20 February 2008

Aşkı Tiyatro ( Öykü ) / M. Hakkı Yazıcı


















Aşkı Tiyatro



“Ama beyaz cam bizi çağırıyor abi,” dedi İsmet elindeki zarları attıktan sonra.  Bunları söylerken kafasını tavladan kaldırmamıştı bile…

Ortaköy’deki kahvelerden birinde oturuyorlardı. İsmet bir yandan Orhan’la tavla oynuyor, bir yandan da laflıyordu. Rıza sandalyeye ters oturmuş onları seyrediyordu.

“İçine ettiniz be sanatın, tiyatronun. Ne oldu bizim ideallerimize?” diye çıkıştı Fuat.

“İdeallerimize bir şey olduğu yok, abi. Aç mı kalalım, işportacılık mı yapalım?”

Kızdı :
“Hadi siz oyununuza devam edin. Ben gidiyorum.”

İşportacılık, tezgahtarlık yapsınlardı. Pazarda limon satsınlardı, ama sanata ihanet etmesinlerdi. Beşiktaş’tan Taksim’e çıktı.  Eski bir tiyatro salonunun önünden geçti. Uzun süredir kapalıydı. Şimdi bilardo salonu olmuştu. Yahu ne olmuştu böyle? Eskiden ne çok tiyatro salonu vardı. Sinemalar pasaj, tiyatro salonları bilardo salonu oluyordu. Kültürsüzlük,  köşe dönmecilik toplumun her kesiminde egemen unsur olmuştu.

Eve giderken bir seyyar satıcıdan  incir aldı. Birini soyup yemeye başladı. Satıcının incirleri koyduğu gazeteden yapılmış kesekağıdının üzerinde Mahir Canova ile yapılmış bir söyleşi vardı. “Şairler reklam ajanslarına metin yazarı olarak, öykücüler TV dizileri yazarlığına, eleştirmenler dolarize maaşlı özel akademi “hocalığı” na ve tiyatrocular dizi oyunculuğuna, showman’liğe, sunuculuğa “intisab” ederek hayat yollarında yükselme boyutunu yakalamaya çalışıyorlar.” diyordu.

“Ağzına sağlık, üstadım. Tam da benim şu anda düşündüklerimi söylemişsin. En önde gidenler kuşkusuz bizim tiyatrocu inekler.” diye mırıldandı. Bir duvarın üstüne oturup kesekağıdını iyice açıp okudu.:

“Beyaz camın karşı konulmaz çağrısına ve büyük servet tekliflerine karşı koyamayan tiyatro efradı, yazarından, oyuncusuna, kostümcüsünden, ışıkçısına TV kanallarının yolunu tutup, sanatı reddedip maskaralığı seçmişlerdi. Ülkenin tiyatro salonları terkediliş ve çöküntüyle yüzyüze gelmişlerdi.”

Bunları düşünerek yokuşu indi.

Eve geldiğinde ter içinde kalmıştı. Sıcak, nemli bir hava vardı. Merdivenleri uflayarak ağır ağır çıktı. Apartmanın girişinde Madam Eleni ile karşılaştı. Selamlaşıp hal hatır sordular, birbirlerine.“İşte toplumdaki negatif seleksiyonun bir tezahürü” diye düşündü.

Eskiden kadıncağız bütün bu apartmanın sahibiydi. 6-7 Eylül Olaylarından sonra çocukları Yunanistan’a göçmüş, kocası ve o, doğup büyüdükleri, sokakları, insanları ve kültürü ile özdeşleştikleri İstanbul’u terkedememişlerdi. Onlar için İstanbul ve Türkiye vatanları, Yunanistan ise yabancı bir ülke idi. İstanbul’un her köşesinde anıları vardı, Madam Eleni’nin. Atina’ya yerleşen çocukları yılda bir iki kere ziyaretine gelirlerdi. Bu gidiş gelişler her sene biraz daha seyrelerek yapılır hale gelmişti. Malum iş, güç, çocukların okulu filan gibi mazeretlerle...Hele kocası da ölünce Madam Eleni yapayalnız kalmıştı. Arkasından maddi sıkıntı da gelince Madam Eleni apartmanı köşedeki Elazığ’lı bakkala haraç mezat satmıştı. Şimdi eskiden sahibi olduğu apartmanın kiracısıydı. Ama duruşundan, hanımefendiliğinden zerre kadar ödün vermemişti.

Kapının zilini çaldı. Açan olmayınca anahtarla kapıyı açıp içeri girdi. Sanem evde yoktu. Çocuk da okuldan henüz gelmemişti.

“Negatif seleksiyon.” , ” Beyaz cam bizi çağırıyor, abi.” ...Bu iki laf diline takılmıştı. Koltuğa yığılıp ayakkabılarını çıkardı. İçeri odalardan koşarak gelen Fındık, zıplayarak kucağına çıktı. Yüzünü gözünü yalamaya başladı. Fındık oğlunun köpeğinin adıydı. İttirerek kucağından indirdi.Televizyonu açmak için uzaktan kumandasını arandı. Vazgeçti. Televizyonu sanatı erozyona uğratan bir araç gibi görmeye başlamıştı. Sinemaları, tiyatro salonlarını, komşu gezmelerini hatırladı tek tek.

“Ulan beyaz cam, toplumsal olan her şeyi yok ettin. “ diye söylendi.

Ayakkabılarını tekrar giydi. Ayağa kalkıp televizyonu kucakladı. Kapıyı açıp yavaş yavaş merdivenlerden indi. Madam Eleni’nin kapısına gelince zili çaldı. Yaşlı kadın kapıyı açtı. Bütün zerafetiyle gülümseyerek “Buyrun, Fuat Bey?” dedi.

“Madam Eleni bu televizyonu biz pek seyredemiyoruz. Vaktimiz olmuyor. Çocuğun da dersleri var, malum. Çalışmasına engel olmasın istiyoruz. Bari bir işe yarasın, size verelim.”

Kadıncağızın sevinçten gözleri ışıldadı.:

“Ah, çok mersi. Çok zarifsiniz.” dedi.

İçeri girip televizyonu kurdu. “Ulan beyaz cam bir işe yara bari,” dedi içinden. Belki bu televizyon kadıncağızın yalnızlığına çare olur, onu oyalardı.


***

Sanem’in bu kadar tepki göstereceğini hiç beklemiyordu. Hele ufaklığın “Anne ben çizgi film izleyecektim.”diye zırlaması?! Hiç ses çıkartmadan dinledi bütün söylediklerini.

Sanem mutfakta yemek için soğan doğrarken hem ağlıyor, hem de bağıra bağıra konuşuyordu.:

“Sen bu evde yalnız yaşamıyorsun... Nasıl bizim tercihlerimizi hiçe sayarsın...Bıktım artık senin takıntılarından...Bu memlekette tiyatro sanatı bir tek sana kalmıştı, sanki... İyice manyaklaştın son zamanlarda.”

Ufff…Makineli tüfek gibi ne çok şey sıralamıştı.Gözlerinden akan yaş soğandan mı, yoksa üzüntüden mi akıyordu, anlayamamıştı. Ne vardı ki bu kadar kızacak?

Çok kırılmıştı. Başkası söylese bu kadar kırılmazdı. Tiyatro sanatını yüceltme mücadelesini birlikte verdikleri, karısı, can yoldaşı bunları söylüyordu. Her şey bitmişti, o zaman. Yenilgiyi kabul etmek gerekiyordu.

Yatağa erkenden yatıp kafasına yorganı çekti. Hava zaten sıcaktı, ter içinde kalmıştı. Düşünceler uykuya dalmasına engel oluyordu. Fındık’ın ayakucundan  yorganın altına girdiğini farketti. Sürünerek yatağın başucuna kadar geldi. Başını göğsüne koydu. Yüzünü öper gibi yaladı. Göz göze geldiler. Mahsun, şefkatli bir ifadeyle, “Sen haklısın, ama boşver, üzülme” mi demek istiyordu?

***

Sanem, Üsküdar Amerikan Koleji’ni bitirmişti. İçlerinde bir tek o, ingilizce  okuduğunu anlayabiliyordu.

İngiltere’den bir arkadaşlarına rica ederek getirttikleri Türkçede yayınlanmamış Stanislavski’nin, Brecht’in kitaplarını  Rıza, Sanem ve o, soba başında, sabahlara kadar, demledikleri çayı içerek, satır satır okuyarak ezberlemişlerdi, adeta.

Konservatuvarı da birlikte bitirmişlerdi. Sınıfın en parlak öğrencileri idiler. Yaz tatillerinde İngiltere’ye gençlik kamplarına gidip, çilek toplamışlar, dönüşte biriktirdikleri paralarla Londra’ya uğrayıp en gözde tiyatro oyunlarını seyretmişlerdi. Bunu aşağı yukarı bütün öğrencilik yıllarında, hacca gider gibi, kutsal bir görev olarak, her sene tekrarlamışlardı.

Sanem’le zaman içinde oluşan duygusal beraberliklerinin temelinde de ikisinin bu tiyatro sevgisi vardı. Hayatında sadece, ama sadece iki şey vardı: Sanem ve tiyatro. Sanem’i sevdiğini ve evleneceklerini söylediğinde Rıza  şaşırmıştı. “Çok sevindim.” demişti. Ama söyleyişinde bir tuhaflık vardı. “Sevindim.” diyordu, ama hiç sevinmemiş, hatta üzülmüş gibi bir hali vardı. Yoksa o da mı Sanem’i seviyordu? Pek üstünde durmamıştı. Olsaydı söylerdi diye düşündü. Sanem, Rıza ve o, en yakın arkadaşlardı. Onlar bir takımdı. Tiyatro sanatının birer neferi idiler.


***

Sanem’le bir hafta hiç konuşmadılar. Aynı evin içindeydiler, ama konuşmuyorlardı. Sanem geç geleceği, bir yere gideceği zaman haber vermiyordu. Bütün bu süre içinde pek dışarı çıkmadı. Suratında bir karış sakal olmuştu. Sabah kalktığı gibi yatıyordu geceleri.

