31 March 2015

Uzun kavak altında uzun yazar oğulları / M. Hakkı Yazıcı



Uzun kavak altında uzun yazar oğulları / M. Hakkı Yazıcı



Hevesli bir genç yazar adayı aylarca uğraşmış kalınca bir roman yazmış.

Yazarın soyadı da huyu gibiymiş, yani ismiyle müsemma imiş: Uzunkavakaltındauzunyazaroğulları

Kendisi çok sevmiş, beğenmiş yazdıklarını; ancak bu romanını yayınlatmak için nefesi kuvvetli editörü olan bir yayınevi bulamamış.

Pek sevmişti yazdıklarını, ama başkalarına beğendirebilecek miydi, bunu bilmiyordu.

Hatırını kıramayan, edebiyat meraklısı bir arkadaşını romanını okumaya razı etmiş.

Bir hafta sonra arkadaşının kapısına dayanmış:

“Okudun mu romanı?”

“Okudum.”

“Hoşuna gitti mi?”

Arkadaşı:

“Sonu iyi idi, ama başını unuttum,” diye cevap vermiş.

“O zaman bir daha oku,” diye üstelemiş yazar heveslisi.

Arkadaşı kıramamış, “Tamam,” demiş.

Dayanamamış, ertesi günü yeniden dayanmış arkadaşının kapısına.

“Nasıl?” diye sormuş.

Arkadaşı:

“Başı iyi, ama şimdi de sonunu unuttum,” demiş.

Yazar heveslisi, bakmış çaresi yok, bundan böyle kısacık hikayeler yazmaya karar vermiş.



Moskova, 31 Mart 2015

27 March 2015

Günaydın Anneciğim ( Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı


Fotoğraf: Murat Uzsoy




Günaydın Anneciğim




“Anneciğim, günaydın! Bugün hava ne kadar güzel ve güneşli değil mi? Hayırlı sabahlar olsun.”

“Kimsin sen, neredesin? Bana anne diyorsun. Benim kızım yok ki. İki oğlum var. Onlar da burada değiller.”

“Anneciğim, senin bir kızın vardı. O da benim. Senin oturduğun sıranın biraz ilerisinde, karşı sırada oturuyorum. Başımda çiçekli bir şapka var. Yüzüm denize dönük. Hava güzel ve güneşli, ancak hafif bir lodos var. Deniz biraz dalgalı; ama artık korkmuyorum. Alıştım. Bir kere bak, beni göreceksin. Bir defa bakman yeterli, benden tarafa fazla bakma. Yanına da gelmeyeceğim. Bununla yetinmek zorundayız. Bunun kuralı böyle. Hafif bir esinti gibi girip çıkacağım hayatından, hep yaptığım gibi.”

Vapurla Kadıköy’den Karaköy’e geçiyordu.  Fındıkzade’ye akraba ziyaretine gidecekti. Oturduğu yerden biraz dikilerek ileriye, karşı sıralara baktı. Çiçekli şapkalı bir kadın oturuyordu. Göz göze gelemediler. Kadın denize bakıyordu. Lodosun kabarttığı dalgalara takılmıştı gözü.

Ruh yerinde durmuyor, başka bedenlerde kendine yer buluyordu belki.

 “Evet, vardı; bir kızım vardı, ama onu yitirdim. Koruyamadım onu. Gözümün önünde dalgalı deniz yuttu onu.”

“O anı hatırlıyor musun?”

“Hatırlamaz olur muyum? Hiç aklımdan çıkmadı ki!

Zor günlerdi. Mübadele zamanı… Gideceksiniz dediler; olmaz dedik, dinleyen olmadı. Toprağımızdan, çiftimizden, çiftliğimizden, hayvanlarımızdan, komşularımızdan ayrılıp, bilmediğimiz bir başka vatana gidecektik.

Yeni evlenmiştik, düğünümüzü yapamamıştık; seneye yaza elimiz bollanınca yaparız demiştik. Zoru becermiştik; bütün engelleri aşıp birbirimize kavuşmuştuk babanla. Eee, kolay değil iki farklı dinden insanın evlenmesi. Babam olmasa bu iş olmazdı; yüreği yumuşacıktı, anlamıştı birbirimizi sevdiğimizi.

Çok geçmemiş sen doğmuştun.  Baban Niko bizimle gelememişti. Olmaz dediler, onun dini başkaymış.

