10 December 2012

Öykünün Hikayesi

M.Hakkı Yazıcı

Öykü mü demek gerekir yoksa hikaye mi? Çokca tartışılan bir konu bu. İkisinin anlamdaş olduğunu söyleyenler de var. Öykü, hikayenin öz Türkçe karşılığı mı? Öykünün de bir hikayesi mi var? Bir başka edebiyat ürünü romanın da bir hikayesinin olduğu gibi...

Konuyu sulandırdığım için bana kızanlar olacaktır. Olsun. Ama gerçek niyetim benim de bu konuda kafamın açılması. Belki kızıp karşı çıkanlardan konuya açıklık getirip benim bu çabama yardımcı olacak değerli fikirler çıkacaktır.

Öykü sözcüğünü Nurullah Ataç’ın dilimize kazandırdığı söylenir. Demek oluyor ki öykü sözcüğü aşağı yukarı benim yaşıtım. O zaman çağdaş Türk öykücülüğünün önemli temsilcilerinden olan Ömer Seyfettin’in ömrü bu sözcüğü bilebilmeye yetmedi.

Öykünün bir düz yazı ürünü olmasına karşın şiirle akrabalığının daha fazla olduğu savı yaygındır ki doğrudur.

İmgeler her şeyi kurtarıyor mu? Bir temanın içinde erimediği zaman şiirde de imgelerin tek başına bir işe yaramadığı, ardarda sıralanan imgelerle şiirin bir imge mezarlığı haline geldiği çok bellidir. Yapılan şey imge kolajı oluyor. Rahmetli Öztürk Serengil sağ olsaydı “kolay”a “kolaj” derdi, herhalde. Aynı şey, yenilerde, özellikle genç öykücüler arasında moda haline gelen salt imgeler üzerine oturtulmuş öykü anlayışı için de geçerlidir. Güçlü bir teması, bir hikayesi olmayan öykü, yalnızlığa mahkum olup, okurunu bulamayacaktır. Anlaşılamayan, yaygın okunup sevilmeyen öykülerin ne amaçla yazıldığı meçhuldür. Acaba bu öyküleri yazanlar kendi yazdıklarından bir şey anlıyorlar mı? Kendi sanat anlayışlarına sahip çok sınırlı sayıda eş dost ahbap çevresi için mi yazılmaktadırlar? Bu konuda yapılacak tartışmanın bizi ta eskilere “sanat, sanat için mi, toplum için mi yapılır?” tartışmalarına götürmesi tehlikesi vardır.

Benim öykü anlayışım 50 kuşağının ürünlerine daha yakın sanırım. Toplumcu gerçekçi edebiyatımızın bana okumayı, öyküyü sevdiren, hayranı olduğum Orhan Kemal üstadımı yadetmeden geçemeyeceğim. Haddim olmayarak Orhan Kemal’in “küçük adamı”nın serüveninin devamının yazılmasını diliyorum. Basit yalın şeyler yazıyorum, kendi halimde. Yazdıklarım küçük insanların yaşam macerası. Onları overlokçular, kaportacı çırakları, manikürcü kızlar da okusunlar istiyorum. Çünkü benim de bir parçası olduğum sevgili halkımın aynı zamanda evrensel de olan hikayelerini yazmak gibi bir hayalim var.

19 Şubat 2003 Çarşamba günü düzenlenen “14 Şubat Dünya Öykü Günü”nde öyküye ilişkin söylenenlerden kısa notlar :

Erdal Öz,”Öykünün gevezeliğe tahammülü yoktur... Öykü, anlatılamamalı. Kristal öykü böyle olur.”

Adnan Özyalçıner,”Öykü, savaşa karşıdır. Sevgiyi, kardeşliği anlatır.”

Necati Tosuner,”Dert anlatmak için öykü iyi bir yoldur...Öykünün romandan çok şiire yakın durduğuna inanırım...Öykü, enseye tokat atıp kaçar.Bir anı anlatır.”

Osman Şahin,”Cortazar, roman puan farkıyla kazanır, öykü nakavtla kazanmak zorundadır, der.”

“Sözcükler, öykünün canı, kanıdır. Yığma sözcüklerden kaçınmalı.”

Sema Ulu,”Şiir edebiyatın yıldızıdır. Öykü ise onu göğsünde barındıran gökyüzü.”

Mehmet Zaman Saçlıoğlu,”Sinema, öykü olmasaydı akan fotoğraflar oalrak kalırdı.”

Sadık Aslankara,”Öykü, başladığı ve bittiği o kısacık sürede yüreğimizi avucuna alabilmeli.”

Melike Tuğcu,”Ölüme meydan okumaktır yazmak.”

Gönül Kıvılcım,”Anın hikayesidir öykü. Roman bir günse, öykü bir andır.”

Şubat 2003, İstanbul

17 October 2012

Tikanis Kala

Adil “Adamın biri sizin evi gözetliyor,” deyince onun palavralarından biridir diye ciddiye almamıştım. Bizim kasabada böyle şeyler olmazdı, bir yabancı da böyle şey yapmaya cesaret edemezdi.
Mahfelin arkasındaki çamlıkta her zaman oynadığımız alanda çift kale maç yapıyorduk. Tam günümdeydim; önüme geleni çalımlıyordum. Taşlardan yaptığımız kalelerin birinden diğerine top gidip geliyordu. Attığım her çalımdan sonra arkadaşlarım “Aslan Lefter,” diye tezahürat yapıyorlardı. Bir ara top çamların arasına kaçtı. Almak için koştum. Çamların gölgesinde bizi izleyen bir adamın ayaklarının dibine kadar yuvarlanmıştı. Adam eğildi, topu yerden aldı, bana verirken “Sen Fenerlisin?” diye sordu.

“Hayır ben Cim Bom’luyum,”dedim.

“Vre o zaman niye sana Lefter diye bağırıyorlar?”

“Çünkü,” dedim “Ben de onun kadar güzel, kıvrak çalımlar atabiliyorum.”

“Tanırsın değil mi Lefter’i?”

“Tanımam mı!? Fenerli Lefter Küçükandonyadis...Çok büyük futbolcu. Ben maçını seyretmedim, ama İstanbul’da oturan halamın oğlu anlatıyor, geçmediği defans oyuncusu yokmuş.”

“Rumdur, bilir misin?”

“Bilmem...Ama farketmez Milli Takımın en iyi oyuncusu.”

Başımı okşadı ve topu geri verdi.

Yorgunluktan yere serilinceye kadar oynadık; kan ter içinde kalmıştık. Maçtan sonra Adil yanıma geldi, kulağıma yanaşıp “Sizin evi gözetleyen adam o, topu sana veren adamdı,” dedi. Gene inanmadım.

Adamı ertesi günü bizim sokağın köşesinde beklerken gördüğüm zaman ben de kuşkulandım. Halama göz koymuş, gizli gizli onu takip ediyor olmasındı?

Adil “Bu adam Türk değil,”dedi.

“Ama çok iyi Türkçe konuşuyor.”

“Tabi oğlum Türkiye’den gitmiş.Kahvede konuşurken abim duymuş, adamın ailesi seneler önce bizim kasabadan Yunanistan’a göç etmiş. Onlar gitmiş, bizimkiler de buraya göçmüşler.”