Sıkıntıdan  tek başına Gogol’ün “Bir Delinin Hatıra Defteri”ni oynamaya başladı. Zaten tek kişilik bir oyundu. Genco Erkal ne kadar güzel oynardı? “İyi ki Genco Erkal gibiler var.” diye düşündü.Onun tiyatrosu da kapanmış, kitapevi olmuştu. “Hiç olmazsa kitapevi oldu. Bilardo salonu olmasından daha iyi.”diye mırıldandı.

Bütün teksti ezbere biliyordu. Kendini iyice oyuna verdi. Teksti eline alıp başlıyordu:

“Bugün önemli bir olay geçti. Hayli geç kalktım bu sabah. Hizmetçim Mavra dışarıda fırçaladığı ayakkabılarımı getirince saati sordum. 10’u çoktan geçmiş olduğunu duyunca aceleyle kalktım, giyindim. Doğrusu bu saatten sonra daireye gitmesem daha iyiydi…”

Prova yapar gibi bir gün içinde defalarca oynuyordu. Her defasında daha iyi oynadığına inanıyor ve kendi oyununa hayran kalıyordu.”Genco Erkal kadar olmasa bile iyi oyuncuyum.”diye düşündü.

”İşte tiyatro bu, ulan!” diye bağırdı.

İçinden :

“Yoksa ben de Gogol’ün kahramanı  gibi  yavaş yavaş kafayı sıyırıyor muyum?” diye düşündü  ve güldü. “ Yok canım, daha neler.”


***

Kim kime küsmüştü? O haklıydı. Sanem, tiyatro sanatına ihanet etmişti. Tıpkı Rıza ve diğerleri gibi. Her şeyi affederdi, ama bunu asla.

Bir haftanın sonunda koridorda karşılaştıklarında Sanem ilk kez konuştu.:

“Sen” dedi, “Bu evin nasıl döndüğünün farkında mısın, yoksa sandığımdan da mı  fazla salaksın?”

Güzel iki çift laf edecek sanmıştı. Ama yine makineli tüfek gibi içindekileri kusuyordu. Bu sefer ağlamıyordu.

“Ben artık dayanamıyorum. Günlerdir ve hatta aylardır şu evin geçimine katkıda bulunacak tek bir gayretin yok. Seni hayal dünyandaki tiyatronla başbaşa bırakıp Aynur’a gidiyorum.”

Yarım saat içinde ufak tefek eşyalarını toplayıp, oğlunu da yanına alıp kapıyı çarparak çıktı.

Bir süre şaşırmış bir halde, elleri cebinde, ayakta salonun ortasında kalakaldı. Aile fertlerinden bir tek Fındık kalmıştı. O da sanki onu teselli etmek istercesine, paçasından geçirdiği dişleriyle pantalonunu çekiştirip oyuna davet ediyordu.

Köpeğe bakıp “Biz de seninle ortaklaşa bir tiyatro oyunu yazalım mı?” Gülüp, köpeğin başını okşadı. Tiyatro metninde o gün çalıştığı bölüm aklına geldi :

“Köpeğe baktım: ne işti bu! Doğrusu bir finonun insanca konuşmasına şaşırmadım desem yalan olur. Sonradan durumu kavrayınca hayretim geçti….Her şey olabilirdi ama köpeklerin yazı yazdığını hiç duyamıştım! Yazı yazmayı insanlar bile doğru dürüst beceremiyor, ancak soylu kişiler bu işin altından çıkabiliyor…”

***

Onbeş gün Sanem’le birbirlerini aramadılar.

Gogol’ün oyununu oynamaya devam ediyordu.

 “Bugün Çarşamba olduğu için umum müdürün odasında çalıştım. Mahsus erkenden geldim, ne kadar kalemi varsa hepsini yonttum…”

Kusursuz oynayabilecek hale gelmişti.

“Şube müdürümüze fena halde içerledim. Kaleme gelir gelmez beni çağırdı,
-Nedir bu halin? Diye başladı muştalamağa.
-Ne gibi? Bir şey yaptığım yok, dedim.
-Daha ne olacak be! Kırkını geçmiş adamsın, kafanda kavak yelleri esecek zamanın çoktan geçti. Kendini dev aynasında gördüğünün, maskaralıklarının farkında değilim sanıyorsun galiba: müdürün kızına kur yapmak neyine senin! Kendine gel; ne olduğunu düşün bir kere: sıfırsın, sıfır! Beş parasızın biri…Onu da bırak, aynaya bak-yeter.”


***  

Bir gün o balkonda oturmuş bir yandan Gogol’ün tiyatro metnini okuyup, bir yandan da dışarıyı seyrederken Sanem gelip birkaç parça eşyasını daha alıp gitti. Ama hiçbir şey konuşmadılar. Kapıyı çarpıp çıktıktan biraz sonra zili çaldı. Açtığında bir şey söylecek sandı. Yine bir tek söz söylemeden köpeği de alıp çıktı.

Arasıra oğlan okul çıkışı uğruyordu. Bir keresinde “Baba biz ne zaman eve geri geleceğiz?” diye sordu.

“Bilmiyorum oğlum, annene sor.” diye cevap verdi.

Sanem’in öfkesi günün birinde biter, geri döner diye düşünüyordu. Onu hiçbir zaman affetmiyecekti. Rıza’yı anlıyordu. Ama Sanem’in, hayatını, ideallerini paylaştığı bir insanın düşünceleri, söyledikleri onu yıkmıştı.
                                                          

***

Yalnızlık duygusu iyice içine oturmaya başlamıştı. “Köpeği bari almasaydılar” diye hayıflandı. Kapının zili çalmıştı. “Hah” diye düşündü içinden.”İşte dayanamayıp geri döndüler.” Nazlana nazlana, ağır ağır yürüyerek kapıyı açtı. Kapıcıydı. Altın dişlerini göstererek sırıtıyordu. Sanki her şeyin farkında ve bir tiyatro oyununun sonunu merak eden bir seyirci tavrı içindeydi.

“Abi, apartmanda ilaçlama yapılacak, sizin daireyi de ilaçlatacak mısınız?”

“Yok sağol, teşekkürler.”

“Sen gene de bir yengeye sor, abi. Belki o ilaçlatmak ister.”

“Yok dedim ya! İlaçlatmak istemiyoruz.” Diyerek, kapıyı sertçe kapattı. “Ne ilaçlatması bir de ona verecek para mı var?” diye mırıldandı. Kapıcının son sözüne takıldı. “Yengeye sor “ lafını büyük bir olasılıkla hınzırlığından söylemişti.

Çok kızmıştı. Erkenden yatıp, uyumadan önce metne sığındı:

“Yemekten sonra dışarı çık epey dolaştım ama, işe yarayacak bir şey sağlayamadım bu gezintiden. Dönünce yatağa girdim, yattığım yerde İspanya meselesini çözmeye çalıştım.”

*** 

Bir sabah erken kalkmıştı. Yıkanıp traş oldu. Aynadaki görüntüsü biraz endişelendirdi, onu.. Zayıflamış mıydı, ne?

“Dünyanın sonu gelmedi  ya. “ diye düşündü. “Beyaz camın kirletmediği yerler de vardır, elbet.”

Dışarı çıkıp ortalığı kolaçan edip, iş kovalamaya karar verdi. Sanem haklı olabilirdi. Hayatlarını devam ettirebilmek için para kazanmaları lazımdı. Hem sanatlarını icra ederek, hem de onurlu bir şekilde para kazanmaları mümkün olabilirdi. Çocuk da vardı. Onun beslenmesi, eğitimi önemliydi.

“Bugün en büyük bayram günü! İspanya, kralına kavuşuyor. Bulunmuş kralları!.. Bu kral -benim.  Ve bunu ancak bugün öğrendim. Yani bu düşünce kafamda birdenbire şimşek gibi çaktı…Bir yandan da, benim şu 7. derece memurluk işinin nerden çıktığına şaşıyorum. Ne saçma düşünce!  İyi ki bu yüzden şimdiye kadar tımarhaneye tıkmadılar beni.”

Evden çıktı. Kapıdan çıkarken Madam Eleni ile karşılaştı. Kadıncağız her zamanki zerafetiyle ona selam verdi.

Canı Ortaköy’e gitmek istemedi. “O zibidiler gene kahvede oturup, pinekliyorlardır”diye düşündü. Beyoğlu’na çıktı. Konservatuvardan arkadaşı Selim aklına geldi. İçlerindeki en yeteneksiz herif oydu. Gazetede okumuştu. Büyük bir müzikal projesine başlıyorlardı. Belki o bir iş falan ayarlayabilirdi.

Taksim’e yakın, yeni restore edilmiş eski büyük binalardan birini kiralamışlardı.  Kapıda o yeni plazalardaki gibi elektronik güvenlik turnikeleri, dedektörlü, üst baş arayan, iriyarı, genç, yakışıklı güvenlik elemanları vardı. Ne sinir şeylerdi, bütün bunlar. Çaresiz bütün aramalardan geçti. Üzerinde metal paranın ve anahtarların dışında hiçbir şey yoktu, zaten. Cep telefonu kullanmıyordu. Bütün “post modern” şeylere olduğu gibi ona da karşıydı. Çağın yozlaşan değerlerinin bir simgesi gibi görüyordu cep telefonunu. Danışmada mini etekli, göğüs dekolteli, yirmili yaşlarında çok güzel bir kız vardı.

“Randevunuz var mıydı?”diye sordu, kız.

“Hayır. Geçerken bir uğrayıp hal hatır sormak istedim. Eski bir arkadaşıyım..”

Kız telefonla birileri ile konuştu. Selim’in sekreteri imiş. O da asistanı ile konuştu. Birazdan cevap vereceğini söyledi. Ufff. Ne biçim bir bürokrasi vardı. Wall Street’te çok uluslu bir şirket merkezine gelmişti, sanki.

