10 September 2026

Sağır sığır / Kısa Öykü

 

Sağır sığır

 

Eşref, hiç aklında yokken kasaba pazarına gittiğinde ehven fiyata bir sığır almıştı.

Kamyonetin arkasına atıp eve geldiğinde ahırdaki diğer sığırların arasına salmıştı.

Yeteri kadar sığırı vardı, ama ucuza bulunca bir tane daha niye almasındı. Babası hep “fazla mal göz çıkarmaz” derdi.

Başlangıçta hiç bir sıkıntı yoktu. Yeni sığır ahıra alışmıştı. Yemini, suyunu içiyor, sütünü veriyordu.

Ancak bir sabah bütün diğer sığırlarla birlikte çayıra saldığında bir tuhaflık sezdi.

Bütün sığırları alıştırmıştı ıslık çaldığında hepsi toplaşıyordu. Sonra güderek hepsini yeniden ahıra koyuyordu.

Her şey normaldi, ama bu yeni sığır ıslıkla verdiği komutlara uymuyor, ortalıkta tek başına dolaşıyordu. Biraz uğraşıp bunu da eğitmem lazım diye düşündü.

Günlerce uğraştı. Olmuyordu.

Onu uzaktan izleyen tarla komşusu Rıza emmi meraklanıp yanına geldi.

“Hayırdır komşu?”

“Yav, Rıza emmi bütün bu sürüyü eğittim, Bunu eğitemedim. Bir zeka sorunu mu var acaba?”

Rıza emmi, “Dur bakalım, deyip, ceketinin cebinden kavalını çıkarıp, sığırın kulağının dibinde üfledi.

Sığırda hiçbir hareket yoktu.

“Komşu senin bu sığır sağır galiba, duymuyor.”

“Deme yahu. Vay sahtekar pazarcı, bana sağır sığırı kakaladı demek ki.”

***

Pazara gidip satıcıyı buldu.

“Sen beni aldattın birader, on gün önce sattığın sığır arızalı çıktı.”

“Nasıl yani, süt mü vermiyor?”

“Hayır, veriyor.”

“Sıçıyor mu?”

“Evet.”

“Ne güzel tezeğinden yararlanırsın. Sırtına yük attığında taşımıyor mu?”

“Taşıyor.”

“Tarlayı sürerken sorun mu çıkarıyor? Gücü mü yok?”

“Ona gerek yok, artık zaten traktörüm var.”

“Biraz semirince belki keser etinden yararlanırsın, yersin veya satarsın.”

“Birader bunların hiçbiri değil. Senin sattığın sığır sağır! Sen bunu bilerek satıp beni kazıklayabileceğini mi sandın?”

“Haaa, anladım; sen de süt verimini arttırmak için ineklerine klasik müzik dinletenlerdensin.”


01 September 2026

Her şeyi bilen Arif abi

 


Her şeyi bilen Arif abi

 

Kahvenin bütün sadık müşterileri içerideydi.

Masaların bazılarında tavla, okey, kağıt oynayanlar vardı.

Bir masada “iki mars, bir oyun” şampiyonu Mümin amca, karşısında yeni kurbanı kasap Süleyman ve masanın etrafında meraklılar.

Yan masada yine iki kişi tavla oynuyor. İçlerinden Mülayim, aslında hiç de mülayim değil, rakibi Remzi’ye “Zar tutuyorsun sahtekar!” diye bağırıp, bildiği yakası açılmadık küfürlerin hepsini sıralıyor.

Diğer masalardakilerin hepsinin bakışları onlardan tarafa dönüyor.

Bu karmaşada Mümin amcanın kasap Süleyman’ın işini iki mars ve bir oyunla bitirdiğini, tavlayı kapatıp onun koltuğunun arasına sıkıştırıp, “öğren de gel!” dediğini bile kimse fark etmiyor.

