Showing posts with label Kısacık Öykü. Show all posts
Showing posts with label Kısacık Öykü. Show all posts

10 September 2026

Sağır sığır / Kısa Öykü

 

Sağır sığır

 

Eşref, hiç aklında yokken kasaba pazarına gittiğinde ehven fiyata bir sığır almıştı.

Kamyonetin arkasına atıp eve geldiğinde ahırdaki diğer sığırların arasına salmıştı.

Yeteri kadar sığırı vardı, ama ucuza bulunca bir tane daha niye almasındı. Babası hep “fazla mal göz çıkarmaz” derdi.

Başlangıçta hiç bir sıkıntı yoktu. Yeni sığır ahıra alışmıştı. Yemini, suyunu içiyor, sütünü veriyordu.

Ancak bir sabah bütün diğer sığırlarla birlikte çayıra saldığında bir tuhaflık sezdi.

Bütün sığırları alıştırmıştı ıslık çaldığında hepsi toplaşıyordu. Sonra güderek hepsini yeniden ahıra koyuyordu.

Her şey normaldi, ama bu yeni sığır ıslıkla verdiği komutlara uymuyor, ortalıkta tek başına dolaşıyordu. Biraz uğraşıp bunu da eğitmem lazım diye düşündü.

Günlerce uğraştı. Olmuyordu.

Onu uzaktan izleyen tarla komşusu Rıza emmi meraklanıp yanına geldi.

“Hayırdır komşu?”

“Yav, Rıza emmi bütün bu sürüyü eğittim, Bunu eğitemedim. Bir zeka sorunu mu var acaba?”

Rıza emmi, “Dur bakalım, deyip, ceketinin cebinden kavalını çıkarıp, sığırın kulağının dibinde üfledi.

Sığırda hiçbir hareket yoktu.

“Komşu senin bu sığır sağır galiba, duymuyor.”

“Deme yahu. Vay sahtekar pazarcı, bana sağır sığırı kakaladı demek ki.”

***

Pazara gidip satıcıyı buldu.

“Sen beni aldattın birader, on gün önce sattığın sığır arızalı çıktı.”

“Nasıl yani, süt mü vermiyor?”

“Hayır, veriyor.”

“Sıçıyor mu?”

“Evet.”

“Ne güzel tezeğinden yararlanırsın. Sırtına yük attığında taşımıyor mu?”

“Taşıyor.”

“Tarlayı sürerken sorun mu çıkarıyor? Gücü mü yok?”

“Ona gerek yok, artık zaten traktörüm var.”

“Biraz semirince belki keser etinden yararlanırsın, yersin veya satarsın.”

“Birader bunların hiçbiri değil. Senin sattığın sığır sağır! Sen bunu bilerek satıp beni kazıklayabileceğini mi sandın?”

“Haaa, anladım; sen de süt verimini arttırmak için ineklerine klasik müzik dinletenlerdensin.”


01 September 2026

Her şeyi bilen Arif abi

 


Her şeyi bilen Arif abi

 

Kahvenin bütün sadık müşterileri içerideydi.

Masaların bazılarında tavla, okey, kağıt oynayanlar vardı.

Bir masada “iki mars, bir oyun” şampiyonu Mümin amca, karşısında yeni kurbanı kasap Süleyman ve masanın etrafında meraklılar.

Yan masada yine iki kişi tavla oynuyor. İçlerinden Mülayim, aslında hiç de mülayim değil, rakibi Remzi’ye “Zar tutuyorsun sahtekar!” diye bağırıp, bildiği yakası açılmadık küfürlerin hepsini sıralıyor.

Diğer masalardakilerin hepsinin bakışları onlardan tarafa dönüyor.

Bu karmaşada Mümin amcanın kasap Süleyman’ın işini iki mars ve bir oyunla bitirdiğini, tavlayı kapatıp onun koltuğunun arasına sıkıştırıp, “öğren de gel!” dediğini bile kimse fark etmiyor.

Öbür masadaki Mülayim, zarları rakibinin kafasına fırlatıp, “Seninle oynanmaz,” deyip kalktı. Sinirlerini yatıştırmak için kahvenin içinde söylene söylene bir tur attı. Sonra bir köşede tek başına oturmuş gazetesini okuyan “her şeyi bilen” Arif abiyi gördü. Uzunca, ilginç bir lakabı vardı. O tarafa yöneldi. Sakinleşmek için birileriyle uğraşması gerekiyordu. Teklifsizce masasına oturdu. Yanından geçen garsona Arif abi ile bana bir kahve getir,” dedi.