Aslında geri çıkıp kaçmalıydı. Ama girmişti içeri bir kere. En azından merakını giderirdi. Nihayet yukarı çıkmasına izin verdiler. Güvenlikçinin yardımıyla, danışmadan aldığı elektronik kartla diğer turnikeden geçti. Daha sonra garip, hızlı, nasıl çalıştığını tam anlayamadığı bir asansöre bindi. Eski binaya nasıl da eklemlenmişiti, bu modern garip şeyler. Niye bu eski binayı seçmişlerdi ki? Maslak’taki yeni plazalar daha uygun değil miydi? “Havasından, herhalde.” diye geçirdi içinden. Sekreter, asistan barikatlarını teker teker aştı. Onu bir odaya aldılar. Beklemeye başladı. Onbeş dakika kadar beklemişti. Sekreter kız geldi. Selim’in onu beklediğini haber verdi. Selim kapının önünde karşıladı. Lacivert İtalyan takım elbisesinin içinde pek bir fiyakalı idi. Gözlük takmış, sakal bırakmıştı. Ağzında piposu vardı. “Bu işlerin raconu böyle herhalde?” diye düşündü.

Sarılıp, yanaklarından öptü.

“Hoş geldin Fuat’cığım. Hangi rüzgar attı?”

“Epeydir görüşemedik. Geçerken bir uğrayıp hatırını sorayım dedim.”

“Sağolasın.”

Çay kahve faslından sonra durumunu anlatmak için cesaret topladı. Ne hallere gelmişti. Selim’den iş talep edecekti. Telefonlardan da konuya giremiyordu ki. Tam bir şey söyleyecekken bir telefon geliyordu. Sekreter iki de bir içeri girip bir takım evraklar getiriyordu.

“Fuat’cığım biz de yeni bir projeye başlıyoruz. Dev bir müzikal projesi.”

Selim’in ortak olduğu prodüksiyon şirketi yabancı ortaklı büyük bir şirketti.

“Ha, ben de onu soracaktım. Kadroyu tamamladınız mı, diye?”

“Valla Fuat’cığım, zaman sanattan ziyade show’un ağırlıkta olduğu bir zaman. Öyle senin gibi değerli tiyatro oyuncuları değil de, ismi olan popçuları falan çıkarıyoruz. Anlarsın ya. Maalesef seyirci buna itibar ediyor. Ticari şansı olan bir prodüksiyon yaratmak için buna dikkat etmek lazım. Hiç hoş bir şey değil, ama oyunun kuralı böyle.”

“Öyle oldu galiba. “

“N’oldu, siz Sanem’le ayrıldınız  mı?”

“Yooo. Nerden çıktı şimdi, bu?”

“Ne bileyim, öyle duydum. Sen Sanem’le ayrılmışsın, Sanem Rıza ile birlikte imiş, falan.”

“Amma iş, nerden uyduruyorlar böyle şeyleri?”

Hoppala. İşe bak herife yarasına merhem olsun diye gelmişti,  kafasını bozacak neler konuşuyorlardı. Konuyu değiştirmeye çalıştı. Yeni bir konu bulmalıydı. İş aramak için gelmiş durumunda da olmak istemiyordu. “Havalar da nasıl, çok sıcak değil mi?” gibilerinden genel abuk konulardan birini mi açsaydı, ne? Beceremedi.

“Rıza ulusal programlardan birinde yarışma programı sunuculuğunu almış. Astronomik transfer ücreti almış diyorlar. Köşe olmuş.”

“Bilmiyorum.”

“Bir çay daha alır mısın?”

“Yok, sağol ben kalkayım. Bir iki yere daha uğramam gerek.”

Yalana bak, aslında hiç bir işi yoktu.

“Bak seni bir yere göndereceğim. Bizim çalıştığımız “cast” ajansına. Bütün  prodüksiyonlarımızla ilgili oyuncu kadrosunu onlar ayarlıyorlar. Sana bir kartımı da vereyim. Telefon da ederim, senin gideceğine dair. Bir onlarla görüş.Belki bir şeyler çıkar.” Çekmecesinden bir kart çıkarıp verdi.

Yine öpüştüler. Dışarı kendisini zor attı.

Bu ziyaretinden aklında kalacak tek olumlu şey danışmadaki güzel kız olacaktı. Çıkarken dönüp “İyi günler.” dedi. Kız da, gülümseyerek “İyi günler, efendim.” diyerek karşılık verdi. Ne kadar hoş, insanın içini ferahlatan bir gülümseyişi vardı? Aslında şimdi işten de önemli olarak böyle genç ve güzel bir sevgiliye ihtiyac duyuyordu.

Niye gelmişti ki? Böyle bir şeyler olacağını zaten tahmin ediyordu. Demek Sanem ve Rıza... Herifin içten içe Sanem’e tutkusu olduğundan hep şüphelenmişti, zaten. Vay alçaklar! Gerçekten böyle bir şey olabilir miydi? Vardı ki milletin diline düşmüştü. Ve onun dünyadan haberi yoktu. “Çok salağım ben, çok salak!” diye mırıldandı. Sanem’in dediği  kadar vardı.

Dayanamadı Ortaköy’e indi. Herifler yine aynı kahvedeydiler. Rıza yoktu. İçlerinde bir zerre de olsa güven duyabildiği İsmet’i çekti bir kenara. İsmet, önce hıkmık etti, sonra döküldü. Selim’in söyledikleri doğruydu. Sanem, bir süredir Aynur’da değil, Rıza’nın evinde kalıyordu.

Yüzü bembeyaz olmuştu. Eyvallah falan demeden ayrıldı. Beşiktaş’a kadar yürüdü.

Cebinde yine Gogol’ün oyunu vardı :

“Para için yalnız anasını babasını değil, tanrısını bile satar bu çıkarcılar. Hırs boğmuştur onları; hırsın tohumu da küçük dilin altında, ufacık bir kesenin içinde, topluiğne başı kadar minnacık bir kurttur.”

Vapur iskelesinin orada, parkta bir yerlere oturdu. Öylece hiçbir şey yapmadan bir saat kadar denize baktı. Aslında nereye baktığının, ne yaptığının bilincinde değildi.

“Piç kuruları, alçaklar, hainler!” diye bağırdı. Yandaki bankta oturan sevgililer şaşırıp baktılar. Aldırmadı.

“Kimliğimi açıklamadan Nevski caddesinde dolaştım. Tam o sırada arabası içinde çar caddeden geçti. Gelen geçenler şapkalarını çıkararak hakanımızı selamladılar. Ben de aynı şeyi yaptım ama, İspanya kralı olduğumu sezdirmedim. Gerçeği ulu ortaya açıklamayı yakışıksız buldum.”

***

Boşanma işlemleri çok uzun sürmedi.

Koridordaki bankta mahkeme saatini beklerken, sıkıntıdan tiyatro metnini okumayı sürdürdü. Zaten son zamanlarda gittiği her yere cebinde taşıyıp, her fırsatta okuyordu :

“Aah, ne hain yaratıklar şu kadınlar!.. kadının ne olduğunu, kalbini kime adadığını ancak şimdi anladım. Bunu ilk anlayan benim galiba: kadın şeytana aşıktır. Evet, evet, şaka etmiyorum. “

Ne kadar da kolaylaşmıştı, artık her şey. “Şiddetli geçimsizlik”:  Kalıplaşmış, bildik gerekçe. Hakim kafasını bile kaldırmamıştı. Ezberlediği şeyleri zabıt memuruna yazdırdı. Hemencecik bitiverdi. Aşklar, idealler, birlikte yaşanmış anılar, acılar, mutluluklar, hepsi hikayeydi.

Mahkeme çıkışında Sanem yanına gelip yanaklarından öptü. Gözlerinden iki damla yaşın süzüldüğünü farketti. Niye ağlıyorsa? Rıza her zamanki haliyle koridorun bin ucunda sinmiş, ortalıkta gözükmeden Sanem’i bekliyordu. Görmüştü onu. Ondan tarafa doğru döndü. Bir şey söylese duymayacaktı. Duygularını ifade etmesi gerekiyordu. Rıza’ya doğru kol işareti yaptı. Rıza yılışıkça güldü. “Sen istediğini yap, ben malı götürüyorum.”der gibi bir ifadesi vardı.

***

Eve girdiğinde koridorda, mutfakta, banyoda bir sürü hamamböceğine rasladı.

Apartmanda ilaçlama yapılmıştı. Diğer dairelerden kaçan, sağ kalan hamamböcekleri onun evine sığınmışlardı.

Ne garip, gerçek ailesini kaybettiği gün hamamböceklerinden oluşan yeni bir ailesi olmuştu.

***

Sanem ne kadar haklıydı. Parasız da yaşanmıyordu. Cebinde beş kuruş kalmamıştı. İş bulamamıştı. Para isteyebileceği kimse yoktu. Bir kişi vardı: Doktor ağabeyi. Yüzünü kızartıp bir miktar daha para istemeye karar verdi. Borç tabi. Başka türlü hayatta olmazdı.

Ağabeyinin muayenehanesine geldiğinde hastalar içeride sıra bekliyorlardı. “Para basıyor herif.” dedi içinden. Ama hakkıydı. Konusunda Türkiye’nin sayılı doktorlarındandı. Hep iyi bir evlat olmuştu. Ailenin kıymetlisiydi. Hemşire Zeliha hastaların kayıtlarını yapıyordu. Onu görünce mutluluğunu belli eder bir şekilde güldü. Her gittiğinde cilve yapardı. Dikkatlice baktı. “Yahu, bu da hoş bir kız.”diye düşündü. Hiç bu gözle bakmamıştı, kıza.

Hastalar seyreldiğinde ağabeyi odasına çağırdı.

“N’aber?”

“İyilik. Yengem, çocuklar nasıllar?”

“Hepsi iyiler.”

“Ha, biz Sanem’le boşandık.”

“İyi halt yediniz.”

“Ben istemedim, öyle gelişti.”

Uzun bir sessizlik oldu.