Buradan göç edenlerin giderken götüremedikleri, evlerinde gizli bölmelere sakladıkları, bahçelerine gömdükleri altınları, kıymetli eşyalarını sonradan gizlice gelip alıp gittiklerini duymuştum. Belki de bu adam bizim evde saklı olan bir gömüyü almak için gelmişti.

Akşam yemekte babaanneme anlattım; merakla dinledi, heyecanlandı.

“O adama söyle buyursun, misafirimiz olsun,”dedi.

Sabah adamı kahvenin önünde bir sandalyeye oturmuş çayını içerken gördüm. Yanına oturdum. Beni görünce mutlu tebessüm etti.

“Nasılsın?”

“İyiyim.”

“Senin adın neydi?”

“Fevzi. Peki ya seninki?”

“Dimitri.”

“Sen yabancı mısın?”

“Hayır değilim, buralıyım.”

“Ama ismin değişik.”

“Evet ben Türk değilim, ama buralıyım. Annem babam eskiden sizin oturduğunuz evde otururmuş. Ben küçük çocukken göç etmişiz.”

“Sizinkiler gitmiş, bizimkiler gelmiş öyle mi?”

Elini sırtıma koyup, sevgiyle sıvazladı:

“Öğrenmişsin bak.”

Kumral tenli, bıyıklı; babam, amcam, dayım gibi bir adamdı. Şakaklarına, bıyıklarına tek tük de olsa kır düşmüştü. Koyu renk bir takım elbise giymişti; başında bir fötr şapka vardı.

“Babaannem seni bize misafirliğe çağırdı.”

“Rahatsız etmeyeyim.”

“Yok etmezsin.”

“Tamam gelirim.”

Akşam bize geldi. Eve girerken saygıyla babaannemin elini öptü. Halam ve annem bütün hünerlerini göstermiş; memleket yemeklerden yapmış, mükellef bir sofra donatmışlardı.

“Aynı anamın yaptığı yemekler, ellerinize sağlık,” diyordu Dimitri iştahla tabağındakileri yerken.

Yemekten sonra koyu bir sohbete dalındı. Cana yakın bir adamdı. Anasının babasının anlattığı memleket anılarından, söyledikleri Rumca Anadolu türkülerinden söz etti. Hala memleket özlemi çekiyorlardı; bir türlü alışamamışlardı. Anacığı ağır bir hastalığa yakalanmıştı. İlle git bizim oraları gör, toprağında otur, suyundan iç, bana da bizim evin bahçesindeki incir ağacının meyvelerinden getir; benim tek ilacım o incirler, demişti. Onun bu isteği üzerine yola çıkmış, gelmişti Dimitri. Kaç günlerdir de buralardaydı.

Babaannem, babam, amcalarım da memleket anılarından söz ettiler. Bizimkiler tesadüfen Dimitrilerin şu anda yerleşmiş oldukları kasabadan göç etmişlerdi. Babaannem, Selanik’i, Vodina’yı, Karacaova’yı, oradaki çiftliğimizi, atlarımızı, bahçelerindeki şeftali ağaçlarını ballandıra ballandıra anlattı.

Amcam :

“Kusura bakmayın, bizim oralar çok sulaktı, kasabanın ortasından, evimizin içinden sular akardı. Su gürültüsünden birbirimize sesimizi duyurabilmek için biraz bağıra bağıra konuşurduk; öyle alıştık,” dedi.

Dimitri, “Yok canım, ne kusura bakması, biz de öyle konuşuruz,” dedi. Vodina’daki su kanallarını, Karacaova’ya dökülen şelaleleri anlattı.

Babaannemin gözleri yaşardı; Karaferye’den Vodina’ya gelin geldiği günlere geri gitmişti sanki.

Geç saatlere kadar konuştular. Babam bir sepet bulup içine bahçedeki incir ağacından topladığı meyveleri doldurdu.

Dimitri:

“Anam çok sevinecek, bu incirler onun ilacı,” dedi. Gitmeden önce bahçedeki çeşmeye ağzını dayayıp kana kana içti:

“Memleket suyunun tadı başka oluyor.”

Dimitri’nin gözleri dolmuştu. Çıkarken yakın akrabalardan ayrılmanın hüznüyle hepimize teker teker sarıldı, öptü.

Ertesi sabah Dimitri’yi istasyona gitmek üzere fayton beklerken gördüm. Geri dönüyordu. Bir elinde bavulu, diğer elinde bizim bahçenin incirlerinin dolu olduğu sepet vardı.

Babaannemden birkaç Rumca kelime öğrenmiştim. “Tikanis kala (Nasılsın)?” diye sordum.

“Kala (İyiyim) yarabbim şükür,” diye cevap verdi.

M.HAKKI YAZICI
EKIM 10, 2004

14 October 2012

YILDIZLAR


İllus.Gürbüz Doğan Ekşioğlu


Ey, gökyüzündeki bütün yıldızlar !
Sakın kaçmaya kalkışmayın.
Hepinizi teker teker yakalayıp,
Sepetime dolduracağım.
Hem öyle hava atmaya da kalkışmayın, bana
Kırpılıp yıldız yapılan
Eski aylar olduğunuzu biliyorum.

01 October 2012

Sabahat Abla / M. Hakkı Yazıcı


Sabahat Abla

Ben, Sabahat Abla, bir de kedisi Minnoş,
Püfür püfür esen balkondayız hepimiz
Çayı demledik, tepside kurabiyeler
Muhabbeti, eski hatıraları da koyunca yanına
Tastamam oldu keyfimiz.

Bak dedi, Sabahat Abla,
Şu parmağımın ucunda gördüğün yıldız var ya
Çok koşturdu peşimde zamanında
Ağustos böcekleri güldü bahçeden
Aldırmadı Sabahat Abla,
Anlatırken romatizma ağrılarını unutuyor
Kimse inanmaz belki, ama öyle dedi
Vermedi babam işi gücü yoktur diye
Niye inanmayacağım ki Sabahat Abla, inanırım
Derken ışığı yanan komşu evlerden bir bağırtı
Kız Aysel, geberesice yat artık, uyu!
Yarın sabah erkenden pazara gidivecez.
Komşu teyze kızına sesleniyor.
Kızına sesleniyor, ama ses benim yüreğimi deliyor
Sabahat Abla, ben gitsem artık gari?
Yarın sabah erken pazara gitcem
Nereye gidiyorsun, daha erken yavrum,
Daha eniştelerini anlatcem sene.

Sen artık yaşlandım demeyecek misin hiç,
Sabahat Abla!?..
Recep, Şaban, Ramazan;
Üç de ondan evveli
Koca yüzü mü gördü ablan,
Dediğinin üzerinden yirmi yıl geçti.
Sayısını ben bile unuttum, helvasını yediğimiz kocalarının.
İyi ki romatizmaların azmış, yine çarpıntın varmış,
Yoksa yağmur, çamur demez girmezdin eve.