Birkaç gün içinde Gülcemal’in güvertesinde buluvermiştik kendimizi, annem babam ve kardeşlerimle.  Dünyamız allak bullak olmuştu. Sen, daha kundakta bebektin. Hepimizin yüzünden düşen beş parçaydı. Kötüydük kısacası.

Birden deniz kabarmıştı. Koskoca Gülcemal vapuru, bir dalganın üzerinde şaha kalkmıştı.  Elimden düşüvermiştin. Kayıvermiştin güvertede. Her şey birden olmuştu. Düşüvermiştin o azgın denize. Koşmuştum. Hepimiz koşmuştuk. Atlayamamıştım denize. Çekip, alıp, kurtaramamıştım seni yutan dalgaların koynundan.

Suçluydum. Becerememiştim. Elimden bir şey gelmemişti. Hiç affetmedim kendimi bu yüzden. Her gece rüyama girdi o an. Yıllar geçti kendimi kurtaramadım bu suçluluk duygusundan. Hep düşüncelerime girdin. Başka çocuklarım oldu, ama seni hiç unutamadım.”

“Anneciğim, sen suçlu değildin. Yazgımız böyleydi. Yeter artık kendini üzüp, paraladığın.”


27 Mart 2015, Moskova

03 March 2015

Ola ki Yaşar Kemal duyar diye…/ M. Hakkı Yazıcı






























Ola ki Yaşar Kemal duyar diye…

Bir gün bütün çiçekler beyaz mı açmalı,
Diğer renklere haksızlık olmaz mı Yaşar abi?
Yani o senin sevgili Toros yaylalarındaki gibi...
Bütün bahçeler, kırlar rengarenk olsa be Yaşar abi
Mesela önce şu senin dediğin gibi başlasak
Renkleri kirletenlerden bi yakamızı sıyırsak. 

Her yerde özlediğimiz hür ve mesut şarkılar söylense
Şarkıları bir ağızdan, ama herkes kendi dilinden söylese 
Mesela diyorum ki yıldızlar da bizim dilimizde söylese.

Penceremizden uzansa nur
İstediğimiz şekilde doğsa gün
Dilediğimiz gibi yağsa yağmur

Apansızın, çırılçıplak  gelse kapımıza bahar
Bizim hatırımıza başka türlü esse deli rüzgar
Toprağa düşen tohumları komşu diyarlara taşısa
Köyünde herkesin bir beyaz badanalı evi olsa
Hayatı herkes dilediğince, doya doya yaşasa.

Senden öğrendik bir arada olamayacağını sevgiyle nefretin,
Bir masada demlenemeyeceğini Abdi Ağayla İnce Memedin
Ve yine senden öğrendik sevmeyi, istemeyi, kavgayı; börtü, böceği, 
Ufka, bulutlara, güneşe, gökyüzüne bakıp hayal kurmayı 
Hiç gökyüzüne biter mi hayranlığımız?
Ve hele hele Yaşar abi, sana,
Anadolu halklarının ozanına...
Senin dilinden anlamak 
Daha da güzelleştiriyor
Suyu, toprağı, insanı,…
Sen abilerin en hası,
Kürtlerin en Türkü, Türklerin en Kürdüydün 
Tesellimiz şu ki ışığın hep üzerimizde olacak Yaşar abi!


Moskova, 03 Mart 2015

17 February 2015

Büyük harflerle kayda geçti aşkımız / M. Hakkı Yazıcı









































Büyük harflerle kayda geçti aşkımız

Hiçbir şeye olmaz, olmaz dememeli insan bu hayatta!

Boynunda uçuşan bir eşarp bile olmaya razıyken ben,
Koynunda sevgilin olmuş buluverdim kendimi aniden.

Şimdi o rüzgarda uçuşan yapraklar bile benden hafif değil.

Kaf dağının ardındaki coşkun akan çaylar, yeşil çayırlar, renkli çiçekler,
Av peşindeki kurtlar, yükseklerde uçan kartallar, yerde sürünen kertenkeleler,
Pamuk Prenses, Kurbağa Prens, Sindirella, Çizmeli Kedi falan, hepsi şaştı,
Bu, ancak bir asırda bir falan yaşanan, tarifi mümkün olmayan bir büyük aşktı.

Kendimi inanması zor tatlı bir rüyada göklerde uçarken buluvermiştim.