“Senden son kez bir miktar borç alabilir miyim? Çok kötü durumdayım.”

Ağabeyi elini cebine attı. Cüzdanından çıkardığı paraları verdi.

“Borç morç değil. Nasılsa ödeyemeyeceksin. Bir an önce bir baltaya sap ol. Rahmetli anam babam da az çekmedi senin haytalıklarından.”

Kaşıkla verip sapıyla çıkarmak diye buna denirdi. Ağzını açıp bir şey söyleyebilecek durumda değildi. Demek annesi ve babası da çok çekmişti. Ne demeliydi?

“Sağol. Ben yine de borç olarak kabul ediyorum. İnşallah bu son olur.”

Ne de olsa ağabeyiydi, sırtını sıvazladı. Ensesinden kendisine doğru çekti.

“Hadi güle güle. Kendine iyi bak.”dedi.

***

Nişantaşı’ndan Taksim’e kadar yürüdü. Hava güzeldi. Evin yolunu uzatmakla birlikte, bir alışkanlıkla Kazancı Yokuşu’ndan indi. Bu yokuştan inmek bir anmaydı onun için. O karanlık dönemde ölen binlerce insanı hatırlamak ve anmak...Sokağın tabelasına ilk defa dikkat etti. Osmanlı Sokağı yazıyordu. Eskiden de mi öyleydi, yoksa sonradan mı değiştirmişlerdi? Yokuşun başında, bir köşede İstanbul Bankası, öbür köşede Pamuk Eczanesi vardı. Sahi o banka, “sarışın, güzel kadın”ın kocasının batırdığı,  devletin başına kalan ilk bankalardan biri değil miydi? Şimdi Osmanlı Bankası vardı orada. O da Garanti Bankası ile birleşmişti. Diğer köşede ise Pamuk Eczanesi yoktu artık. Bir inşaat yapılıyordu. 77 Bir Mayıs’ını hatırladı, yeniden. Taksim Anıtı’nın çevresinde öbeklenmişlerdi. Çok coşkulu bir kalabalık vardı. Ne olduysa birden silah sesleri duyuldu. Otobüs duraklarının yanında, yere, arnavut kaldırımlarına yatmışlardı, Sanem’le birlikte. Panzerler meydana girip su sıkarak, bir kısım kalabalığı  binaların cidarına yapıştırmıştı. Kalabalığın olduğu tarafa doğru koşmuşlardı. Birileri akıl edip Pamuk Eczanesi’nin vitrin camlarını kırıp içeri girmişti. Yahut ta o kargaşada kalabalığın baskısı ile camlar kırılmıştı. Vitrinden atlayıp eczanenin içine girmişler, alt kata inmişlerdi.İçerisi allahtan çok büyüktü. Ne kadar da çok insanı bağrına alıp, korumuştu, eczane. İnsanlar şaşkındı. Bir ara olup biteni anlamak için yukarı çıkmıştı. Zırhlı araçlar meydanda daire çizerek dönüyorlardı. Büyük bir kargaşa vardı. Eczanenin dışına çıktığında, farketti  olan bitenin ciddiyetini. Yokuşun başında onlarca insan cesedi, üstüste cansız yatıyordu. Korkunç bir görüntüydü, bu. Jandarma birlikleri meydanın başından ilerliyorlardı. Daha fazla kalırlarsa başları iyice derde girecekti. Sanem’i de yanına alarak yokuştan aşağı sahile kadar indiler. Akademi’nin oralarda polis panzerleri barikat kurmuştu. Akademi’nin bahçe demirlerinden geçerek binaya girdiler. Bina’nın kapısından, barikatın arkasına çıkarak Eminönü’ne kadar yürüdüler. O gün, o olay hiç akıldan çıkacak gibi değildi. Neler olmuştu?

***
“Hala, İspanya’nın nasıl bir yer olduğunu anlayamadım dersem inanın bana ! Buradaki gibi milli gelenek ve saray etiketi hiç bir yerde görülmemiştir. Anlamıyorum; hiç ama, hiçbir şey anlamıyorum!.. Bugün rahip olmak istemediğimi bağıra çağıra söylediğim halde benim de kafamı kazıdılar. Hele başıma damla damla buzlu su akıtmaya başladıkları zaman ne hale geldiğimi anlatamam! Bu çeşit işkenceyi ömrümde duymamıştım. Çıldıracak gibi oldum, güç tuttular beni.”

***

En iyi bildiği işi yapabileceği bir ortam yoktu. Kendisini ve sanatını rezil etmeden başka işler mi tutsaydı, acaba? Bir öğleden sonra küçük bir reklam ajansının sahibi bir başka arkadaşının bürosuna gitti.

“Artık her işi kabul edebilecek duruma geldim.”dedi.

Arkadaşı aslında yardımcı olmak istiyordu. Düşündü . “Bir iş var, ama sana göre değil. Olmaz,” dedi.

“Valla artık iş seçebilecek durumda değilim. Rezil olmadan yapabileceğim her işe razıyım.”

“Animatörlük gibi bir şey. Taksim’de yeni açılan yabancı bir  “fast food” restoranının tanıtımıyla ilgili..”
                        
***

İşi çaresiz kabul etmişti. Parası da bir halt değildi; ama üç beş kuruş da olsa ihtiyacı vardı. Kullanacağı kostümü alıp eve gelmişti. Ne hallere düşmüştü. Bu bir palyaço kostümü idi. Bildiğimiz palyaço kostümlerinden. Rengarenk…Başına da bir maske takacaktı. Bak bu iyi idi, işte. Hiç olmazsa işi yaparken onu kimse tanıyamayacaktı. Giyinip aynanın karşısına geçti. Ne komik olmuştu.

“Komiklik hayatın kendi içinde.” diye söylendi.

Palyaço giysilerini çıkarmadan koltuğa attı kendisini. Hiçbir şey yememişti ancak yiyecek hali de yoktu. Gogol’ün metnini aldı sehpanın üzerinden :

“Pencerenin önünde oturan kadın anam olmasın?.. Anacığım, kurtar zavallı oğlunu! Ağrıyan başına bir damla gözyaşı akıt, ne olur’ Gör, nasıl hırpalıyorlar, evladını, bağrına bas bedbaht öksüzünü. Yok onun yeri bu dünyada artık. İnsanlar aleminden attılar onu…Bari sen acı hasta oğluna anacığım!”

***

Kaç gün olmuştu bu işi yapmaya başlayalı? Eline biraz para geçmiş, rahatlamıştı. Borçlandığı mahalle esnafının sesi kesilmişti, hiç olmazsa. Kendisine yeniden “Fuat ağabey” demeye başlamışlardı. “Sahtekarlar!”diye homurdandı.

Saatlerce ayakta dolanıp, maskaralık yapıp çocukları “fast food” restoranına çekmeye çalışıyordu. İşi buydu. Akşama kadar canı çıkıyor, bitkin düşüyordu. Hiç şikayet etmeye niyeti yoktu. Bir de şu korkunç sıcakların olduğu havada üzerindeki kalın kostümü ve maskesinin katmerleştirdiği sıkıntı olmasa.

Bazen o kadar bunalıyordu ki bayılacak gibi oluyordu. Maskenin altından, yüzünden şıpır şıpır ter süzülüyordu. Maske onu bunaltıyordu, ama kimse onu tanımadan onun herkesi görebilmesi hoşuna gidiyordu. Eğleniyor du da sayılırdı. Arada tanıdık insanlar geçiyordu İstiklal Caddesi boyunca. Onlar onu tanımıyorlardı. Yanlarına gidip şaklabanlık yapıp, kafa buluyordu.

Bir keresinde Selim’i görmüştü. Yanında asistanı olan genç kız vardı, herhalde. Tam hatırlayamamıştı. Kızla bayağı samimi bir halleri vardı. Kerata işi bitirmişti, görünüşe göre. Yanından geçerken Selim’e bulaştı. Keline şaplak attı. Selim şaşırdı ama bir şey diyemedi. Palyaçonun yaptığı bir tür maskaralıktı, ne de olsa. Sonra yumurta gibi çıkmış göbeğini avuçladı. İyi semirmişti herif. Yanındaki kız gülmekten yarılacak hale gelmişti. Selim kıpkırmızı olmuş, sesini çıkaramıyordu. Oh olsundu. Tiyatrocunun intikamı böyle olurdu. En son olarak da kıçına okkalı bir tekme attı. “...tir git.” anlamında. Sonra da kahkahalar atarak, zıplayarak kaçtı. Etrafta herkes durmuş onları seyrediyordu. Gülen insanların sesinden o sırada geçen tramvayın sesi bile duyulmuyordu.

***
“Büyük engizisyoncu  bugün gene geldi. Adamlarının sesini duyar duymaz sandalyenin altına girdim. Beni görmeyince çağırmaya başladı. İlkin,
-Poprişçev! Diye seslendi.
Ses çıkarmadım. Arkasından,
-Aksenti İvanov!.. 7. derece memur!.. Soylu kişi!..
Benden ses çıkmayınca bu defa,
-İspanya kralı 8. Ferdinand !  diye olanca sesiyle haykırdı.
Kafamı uzatacak oldum ama, sonra “yağma yok, çürük tahtaya basmam ben…Gene başıma soğuk su dökmeğe başlarsın…” diye vazgeçtim. Gelgelelim canavar gördü beni, elindeki sopa ile sandalyenin altından kovaladı.”

***

Normal mesai günlernden birindeydi. Akşam saatlerine yakın bir zamandı. Yine aynı maskaralıkları yaparken birden kalakaldı. Yüz metre kadar aşağıdan, Galatasaray tarafından Sanem ve Rıza yürüyerek geliyorlardı. Yanlarında da oğlu vardı. Aylardır ilk defa görüyordu, onları. Önce dondu kaldı. Sonra devam etti. İyice yaklaştılar. Yanına kadar geldiler. Sanem, oğluna göstererek :

“ Bak palyaço.”dedi.