Hayat seni yoramadı, ama sen hayatı yordun be, Sabahat Abla.
Torunlar bilsin neler yaşadığımızı diye
Buzdolabının atası, eski tel dolabını; çamaşır makinesinin atası tokacı
Sergilediğin, artık denizi göremeyen balkonunda
Uzaklara dalma sakın çayını yudumlarken

Aslında iyi yaşadın,
Güneşi, denizi bile eskittin; sen eskimedin.
Kızmazsan, “Laubali olma, evladım!” demezsen
Sana “Helal olsun be, Sabahat Abla!” diyebilir miyim?


01 Ekim 2012, Moskova

24 September 2012

Baharlardan sonbahar



























Yağmur yağıyor…
Sararmış yapraklar dallarını terk ediyor
Göçmen kuşlar yola revan olmuş
Hepsi aynı hüzünlü veda şarkısını söylüyorlar
Güneşsiz gökyüzünün bugünkü dekoru göçmen kuşlar ve bulutlar
Neyse ki rüzgar henüz üşütmüyor.
İlkbahardaki umut duygularım sonbaharda yerini hüzne terk etmiş; yürüyorum.
Yazı, denizi, güneşi sevdiğimden mi nedir, ruh halim hep böyle oluyor bu mevsimde
Ayrı düşmüş gibi oluyorum sevgiliden.

İlkbahar, yaz, sonbahar, kış…
Aslında bu böyle devam edip gidiyor.
Halbuki dertlenmenin ne gereği var;
Sonbahar da en nihayetinde bir bahar değil mi?
Ne günahı var sonbaharın karakışı haber vermenin dışında
Kışlık odununu kömürünü tedarik etmişsen,
Kalın bir palton, su geçirmeyen bir ayakkabın varsa.
Keyfini çıkart d’il mi ya?!..

Sabah çıkarken akıllık edip şemsiyemi aldım diye mutlu oluyorum
Yüzümü sararmış yapraklarını döken,
Her ilkbahardaysa yeni filizler veren kahraman ağaçlara çevirip yürüyorum,
Rüzgarın ıslığına ıslık çalarak eşlik ediyorum.


O bahar senin, bu bahar benim yaşayıp gidiyoruz işte.

Moskova, 24 Eylül 2012

08 June 2012

Kedicik
















Kedicik

Kedicik,
Biri sana dese ki
Çok mu sevindin beni gördüğüne
Bir takla at da anlayayım
Atma sakın.
Takla atan yalakalardan olma sakın!
Sana yakışmaz…
Kedicik,
Sen gel kendi kendinin efendisi ol,
Ve efendilik hevesin olmasın başka kedilere.


Moskova, 09 Haziran 2012

Bahara Merhaba
















Bahara Merhaba
Kahkahalarla gülebilmek için
Mutluluğu beklesem?
Olmaz!...
Belki de gülümseyemeden ölürüm.
Bırak şimdi kırk dereden su taşımayı,
İpe un sermeyi.
Aç perdeni, pencerelerini
Denizden esen deli yel doldursun içeriyi,
İçini…
Taze hava, yeni umutlar.
Belki de mutluluk bizi bekliyor.
Dışarı çıkmak lazım, dışarı!..

Güneş beni çağırıyor.
Görüyorum, seviniyorum
Çiçekler açmış dallarda
Ağaçların meyve vermesi yakın.
Kırlara koşmam lazım, kırlara...
Vakit yok, kır çiçekleri beni bekliyor
Veda etmeden bir sonraki bahara kadar
Görmem lazım çiçekleri,
Ziyaretçisi kelebekleri.
Göçmen kuşlar geri gelmişler,
Leylekler de gelmiş diyorlar.

Ya erguvanlar!?
Ben gidemeden eksildiler mi yoksa Boğazın güzelliklerinden?
Gidip bakmam lazım,
Gidip karşılamam, merhaba demem lazım bahara.

Moskova, 09 Haziran 2012


17 May 2012

Bu mudur, yoksa vatan hasreti dedikleri!?














Bu mudur, yoksa vatan hasreti dedikleri!?

Her sabahım gurbet gurbet
Yalnızlık sevişiyor baktığım karlı, boş sokaklarda
Bir şarkı duyuyorum sanki uzaklardan
Hüzzam ayrılıklar makamında
Düşlerim yavaş yavaş epriyor…sa da
Yuva yapmış yüreğimin derinliklerinde kuşlar
Yine de susmuyor içimde şarkı söyleyen çocuk
İnancım hep aynı
Gelecek günler umuda gebe
Biliyorum ki susarsa içimdeki çocuk
Düşlerim de sona erecek.

Şimdi Kadıköy Çarşısı cıvıl cıvıldır
Mevsim balıkları doldurmuştur tezgahları
Hava güzel ve mevsim müsaitse
Avare bir günümde voltalasam sokaklarını tek tek
Sokaklar beni içine alsa ana kucağı gibi
Bir sahafa dalsam
Raflarında eskilerden bir dosta, yüreğimi ısıtan
Yıpranmış eski bir kitaba rastlasam.
Sonra girsem bir semt kahvesine
Arasam masalarda aşina yüzleri
Biri seslense pişti oynanan masaların birinden
Çek hocam bir sandalye, dese
Çay içsek konuşsak,.. çay içsek konuşsak havalardan,
Eski günlerden ve hatta politikadan.

Yürüsem sahil boyu
Yarenlik etsem kedilerle, martılarla
Bir yel esse denizden
Koklasam, içime çeksem evlat kokusu gibi
Hatıralar canlansa, hüzünlensem azıcık

Derken terli bir sokak köpeği beliriyor köşeden
Eşelerken çöpleri hızla anlatıyor hayat felsefesini
Gerçekçi ol, imkansızı isteme diyor.
Duygular yüreğime dolanıyor
Yalnızlık sevişmeye devam ediyor
Baktığım karlı, boş sokaklarda
Bir şarkı duyuyorum sanki uzaklardan
Hüzzam ayrılıklar makamında.

Rüyalarım işte hep böyle,.. böyle
Bu mudur, yoksa vatan hasreti dedikleri!?

Moskova, 17 Mayıs 2012

12 August 2010

Kalemin Öyküsü

Ne olacak, alt tarafı kalem işte, deyip geçiştirmeyin! Kalbim kırılır. Bir kalemin kullananın elinde ne önemli işlevlere sahip olduğunu herkes bilir.

Ben, artık eskimiş de olsam yeni olduğum zamanlarda fiyakalı, yeni model bir 0,5 uçlu bir versatil kalemdim. Markamı boşverin; reklama girer.

Çok engin bir hayat tecrübem oldu. Kimler gelip, kimler geçmedi ki hayatımdan. Bir süre bir mahalle bakkalının veresiye defterinin arasında yaşadım. Ondan apartman sakinlerinin alışveriş siparişlerini not alan bir apartman kapıcısının eline geçtim. Daha sonra kapıcının bir lokantada garsonluk yapan amcaoğlunun kalemi oldum.