Fırtına durdu, deniz sakinleşti, gemiler yolunu değiştirdi, martılar sustu,
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde diyarında bütün saatler durdu,
Mutluluğumuzun şahidi, börtü böcek, cümle çiçek ve her türlü kuştu.

Hep öyle bilirdik ya, bütün sular denizlere ve okyanuslara akar diye
Sanki dereler, çaylar, nehirler tersine tersine kaynağına akıyordu işte
Bulutlar yağmurla ıslandı, sırılsıklam oldu; tarlalar öyle bakakaldı.
Dünya halini; ölümleri, savaşları, enflasyonu bile unutuyorduk az kaldı
Umurumuzda değildi veresiye defterindeki borçlar; manavdı, bakkaldı.

Kaptanın seyir defterinde büyük harflerle kayda geçti aşkımız
Manda yuva yapmaz söğüt dalına diyenler kıskansın.


17 Şubat 2015, Moskova

15 February 2015

Şimdi ben aşık oldum diye yazsam / M. Hakkı Yazıcı
























Şimdi ben aşık oldum diye yazsam
Haber olur mu birinci sayfaya
Yoksa illa köpek mi ısırmalıyım?

Demeyin öyle, teneşir paklar falan diye
Kırkından sonra azanlardan değilim valla
Hele sen, hiç mi hiç konuşma Mücella!
Suçunun farkında değilsin belli ki hala.

Ben de biliyorum
Roma hamamında keselenip,
Şengül hamamında durulanılmaz
Ama sanmayın ki hep beni bekler
Bütün hamamların göbek taşları

Önemli değil zaman ve mekan
Doyasıya iç nerde su bulursan
Ve hatta fazlasını bulursan
Kaçırma bir güzel yıkanıp paklan.

Bulduysan aşkı, hiç durma yaşa.

Mücella, sen yalnız yaşamak kolay mı sanıyorsun?
Saçlarını savurup, öyle diyorsan çok yanılıyorsun

Teselliyi kadehlerde arasan da faydası yok
Hele güneş de gidip, gün akşama bırakınca yerini
Suskunluk büyüyünce sokaklarda
Hele hele ay ve yıldızlar da bulutların arkasına saklanmışsa
Sana yarenlik edecek dört duvardan başka bir şey kalmamışsa
Damarlarında bir tuhaf duygu dolaşmaya başlamışsa.

Uflaya puflaya geçen Sirkeci-Halkalı banliyö trenin sarsıntısında
Kadehler sana seslenir, aşk lazım, aşk
Oysa son yolcular uykulu, yorgun; aşktan bihaber

Galata Kulesi’yle Beyazıt Kulesi arasına
Çamaşır ipi germiş Mücella
Süt beyazı sütyenler, külotlar savruluyor rüzgarda
Ah, o aklımı başımdan alan kısacık kombinezonu yok mu, ah.
Altından balıkçı tekneleri, geçiyor haliçte
Vapurlar, düdüklerini öttürüp selama duruyorlar
Takalar, mavnalar sıra sıra…

Sirkeci-Halkalı banliyö treninin son yolcuları bile farkında değil
Fena halde aşığım ben

Şimdi ben aşık oldum diye yazsam
Haber olur mu birinci sayfaya
Yoksa illa köpek mi ısırmalıyım?

Moskova, 28 Ağustos 2014

07 February 2015

Kısa ( Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı


Kısa / M. Hakkı Yazıcı

Bir iş gezisindeydi. 

Bu uzun iş gezisindeki uzun toplantılardan, uzun konuşmalardan iyice bunalmıştı.

Birgün öğle yemeği arasında, çarşıda bir berberin önünden geçerken saçlarını kestirmeye niyetlendi. Uzun zamandır, oradan oraya koşturmaktan tıraş olmaya fırsat bulamamış, saçları iyice uzamıştı.

Hep alıştığı, huyunu suyunu bildiği berberi uzaklardaydı. Ama bu seferlik çaresiz bir başkasına tıraş olacaktı.

İçeride başka müşteri yoktu. Berber koltuğuna oturduğunda hemen sorgu suale tutulmaya başladı. Bu yaşlı berber, birden ona uzun toplantılarda, uzun konuşanları hatırlattı. Hele hele o, kendisine baygınlık geçirten, başladığında en az bir saat konuşan uzun boylu, uzun burunlu adam yok mu? Şimdi yandım işte, diye düşündü. Bir an vazgeçip, dükkandan kaçmayı düşündü.