Arif abi, gözlüklerinin üzerinden baktı, sonra gazetesini okumaya devam etti.

“Abi, sana her şeyi bilen diyorlar. Nerden çıktı bu? Bir sebebi var mı?”

“Valla Mülayim kardeşim bilmiyorum. Birileri uydurmuş işte, üzerimizde kaldı. Gerçekten bilmiyorum kimin uydurduğunu. Bak, görüyor musun, benim de bilmediğim bir sürü şey var, bunu bilmiyorum mesela.”

Aslında “Her şeyi bilen” lakabı boş da sayılmazdı. Okumasını, öğrenmesini severdi. “’Yapay zeka’ kadar olmasa da Arif abimiz bilgilidir derdi kasabalılar. Akıllarına gelen her şeyi ona sorar, danışırlardı.

Mülayim, bu garip konuşmayı sürdürmeye kararlı gözüküyordu:

“Abi, dünyanın altında bir koca öküz varmış diyorlar, doğru mu? Boynuzlarının üzerinde dünyayı taşıyormuş.”

Her şeyi bilen Arif abi gözlüklerinin üzerinden şöyle bir baktı, “Valla sevgili kardeşim, dünyanın altını bilmiyorum, ama üzerinde bol miktarda öküz olduğunu biliyorum,” dedi.

18 March 2026

Yine bir obruk / Kısacık öykü



 

Yine bir obruk

  

Kasabada yine bir obruk oluşmuştu.

Hem de gelenin gidenin çok olduğu bir yol kenarında.

Şimdiden bir kaç kişi düşüp yaralanmıştı. Obruğa düşenlerin çoğu meyhane dönüşü evine giden sarhoşlardı.

Ölümlü bir kazanın olmaması kasabalıların tesellisi idi. Ama yine de tedbir almak gerekiyordu.

Kaymakam ve kasabanın ileri gelenleri obruğun başında durumu anlayıp, alınacak tedbirleri görüşmek için bir araya geldiler.

Caminin imamı, “Obruğa düşenler kasabanın ayyaşları. Meyhane kapatılırsa sarhoşlar da o yoldan geçip obruğa düşmezler,” dedi.

“Hocam, bu bir ceza. Yaratanın verdiği bir ders,” diye araya girdi birisi.

Bir başkası “Obruğun yanında sürekli bir ambulansın beklemesi iyi olur, bir olay olduğunda hemen müdahale edilebilir,” deyince “Ağzına sağlık! Doğru söylüyorsun, bu mıntıkada sağlık ocağı yok. Bu vesile ile bir sağlık ocağının açılması lazım. Defalarca talep ettik, ama maalesef oralı olmadılar,” dedi bir diğeri.

Bütün bu konuşmaları dikkatli, ama bıyık altından gülerek dinleyen kaymakam, şakayı seven bir adamdı. “Biz en iyisi bu obruğu toprakla kapatalım, kasabanın devlet hastanesinin yanına yeni bir çukur açalım,” dedi.

02 November 2025

Önce kemo, sonra afro / Kısacık öykü

 

 


Önce kemo, sonra afro

 

Müzeyyen Hanımla eski komşusu Şükran Hanım pazarda rastlaşmışlardı. 

“Ah canım, ne kadar zaman oldu görüşmeyeli. Acelen yoksa şu çay bahçesinde oturup biraz hasret giderelim,”

Çok zamanı yoktu, ama eski komşusunu kırmak istemedi.

Araya giren diğer komşuların dedikodusu da sohbetin tuzu biberi idi. Onlarsız muhabbetin tadı tuzu olmuyordu.

Laf lafı açıyordu.

Şükran Hanım:

“Hayatım saç modelini çok beğendim. Çok yakışmış sana. Önceden de böyle kıvırcık mıydı senin saçın?”

Müzeyyen Hanım, buruk bir gülümsemeyle:

“Eh, öyle oldu. Önce kemo, sonra afro,” diye cevap verdi.

Şükran Hanım, komşusunun illet bir hastalığa yakalandığını, kemoterapi tedavisi geçirdiğini bilmiyordu. “Kemo” diyerek kocası rahmetli Kemal Bey’i kastediyor, zannetmişti.

