akün Sineması’nın törenle kapandığını duydum içim kıyıldı. Körfez Lokantası’nın kapandığını öğrenince iyice perişan oldum.

(*) Bu yazı ilk kez Baraka Dergisi’nde yayımlanmıştır.