Ancak çok geçti, bir kere berber koltuğuna oturmuştu artık.

Berberlerin gevezeliklerini bilir ve hiç hoşlanmazdı. Yabancıydı ya, şimdi berberin kimsiniz, kimlerdensiniz, nereden geliyorsunuz, ne iş yapıyorsunuz, evli misiniz, çocuğunuz var mı türünden sorularıyla karşılaşacağını hemen anladı.

Berber, bir şey sorduğunda daha fazla konuşmasının önüne geçmek için, ciddi bir surat ifadesiyle “Kısa kesin!” dedi.

Berber, çaresiz konuşmadan tıraşa başladı. 

Berber çırağının uzattığı gazeteye göz atarken, dalmıştı. Yaşlı berberin “Sıhhatler olsun, beyefendi,” demesiyle kendine geldi.

Aynaya baktığında sadece askerdeyken ve askeri cezaevindeyken olduğu kadar kısacık saçlı, şaşkın şaşkın kendisine bakan bir surat gördü.


Moskova, 09 Şubat (kısacık günlerin kısa ayı) 2015

03 February 2015

M. Hakkı Yazıcı’nın kaleminden: Yitik Zamanlar Dükkanı

Kaynak: http://www.moskovalife.com/

M. Hakkı Yazıcı’yı okurlarımız TürkRus.Com’a yazdığı öykü tadındaki makalelerinden tanıyor. 


Rusya’da, hayata dair çelişkileri, ince bir bakışla fark edilebilecek detayları bazen mizahın, bazen hüznün sosuna batırarak sunuyor okurlarına. Ancak M. Hakkı Yazıcı’nın yazın hayatı Rusya yıllarıyla sınırlı değil. Yayınlanmış pek çok öyküsü var.


İşte Yazıcı’nın kısa öyküleri “Yitik Zamanlar Dükkanı” adlı kitapta okurlarıyla buluştu. 


İstanbul’da Kanguru Yayınları tarafından basılan kitabın tanıtım yazısında, kitaba adını veren öyküde bir kesit var:


“Ben de sokakta uzun bir kuyruk gördüğünde merak edip soranlardanım. Caddenin karmaşasından, kalabalığından eser olmayan tenha bir sokakta oluşmuş uzun kuyruğu görünce durdum. Sıranın başında içinde ne satıldığı belli olmayan camları kirli eski bir dükkan vardı. Dükkanın vitrininde açıklayıcı ne bir yazı, ne de sergilenen bir ürün vardı; tabelası da yoktu. Kuyruktakiler sırayla, teker teker içeri alınıyordu...”


Büyük keyifle okuyacağınıza inandığımız kitabı www.idefix.com dahil pek çok internet kitapçısından da sipariş edebilirsiniz.


26.1.2015

28 December 2014

Ben aşklarımı yaşamaya devam edeyim / M. Hakkı Yazıcı


















Efendim, diyorlar ki, İstanbul’un altından tünel yaptık,
Şu kadar dakikada Ayrılık Çeşmesi’nden Kazlıçeşme’ye geçiyorsun
Soruyorum deniz var mı, deniz?
Bazen lodosu, bazen poyrazı hissediyor musun teninde?
Haydarpaşa’yı yeniden görmenin heyecanını yaşıyor musun?
Burhan Pazarlama var mı, vapurda
“kısa boyluların, çekik gözlüler”in diyarından yeni ürünler satan?
Bu tarafta Galata Kulesi’ni, şu tarafta Kız Kulesi’ni,
Öbür karşıda Topkapı Sarayı’nı, Ayasofya’yı, 
Sultanahmet Camii’ni görebiliyor musun?
Her seferinde ilk defa görüyor gibi hayranlıkla...
Tüneliniz hayırlı olsun,
İzin verin, ben, vaktim ve gücüm olduğunca aşklarımı yaşamaya devam edeyim.
Şimdi gidip Karaköy’de sabah kahvemi içeyim, Tünel’e çıkmadan önce.

28 Aralık 2014

05 November 2014

Editörün Ölümü / M. Hakkı Yazıcı


Editörün Ölümü / M. Hakkı Yazıcı

İki tür yayıncı vardır, bana göre.

İlki, yazarı kendi kaderiyle yalnız bırakmak yerine, güvenilir ve deneyimli editörlerle çalışması olanağını sağlayanlardır-ki bunlar genellikle kısa bir süre sonra sermayeyi kediye yüklerler.