Ne huysuz adamdı. Ne çok çektirmişti kadıncağıza.

Bir ara komşulardan Kemal Bey’in sarhoşken karısını dövdüğünü, saçını başını yolduğunu duymuştu.

“Hayatım bir ara kuaförünün telefonunu ver, ben de yaptırayım bu modelden,” dedi.

15 November 2024

Foto İhsan’ın fotosu (Kısa öykü)

 


Foto İhsan’ın fotosu

 

 

İhsan’ın İstanbul’dan Tahtakale’den ikinci el Rus mallarının satıldığı bir işporta tezgahından aldığı Zenit marka fotoğraf makinesi kasabanın tarihinin belgelenmesinde çok önemli bir oynamıştı.

Zülfiye’nin nişanında, Sabri’nin sünnetinde, Ahmet ile Seniha’nın düğününde, Mustafa’nın mezuniyet töreninde çekilen fotoğraflar aile albümlerinde yerlerini almışlardı.

“İhsan abi, nişanımda fotoğrafları sen çeker misin?”

“Tabii ki sevgili kardeşim.”

“Abi oğlanın sünneti var. Davetlimizsin. Bir iki fotoğrafını da çekersin artık yeğeninin.”

“Tamam, kardeşim merak etme.”

Böyle işte. Bütün mutlu törenlerde, kasabasının inşaatı yeni biten okulunun açılışında, askerde İhsan gözü hep vizörde, görevde.

İhsan bir gün aniden öldü.

Halbuki hastaneye güle oynaya gitmişti. Ameliyatta bir şeyler ters gitmiş, hayatını kaybetmişti.

Kasabalılar birden İhsan’ın hayatlarında ne kadar müstesna bir yeri olduğunu fark ettiler.

Can kardeşi, arkadaşı Memduh, İhsan’ın cenazesinde kullanılacak yakalıkların basımı ve tabutunun önüne konulmak için bir fotoğrafını aradı.

Bulamadı.

Annesine sordu. Yoktu.

Fotoğrafçı İhsan’ın fotoğrafı yoktu.

Yıllarca Zenit fotoğraf makinesinin vizöründen kasabaya bakan İhsan’ın kameranın önüne geçmeye fırsatı olmamıştı hiç.

Sonunda İhsan’ın ilkokul diplomasındaki siyah önlük, beyaz yakalıklı vesikalık fotoğrafını çoğaltıp durumu kurtardılar.

 

11 November 2024

Emeklinin taze balık bayramı (Kısa Öykü)

 


Emeklinin taze balık bayramı

 

Kasımın ortasında alışıldık bir sonbahar günü. Hava bulutlu, yağmur ha yağdı, ha yağacak. Rüzgar sert değil, ama insanın içine işliyor.

Halbuki dün ne güzel, güneşli bir hava vardı.

Emeklinin günlük yaşamı nasıl olacak? Sabah kalk fırına git, taze ekmek al. Eskiden olsa günlük gazete de alırdı. Ama o iş te bitmişti artık.

Yolunu uzatsa da çarşının içinden geçiyor hep.

Böyle işte, sıradan bir güne başlangıç.

Tam bir balık tezgahının önünden geçerken balıkçının patlayan bağırtısıyla irkildi:

“Hay maşallah! Gerçek uskumru bu,Tuzla’nın denizinden.”

Arkasında tanıdık bir ses:

“Hayret! Saros dışında kalmış mıydı? Bunlar kirliliğe karşı mutasyon geçirmiş nesil olmalı.”

Sesten yana döndü: Elektrik İdaresi’nden emekli komşusu Peyami Bey.

“Şimdiki gençler uskumru ile kolyoz farkını bile bilmezler ne yazık ki!..” diye cevap verdi.

Peyami Bey:

“Vay mirim, nasılsın? Niye görüşemiyoruz?”

“Görüşüyoruz ya.”

“Yok, yani uzun zamandır demek istiyorum.”

Nasıl olsun? Herkesin kendine göre işleri var.

Elektrik, su parası yatırma, hastane kuyrukları, torunlara göz kulak olma,.. Bir sürü iş.

Peyami Bey:

“Benim hanım, İzmir’e ablasına gitti. Evde yalnızım. Güz bekarıyım yani. Öğlende ne yesem diye düşünüyordum. Gel şuradan bir kilo alıp kızartalım.”