Oğlan sevinçten çıldırmıştı. Koşarak yanına geldi. Hayran hayran ona bakmaya başladı. Bütün hünerini gösterip, onu güldürmeye çalıştı. Başarmıştı da. Oğlu kahkahalarla gülüp, zıplıyordu. Diğer çocukları bırakıp sırf ona oynuyordu. Çocuk ta kendisi de yorulmuştu. Gösterinin nihayetinde oğluna sarıldı. Sanem’le Rıza birbirlerine sarılmış onları izliyorlardı. İşleri iyi gidiyordu, herhalde?

Oğluna sımsıkı sarılmış, yanaklarından öpüyordu. Oğlu kahakahalarla gülüyor, o ise maskesinin arkasında ağlıyordu.

İşte ne olduysa o sırada oldu. Çocuk bir hamlede maskesine asıldı, çekti. Çocuk değil mi işte muziplik yapmıştı. Maskesi yüzünden sıyrılmıştı. Oğlu önce şaşkınlıkla yüzüne baktı, sonra sevinçle haykırdı.:

“Anne bak. Yaşasın! Palyaço benim babammış.”

Sanem’le Rıza şaşkınlıktan donup kalmışlardı. O da donup kalmıştı. Ve yüzü kıpkırmızı olmuştu. Utancından değildi mutlaka, ama nedendi?





...

Bu öykünün tamamı Nisan 2015 tarihinde Kanguru Yayınları tarafından yayımlanan "Akvaryumdaki (Ba)balık" isimli kitapta yer almaktadır.





* Öykü ilk kez Mart-Nisan 2002’de sanal dergi Dergi@Net’in 20. sayısında “Tiyatrocu” adı ile yayımlanmış, “2.Gila Kohen Öykü Yarışması”nın seçki kitabı “Öyküler, Renkler”de yer almıştır.





24 May 2007

Yine Selam Var Dido Teyzeden !

'Ve sen Kör Mehmet'in damadi! Hele sen! Niye öyle tiksinerek bakiyorsun yüzüme? Öldürdüm evet seni, ne olmus! Ve iste agliyorum... Sen de öldürdün! Kardesler, dostlar, hemsehriler... Koskoca bir kusak, durup dururken katletti kendi kendini!.. Anayurduma selam söyle benden Kör Mehmet'in damadi! Benden Selam Söyle Anadolu'ya!.. Topragini kanla suladik diye bize garezlenmesin... Ve kardesi kirdiran cellatlarin Allah bin belasini versin!..'

Böyle bitiyor Dido Sotiriyu’nun, Benden Selam Söyle Anadolu’ya“ isimli romani.1982 yilinda Abdi Ipekçi Türk-Yunan Dostluk Ödülü'nü alan bu kitap, kökleri Türkiye'de olan, Kurtulus Savasi'ndan sonra Türkiye'den göç etmek zorunda kalan ünlü Yunanli yazar Dido Sotiriyu'nun en önemli, etkileyici kitabi.

Türkiye'nin kültür mozayiginde çok önemli bir yer tutan Yunan azinliklarin, Kurtulus Savasi öncesindeki ve savas sirasindaki yasamlarindan gerçekçi kesitler sunan Dido Sotiriyu, kendisini söyle tanitiyor:

“1911'de Küçük Asya'da Aydın'da doğmuşum. Babam, Volos'tandır. Kökü, Volo'dan gelir. Annem, 12 Adalardan. Dedem ise, Rodos'tan gelmiş. İstanbul'da Fener Lisesi'nde öğretmenmiş.

Çocukluk yillarimda ailemle birlikte, dogdugum il olan Aydin'da yasadim. 1922'de Anadolu'dan ayrilarak Yunanistan'a, amcamlarin yanina gitmek zorunda kaldim. Ailem daha sonra göçtü oraya. Ilk çocukluk yillarinin anilari bellegimden silinmiyordu. Babamin arkadasi Talat Beyler, sokakta oynadigim Rum ve Türk çocuklari bugün bile aklimda.

Yaşadığım yerlerde insan ilişkileri çok sıcaktı. Babam sabuncu idi ve halkla yoğun ilişkiler içinde idi. Ben küçükken evimizin önünden develer geçerdi ve önünde de bir merkep olurdu. Bu merkep'in üzerinde bulunan bir çocuk beline kuşak sarardı. Bunları hatırlıyorum… O dönem Türk halkı ile de ilişkilerimiz çok sıcaktı...

Yasadigim günlerin, duydugum gerçek olaylarin o kadar etkisi ve büyüsü altinda kalmistim ki, bu konuyu ele alan bir kitap yazma istegi içimde çig gibi büyüyordu. 1962 yilinda, Benden Selam Söyle Anadolu'ya adli kitabim yayinlandi. Bence ilk kez gerçekleri ortaya koyan bu kitapta geçenler tümüyle tarafsiz bir gözle yazildi.

1947'de siyasi bir kitap hazırlamıştım, ama basamadım. O zaman gazetecilik yapıyordum. Basılı olan eserlerim ise şunlardır:
-1962, “Benden Selam Söyle Anadolu'ya”. Bu eserim Türkçe bir çok kez ve ayrı yayınevleri tarafından basıldı. En iyi çevirisi Türkçe oldu. 8 dilde yayınlanmıştır.
-1959, “Ölüler Bekliyor”. Bu kitabım Rusça ve Romanca'ya çevrildi. Ayrıca, Fransa'da Sorbon'da Mirabel kaynak olarak kullanıldı. Roman türünde. Aydın'da bir çocuğun doğup büyümesi anlatılıyor. Oradan buraya gelmeleri, ilerici aydınlarla nasıl karşılaştıkları, faşizm olgusu vb... anlatılıyor. Türkiye'de yayınlanacaktı fakat cuntanın gelmesiyle, Türkiye'deki yayını durduruldu.
-1961,” îlektra” 1943 ulusal direnişinde Almanların yakıp kaleden attıkları bir gencin hayatı anlatılıyor. Bu kitap Rusça'ya çevrildi.
-1975, “Emperyalizmin Stratejisi ve Küçük Asya'nın Yıkılışı”.
-1976, “Endoli”. Bu kitap Beloyanis’in davasını anlatmaktadır. Beloyanis.benim kız kardeşimin kocasıdır ve 1952'da kurşuna dizildi. Çocuklarına ben baktım. Bu kitapta ayrıca, Yunanistan iç savaşı ve ulusal direniş sonrası durum anlatılmıştır.
-1979, “Misafirler”. Roman türünde, 19yy. da aile, çocuk ve kadın ilişkilerini anlatıyor.
-1982, “Yıkılıyoruz” Roman türünde, 1950-60 arası Yunanistan'daki durum anlatılıyor.

Sonuç olarak şunu söyleyeyim: Ben daha çok ülkemin acılarını ve sorunlarını anlatmaya çalıştım. Bunlar üzerinde durdum. Genel olarak iki dönemi işledim. Bunlardan birincisi. Küçük Asya'dan geliştir, ikincisi ise, iç savaş ve sonraki dönemdir.

Bence önemli olan barıştır, esas düşman savaştır. Bunu söylüyorum.”

İki halk arasındaki barış ve dostluğu öne çıkaran Sotiruyu, Yılmaz Güney'in bu kitabı filme almayı da düşündüğünü ama kısmet olmadığını belirtiyor.

Hemen herkesin kütüphanesinde bulunan "Benden Selam Söyle Anadolu'ya"nın unutulmaz yazarı Dido Sotiriyu 95 yaşında aramızdan ayrıldı.

Sotiriyu, kitabında Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadolu'daki Rum köylüleriyle Türkler arasında yaşanan tarihsel bir dramı anlatıyordu. Öykü Manoli Aksiyotis adlı bir Rum köylüsünün gerçek yaşamından kaleme alınmıştı. Sotiriu'nun şu sözlerine katılmamak mümkün mü...

"Bütün bu çekilen acı, kötü bir rüya olsaydı, ah... Ve yan yana, omuz omuza verip yürüseydik tarlalara yeniden. Saka kuşlarının türküsüyle şenlenen ormanlara doğru yürüyebilseydik. Ve her birimizin sevdiceği kendi kolunda, çiçeklere bürünmüş kiraz bahçelerinden gülümseyerek çıkıp, yan yana eğlenmek üzere şenlik meydanlarının yolunu tutabilseydik. Anayurduma benden selam söyle kör Mehmet'in damadı. Benden selam söyle Anadolu'ya... Toprağını kanla suladık diye bize garezlenmesin. Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellatların Allah bin belasını versin..."
Bu kitapta Manoli Aksiyotis isimli Anadolu Rum köylüsünün öyküsü kendi ağzından aktarılmıştır. 1914-1918 arası Amele Taburu'nda bulunmuş, Anadolu'yu Rum istilasıyla birlikte Elen( Helen) üniformasını sırtlamış, esaret görmüş ve nihayet Yunanistan'da mülteciliğin zehirli ekmeğine ortak olmuştur. İltica ettikten sonra kırk yıl boyunca dokerlik, sendikacılık yapmış; İkinci Dünya Savaşını izleyen Yunan Milli Direnme Hareketine katılmıştır. Emekli olunca da, altmış yılı aşkın yaşantısını kaleme almıştır Manoli. Büyük bir sabırla cefa çekerek: Çünkü, doğru dürüst okuma yazma bilmemektedir.
”İki kudret vardı evde, önünde titrediğimiz! Allah ve babam. Anadolu yaşam tarzı hüküm süren bir kasabanın çocuğuydu Manoli. Baba yıldızlar ışırken uyanır, küçük takkesini ve çoraplı pantolonunu giyinir, elini yüzünü büyük bir gürültüyle yıkar, ikonaların karşısına geçer istavroz çıkarır, biraz közde kızarmış ekmeğini şaraba banar birkaç zeytin ve bol küfürle yola çıkardı.
Bağları, incirleri, tütünleri, zeytinleri, pamukları, mısırları, susamları, şarapları, iki katlı evlerinin önünde meyve ve sebze bahçeleri, kiliseleri olan bir hayat. Köylüleri iliğine kadar sömüren beyler yok. Tüm dükkanlar, kahveler, iki kiliseyle üç okul ve köyün tek Türk binası olan Zaptiye Dairesi; defne ve mersin dallarından görünmüyor. (Bu gün ise otellerden, pislikten ve bakımsızlıktan) Yazın herkes yazlığına gidiyor, sonbahara doğru dönüp büyük bir temizlik başlıyor, o kadar ki yollarda yürümeye çekinilecek bir temizlik. Evlerin önü rengarenk çiçeklerden geçilmiyor. (Bu gün İstanbul ve İzmir'de bu renkleri sadece pencerelerinin önünde sürdürüyorlar) Ürün satımı sonunda en çokta incirden cepler doluyor ve doğru İzmir; çeyiz, giysi vs.”