Öbür masadaki Mülayim, zarları rakibinin kafasına fırlatıp, “Seninle oynanmaz,” deyip kalktı. Sinirlerini yatıştırmak için kahvenin içinde söylene söylene bir tur attı. Sonra bir köşede tek başına oturmuş gazetesini okuyan “her şeyi bilen” Arif abiyi gördü. Uzunca, ilginç bir lakabı vardı. O tarafa yöneldi. Sakinleşmek için birileriyle uğraşması gerekiyordu. Teklifsizce masasına oturdu. Yanından geçen garsona Arif abi ile bana bir kahve getir,” dedi.

Arif abi, gözlüklerinin üzerinden baktı, sonra gazetesini okumaya devam etti.

“Abi, sana her şeyi bilen diyorlar. Nerden çıktı bu? Bir sebebi var mı?”

“Valla Mülayim kardeşim bilmiyorum. Birileri uydurmuş işte, üzerimizde kaldı. Gerçekten bilmiyorum kimin uydurduğunu. Bak, görüyor musun, benim de bilmediğim bir sürü şey var, bunu bilmiyorum mesela.”

Aslında “Her şeyi bilen” lakabı boş da sayılmazdı. Okumasını, öğrenmesini severdi. “’Yapay zeka’ kadar olmasa da Arif abimiz bilgilidir derdi kasabalılar. Akıllarına gelen her şeyi ona sorar, danışırlardı.

Mülayim, bu garip konuşmayı sürdürmeye kararlı gözüküyordu:

“Abi, dünyanın altında bir koca öküz varmış diyorlar, doğru mu? Boynuzlarının üzerinde dünyayı taşıyormuş.”

Her şeyi bilen Arif abi gözlüklerinin üzerinden şöyle bir baktı, “Valla sevgili kardeşim, dünyanın altını bilmiyorum, ama üzerinde bol miktarda öküz olduğunu biliyorum,” dedi.

13 July 2026

Son vapur / Kısa öykü

 


Son vapur

 

Ayşe, “Sen hala içiyor musun? Son vapura bu gidişle zor yetişirsin,” dedi.

“Merak etme yetişirim.”

“Peki, karşıda taksi bulabilecek misin?”

“Bulurum inşallah.”

Böyle dedi, ama içine kurt düşmüştü. Ya gerçekten yetişemezse?

Sabah erkenden kalkıp, aylardan beri beklediği iş için görüşmeye gitmesi gerekiyordu. Riske atılacak bir durum yoktu. Zaten zor bela randevu alabilmişti.

“Haklısın ablacım, ben toparlanıp çıkayım.”

“Bak, sana da kanepede bir yatak yapayım. Gece burada yat, sabah erkenden kalkar gidersin.”

“Yok, yok. Yetişemem. Ben en iyisi kalkıp gideyim.”

“Hey allahım, sen bilirsin.”

Masadaki arkadaşlarına baktı. Selami, nerdeyse sızma noktasındaydı. Şakir, çoktan sızmıştı.

Mahmut, kendi alemindeydi, bildiği bütün şarkıları o berbat sesiyle arka arkaya söylüyordu. Son söylediği şarkının canına okurcasına haykırıyordu:

“Ada sahillerinde bekliyorum...”

Daha bu şarkıyı tam bitirmeden başka bir şarkıya geçti:

“Sakın geç kalma erken gel. Aman geç kalma erken gel.”

Zaten masanın da keyfi kalmamıştı.

“Hadi arkadaşlar bana eyvallah!” diye seslendi ortaya. Ancak kimse farkında değildi.

Kadınlar başka bir köşede toplanmış, dedikodunun belini kırıyorlardı. “Güle güle” anlamında ellerini salladılar.

Gözlerini aralayan Selami, arkasından bağırdı:

“Yahu nereye gidiyorsun? Daha memleket meselelerini konuşacaktık.”

Böyle bitmişti, ama yine de güzel bir arkadaş buluşmasıydı.

Toparlanıp çıktı.