“Valla olur mu? Gerçi benim hanım da Göztepe’ye kızına, torun bakmaya gitmişti.”

“Hadi, fazla düşünme gel.”

Bir kilo uskumru, sıvı yağ, bir tava, harlı ateş, biraz yeşillik, bir limon ve taze ekmek.

Alışmış ellerin maharetiyle çabucak hazırlanan bir ziyafet.

Böyle olur, emeklinin taze balık bayramı.

25 March 2023

Uçan baloncu aşık olursa / Kısa öykü

 

 

Uçan baloncu aşık olursa

 

 

Rıza, Ayşe’yi babasından istedi.

Babası Ayşe’yi Rıza’ya vermedi.

“Neden?” diye sordu.

Cevap kısaydı:

“Senin aileni geçindirebilecek düzgün bir işin yok, oğlum.”

Rıza, sokaklarda uçan balon satıyordu. Kazancı kendisine yetiyordu, ama aile geçindirmek başka bir şeydi. Hele bir de çocuklar olunca…

Üzüntüsünden yemekten içmekten kesildi…

Zaten kara, kuru, ufacık bir adamdı; iyice zayıfladı, bir deri, bir kemik kaldı.

Sıkı bir rüzgar esse savrulup gidecekti neredeyse. Öyle de oldu zaten.

Toptancıdan balonları almış, sokağa çıkmıştı ki hava birden bozdu; şiddetli bir rüzgar esmeye başladı.

Rıza’nın ağırlığı balonları zaptetmeye yetmedi, ayakları yerden kesildi.

Bereket versin etraftakiler çabuk farkettiler, koşup ayaklarından yakalayıp, asılıp, kurtardılar.

Yoksa balonlarla beraber havalanıp gidecekti zavallı Rıza.

Zurnacıların Hüseyin / Kısa öykü

 


 

Zurnacıların Hüseyin

 

 

“Zurnacıların Hüseyin de zurnacı oluvemiş gari.”

“Abov, bi o eksikti zate.”

Senelerce devlet kapısında memurluk yapıp emekli olduktan sonra Zurnacıların Hüseyin de babasının, abisinin mesleğine merak sarmıştı.

Çalsındı çalmasına, ama bir iki gün, sabahın erken saatlerinden akşamın körüne kadar evde, bahçede zıttırı düttürü zurnasını öttürmeye başlayınca başta kırk yıllık karısı olmak üzere bütün komşular şikayet etmeye başladı.

Karısı zurnanın neden olduğu yüksek sesten rahatsız oluyordu. Uyarılarına rağmen evde çalmaya devam ettiği için çok kızdı.

Sonunda dayanamadı, isyan etti; kavga gürültü derken Hüseyin’e ceza kesti:

“Git zurnanı kırk gün dağlarda çal, ancak seni o şekilde affederim" deyip evi terk etti; küçük bir çıkınla Manisa’daki anasının yanına gitti.

Kaynanası vaktiyle annesini, babasını dinlemeyip Hüseyin’e varan kızını iki gözü iki çeşme birden karşısında görünce “Abov, kızını boş bırakırsan, ya davulcuya, ya zurnacıya kaçar, derlerdi de inanmazdım,” demiş.

Bu laf Hüseyin’in kulağına gidince daha ağırına gitti.

Cezasına razıydı.

Gün ağarınca kümesteki tavukları yemleyip zurnası koltuğunun altında karşıdaki dağın yolunu tuttu.

Jandarmadan izin alarak dağın yamacında bir ağacın gölgesine sığınıp çalmaya başladı. Bu izin işin formalitesi idi. Neme lazım, etraf biraz karışık terörist falan zannetmesinler diye önden haber vermişti.

Çayıra yayılmış otlayan hayvanlar huzursuz olup, kaçışınca çobanlar taşla Hüseyin’i kovaladılar, o da kaçıp daha da yukarılara çıktı.

Dağda, her şeyden ve herkesten uzakta bütün ovayı gören kocaman bir kaya seçti kendisine, üstüne tünedi. Başladı zurnasını öttürmeye.

Her gün böyle… Akşama kadar öttürüp, gün batıp hava kararınca eve dönmeye başladı.

Söyleyenler abartmadıysa rüzgarlı havalarda ta Zeytinliova’dan bile duyuluyormuş zurnasının sesi.