Stelyo Berberakis :
“Yunan edebiyatıyla tanışmam öğrencilik yıllarımda, Dido Sotiriu'nun "Benden Selam Söyle Anadolu'ya" kitabıyla olmuştu. Romanında I. Dünya Savaşı'na kadar Anadolu'da yaşayan Rum ve Türkler'in ilişkilerini; Anadolu'nun Yunan işgaliyle yaşadığı kanlı savaş ortamını ve savaş sonrasında iki ülke arasındaki mübadeleyi anlatmıştı. 'ANADOLU ANASI' Onun kitaplarıyla soyum arasında bir ilişki olduğunu sezdiğim öğrencilik yıllarımda Dido'yu evine gidip ziyaret etmiştim. Atina'nın İlisia semtindeki evinde matematik profesörü yaşlı ve kötürüm eşiyle oturan Dido, beni tam bir 'Anadolu anası' gibi karşılamıştı. Yanaklarımdan öpmüş; salonun en rahat koltuğuna oturtmuştu... Ben kocasıyla konuşurken; Dido, köfte pişirdiği mutfaktan, sohbetimize katılıyordu. "Türk olsun Rum olsun fark etmez... Anadolu'nun havası, suyu bizim en büyük zenginliğimizdir" diyordu. Savaşa gelince "Bak evladım. Savaşta iyiler ya da kötüler yoktur" dediğini hatırlıyorum. 70 yaşına rağmen, hayat doluydu. Dido ile tanıştığım günden bu yana ya telefon ederek ya da ziyaret ederek halini hatırını sorar; kahvesini içerdim. Kendisiyle beş yıl önce yapmış olduğum mülakatta "Çok yakında bu dünyadan ayrılacağını" biliyordu. Hep "Ben büyüyorum ama yaşlanmıyorum bir türlü" diyen Dido, gerçekten de yaşlı ve yorgun bedeninin içinde genç bir devrimcinin ruhunu taşıyordu. 'Kara haberi' radyodan duyduğumda Dido'nun bu dünyadan 'mutlu' olarak ayrıldığını düşündüm. Hayatı boyunca hedeflediği her şeyi yapmıştı. 'Abdi İpekçi Barış Ödülü'nü alan Dido'nun kitapları 50 dile çevrilmişti. "Benden Selam Söyle Anadolu'ya" kitabıysa, Yunan ilkokullarında okutuluyordu. Mücadeleleri yeterince meyve vermişti. Eceli bekliyordu. Bu dünyadan mutlu ayrıldı Dido...”

Refik Durbaş:
Dido Sotiriyu, Stelyo Berberakis’in de tanımlamasıyla, Yunan kimliği taşımasına rağmen bizi anlatan, bu toprakları, bu toprakların insanlarını, güneşini, gökyüzünü, akan ve duran sularını yazan bir "Anadolu anası" idi,."Benden Selam Söyle Anadolu'ya" da 1. Dünya Savaşı öncesi Anadolu'da yaşayan Rum ve Türklerin kardeşliğini, Ege'nin Yunan işgaliyle yaşadığı kanlı savaş ortamını ve savaş sonrasında iki ülke arasında yaşanan mübadele öncesinde yaşananları yazmıştı."Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü"nü alması da bu kardeşliğin bir göstergesiydi.Çünkü bu topraklarda doğmuştu. Uc yıl once o ölümsüz "selam"ını son kez Anadolu toprağına bırakarak çekip gitti dünyamızdan...
70'li, 80'li yıllarda Türkiye'de en çok okunan romanlardandı "Benden Selam Söyle Anadolu'ya"...
Sotiriu, 75. yaşının baharında, 1986 yılında ülkemizi ziyaret etmiş, doğduğu köy Şirince'yi ziyaret ederek kitaplarını imzalamıştı.
Şirince, o zamanki adıyla "Kırkıca" anayurduydu çünkü... Bu köyde doğmuş, 12 yaşına kadar bu köyde yaşamıştı.
Şirince'yi ziyaretinde Köy muhtarının evinde çay içerken küçük bir kız iken yaşadıklarını düşünecek, çok güzel bir kadın olan annesine hayranlık duyan Türk subayı Talat Bey'i hatırlayacak ve "Bütün anılarımı kendime sakladım, kalbime gömdüm" diyecekti.
Sotiriu, Şirince'den ayrılırken de toprağı öptükten sonra şöyle diyecekti:"Şu anda burada kalan bu güzel gök, bu güzel güneş sanki beni bekliyordu. Gökyüzü, kuşlar, ağaçlar, Anadolu sıcaklığı hiç değişmemiş... Her şey eskisi, yani benim yazdığım gibi...Sotiriyo, "Benden Selam Söyle Anadolu'ya" diyerek ayrıldı aramızdan...
"Sotiriu'nun ölümü dolayısıyla Başbakan Kostas Karamanlis bir açıklama yayınladı."Bakalım, bizim devlet büyüklerimizi ne zaman bir ünlü yazarımızın doğum ya da ölüm gününü hatırlayacak? Bir mektupla olsun doğum gününü kutlayacak, iki satırlık bir açıklamayla ölümünü uğurlayacak?”

16 January 2007

Geç Gelen Mutluluk ( Öykü ) / M. Hakkı Yazıcı




Geç Gelen Mutluluk



“Peki, Cemal’cim tamam. Şimdi telefonu kapatmam lazım…İki üç gün içinde gözden geçirir, düzeltmelerle sana yollarım.”

“Abi yalnız fazla vaktimiz yok… Yeni baskıyı Kitap Fuarı’na yetiştirmemiz lazım.”

Bir elinde telefon, öbür elinde ütü konuşuyordu.

Bir an önce bu konuşmanın sona ermesini istiyor; akşam davetli olduğu yere geç kalacak yoksa…Çıkmaya hazırlanırken gömleğini giymiş, kravatını takmış, sıra pantolonunu giymeye geldiğindeyse ütüsünün bozuk olduğunu fark etmişti… Alelacele bir ütü basayım demişti.

İşte tam o sırada gelmişti telefon…

Telefondaki Cemal’di, yayıncısı…

“Tamam Cemal’cim…Merak etme, en kısa zamanda düzeltip gönderirim.”

Kapı çalıyor…

Ütüyü bırakıp, elinde telefonla kapıya yöneliyor, açıyor: Kapıcı…
Kapıcı Cemal, şaşkın gözlerle; gömleğini giymiş, kravatını takmış, traşını olmuş, saçları taralı, üst tarafı şımşıkır; alt tarafında ise sadece don, yarı çıplak kapının ağzında telefonla konuşan Süleyman’a, onun aşırı kıllı bacaklarına hiç beklemediği bir anda bir sapığın tecavüzüne uğramış mağdur hissiyle bakıyor.

“Çöp var mıydı abi?”

“Hayır Cemal efendi, sağol çöp yok.”

Telefonun öbür ucundaki yayıncısı soruyor:

“Efendim abi, bir şey mi dedin!?”

Birden yayıncısının isminin de aynı olduğunu hatırlıyor.

“Hayır, Cemal’cim kapıcıyla konuşuyordum… Onun adı da Cemal de…”

“Peki abi, derdimi anladın herhalde. Senden haber bekliyorum.”

“Tamam merak etme.”

Oflayıp telefonu kapattı. Bir an önce çıkması lazımdı. Niye önceden hazırlanmamıştı da yine böyle telaşa sokmuştu kendisini.

Çok gerginim, inşallah Cemal’i kırmamışımdır, diye düşündü. Aslında onun kitabını basmasa ne kaybederdi ki? Hiç!...Hiç bir şey kaybetmezdi. Koskoca bir yayınevi, tek bir kitabın sonrasında ürün veremeyen, önemsiz bir öykü yazarının kitabının yeni baskısını yapmazsa ne olurdu ki?... Cemal’inki bir vefaydı; eski bir dostun hatırını saymaydı aslında.

Eskiden Cemal’in küçücük bir han odasında, yine küçücük bir yayınevi vardı. Nefesi kokuyordu; kirasını bile verebilecek durumu yoktu. Matbaalara borcu boyunu aşmıştı; dağıtımcılara kitaplarını dağıttıramıyor; kitapevlerine ulaşamıyordu. Telif falan da ödeyebilecek durumda değildi. Hiç yılmamış, senelerce direnmiş; o küçücük yayınevini, koskoca, itibarlı bir yayınevi haline getirmişti. Takdir etmek lazımdı.

Birkaç büyük yayınevi dosyasını reddedince bir tanıdık aracılığıyla Cemal’le tanışmıştı. Öykü dosyasını ona vermişti. O da okumuş, yeniden buluştuklarında, “Abi bu müthiş bir dosya,… Öykülerini çok sevdim; ben, ne yapıp yapacağım, bu kitabı basacağım,” demişti.

Kitabın ilk baskısı 86 yılında yapılmıştı. O zamanlar otuz beşlerinde idi. İkincisi 96’da,…üçüncüsü yapılacaktı şimdi de. Elli beşli yaşlarına gelmişti. 20 yılda üç baskı; hepsini toplasan 3 bin adet.