Ay yine bulutların arkasına saklanmıştı. Yağmur yağmıştı, yerler ıslaktı.

Sokak lambalarının cılız ışıkları yolu ancak aydınlatıyordu.

Yokuş aşağı iskeleye doğru kendini saldı.

Komşu evlerden birinin bahçesinden azgın, iri bir köpek havlayarak çitlere koşarak hamle yaptı.

Ya, çitlerden atlayıp paçasına yapışırsa. Korkudan tüyleri diken diken olmuştu.

Neyse köpek çitleri aşamadı ve rahatladı.

Diğer bahçelerden de havlama sesleri geliyordu. Ve diğer sokaklardan köpekler de koroya katıldılar. Neredeyse Ada’nın bütün köpekleri ben de buradayım ha, diye uyarıyordu.

“Ulan, ne salağım, niye gene bu saate kaldım?”

Herkes çoktan yatmıştı. Pencerelerde tek tük ışıklar vardı.

Hafif hafif koşturmaya başladı.

O geçerken bazı çöp konteynerlerinden ürkek kediler kendilerini telaşla dışarı atıyorlardı.

Midesinin bulandığını hissetti. Bir elektrik direğinin dibine kustu.

Sonra uzun adımlarla yeniden yürümeye başladı.

Serin hava kendine getirmişti. Sarhoş kafayla biraz sendeliyordu, ama hızlı yürümesine engel bir durum yoktu.

Köşeyi dönünce, uzakta iskeleye yanaşmış son vapuru gördü. Bekle beni, geliyorum diye mırıldandı.

Adımlarını sıklaştırıp, hızlı hızlı yürümeye başladı.

Saatine baktı. Daha vakit vardı. Biraz rahatlamıştı. Ancak yine de temposunu bozmadan yürümeye devam etti.

İlerideki bilet gişesini tepesindeki sarı bir ampul aydınlatıyordu.

Ortalıkta kimseler yoktu.

Diğer yolcular belki erkenden gelip, vapura yerleşmişlerdi. Ya da kimse yoktu. 

Nefes nefese kalmış, ama gelmişti. Cebindeki parayı çıkarıp, gişeye kafasını uzattı.

İçerdeki adamın kirli camın arkasındaki silüetini fark etti.

“Bir bilet lütfen!”

“Sıraya gir,” dedi gişe görevlisi.

Etrafına baktı. Kendisinden başka kimse yoktu.

“Sıra yok, benden başka kimse yok.”

“Sıraya girin dedim size.”

Sarhoş kafayla fark etmedim mi acaba diye bir daha baktı etrafına.

Kimseler yoktu.

Elindeki parayı gişe deliğine doğru uzattı.

“Bilet lütfen.”

“Birader niye anlamıyorsun? Kaynakçılık yapma, sıraya gir, diyorum sana.”

Deli olmak işten değildi, bu geri zekalı gişe görevlisi yüzünden vapuru kaçıracaktı.

“Beyefendi sıraya girsenize!”

“Sıra bende. İşte bilet parası. Siz de görevinizi yapıp biletimi verin lütfen.”

“Görevimi sen mi bana öğreteceksin? Adam gibi sıraya gir, başkalarının hakkını yeme!”

Bilet gişesinin açık tarafından içeri baktı. Saçı başı dağınık görevli, pörtlek gözleriyle kendisine bakıyordu.

Alkol kokan nefesi kendisine kadar ulaşmıştı.

Yahu bu herif benden de sarhoş galiba beni kaç görüyor acaba, çattık diye mırıldandı.

Artık bu saatten sonra kimse gelmez düşüncesiyle erken demlenmeye başlamıştı muhtemelen.

Aslında normal zamanda olsa eğlenceli bir durumdu, ama bir an önce bileti alıp, kapağı vapura atmak derdindeydi

Sinirlenmişti.

“Şu bileti versene be adam!”