"Müzisyen bir aileden geliyorum. Babam, abim zurnacıydı. Zurna çalmayı ben de çok seviyorum. Hatta bazen çalarken duygulanıp gözlerimden yaşlar geldiği oluyor,” diyen, dağda gündüzleri zurna çalan, geceleri ise evine dönen Hüseyin, kırk günün sonunda eşinin kendisini affetmesi beklentisiyle, ”Affederse kendisine teşekkür edeceğim, ama affetmezse dağlarda çalmaya devam edeceğim,” dedi.

Neyse ki filmin sonu yine mutlu bitti.

Karısı kırk gün dolmadan cezasının yarısı bitmeden geri döndü, ama bir şartla eğer zurna çalmak istiyorsa yine dağın tepesine gidip orada çalacaktı.

30 September 2017

Anlıklar / M. Hakkı Yazıcı / Kısacık öyküler

En kısacık, anlık öyküler









Patronuna aşık oldu
Gülfidan, konfeksiyonda işçiydi. Patronuna aşık oldu.
İki kere kaybetti.


Yolcu
Benim okuldan bir arkadaşım vardı, adı Yolcu'ydu. Nüfus memuruna Yalçın demişler, Yolcu yazmış. 
O da kaderine razı olmuş, her fırsatını yakaladığında yolculuğa çıkardı.

  
Eşiği geçmek
Sevgilimdin, aşkım, bir tanemdin.
Eşik atladık, eşim oldun.


Tavla
Boş bir anımızda tavla oynadık.
İkimiz de yenildik.
Sen zar tuttun, ben pul arakladım.


Kara Fatma
Karafatma, bundan böyle senin adın sadece kara böcek olsun.
Benim kara gözlü, kara kaşlı Fatma’ma haksızlık olmasın.



Karatahta
Karatahtalar beyaz tahta olduğundan beri tebeşirler nostalji yaşıyorlar. 


Oğlan babaya benzer
Yaşlanıp da iyice babama benzeyince oğlum bana benzemeye başladı.


Tanışmıyorlar
Ne balık kelebeği,
Ne de kelebek balığı tanıyor.
Birbirlerini ben anlatıyorum onlara.
  

Balıkçının sandalı
Dalgalar dalga geçiyordu balıkçının sandalıyla.
Sonunda balıkçı dayanamadı sahile çekti sandalını.
Bu sululuğa son verdi.


Oyuncakçının oğlu
Ciğercinin kedisi ya da oyuncakçının oğlu olmak…
Hepsi aynı hesap.


İyi mahalle
Bir mahallede bir kitapçı, üstüne üstlük bir de oyuncakçı dükkanı varsa o mahalle yaşamak için iyi bir yerdir.


Küsmek hayata
Köpek havladı, horoz erken öttü, uyuyamadım diye hayata küsülür mü sabahın köründe kalkar kalkmaz?


Komşuluk hatırı
Komşuya ikram börek tabağı boş iade edilirse komşuluk hatırı bitmiştir o an.
  

Yaşam
Yaşam bana çok kısa, sanki bir anlık.
Gözümüzü açıp, kapar gibi.


Harf
Sessiz harflere kıl oluyorum.
Yaşasın sesli harfler.

Yenilgi
İnatçı bir şam fıstığıyla boğuştum, yenildim.
Oysa dişlerimin arasında kolayca ikiye bölünüveren diğerleri ne kadar uysaldı.


Hepsi bir anda çok zor

Doktora tezimi arzuladığım sürede bitirememiştim. Bir de zorunlu maişet meselesi var. İş güç, fazla mesai...
Yetmezmiş gibi bir de aşık olmaz mıyım?
Hepsi bir anda çok zor.
Nasıl üstünden geleceğim bunca işin?



Kelebek Arkadaşım
Benim bir kelebek arkadaşım vardı, Allah rahmet eylesin.
Bir gün, tanıştığımız günün sabahında;  Boğazda bir çay bahçesinde oturmuş çay içerken, olmadık şeylere üzülüp dertlendiğimi görüp, yüzünde bilgece bir ifadeyle:
“Aptal olma! Yaşadığın anın kıymetini bil, keyfini çıkar,” dedi,  “Hayat bir gün,  o da bugün.”
O an ne dediğini çok anlayamamıştım; akşam acı ölüm haberini aldım.
Gerçekten de dediği doğruydu.