Aradan geçen bunca zamana, kitabın daha önce iki defa basılmış olmasına rağmen, her seferinde düzeltilecek bir şeyler olurdu. Kurguya pek dokunmasa bile, bazen virgüllerin yerini beğenmez değiştirir, sözcüklerin yerine anlama daha uyan yenilerini koyardı.

Hele o malum “Geç Gelen Mutluluk” isimli öyküyü her seferinde değiştirmişti. Öykü, aslında bir öz yaşam öyküsü değildi, kurmacaydı… Hikayenin kahramanı olan adam kendisinden yaşça çok küçük genç bir kıza aşık olmuştu; adam otuz beşlerinde, kız ise yirmili yaşlarındaydı. On sene sonra ikinci baskı yapılacağı zaman kızın yaşını yine yirmilerinde bırakıp, adamın yaşını kırk beş olarak değiştirmişti. Bu sefer de kızın yaşını yirmide bırakıp, adamın yaşını elli beş olarak değiştirecekti.

Çoraplarını giyerken güldü… Evet, bu bir öz yaşam öyküsü değildi, ama öyküde anlatılan şeyler kendisinin şimdiki durumuna çok uyuyordu…

Kitap, ilk çıktığında çok heyecanlanmıştı. Kapı kapı dolaşıp, dergilerde kitap eleştirisi yazan tanıdıklarına belki hatır için iyi bir şeyler yazarlar umuduyla elden vermişti. Beyoğlu’ndaki bütün kitapçıları her gün dolaşıp, raflardaki kitabını yeni çıkanlar-çok satanlar bölümüne çaktırmadan yerleştirirdi; tanıdık kitapçılara kitabını vitrine koymaları için özel ricalarda bulunmuştu. Sonra?...Sonrası malum…

Öykünün ekonomisi yoktu.

İşte bütün mesele bu…

***

Bu lafı ilk kez karısına mı söylemişti : Öykünün ekonomisi yok.

Dün gibi hatırlıyordu bu lafı ilk söylediği günü.

Bir tatil sabahıydı… Kalkmışlardı…Çocuklar o zaman daha çok küçüktüler; oğlu Devrim ile aralarında altı yaş bulunan kızı Öykü henüz uyanmamışlardı. Karısı mutfakta kahvaltı hazırlığındaydı.

“Çocuklar uyuyor mu?”

“Hı hı..”

“Acıktıysan beklemeyelim. Kahvaltı hazır… Ben çayı demledim; sen kapıya bak; kapıcı ekmeği, gazeteyi getirmiş mi? ”

Oturmuşlardı…

“Gazete ister misin?”

“Yok başka bir şey okuyorum.”

“Kahvaltıda da mı öykü okuyacaksın?”

“Canım şimdi gazete okumak istemiyor, sonra okurum.”

“Öykü okumak yetmiyormuş gibi bir de yazıyorsun!”

“Kime ne zararı var ki? Öyküyle ruhumu temizliyorum.”

“Aman aman…”

“N’apim, enişten ya da diğer erkekler gibi araba, futbol, karı kız muhabbeti mi yapayım?”

“Keşke öyle yapsan; belki daha sevimli olursun.”

“Onu da yapıyorum… Sana ofsayt kuralını öğreteyim mi?”

“Aman eksik kalsın.”

“…”

“Çayın açık mı olsun?”

“…”, “Öykü dünyasının insanları iyi insanlardır. Okurları, yazarları, yayıncıları…Çıkar ilişkisi yoktur aralarında…Zira öykü, çok okunmaz, satılmaz; ticari bir yanı yoktur. Öykünün ekonomisi yoktur.”

“Başkaları kötü mü yani?”

Tatsız bir tatil sabahı kahvaltısıydı. Şüphesiz bir iki sene geçmeden ayrılmalarının sebebi olabilecek gerginliklerden değildi. Ama sanki dün olmuş gibi hatırlıyordu.

***

Sonunda pantolonunu, ayakkabılarını giyip kendisini sokağa atabildi. Telaşlı adımlarla caddeye çıkıp, bulduğu ilk taksiye atladı.

Çok geç kalmamıştı inşallah… Seda ısrarla annesiyle tanıştırmak istemişti. Haklıydı tabii: Hayatını paylaşmayı düşündüğü insanı yine hayatını paylaştığı başka biriyle, üstelik hayatta en fazla değer verdiği insan olan annesiyle tanıştırmak onun da hakkıydı.

Seda, “anneme biraz çıtlattım,” demişti. Tepkisi ne oldu, diye sorduğunda , “Hiç sorma… Felaket…: İki göz, iki çeşme,” diye cevap vermişti. “Tanımadığı birisine niye karşı çıkıyor ki?” diye yakındığındaysa Seda gülmüş, “Hayatım, ikide bir yüzüne vurmak istemiyorum, ama aramızdaki yaş farkını unutuyorsun galiba…”

Hiç başka laf etmeden başını öne eğmiş, “Haklısın, canım…haklısın,” demişti.

Seda, sarılıp, yanaklarından öpüp, “ Sıkılma canım, o da zamanla alışır,” diye avutmuştu.

Geç kaldığı yetmiyormuş gibi, yağmurun etkisiyle gıdım gıdım ilerleyen trafik yüzünden, sıkıntıdan ter içinde kalmıştı. Taksi nihayet Sedaların evinin önünde durdu.

İndiğinde uzun süre acaba geri mi dönsem, diye düşünerek ayakta dikildi. Sonunda cesaretini toplayıp apartman kapısından içeri girdi. Öfff, şu akşam bir bitse…


***
Kapı çalıyor.

Heyecanlı bekleyiş anlarının doruğu…

Kendisine çeki düzen vererek koridorda telaşlı adımlarla kapıya yöneliyor. Açıyor. Kapıda bir adam. Yakışıklı, orta yaşlı bir adam. Bu adamı bir yerlerden hatırlıyor.

“Aaaa, Süleyman Abi !... Nerden çıktın sen ?!”

Adam kapının ağzında kala kalıyor.

Böyle anlarda anılar, en unutulmuş ayrıntılar dahil saliseler içinde belleğimizde canlanır.

Çok gerilerde kalmış; bir yanıyla güzel, bir yanıyla acı ve korku dolu günleri aralayıp gelen Süleyman abi kapıda.

Belki de şimdi arkaya bakıldığında güzel gelen günler… Genç, umutlu olunan; ancak bir o kadar da karanlık günlerdi aslında… Okul günleri,…gerçek dostluklar, inanılan umutlu gelecek…Provokasyon,… çatışma,…baskı,…ve arkasından darbe.

Eylemlerde; afiş yapıştırmada, kuşlamada, korsan mitinglerde Süleyman Abi de yanlarında olduğunda kendilerini güven içinde hissederlerdi hep. Bütün tehlikelerden koruyacak olan Süleyman Abi…

Hayran olunan bir Süleyman Abi…Belki de aşık olunan…

Sonra darbe,…savruluşlar,…gözaltılar, tutuklamalar,…işkence,…kaçışlar, ölümler.

Süleyman Abi, kaçak… Bir dağ köyünde saklanıyormuş…Dağ köyünden ayrılıp Filistin’e geçmiş…Filistin’den dönüşte, sınırda yakalanmış, gözaltına alınmış…Süleyman Abi çok işkence görmüş, ama yiğitçe direnmiş…

Arkadaş çevresinden gelen yarım yamalak haberler.

Sonra günlük debeleniş günleri,…Maişet derdi,.. aceleye getirilen evlilikler,..çoluk çocuk,…ayrılıklar… Çocukluk-gençlik ve orta yaş arasına sıkıştırılmış yaşam yumağı…Gençliklerini yaşayamadan çocukluktan orta yaşa atlayan, harcanmış bir kuşak.

“Nerden buldun beni? Nuran mı verdi adresimi?”

Nuran !? Kimdi Nuran?..

“Handan?”

“Çok değişmişim d’il mi, Süleyman Abi?”

Düşünülen, ama söylenemeyen sözcükler geçiyor zihninden : Değişmek de laf mı, Handan. Gözlerin, şu güzel gözlerin olmasa asla seni tanıyamazdım. Ama onlarda da o eski parlaklık, sevinç, umut yok.

“Niye kapıda kalakaldın Süleyman Abi, içeri gelsene.”

Süleyman şaşkınlığını atmış, içeriyi kolaçan eden gözleri iki adım önde içeri giriyor.

Üzeri mezeler, zeytinyağlılar, çeşit çeşit peynirler, salatalarla donatılmış bir masa girdiği özenle döşenmiş salonun hakimi. İçeride başka kimse yok…

Şaşkın, ama içinde hala bir ümit : Keşke yanlış bir eve gelmiş olsa.

***

Kendisine gösterilen bir koltuğa oturdu.

Handan :

“Eee…Anlat bakalım Süleyman abi,…seni hangi rüzgar attı?”

Daha ağzını bile açmaya fırsat bulamadan salona banyodan yeni çıkmış; en güzel giysisi üstünde, buhardan pembeleşmiş yanakları ile Seda girdi.

“Aaaa, Süleyman sen geldin mi? Duymadım…”

Handan, sen Süleyman ağabeyi tanıyor musun, diye soran gözlerle kızına bakıyor.

Seda:

“Annecim, işte merakla tanışmak istediğin müstakbel damat adayın bu yakışıklı adam,” diyor.

Handan, Süleyman abi ben artık sana “damat” mı diyeceğim, sen de bana “anne” mi diyeceksin diye, soran gözlerle bakıyor Süleyman’a.

Süleyman’da ses yok… Belli ki karşılaştığı durumun şaşkınlığını üstünden atamamış. Sadece vaziyeti idare eden bir gülümseme var dudaklarında.


16 Ocak 2007, Kozyatağı-İstanbul

09 September 2006

Komen!..

“Komen!!!... Komen!!..”

Yıllar öncesinden...; sokak aralarında misket yuvarladığımız, çember çevirdiğimiz, kukalı saklambaç, kovboyculuk oynadığımız çocukluk yıllarımdan; henüz dostlukların, arkadaşlıkların arasında hesap çetelesinin tutulmadığı yıllardan kalkıp gelen bu sihirli sözcüğü duyduğumda irkildim.