İkincisi ise editör masraflarından tasarruf etmek için, yazarın pek çok hata yapmış olması ihtimaline aldırmadan, içinden yazar hata yaptıysa da cezasını kendi çeksin diyerek; en basit yazım hatalarını bile düzeltmeden kitabını basanlar.

Perihan Hanım, bu ilk kategorideki yayıncılardan birinin yayınevinde uzun yıllar gece gündüz demeden, büyük bir titizlikle çalışan bir editörün karısıydı.

Bir yayınevi’nin kitaplarını bastığı yazarlar yeteneksizse ve üstüne üstlük özensizse editörlerin işi çok zordur. Bazen editörlerin işinin zorluğu kitabı yazmanın önüne geçer.

Perihan Hanımın kocası da bir virgül için ölünen dünyanın kurulabilmesini hayal eden insanlardan; vahim bir yazım yanlışı görünce uykusu kaçan editörlerin son örneklerindenmiş.

Editörün yayınlanmasında  rol aldığı yazarların hepsi, hala sağlıklı bir şekilde yaşarken kocası büyük sıkıntılardan sonra yaşamını yitirmişti.

Perihan Hanımın isyanı da bunaydı işte.


05 Kasım 2014, Moskova

Kamil Abim artık evlense / M. Hakkı Yazıcı

Kamil Abim artık evlense

Kamil Abim, kırkına dayanmış, ancak hiç evlenmemişti.

Anacığı babacığı, onun evlenip, çoluk çocuğa kavuşmasını çok isterlerdi. Başka çocukları yoktu zavallı ihtiyarların. Torun sevmek onların da hakkıydı.

Komşu teyzeler, iş edinip, sonunda aşağı mahalleden bir gelin adayı buldular. Tek çocuklu bir dul kadındı bu. 

Kocası ava gittiği karlı, soğuk bir kış günü ormanda kış uykusuna yatmayı unutan bir ayının hışmına uğrayıp, ölmüştü.

Komşu teyzeler, dul kadınla konuşup rızasını aldılar. İş, Kamil Abiyi ikna etmeye kalmıştı.

Bir akşam çay, kahve içmek bahanesiyle konuyu konuşmak için eve konuk geldiler. Ancak Kamil Abi, Nuh diyor, peygamber demiyordu.

Kadının güzelliğine, ahlakına bir şey dediği yoktu; ama tutturmuştu “Ben kocası ölmüş dul bir kadının ikinci kocası olmam,” diye.

Kamil Abinin babası, Hüsmen Amca, pek konuya girmek istemiyordu.  Sofadan sobaya atacağı kuru odunları seçerken konuşulanlara kulak misafiri oluyordu.

En sonunda dayanamadı içeriye doğru bağırdı:

“A benim akılsız oğlum, kocası ölmüş dul bir kadının ikinci kocası olmak istemezsin de birinci kocasının yerinde mi olmak istersin?”



05 Kasım 2014, Moskova

Nenem dedemi çok severdi / M. Hakkı Yazıcı

Nenem dedemi çok severdi

Nenemi kaybetmiştik. Kırkı da çıkmıştı. Yaslı uzun günlerden sonra, bir gün “Biliyo musun, neneni çok sevedim,” dedi dedem.

“O da seni severdi,” dedim dedeme.

“Nerden biliyon len macirin tohumu?” diye sordu.

Bir gün hatırlıyorum, uzaktan akrabalar gelmişti, oturuyorduk. “Hanım, bir kavun getive de kesip yiyelim gari,” demişti dedem.

Nenem, ambara gidip bir kavun getirmişti.

Dedem, kavunun iyisinden anlamakla övünürdü. Gerçekten de anlardı.

Kavunu eline alıp, evirip çevirdikten, dibini başparmağı ile yokladıktan sonra “Bu daa olmamış hanım, bi başkasını getirive,” demişti.

Nenem, ambara gidip, bir kavunla dönmüştü.

Dedem yine kavunu yokladıktan sonra “Hanım, bu da iyi değil, bir başkasını getive,” demişti.

Bu tam dört kere tekrarlanmıştı. Sonunda dedem, “Hah işte, bu iyi, keselim,” demişti.

Ambarda sadece bir kavun vardı. Nenem de, ben de bunu biliyorduk. Nenem, hiç üşenmeden, itiraz etmeden dört kere aynı kavunu getirmişti.