Hanımköylü

Salih’in çevresinde gördüğü bütün erkekler hanımköylü ya, hep öyle olur zannediyor.
Geçenlerde İzmir’e giden otobüste yanında oturan amca sormuş:
“Nerelisin, evlat?”
“Bir yerli değilim amca, ben daha henüz evlenmedim,” diye cevap vermiş.


Halim abi balıkları besliyor
Halim abi emekli oldu ya, emekli olduktan sonra yapmayı planladığı gibi her sabah erkenden kalkıyor. İki bardak çay biraz peynir, zeytin, ekmek atıştırdıktan sonra kendisini deniz kenarına atıyordu.
Leyla abla, bizimki bir şeyler yakalar getirir diye hazır bekliyordu, ama Halim abi her seferinde eli boş dönüyordu.
Akşamları eve dönerken konu komşunun takılmalarına aldırmadan, “Yahu ben balıkları besliyorum, bunda ne kötülük var?” diyordu.


Hangi filme gidelim?

Geçenlerde arkadaşlarla sinemaya gidelim diye niyetlendik.
“Hangi filmler oynuyor sinemalarda?”
Necmi, “şu film var,” dedi; Niyazi, “ben bir arkadaşımdan duydum “b..k tan bir filmmiş,” dedi.
Ben, “bak şu film varmış, esas oğlanı da bu aktör oynuyormuş,” dedim.
İkisi birden atıldı: “Bütün sinema kritikleri beş para etmez diye yazıyor.”
Neredeyse on film vardı vizyonda. Bir türlü anlaşamadık hangi filme gideceğimize.
Sonunda, “Eeee,” dedim, “Hangi filme gideceğiz?”
Hiçbirinden bir ses çıkmadı.
Yani sinemaya gidemedik.


Yalnızlık zor zenaattir!
Yalnızlık zor zenaattir! En fazla da geceleri, hava karardığında...
Yalnızlığa dayanırım da, bir başınalığa asla…
Duvarlara baka baka yaşlanmak hoş değil. Saat tıkırtısıyla yetinmemeli... En azından ara sıra da olsa bir telefon çalmalı. “Günaydın, akşamın hayırlı olsun'' diyen biri olmalı. O ses bir dostun sesiyse tadına doyum olmaz.
Değilse çayı şekersiz içmeli değişmeyen deminin dostluğuyla.
Halbuki, zor değil, hiç zor değil bir çay demleyip, tek başına yudumlamak.
Ama; ''Çaya kaç şeker alırsın?'' diye soran bir ses olmalı ara sıra da olsa.

Uzun evliliğin sırrı
Halim abiyle yaşamla, eski anılarla ilgili sohbetimiz her zamanki gibi çok keyifli.
Karısıyla çok uzun yıllar evli kalabilmenin, hem de mutlu olmanın sırlarını soruyorum.
Aynı Ayşe teyze gibi cevaplıyor:
“Bizim zamanımızda kırılan bir şeyler olduğunda hemen çöpe atılmazdı, onarılırdı, ondandır.”

Diyecek bir şey yok.


31 March 2015

Uzun kavak altında uzun yazar oğulları / M. Hakkı Yazıcı



Uzun kavak altında uzun yazar oğulları / M. Hakkı Yazıcı



Hevesli bir genç yazar adayı aylarca uğraşmış kalınca bir roman yazmış.

Yazarın soyadı da huyu gibiymiş, yani ismiyle müsemma imiş: Uzunkavakaltındauzunyazaroğulları

Kendisi çok sevmiş, beğenmiş yazdıklarını; ancak bu romanını yayınlatmak için nefesi kuvvetli editörü olan bir yayınevi bulamamış.

Pek sevmişti yazdıklarını, ama başkalarına beğendirebilecek miydi, bunu bilmiyordu.

Hatırını kıramayan, edebiyat meraklısı bir arkadaşını romanını okumaya razı etmiş.

Bir hafta sonra arkadaşının kapısına dayanmış:

“Okudun mu romanı?”

“Okudum.”

“Hoşuna gitti mi?”

Arkadaşı:

“Sonu iyi idi, ama başını unuttum,” diye cevap vermiş.

“O zaman bir daha oku,” diye üstelemiş yazar heveslisi.

Arkadaşı kıramamış, “Tamam,” demiş.