Kovboy filmlerinde sıkça duyduğumuz, bizim de kovboyculuk oynarken, “seni önce ben gördüm, ellerini kaldır ve sorun yaratmadan teslim olup, buraya gel,” anlamında kullandığımız bu sözcüğün daha sonraları, lise yıllarımda, İngilizce derslerinde öğrendiğim “come on” sözcüğüne karşılık geldiğini farketmiştim.

Oyunlar !.. Çocukluğumuzun süsü...

Kafamı kaldırıp baktım. İri gövdesiyle, koca bıyıklı, kalın çerçeveli gözlüklü bir adam dükkanın kapısında durmuş, zaten loş olan dükkanın içine güneş ışığının girmesini engelleyerek, içeriyi iyice karartmıştı.

Çocukluğumuzun anılarının dünyasına yaptığım ani yolculuğun kapısını aralayan bu sözcükleri söyleyen adamın yüzünü seçmeye çalıştım.

Adamın elinde kocaman bir su tabancası vardı; tetiğine basıp, yüzüme su püskürttü. Sonra da kalın sesiyle kahkahayı bastı. Böylesi sulu bir şakayı ancak tanıdık biri yapmaya cüret edebilirdi.
Adam, elindeki su tabancasıyla yüzüme su püskürtmeye devam ediyordu.

Sevinçle, “Hay bin kunduz!... Niko !?” diye haykırdım.

“Niko ya!.. Niko tabii, koca adam.”

Loş, köhne dükkanımda çiçekler açtı.

Senelerdir görmediğim çocukluk arkadaşım karşımdaydı. Hasretle kucaklaştık. İkimizin de göz pınarlarından birer damla yaş, artık buruşmuş olan yanaklarımızdan aşağı süzüldü.

Evet,... en iyi arkadaşım Niko, beni unutmamış, yıllar sonra da olsa gelmişti.

Niko, “Nasılsın?” diye sordu.

“Geçinip gidiyoruz,..kala yarabbim şükür,” diye cevap verdim ve güldüm.

“Suzi n’apiyor?”

Suzi’nin Kapalıçarşı’da dükkanı olan bir kuyumcu ile evlendiğini, Ada’dan taşındıklarını, biri kız, ikisi oğlan üç çocuğunun olduğunu Niko bilmiyordu.

“Suzi yok..,”dedim.

Eski güzel günler geldi hatırımıza… Koşarak birer ağaç kapıp, tırmanırdık; kimimiz bir elma ağacına, kimimiz bir kiraz ağacına...Yıldızlara daha yakın olduğumuzu sanırdık böylece...Sonra tek tek yıldızları paylaşırdık: Kutup yıldızını Suzi’ye bırakırdık.

Çok iyi arkadaştık; hiç kavga etmemiştik. Minicik aklımızla ömür boyu sürecek bir dostluk olduğunu düşünüyorduk aramızdaki ilişkinin. Kırmamıştık birbirimizi. Aynı kıza aşık olduğumuzu fark ettiğimizde bile...Annesinin iki yanından ördüğü, omuzlarına kadar sarkıttığı sarı saçları, çilli yüzü, hülyalı bakan ela gözleri ile Foti Bakkalın kızına... Suzi takmıştık adını.

Bizim hikayemiz farklıydı; aramızda sorun olmasın diye kendimize “esas oğlan”ın, Tom Miks’in adını takmamıştık. Tom Miks yoktu bizim dünyamızda. Ben, Konyakçı olmuştum; Niko ise Doktor olmuştu, oyunlarımızda. Hikayelerimizde delikanlı Tom Miks’in yerine ihtiyar Konyakçı ile Doktor’un ikisi de aşıktı körpe Suzi’ye.

Binbir Surat’ın kaçırdığı Suzi’yi kurtarmak için serüvenlere atılırdık. Faytonlar, Kızılderililerin saldırdığı posta arabalarıydı. Suzi’yi kurtardıktan sonra, pastaneden aldığımız dondurmalarla Aya Yorgi Kilisesinin yanındaki arsadaki sığınağımıza, Nevada Kalesine gitmek üzere faytona binerdik. Suzi ortamıza otururdu. Apaçilerin her an olabilecek saldırılarına karşı tetikteydik. Bir elimizde dondurma, diğer elimizde oyuncak tabancalarımız dikkatle kolaçan ederdik etrafı.

Niko’yla her şeyimiz ortaktı : Hayallerimiz, tutkularımız… Nevada Kalesi’nde kan kardeş olmuştuk. Cebinden çıkardığı çakıyla önce kendini sonra benim elimi kanatıp, kanayan elimi tutmuştu. Söz vermiştik; dostluğumuz hiç bitmeyecek, birbirimize her zaman sahip çıkacaktık.

Ortak bir de hazinemiz vardı. Hayallerimizi besleyen kitaplar: Annelerimizin çantalarından aşırdığımız elli kuruşluk bozuk paralarla aldığımız Tom Miks, Texas, Pekos Bill, Kinova, Teks mecmuaları. Ortak kitaplarımız o kadar birikmişti ki bir sandık dolusu olmuştu. Annem, babam Niko’nunkiler kadar hoşgörülü değildi; o tür kitapları okumamı istemiyorlardı. O yüzden de kitapları Niko’ların evinde, bir sandıkta saklıyorduk.

Ama bir sabah evlerine gittiğimde Niko’ların aniden gittiklerini öğrendim. Haber vermeden…Hem de bir daha gelmemecesine…Vedalaşmadan….Ellerinde avuçlarında taşınamayacak her şeylerini satıp, savıp Yunanistan’a göçmüşlerdi.

Çocuk aklımla anlam veremedim…Çok kırıldım.

Sağdan soldan Atina’ya yerleştiklerini, iyi olduklarını duymuştuk sadece.

“Kaç yıl oldu görüşmeyeli?...Niye habersiz, aniden çekip gittin!?” diye sitem ettim.

Niko’nun cevabı daha sitemkardı :

“Yok yaaa!...Gitmeseydik de siksindi sizinkiler bizimkileri, d’il mi,” dedi.

Kısa bir sessizlik oldu aramızda.

O korkunç, toplumsal cinnet günleri aklıma geldi.

6-7 Eylül Olayları olmuştu… O zaman çok küçüktüm; ne olduğunu anlayamamıştım.
Bir sabah babamla dükkanımıza birlikte gitmiştik… Sabah saatlerinde Galatasaray Lisesi'nin alt tarafından, Tophane tarafından korkunç uğultu ve küfürlerle,ellerinde bayraklarla büyük bir kalabalık peydahlanmıştı…Şuursuz bir güruh… Rum evlerine yöneliyorlardı. Türk komşularımız,Rumları çoktan kendi evlerinde saklamıştı. Kalabalık kapılarına dayandığında önlerine çıkıyor ve bunların Türk evi olduğunu söyleyerek savuşturuyorlardı. Ancak sokağın başında mobilyacı Aleko'nun dükkanının tabelasını görmüşlerdi. Dükkanın vitrinini, tezgahı, aleti edevatı, her şeyi parçaladılar…Tam benzin dökmeye hazırlanırlarken komşularımız bütün mahalleyi yakacaklarını, Türklere de zarar vereceklerini söyleyerek onları durdurdu. Şuursuz güruh, yine bağıra çağıra, küfür ve uğultularla yokuştan aşağı yeni hedeflere yöneldi. Öğlene doğru babamın elinden tutup Beyoğlu'na çıktık.Galatasaray Lİsesi'nin karşısındaki dükkanın cumba biçimli cam vitrini parça parça olmuştu, her gelip geçtiğimde hayranlıkla baktığım vitrindeki kocaman Çin vazosu bin parça olmuş, kaldırımda dağılmış yatıyordu. İstiklal Caddesinin zemini top top kumaşlardan, kırılmış tabak çanaklardan, mutfak eşyalarından, vitrin camlarından görünmez hale gelmişti. Yer yer buzdolapları, çamaşır makineleri ve antika dolap ve mobilyalardan oluşmuş dağlar yükseliyordu… Kırılmamış tek bir cam, tek bir vitrin yoktu…Yürümek mümkün değildi… Kepenkler bile parçalanmıştı. O sırada Taksim yönünden Caddeye tankların girdiğini gördük. Babamla ellerimizi sıkı sıkı tutup uzaklaştık.

Birkaç gün sonra babam, akşam yemeğinde, sofrada anlatmıştı. Niko’nun babası ile vapurda karşılaşmışlardı… Çok üzgündü… Onların da Beyoğlu’ndaki tuhafiyeci dükkanları talan edilmiş, yağmalanmıştı. “Dedelerimin memleketi İstanbul’da yaşamak bize haram oldu,” demiş, ağlamıştı.

Hepimizi suspus olmuştuk sofrada… Lokmalar boğazımızda düğümlenmişti… Niko’nun ailesi kadar üzülmüştük. Bizimkisi daha farklı, karmaşık duygulardı; olanlar hem kendimize yapılmış gibi üzgün, şaşkın ve kızgın, hem de bütün bunları kendimiz yapmış gibi utanç içindeydik. Evet,...Utanç ve üzgünlük bir arada.

Babalarımız da birbirine benzerdi; rakıyı ve aynı mezeleri severler, aynı ezgilerle hüzünlenirlerdi.

Babasını sordum.

“Geçen sene kaybettik. Ölürken hep memleketini, İstanbul’u sayıkladı. Onun İstanbul’u sizinkinden güzeldi,” dedi Niko. “ Rakıdan sonra “uzo”ya da bir türlü alışamamıştı.”

“Kitapları ne yaptın ?” diye sordum. “Bir sandık dolusu kitabımız vardı.”

Niko, çantasını açtı, içinden pırıl pırıl ciltli birer Tom Miks ve Texas çıkardı, tezgahın üzerine koydu :

“Al vre kitaplarını ! Çok agladin.”