Kendini kaybetmişti. Eğilip, elini camın aralığından uzatıp yumruğunu gişenin arkasındaki herife doğru savurdu.

Görevli tam gözünün üzerine yediği yumruğun etkisiyle sendeleyip, oturduğu iskemleden aşağı yuvarlandı.

Hay allah, ne salaklık, saçma sapan bir şey yapıp, kendini tutamayıp adama vurmuştu.

Gişe görevlisi kendine gelince, ayağa kalktı. Kapıyı açıp, hışımla dışarı çıktı.

“Kimdi ulan bana vuran?”

Eyvah, ne yapacaktı şimdi?

“Sırada benim önümde olan adam. Kaçtı. Kimdi bilmiyorum.”

“Kaçar tabii! Yakalarsam başına ne geleceğini biliyordu tabii.”

Gişe görevlisi, ayakta zor duruyordu. Yahu gerçekten, bu adam benden de sarhoş diye mırıldandı.

“Evet abi, diğer arkadaşları da kaçtılar. Kalleşçe vurup, sonra da kaçtılar. Ne kadar ayıp!”

“Rezil, terbiyesiz, medeniyet yoksunu herifler. Peki, sen ne yapıyorsun bu saatte?”

“Vapura bilet alacaktım.”

“Tamam, şimdi hallederiz.”

Bu arada kalkma saati gelen son vapur düdüğünü öttürüp, suları köpürterek iskeleden ayrılmaya başlamıştı.

Arkasından bakakaldı.

Görevli:

“Of be, geç kaldın be kardeşim! Vapur kalktı.”

“Evet, kalktı.”

Sinirleri boşalmıştı.

Elinde olmadan yanaklarından süzülen bir iki damla gözyaşını fark eden adam, “Dert etme delikanlı,” dedi. “Ne demiş Orhan Veli?”

Soran gözlerindeki bakışlara aldırmadan ezberindeki dizeleri sıraladı:

“Bakakalırım giden geminin ardından;
Atamam kendimi denize, dünya güzel;
Serde erkeklik var, ağlayamam."

Sonra sırtını sıvazladı.

“Geç içeri, dışarısı serin. Benim mütevazi çilingir soframın misafiri ol, bir iki tek atalım beraber. Sabah ilk vapurla gidersin. Acelen ne?”

18 March 2026

Yine bir obruk / Kısacık öykü



 

Yine bir obruk

  

Kasabada yine bir obruk oluşmuştu.

Hem de gelenin gidenin çok olduğu bir yol kenarında.

Şimdiden bir kaç kişi düşüp yaralanmıştı. Obruğa düşenlerin çoğu meyhane dönüşü evine giden sarhoşlardı.

Ölümlü bir kazanın olmaması kasabalıların tesellisi idi. Ama yine de tedbir almak gerekiyordu.

Kaymakam ve kasabanın ileri gelenleri obruğun başında durumu anlayıp, alınacak tedbirleri görüşmek için bir araya geldiler.

Caminin imamı, “Obruğa düşenler kasabanın ayyaşları. Meyhane kapatılırsa sarhoşlar da o yoldan geçip obruğa düşmezler,” dedi.

“Hocam, bu bir ceza. Yaratanın verdiği bir ders,” diye araya girdi birisi.

Bir başkası “Obruğun yanında sürekli bir ambulansın beklemesi iyi olur, bir olay olduğunda hemen müdahale edilebilir,” deyince “Ağzına sağlık! Doğru söylüyorsun, bu mıntıkada sağlık ocağı yok. Bu vesile ile bir sağlık ocağının açılması lazım. Defalarca talep ettik, ama maalesef oralı olmadılar,” dedi bir diğeri.

Bütün bu konuşmaları dikkatli, ama bıyık altından gülerek dinleyen kaymakam, şakayı seven bir adamdı. “Biz en iyisi bu obruğu toprakla kapatalım, kasabanın devlet hastanesinin yanına yeni bir çukur açalım,” dedi.