Bir ara gerçek bir kalem efendisi olan bir devlet memuruna hizmet ettim. Masasının üzerindeki kalemlikte, çakısıyla özenle yontup, ucunu sivrilttiği çeşitli renklerdeki eski tip kurşun kalemlerin arasına koyardı beni. Benim ve kurşunkalemlerin yanımız sıra kalemlikte bir pompalı dolma kalem, bir de divit vardı. Eski tip kurşun kalemlerden çok şey öğrendim. Yanlışlarını düzelten silgileri severlerdi, ama kalemtraşların dostları mı, yoksa düşmanları mı oldukları konusunda fikirleri yoktu. Öyle ya kalemtraşlar onların uçlarını açıp, sivriltip yazılabilir hale getirseler de ömürlerinden de alıyorlardı. Her sabah ütülü takım elbisesi, kolalı gömleği, elbisesine uygun renkteki kravatıyla, sinek kaydı tıraşlı olarak işinin başına gelen memurun sakalı ve tıraş bıçağı arasındaki ilişki gibi değildi ki bu. Sakal kesilse de daha gür olarak uzardı; ama kurşunkalemler açıldıkça ömürleri azalırdı.

Bu bakımdan yeni nesil bir kalem olarak ben onlardan daha şanslıydım. Hele yumuşak HB bir uç takıldığında kağıdın üzerinde kayar gibi hareket eder, güzel bir iz bırakırdım. Bilmem bu kötü bir huy mu; ama ben de insan seçerim; el yazısı güzel olanları daha çok severim. En çok da yazı yazarken, düşünme aralarında kaleminin sapını kemirenlere kızarım.

Bu kurşun kalemlerin çok iyiliklerini, dostluklarını gördüm. Hele bir tanesi vardı, yontula yontula neredeyse yok olmuştu. Bana deneyimlerini aktarır, bolca öğütte bulunurdu. Memur onun gövdesini özel bir sapa takıp boyunu uzatıp, hala kullanılabilir bir duruma getirmişti. Bu haline rağmen göreve devam ediyordu.

Sıfırcı bir öğretmenin öğrencilerinin notlarını yazdığı not defterinin arasında yaşamak hayatımın bunalımlı dönemlerinden biriydi.

Kalemlerin yazgısıdır. Elden ele dolaşırlar. Başından sonuna kadar tek bir sahibi olan kalemlere ender rastlanır. Ya sahipleri tarafından bir yerde unutulurlar, bir başkası bulur alır. Ya kullanılmak için birisinden ödünç alınır sonra geri vermeye unutulur. Ya da kaybolurlar.

Aslında mecazi anlamda değil, gerçek anlamda da korkum hep kırılmak oldu.

Atlattığım en büyük badireyse bir sıkıyönetim yargıcının kalemi olduğum dönemde oldu.

Aynı kalemin başka insanların ölümüne imza atmaması dileğiyle idam kararlarının verilmesi ve kararın imzalanmasından sonra sembolik olarak kalemin kırılması geleneğini biliyorsunuz sanırım. Benim korkum da yargıcın kalemi olduğum dönemde böyle bir şeyin başıma gelmesiydi.
Adamın yumuşacık bir kalbi olduğumu biliyordum. Günlük dertlerinden kurtulduğu, karısı ve iki çocuğuyla yaşadığı mutlu bir yuvası vardı. Ceketinin sol iç cebine beni yerleştirdiğinde kalbiyle daha yakın bir temasım oluyordu. Kalbinin ritminden neler hissettiğini anlayabiliyordum.

Ama askeri yargıçtı işte… Zaman çok kötüydü. Bu dönemde onurlu bir askerin, dürüst bir hukukçunun görev yapması çok zordu. Görev yaptığı mahkemede savcı iddianamesini okumuştu. Genç siyasi bir tutuklu için idam cezası isteniyordu. Şişirmece bir iddianame olduğunu herkes biliyordu. Egemenlerin gerekli bulduklarında raftan indirip başvurdukları Türk Ceza Kanunu’nun ünlü 146/1. maddesinden, “Anayasanın değiştirilmesi, bozulması ve kaldırılmasına "zor”la teşebbüs edenlere verilen idam cezasıyla yargılanıyordu.

“Gereği düşünüldü,” diye söze başlayıp herkes ayağa kalktığında, yargıcın sağ elinin avucunda, baş parmağı ve işaret parmağı arasında büyük bir baskı hissettim. Beni sıkı sıkıya kavramıştı. Diğer üç parmağıyla da gövdeme bastırıyordu. Belli ki çok gergindi. “Eyvah!..Tamam”, diye düşündüm; genç delikanlının sonu geldi, bu arada benim de sonum geldi. İdam cezası verildi ve yargıç birazdan çat diye beni ortamdan kıracak.

Kararın okunduğu dakikalar, uzun yaşanan bir hapislik gibi geldi bana. Yargıç, kararı hiçbir zaman anlayamadığım hukuk diliyle ağır ağır, tane tane okudu. Sonra herkes yerine oturdu. Yargıç, beni kürsüdeki dosyanın üzerine bıraktı. Şaşkındım, ne olduğunu tam anlayamamıştım. Ancak beni dosyanın üzerine bırakırken yargıcın kaslarının gevşediğini, elindeki gerginliğin yerini bir rahatlığın aldığını fark etmiştim. Ne olduğunu yargılanan genç de anlayamamış olacak ki şaşkın bir yüzle avukatına baktı. Avukat, gülümseyerek, beraat ettin gibisinden bir işaret yaptı. Ortalığa bir sessizlik hakim oldu. Sessizliği genç delikanlının izleyiciler bölümündeki anasının heyecan ve sevinçle hıçkırarak ağlamaya başlaması bozdu.

Korktuğum başıma gelmemişti, ancak bu gerginlik neredeyse ömrümün yarısını almıştı. Zaten bu olaydan çok kısa bir süre sonra yargıç emekliliğini isteyip serbest avukatlık yapmaya başladı.

Oysa yaşamımın başlangıcı biraz sorunlu da olsa ne kadar mutlu olmuştu.

Okula yeni başlayan bir çocuktu ilk sahibim. Babası, ilk çocuğunun okula başlamasının mutluluğuyla, beni kırtasiyeciden çizgili defterler, silgi, boya kalemleri, kalem kutusu ve bir de okul çantasıyla birlikte almıştı. Akşam çocuk babasını heyecanla karşılamış; beni, diğer kalemleri ve silgiyi kalem kutusuna koyup, defter ve kitaplarla birlikte çantasına özenle yerleştirmişti.

Çocuğun babası zaten okulda öğretecekler diye oğluna hiçbir şey öğretmemişti. Ancak okulun bulunduğu mahallenin sakinleri çoğunlukla memur aileleriydi ve çocuklarına daha okula başlamadan okuma yazmayı öğretmişlerdi.

İlk başta her şey güzeldi. Öğretmenin kara tahtaya tebeşiri cızırdatarak yaptığı şekillerin aynısını çizgili defterlerine yapıyorlardı: Düz çizgiler, yatık çizgiler, oval çizgiler… Aradan günler geçtikçe alfabenin harfleri, heceler...Fişlerin ve alfabenin okunması…Sayıların öğrenilmesi başladı…Öğrenilmesi diyorum, yanlış bir ifade oluyor; çünkü sahibimin dışındaki neredeyse bütün çocuklar bunları önceden biliyorlardı. İşte sıkıntılı günler bu zamanda başlamıştı. Arkadaşları alfabeyi sular seller gibi okurken o, hiçbir şey anlamıyor, okuyamıyordu. Okuma sırası kendine geldiğinde, buğulu gözleri alfabenin sayfalarında, onun için hiçbir anlam ifade etmeyen yazılarda, kımıldamadan oturuyordu. Nerede “Ali topu at”, nerede “Ayşe ip atla”?!