Bunu söylediğimde dedem uzun uzun düşündü, sonra güldü.



04 Kasım 2014, Moskova

Yalnızlık başa bela ( Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı


Yanlızlık başa bela

Uyansam, kalksam artık…,
Günün ilk vapurlarının düdüğü. Ezan okunmuş. Ay henüz kaybolmamış. Birkaç martı sesi..
Rüya görüyordum, kötü rüyalarSınav günüydü, çalışmamıştım, otobüsü kaçırıyordum, ayaklarım ağırlaşmıştı, gömleğimi giymeyi unutmuştum....
Hiç kimsenin sormadığı, merak etmediği bir diplomam var dolapta. İşsizim.
Yalnızım. Kapımı kimse çalmaz.
Biliyor musunuz çok bahtsızım ben, çok. Balık olsam vapur çarpar.
***
Ve içerde bir tıkırtı. Fare mi? Açık pencereden içeri sızan bir kedi mi?
Mutfağa doğru yöneldim. Fare de değil, kedi de…Sıçan kılıklı bir herif.
Beni görünce mutfak bıçağını eline aldı.
“Kimsin lan sen?”
“Tanrı misafiri…”
“Ne o elindeki bıçak?”
“Karpuz kesecektim de…Birlikte yeriz d’il mi abi?”
“Abinden başlatma şimdi. Evde karpuz falan yok.”
“Hakkaten abi, buzdolabına baktım tamtakır.”
“Sana ne ulan benim buzdolabımdan.”
“Doğru abi, bana ne. Acıkmışım belki bir şeyler diye umdum.”
Yoktu. Allahın belası buzdolabım bomboştu.
Aybaşını beklesem, açlıktan ölebilirdim.
“Sen kimsin hala onu söylemedin.”
“Ben hırsızım abi.”
“Olum benim eve hırsız falan girmez. Kapıyı, pencereyi açık bıraksam da girmez. Çalınacak bir şeyim yok ki evde.”
“Doğru söylüyorsun abi, gerçekten de yok. Galiba sen de benim gibi yolsuzsun.”
“Artık ben gideyim abi.”
“Hoop, nereye gidiyorsun?”
“Ekmek almaya diye çıkmıştım. Annem evde, merak eder.”
“Bırak şimdi zevzekliği. Otur şurada bir iki laf edelim.”
“Peki abi. Abi benim karnım aç dışarıdan iki simit alıp geleyim. Sen de ben gelene kadar çay demlersin.”
“Hadi çabuk git, gel. Bak gelmez de kaçarsan, nerde olsan bulur hesabını sorarım; ona göre.”
“Tamam abi, merak etme.”
“Ulan dur gitme, gömleğimi pantalonumu giyeyim, beraber çıkalım. Sahilde bir yerde oturur, muhabbet ederiz.”
Gezdik, dolaştık.
“Abi ben gitsem artık. Valla annem merak edecek.”
“Tamam oğlum, git.”
Sıçan kılıklı bir herif, ama iyi bir herif. Konuşmasını da, dinlemesini de biliyor.
“Bak oğlum,” diye seslendim arkasından, “Eve nasıl gireceğini biliyorsun, ara sıra gel, muhabbet edelim.”


Eylül 2014, Moskova



( Bu öykü Notos Öykü Dergisi'nin 52. ( Haziran-Temmuz 2015 ) sayısında yayımlanmıştır.)



20 August 2014

Budur Oyunun Kuralı / M. Hakkı Yazıcı

Budur Oyunun Kuralı

Rüyalarımdan uzun metrajlı bir film yaptım
Esas oğlan ben, senarist ben, rejisör ben, 
Prodüktör yine ben,
Gişesi yok, tek seyirci yine ben.
Konu biraz hüzünlü
Komedi değil, dram değil,
Aksiyon var, ama aksiyon filmi değil,
Trajikomik de değil,
Türü bozuk bir film işte…
Elimde kalan kapı kolu
Açılamayan gelecek kapısı
Kaf dağının ardında kalan umutlarım
Yağmurunu salmadan geçen bulutlar
Başucumda sallanan serum şişesi
Böğrümde koşan atlar
Dışarıda pabucu yarım, çık dışarı oynayalım
Diye seslenen bir bahar havası
Televizyonda zeybek havası
Çöküldü mü kalkılmalı efem, d’il mi ama?
Budur oyunun kuralı.
Haydin efeler!


21 Ağustos 2014, Moskova