Dayanamamış, ertesi günü yeniden dayanmış arkadaşının kapısına.

“Nasıl?” diye sormuş.

Arkadaşı:

“Başı iyi, ama şimdi de sonunu unuttum,” demiş.

Yazar heveslisi, bakmış çaresi yok, bundan böyle kısacık hikayeler yazmaya karar vermiş.



Moskova, 31 Mart 2015

27 March 2015

Günaydın Anneciğim ( Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı


Fotoğraf: Murat Uzsoy




Günaydın Anneciğim




“Anneciğim, günaydın! Bugün hava ne kadar güzel ve güneşli değil mi? Hayırlı sabahlar olsun.”

“Kimsin sen, neredesin? Bana anne diyorsun. Benim kızım yok ki. İki oğlum var. Onlar da burada değiller.”

“Anneciğim, senin bir kızın vardı. O da benim. Senin oturduğun sıranın biraz ilerisinde, karşı sırada oturuyorum. Başımda çiçekli bir şapka var. Yüzüm denize dönük. Hava güzel ve güneşli, ancak hafif bir lodos var. Deniz biraz dalgalı; ama artık korkmuyorum. Alıştım. Bir kere bak, beni göreceksin. Bir defa bakman yeterli, benden tarafa fazla bakma. Yanına da gelmeyeceğim. Bununla yetinmek zorundayız. Bunun kuralı böyle. Hafif bir esinti gibi girip çıkacağım hayatından, hep yaptığım gibi.”

Vapurla Kadıköy’den Karaköy’e geçiyordu.  Fındıkzade’ye akraba ziyaretine gidecekti. Oturduğu yerden biraz dikilerek ileriye, karşı sıralara baktı. Çiçekli şapkalı bir kadın oturuyordu. Göz göze gelemediler. Kadın denize bakıyordu. Lodosun kabarttığı dalgalara takılmıştı gözü.

Ruh yerinde durmuyor, başka bedenlerde kendine yer buluyordu belki.

 “Evet, vardı; bir kızım vardı, ama onu yitirdim. Koruyamadım onu. Gözümün önünde dalgalı deniz yuttu onu.”

“O anı hatırlıyor musun?”

“Hatırlamaz olur muyum? Hiç aklımdan çıkmadı ki!

Zor günlerdi. Mübadele zamanı… Gideceksiniz dediler; olmaz dedik, dinleyen olmadı. Toprağımızdan, çiftimizden, çiftliğimizden, hayvanlarımızdan, komşularımızdan ayrılıp, bilmediğimiz bir başka vatana gidecektik.

Yeni evlenmiştik, düğünümüzü yapamamıştık; seneye yaza elimiz bollanınca yaparız demiştik. Zoru becermiştik; bütün engelleri aşıp birbirimize kavuşmuştuk babanla. Eee, kolay değil iki farklı dinden insanın evlenmesi. Babam olmasa bu iş olmazdı; yüreği yumuşacıktı, anlamıştı birbirimizi sevdiğimizi.

Çok geçmemiş sen doğmuştun.  Baban Niko bizimle gelememişti. Olmaz dediler, onun dini başkaymış.

Birkaç gün içinde Gülcemal’in güvertesinde buluvermiştik kendimizi, annem babam ve kardeşlerimle.  Dünyamız allak bullak olmuştu. Sen, daha kundakta bebektin. Hepimizin yüzünden düşen beş parçaydı. Kötüydük kısacası.

Birden deniz kabarmıştı. Koskoca Gülcemal vapuru, bir dalganın üzerinde şaha kalkmıştı.  Elimden düşüvermiştin. Kayıvermiştin güvertede. Her şey birden olmuştu. Düşüvermiştin o azgın denize. Koşmuştum. Hepimiz koşmuştuk. Atlayamamıştım denize. Çekip, alıp, kurtaramamıştım seni yutan dalgaların koynundan.

Suçluydum. Becerememiştim. Elimden bir şey gelmemişti. Hiç affetmedim kendimi bu yüzden. Her gece rüyama girdi o an. Yıllar geçti kendimi kurtaramadım bu suçluluk duygusundan. Hep düşüncelerime girdin. Başka çocuklarım oldu, ama seni hiç unutamadım.”

“Anneciğim, sen suçlu değildin. Yazgımız böyleydi. Yeter artık kendini üzüp, paraladığın.”


27 Mart 2015, Moskova