Başı uğulduyordu. Utanıyordu. Defterine yazarken sıkıntıdan kalemine o kadar bastırıyordu ki kırılacağım diye ödüm kopuyordu.

Öğretmenin çabaları da bir işe yaramıyordu. Sınıftaki diğer öğrenciler onun bu durumuna gülüp, alay ediyorlardı. Öğretmen, her gün arkadaşlarıyla eve haber gönderiyordu: Annesi babası biraz çalıştırsınlar,…Ona kadar sayı saymasını öğretsinler, diye.

Babası, kollarını sıvadı. Önce bit pazarında küçük bir kara tahta bulup, satınaldı, sahaflardan resimli masal kitapları aldı. Annesi ilkokul mezunu bir ev kadınıydı, ama oğluna ilk eğitimini verecek kadar bilgiliydi. Heceleye heceleye kitapları okudular, babaannesine, halasına, teyzesine, amcasına mektuplar yazdılar. Annesi küçük karatahtaya tebeşirle yazdı; o mektup kağıtlarına… Durmadan, usanmadan çalıştılar. Birlikte yazılar yazıp, ev ödevleri hazırlamaya, aritmetik problemleri çözmeye, resimler yapmaya başladık.

Çok zaman geçmedi arkadaşlarının seviyesine geldi. Ve hatta onları geçti. Akıllı, gayretli bir çocuktu. Kendine güveni gelince, eline ne geçerse okudu, aklına ne gelirse yazdı, resimler yaptı. Okuldaki mutsuz günlerin yerini mutlu günler aldı. Keyfimize diyecek yoktu. Onunla birlikte ben de çok şey öğrendim.

Ta ki bir kış günü, okul dönüşünde çocuğun ayağı karda kayıp düşene kadar. Yolun kenarındaki bayırdan aşağıya, ağaçların arasından yuvarlana yuvarlana düştü. O kadar kötü düştü ki kendisi bir tarafa, çantası diğer tarafa savruldu. Allahtan çocuğa bir şey olmadı, ama çantanın kapağı açılıp, içindekiler, defterler, kitaplar, kalemler ortalığa saçıldı. Yardımına koşanlar onu yerden kaldırdılar, kitaplarını, defterlerini, kalemlerini topladılar, çantasına yerleştirdiler. Şansıma bakın ki beni bulamayacakları bir yere, çalılıkların arasına savrulmuştum.

Burada belki bir aya yakın kaldım. Karlar eridi, çamurlara bulandım. Kirlenmiş, leş gibi olmuştum. Neredeyse toprağa karışıp tümüyle kaybolacaktım. Bir sabah köpeğini gezdiren yaşlı bir kadın beni buldu. Köpek yakınımdaki bir ağaca bir ayağını dayayıp ihtiyacını gördü. Sıçrayan damlalar bana da bulaşacak diye korktum. Bir bu eksikti zaten.

Kadın beni fark edince gelip yerden aldı, mendiliyle özenle temizledi; çantasına koydu, evine götürdü. Apartman yöneticisi kocasına verdi.

Yeniden normal hayata dönmüştüm. Elden ele dolaşma serüvenimin de başlangıcı oldu…Ondan öbürüne, öbüründen diğerine...

Yaşamımın diğer evrelerinde de mutsuz olduğum söylenemez. Geriye baktığımda mutlu günlerimin daha çok olduğunu düşünüyorum. Yaşadıklarımın hiçbiri öyle bir kalemde silinecek şeyler değil.

Hele hele şu günlerde keyfime diyecek yok. Ünsüz, genç bir şairin kalemiyim. Ünsüz olduğuna bakmayın bir gün herkes fark edecek onun yazdıklarını; elden ele, dilden dile dolaşacak şiirleri. Aşkla ilgili olanları delikanlıların, genç kızların sevdalarını süsleyecek.

Üniversitede öğrenci olan bu delikanlının inanılmaz bir ifade yeteneği var; duygularını kaleme dökme ustası, gerçek bir şiirbaz.

Darmadağınık çantasının içine koyuyor beni. Çantanın içinde ben ve kitaplarıyla birlikte mutlaka bir defteri olur. İlham geldiğinde hemen çantanın içine elini daldırır, önce beni, sonra defterini bulur, not alır.

Son zamanlarda iyice üretken oldu. Hele hele aynı fakülteden lüle lüle sarı saçları olan pembe yanaklı bir kıza aşık olduktan sonra…Okuluna giderken genellikle vapura biner. Dikkat ettim en çok vapur iskeleden ayrılıp Galata Köprüsü, Sarayburnu, Topkapı, Ayasofya manzarasını yakaladığında ilham gelip, kaleme kağıda sarılıyor. Eeee, çocuk haklı tabii; bu güzellik kimlere ilham vermedi ki…

Ben de tam efkarlanıp eski günlerimi andığım şu anda yine vapurla karşıya geçiyorduk. İçime tatlı bir hüzün çöktü. Yanlış anlamayın keyfim yerinde, beni sımsıkı kavrayıp, çalakalem yazan delikanlının parmakları arasında mutluyum.

Yakından motoruyla geçen bir balıkçının radyosundan yankılanan, onun çatlak sesiyle eşlik ettiği, Aşık Turabi’nin türküsünün ürperten dizeleri bile keyfimi kaçırmıyor:
“…
Neyin var da bugün neye yazmıyon

Kalem seni parça parça kırarım
Hiç mi benim hallerimi sezmiyon
Kalem seni parça parça kırarım…”

Ah balıkçı, bir bilsen biz şimdi parmaklarının arasında hazdan kendimden geçtiğim delikanlıyla ne işler beceriyoruz?

Ha gayret şair!.. Sarıl kalemine, sun yüreğinin güzelliklerini herkese.

12 Ağustos 2010, Moskova

31 March 2010

Kısacık Öykü

Fotoğraf:Selçuk Kayan


Kelebek Arkadaşım

Benim bir kelebek arkadaşım vardı, Allah rahmet eylesin.
Bir gün, tanıştığımız günün sabahında; Boğazda bir çay bahçesinde oturmuş çay içerken, olmadık şeylere üzülüp dertlendiğimi görüp, yüzünde bilgece bir ifadeyle:

“Aptal olma! Yaşadığın anın kıymetini bil, keyfini çıkar,” dedi, “Hayat bir gün, o da bugün.”

O an ne dediğini çok anlayamamıştım; aynı günün akşamı acı ölüm haberini aldım.
Gerçekten de dediği doğruydu.

31 Mart 2010,Moskova



26 February 2010

Şiir: Su Gibi Olmalısın
















Su Gibi Olmalısın
“Kendime”

Biliyorum be kardeşim, hayat zor;
Ekmek aslanın ağzında, her yerde kavga, gürültü…
Ama sen, su gibi olmalısın.
Bardakta bardak, şişe içinde şişe şeklini alabilmelisin.

Şimdilerde gerçi ben bir sürahi gibiyim; ancak umudum çok.
Durgun suların türküleri hüzünlüdür…

Eskiden dünya ateşten bir toptu
Sonra su, sonra da hayat oluştu.

Bazen yağmur, bazen kar…
Herkes buharlaşıp yok oldun sanırken sen,
Güzel bir günün müjdecisi güneşin araladığı bulutlardan
Süzülen ılık bir bahar yağmuru olabilmelisin.
Bir dağ yolu molasında sevgilinin
Ağaç kovuğundaki pınardan ağzına dolmalısın.
Dişlediği armudun içinden çıkabilmelisin.
Ya da yağan yağmurda saçlarından süzülen damla…

Bazen sevinç, bazen de hüzün gözyaşları
Ya da bir emekçinin alnındaki ter olabilmelisin.
Bir dost sofrasında rakıya eşlik edebilmelisin.

Kuytuda karlı bir kayın ormanının süsü,
Bir yumurcağın avucunda kartopu,
Bazen camda buğu, bazen yeşil bir vadide akarsu, sel olmalısın.
Bir çiçeğe can verebilmelisin.
Bazen kayaları döven hırçın bir dalga,
Damla damla birikip göl,
Çorak toprakların umudu olmalısın.
Uygun bir yatak bulabilirsen bir deli ırmak olup
Okyanuslara ulaşmalısın
Koynunda balıklar yüzmeli.

Moskova, 26 Şubat 2010

16 March 2009

Kerteriz Devri ( Öykü ) / M. Hakkı Yazıcı




















Kerteriz Devri



O akşam balıkçıların toplaştığı kahvede yine sigara dumanından göz gözü görmüyordu.
Selahattin, gözleriyle etrafı kolaçan ettikten sonra Mustafa’yı arkadaşlarıyla okey oynadığı masada otururken buldu. Yanlarına bir sandalye çekip oturdu.

“Oyunun bitince çıkıp biraz konuşalım,”dedi.

Mustafa:
“İstersen bir saat sonra senin eve uğrayayım.”

Masada oyun oynayan yeni yetme balıkçılardan biri:
“Abimizin alışkanlığıdır, eve erken gitmez; malum eve erken gider de bir sürprizle karşılaşır falan, d’imi?” diyerek densizlik yaptı.

Selahattin, sanki bu sözleri hiç duymadı. Mustafa sinirlenip, kötü bir şeyler söyleyecek oldu; Selahattin, aldırma, sesini çıkartma anlamında kaş göz işaretiyle onu susturdu.

Mustafa:
“Çıkalım istersen, buranın tadı kalmadı; dışarıda hava daha güzel,”dedi.

Birlikte kahveden çıktılar. Ayın bulutların arkasına gizlendiği, serin bir akşamdı. Hiç konuşmadan yürüdüler yolda.

Yürürlerken Selahattin, “O pezevenk trolcüdür,”dedi, “Her türlü meymenetsizlik vardır onda,” diye devam etti..

Sahile inip, Mustafa’nın sandalını denize saldılar. Mustafa, gençliğinin gücüyle küreklere asıldı, sonra motoru çalıştırdı.

***
Boğaziçi’nde, sonbaharda Eylülden başlayarak göçmen balıkların fener alayı geçişi başlar. Bahar aylarında Karadeniz’e çıkan, burada üreyen göçmen balıkların dönüşüdür bu… Karadeniz’den Boğaza sırayla girip, Marmara’ya geçerler. Önce Eylül-Ekim aylarında istavrit, sonra palamut hazretleri arzı endam eder; arkasından lüfer; onun arkasından havalar soğuyup, kışın ortasına gelindiğinde hamsi sökün eder: Balıkçıların bayramı başlar.

Ama ne var ki, İstanbul’da insanlar çoğaldıkça, balıklar azalmıştı. Yalnız balıklar değil, balıkçılar da azalmıştı.

Zaman değişmiş, eskilerin deyişiyle kötüleşmişti; Haliçte palamutların neredeyse elle yakalanacak kadar bol olduğu zamanlar çok geride kalmış, Sait Faik’in öykülerindeki balıkların çoğu tükenmişti artık:. Dülger Balığı, Sinagrit Baba...Bu duruma üzülmek, kolayına kaçılıp, nostalji, eskiye öykünme deyip geçiştirilemez.

Yine de balık bereketinin uğradığı yıllar da olmaz değildi.

Balıkçılar, martıların bile uykuda olduğu sessiz İstanbul gecelerinde denizin vereceği rızkın peşine düşerler.

Denize dik inen dar sokaklarda balıkçıların evleri, kahveleri, alışveriş ettikleri bakkalları, manavları vardır. Balığın bereketi varsa sokaklar şenlenir. Sokak aralarında koşuşturan, oyun oynayan çocukların neşesinden bile anlarsınız bunu. Evlerin bacaları keyifle salarlar dumanlarını. Belli ki balık bereketi odun kömür bereketini de beraberinde getirmiştir. Veresiye hesaplar kapatılır, dolu filelerle dönülür evlere.

***
Hikayemizin kahramanı Selahattin Menekşe, balıkçı mahallelerinde bir efsane gibi anlatılan, namı yürümüş ihtiyar bir balıkçıydı. Denizden eli boş döndüğü hiç görülmemişti. Bazıları bunu meslek sırrı olarak gizlediği, onun da yaşlanmış, kendisini emekli etmiş bir Rum balıkçıdan devraldığı söylenen kerterizine yorarlar; ancak onun usta bir balıkçı olduğu hiç tartışılmazdı.

Zamanın acımasızlığına o da yenilmiş, yaşlanmıştı. Oysa bir zamanlar deniz gibi fırtınalı bir hayatı vardı. Kıyılar ona göre değildi; dalgaların kucağında otururdu. Balık peşinde bitkin düşse de, acı poyraz yüzünü dilimlese de denizin suyu bütün yorgunluğunu silerdi.

Onun hakkında başka hikayeler de anlatılırdı. Denizin cimrileştiği, balıktan ümidin kesildiği bir gece, eve her zamankinden erken döndüğünde çok güzel olduğu dillerde dolaşan karısını mahalleden bir taksiciyle birlikte yakalamıştı. Daha sonra karısı taksiciye kaçmış, o da hayata küsmüştü… Bir daha hiç evlenmemişti… Ancak onun İskele Meydanı’nda küçük bir tuhafiyeci dükkanı olan bir kadına gizliden sevdalandığı yine dilden dile dolaşırdı.

En az haftada bir kez kadının dükkanına uğrar, ufak tefek alışverişler yapardı. Ama aldıklarını ne yaptığını, tuhafiyeci kadınla daha ileri düzeyde bir ilişkisi olup olmadığını kimse bilmezdi.
Selahattin’in aşkı belki de dokunmadan yaşanan aşklardandı. Temiz, ama karşılıksız…

İşte böyle biriydi ihtiyar…

Selahattin, artık emekli olma zamanının geldiğine kanaat getirdiğinde sevdiği, güvendiği genç bir balıkçıya kerterizini devretmeyi düşündü. Bu bir gelenekti…

Uzun uzun düşündükten sonra bütün diğer yeni yetme balıkçılardan farklı, sakin, efendi, dürüst biri olduğunu düşündüğü genç balıkçı Mustafa’ya meslek sırrını aktarmaya karar verdi.

***
Denizden esen rüzgar Selahattin’in keyfini geri getirmişti.

“Sen Sait Faik’i bilir misin?”

“Duydum,” diye cevap verdi Mustafa.

“İstanbul’u seversen Sait Faik’i, Orhan Veli’yi bilmelisin; o zaman daha çok seversin.”

“...”

“Bak sana Sait Faik’le ilgili duyduğum bir hikayeyi anlatayım:
Sait Faik’e, o vakitlerin yazarlar derneği bir ödül verecek olmuş. Dernekçi takımı, bu hiç kimseye müdanası olmayan, uçarı yazarı birkaç gün öncesinden Beyoğlu’nda yakalamış, binbir ricada bulunmuşlar, töreni unutmayıp zamanında gelsin diye sıkılamışlar… Bizimki dernekçileri kırmamış; tören günü, zamanında yazarlar derneğine gitmiş. Yağmurlu bir günmüş...Sait’in sırtında o meşhur buruşuk yağmurluğu, başında da eski bir şapka varmış. Dudağının kenarından hiç eksik etmediği sigarasıyla kapıya dayanan bu garip adamı dernek lokalinin kapısındaki görevlinin gözü hiç tutmamış. Onu içeri almamış. Biraderim, burası yazarlar derneğinin lokali, balıkçıların işi yok, demiş…Zaten Sait Faik’in canına minnet; bahanesi hazır nasıl olsa, fazla üstelemeden geri dönmüş.

Dernekçiler Sait Faik törene gelmeyince fena bozulmuşlar. Ertesi gün, yine Beyoğlu’nda bir yerde yakalamışlar. Yahu söz verip de niye gelmedin, bizi rezil ettin, diye çıkışmışlar.

Sait Faik, mavi gözlerinde ışıltıyla gülmüş: Ben ödülümü kapıcıdan aldım arkadaşlar, gerisini boşverin, demiş."

“...”

“Bak Mustafa, iyi bir asker nasıl üniformasını hiç çıkarmaz, onunla gurur duyarsa, iyi bir balıkçı da kılık kıyafetinden utanmaz.”

“...”

Selahattin, sanki bütün balıkçı hikayelerini bir gecede anlatıp, bitirmek istercesine devam etti.

“Peki Kör Agop’u bilir misin?”

“Onu da duydum.”

“Kör Agop, İstanbul’un efsane balıkçılarındandır. Sonra meyhaneci oldu ya, olsun… Ben, ayda bir kere Agop’un mezarına ziyarete gider, toprağını rakıyla sularım.”

Kerteriz mekanına yaklaşmışlardı. Deniz zorluk çıkarmamış, çabuk yol almışlardı.

Selahattin:
“Kör Agop’un anısına içelim,” diyerek iç cebinden eksik etmediği otuzbeşlik rakı şişesini çıkardı.

Birbuçuk saat sonra Selahattin’in kerterizinin bulunduğu denizin kayalarla kucaklaştığı yere gelmişlerdi.

Artık Selahattin’in kerteriz sırrı Mustafa’daydı.

***
Kıyıya geri döndüklerinde saat iyice ilerlemiş. Nerdeyse balıkçıların denize açılma saati gelmişti.
Hem sarhoşluk, hem de yorgunluk bir araya gelince Selahattin ayakta duramaz hale gelmişti. Mustafa koluna girdi; sürükleye sürükleye evine götürdü.

Bahçe içinde, tek katlı, eski, dökük ahşap bir evdi. Evin içinde küf kokusu vardı.

Selahattin’in yattığı odaya girdiler.

Odanın bir köşesinde dağınık bir yatak vardı. Diğer köşesindeyse hiç kullanılmamış tuhafiye malzemeleri istiflenmişti.

Bir zamanlar deniz gibi dalgalı olan, dalgaların kucağında oturan usta bir balıkçının dokunmadan yaşadığı aşkının hikayesini anlatıyordu bunlar. Sevdalandığı kadını görme bahanesi olan alınmış tuhafiye malzemeleri duvarın dibinde tepeleme yığılmıştı.

15 Mart 2009, Moskova

05 January 2009

Albüm


Albüm

(Yeni Rus yazınından kısa öyküler -1) 

Anatoli Gavrilov

Çeviri:
M. Hakkı Yazıcı

Kaynak: Dünyanın Öyküsü Dergisi, Nisan-Mayıs 2012


Nikolay Petroviç emekli olduğunda ona bir albüm ve bir çalar saat armağan edildi.

“Çok bir şey değil,” dedi karısı.

“Ivır zıvır,” diye yılışıkça güldü kızı.

Nikolay Petroviç cevap vermedi. Ara sıra vakit geçirdiği, üstünkörü düzenlenmiş odasına çekildi: bir masa, bir divan, bir eski transistörlü radyo.

Kullanma talimatlarını okuduktan sonra çalar saati kurdu, ayarladı ve uzak stepte donarak ölen bir çoban hakkındaki şarkının çınlayan tanıdık melodisini duydu.

Albümün kabı, üzerinde bir altın işlemeli yazı bulunan yeşil kadifedendi: “Sevgili Nikolay Petroviç’e Kıyma-Makinesi Mağazası topluluğundan.”

Şimdi, kendi fotoğraflarını aile albümünden şahsi albümüne aktarabilirdi.

Bunların hepsi onbeş kadardı: okul, askerlik, evlilik, 1 Mayıs gösterileri, Gorlovka’ya gezi…

Bütün bu fotoğrafların içinde onu sarsan ilk şey, hüzünle baktığı, bir sebeple hoş görmediği, yalnız şu küçük solmuş olanıydı-gülümsüyor muydu: çıplak, tombiş yumurcak, bacaklar havada, iki ön dişi görünen, bir yer kilimin üzerine uzanmış ve gülümsüyor…

Arkası yazılıydı:”Nik bir yaşında.”

“Nik bir yaşında,” dedi Nikolay Petroviç yüksek sesle.

Pencereden alacakaranlığın köyün üzerine çöktüğü görülüyordu.

Ortalık tamamen kararmıştı.

Köpek ulumaya başladı.

Duvarın öbür tarafında kızı kaset çalarının düğmesini açtı: “Haa-yat yee-ni-den yaa-şan-maa-ya-caaaak…”



"Yeni Rus Yazını-Booker Ödülleri "GLAS Yayınevi, Moskova-Rusya
1994 baskısından



Anatoli Gavrilov (1947), dış dünyayla ve edebiyat çevreleriyle çok fazla ilişkili olmadan, postanesinde çalıştığı, Vladimir’de, küçük bir Rus kasabasında yaşıyor. Geleneksel Rus edebiyatının çekim alanında “küçük adam”ın öykülerini yazıyor.
Pek çok Avrupa diline çevrilen Gavrilov’un öyküleri Rusya’daki taşra yaşamını anlatmaktadır.

03 January 2009

Moskova Öykücükleri (1)


Vladimir

Yılbaşı yaklaşıyor. Rusya’da on günlük uzun bir tatil var; herkes çoktan tatil planlarını yaptı ve gitti. Bense buradayım. Bu uzun on gün yalnız başıma nasıl geçecek diye kara kara düşünüyorum.
Nasıl vakit geçirsem?

Dolaşsam, Arbat’a gitsem. Eğer oradaysa, sokağın başını mekan tutan dostum Vladimir’in saksafonundan çıkan ezgileri dinlesem…

Vladimir Matiushionok, Belarusya Radyo-Televizyon Senfoni Orkestrası’nın solistlerinden. Yani önemli bir sanatçı, ama ekmek derdinden sokak müzisyenliği de yapıyor. İlk gördüğüm ve müziğini dinlediğimde biraz sohbet olanağı bulmuş, CD’sinden de almıştım. Benim Türk olduğumu ve müziğinin hayranı olduğumu öğrenince o da çok mutlu olmuştu.

Moskova Metrosunda her köşede bir sokak çalgıcısı bulmak mümkün... Hangi metro istasyonunda kim çalar biliyorsun. Geçenlerde Arbat’ta metro girişinde akşam üzeri amfisiyle, çalgıcılarıyla bir orkestra kurulmuştu. Bateristin kocaman davulunun üzerinde “Arbat Beat” yazıyordu; demek ki orkestranın ismi bu.

Ancak Vladimir’in yeri benim için başka… Bana göre çok önemli bir müzisyen.

Vladimir’i uzun süredir göremiyor; merak ediyordum. Havalar malum çok soğudu; belki ondan gelmiyordur, diye düşünüyorum. Ama endişe etmiyor da değilim. Yoksa kötü bir şey mi; ağır hastalık falan mı var?

Arbat Meydanı’na kadar yürüdüm. Sonra tabii ki sevdigim güzergahın başından sonuna kadar, eski Arbat Sokağı’nı baştan sona katettim. Meşhur Rus blininden yedim.

Arbat Sokağı yine çok canlıydı. Sokak ressamları, müzisyenleri mutad mesailerindeydi. Sokağın başında Vladimir’i de görünce sevinçten deliye döndüm.

Selamlaştık. Çalmaya ara verdiği bir sırada, “Yahu Vladimir, nerelerdesin, uzun süredir seni göremiyorum. Merak ettim,” dedim.

“Merak edecek bir şey yok; orkestra ile uzun süreli bir turneye çıktık,” dedi. Mutlu bir şekilde gittikleri yerleri, verdikleri konserleri anlattı.

İçim rahatladı.

Beni mutlu etmek için çok sevdiğimi bildiği bir Rus şarkısını, “Kak upanitelniyi vı Rassiye veçeram”ı çalmaya başladı. Eksi on derece soğukta, ayakta, kımıldamadan, nefesim kesilmiş bir halde dinledim.

Arkasından Beatles’dan “Yesterday”i çalmaya başladı. Bu parçayı da çok severdim ve onu sabaha kadar dinleyebilirdim; ama hava çok soğuktu. Soğuğa Vladimir kadar alışkın değildim.

Elimi sallayıp, “Hoşça kal,” dedim. O ise dudaklarını saksafonundan, parmaklarını tuşlardan ayırmadan çalmaya devam ederken “güle güle” anlamında gözünü kırptı.

İstemeye istemeye, arkamda saksafonundan çıkan güzelim ezgileri bırakarak uzaklaştım.

01 Ocak 2009, Moskova

Öykü : Bir çift kırk numara ayakkabı;



Bir çift kırk numara ayakkabı;
bir çift de, aynısından, kırk iki numarasından


Ankara’da Ulus Şehir Çarşısı’nda Güneş Ayakkabı Mağazası diyeceğim; neresi diyeceksiniz?

Ben henüz çocukluktan çıkmış, erkekliğimi yeni yeni fark ettiğim sıralarda diyeceğim; ne zaman diyeceksiniz?

Neyse, bunların hiçbirinin anlatacağımla ilgisi yok.

Başımdan geçen bir olayı anlatacağım anlatmasına da bu defa, olur mu böyle şey diyeceksiniz. Aslında bana da tuhaf geliyor, ama gerçek: Ben oniki onüç yaşlarında iken çırak olarak çalıştığım ayakkabıcıda başıma geldi bu olay.

Her ne kadar mağazanın erkek ayakkabıları bölümünde çalışıyor, kadın ayakkabıları bölümünde çalışan arkadaşım Nafiz’i için için kıskanıyor olsam da işimden memnundum. Çırak olarak dediysem de bunun ötesine geçmeye yeltenmediğim de yok değildi.

Ankara’nın insanı canından usandıran sıcak yaz günlerinden biriydi. Bir Çarşamba günüydü diyeceğim, nerden hatırlıyorsun bunca zaman sonra, diye yine kuşkuyla soracaksınız. İyi hatırlıyorum; zira bizim mağazanın duvarının hemen arkasındaki Karpiç Gazinosu’nda Çarşamba günleri yapılan kadınlar matinesinde sahne alan şarkıcıların hançerelerinden çıkan nağmelerle dükkan şenlenmişti.

Benim nerdeyse ondan daha fazla satış yapmamı bir türlü kabullenemeyen öğretmen emeklisi tezgahtar Osman Abi, sırf bana eziyet olsun mağazanın bizim bölümümüzdeki ayakkabı kutularını tek tek açtırıp ayakkabıları sildirdiği, yerleri bir kez daha paspaslattığı o öğlen sonrasında, işimi bitirip dükkanın önüne çıkmış, vitrine bakan, artık ezberlediğim, “Buyurun içeride daha fazla çeşidimiz var. Almanız şart değil bir bakın,” sözleriyle avlayıp içeri çektiğim bir müşterim oldu.

Giyinişinden, davranışlarından çevredeki devlet dairelerinden birinde memur olduğu izlenimi veren orta yaşlı, takım elbiseli bir adamdı. Teşhirdeki bütün ayakkabıları tek tek süzdü; sonra beğendiği birkaç ayakkabıyı denedi.

Beğendiği kırk numara, siyah, mokasen ayakkabıyı gösterip “Bunun kırk iki numarası da var mı?” diye sordu. Raflardaki kutulara uzanıp istediği ayakkabıları çıkarıp verdim.

“İki çifti de alıyorum,” dedi. Meraklanmış ifadeyle baktığımı fark edip, mahçup bir şekilde açıklamada bulundu:

“Benim bir ayağım kırk, diğer ayağım kırk iki numara,” dedi. “Pek rastlanan bir şey değil, ama öyle.”

Ayakkabıları paketlerken “Sizin için çok masraflı oluyordur. İhtiyacınız için aynı ayakkabıdan iki çift almak zorunda kalıyorsunuz,” dedim.

“Üzülmene gerek yok,” diyerek gülümsedi. “Benimkilerin tersine bir ayağı kırk, diğer ayağı kırk iki numara olan bir erkek kardeşim var. Benim zevkime güvenir, itiraz etmeden aldığım ayakkabıları giyer. Açığa çıkan ayakkabıları da o giyiyor,” dedi.

Uğurlarken “Ayağınızda paralansın,” dedim.

Şaşırmıştım, ama sonuçta iki çift ayakkabı satmıştım. Tabii ki en çok da patronum memnun oldu.

Benim o mağazada çalıştığım süre içinde aynı müşteri bir kez daha geldi. Ayakkabılardan çok memnun kalmış. “Geçen defa bir ayakkabı beğenmiş, aklım kalmıştı; onu da alacağım,” dedi: İki çift daha ayakkabı sattım.

31 Aralık 2008, Moskova