13 April 2015

Bütün kosmozun aşığıyım / M. Hakkı Yazıcı
















Bütün kosmozun aşığıyım

Oyunda sahipsiz bir rol vardı
Onu da bana vermek istediler
Sahnenin bir kenarında durup
Alkışlayacaktım her söyleneni
“Pışık”, dedim parmağımla gözümü gösterip
Ben de o göz var mı?
Sahnenin kenarından oyunu izleyip,
Her söyleneni alkışlayacak.

Sivri akıllı biri bir soru attı ortaya
Arkadaş herkes açıkça söylesin “ist”lerden hangisi olduğunu.

İlk cevap İstanbul’dan geldi:
“Ben İSTanbulum”
Kimsenin itirazı olmadı.
Zevzek birisi ben de İSTasyonum diyecek oldu, susturdular.

Genç bir kız, “Ben feministim”, dedi,
Bir diğeri nasyonalist, öbürüsü enternasyonalist olduğunu,
Genç bir delikanlı Marksist-Leninist ve hatta Maoist olduğunu söyledi.
Ekolojist, Kemalist, anarşist, sosyalist, komünist, 
Humanist, ateist, antagonist, budist...

Üüüü, neler vardı, neler; bildiğim, bilmediğim. 
Hiç bu kadar İzm'i bir arada görmemiştim.
Nedir bu insanlığın “bağzı” “izm”lerden çektiği!
Biliyordum aralarında faşistler de vardı.
Ama bizim memlekette adettendir,
Sümme haşa faşistler, kendilerine faşist demezler, dedirtmezler.

Sıra bana gelmişti biraz absürdist bulacaksınız ama
Birden annemi, babamı, kardeşimi, oğlumu ve tüm hısım akrabayı
Arkadaşlarımı, okulumu, mahallemi, misket yuvarladığım sokakları
Memleketimi, onunla da yetinmeyip çepeçevre bütün dünyayı,
Nehirleri, denizleri, ağaçları, çiçekleri, böcekleri,
Türkleri, Kürtleri, Ermenileri, Arapları, Çerkesleri, M'acirleri,
Rusları, Çinlileri, İspanyolları ve hatta Amerikalıları,
Ve şu içimi ısıtan, ışıtan, her şeye can veren güneşi,
Mehtaplı gecelerin kahramanı aydedeyi, yıldızları çok sevdiğimi fark ettim.
Acunistim desem olmazdı,
Evrenistim desem yine uymazdı
Ben kosmozistim deyiverdim
Bütün kosmozun aşığıydım.


12 Nisan 2015, Moskova ( Yuri Gagarin’le uzaydaki ilk insanlı yolculuğun 54. yıldönümü )

01 April 2015

Hayatımın kaçan penaltısı ( Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı








Hayatımın kaçan penaltısı




Sanki penaltı kaçırmış bir futbolcunun hali vardı üzerimde; başım öne eğik.

Tanrım şimdi benim oyundan çıkarılmam mı gerek? Hayatında penaltı kaçırmış ilk insan ben miyim?

İçimden bir ses-kimin sesiydi bilmiyorum, babam da olabilirdi- oğlum kendine gel, bu her şeyin sonu değil, yaşam devam ediyor cinsinden bir şeyler söyledi.

Bu sese inandım. Her şeyi yeniden düşünmeliydim. Bunun için beni bekleyen muhtemel iyi ve tabii ki kötü şeyleri düşünebileceğim sakin bir yere ihtiyacım vardı.

Ve hatta içimi ısıtacak demli bir çaya.

Kendimi hep iyi hissettiğim denizin kenarındaki çay bahçesine gittim.

Hava üşütmeyecek kadar güzelse, hafta sonu kalabalığı yoksa oturup, huzur bulmak için bulunmaz bir yerdi.

Kendime her zamanki gibi ortalığı da kolaçan edebileceğim bir masada yer bulup oturdum. Hep yanımda taşıdığım küçük not defterimi ve kalemimi çıkarıp masanın üzerine koydum. Bunlar olmadan düşünememek gibi bir huyum vardı.

Sonra gelsin çaylar.

***

Satışların iyi gittiğini söyleyen patrona, kağıt üzerinde satışların karlı göründüğünü, ancak genel giderlerin umulandan fazla olduğunu ve işlerin pek parlak olmadığını söylemiştim.

“Öyle mi?” diye yüzüme bakmıştı, şaşkınca. “Bu konuya bir bakalım.”

Uyarma görevimi yapmış olmanın iç rahatlığıyla yanından ayrılmıştım; ancak öğle yemeği paydosundan sonra beni yeniden odasına çağırdı.

“Çok çalışkan, dürüst, bilgili bir elemansınız, ancak benim içimi karartıyorsunuz. İsterseniz birlikte çalışmaya son verelim,” dedi.

Beklemediğim bir olaydı bu. Hazır değildim, çalışmaya ihtiyacım vardı.

“Peki, efendim, siz bilirsiniz,” demekle yetindim.

Hep parlak, hoş şeyler duymaktan hoşlanan bir işverene ne söylenebilirdi ki? Böyle patronlara parlak hayaller sunan yalancı satış elemanları lazımdı.

Kös kös çıkıp gitmeden önce, yine de bir şeyler söylemek gerekirdi. Patron da benim gibi futbol meraklısıydı.

“Efendim,” dedim, “Zaten bizim iş tarzlarımız birbirine uymuyordu. Siz Brezilya tarzı bir futbolu seviyorsunuz, bense Almanların oyun tarzını daha uygun buluyorum.”

“Evet, oyun tarzlarımız birbirine uymuyor,” demekle yetindi.

***

Niye ben hep başkalarının pisliğini temizlemek üzerine bir hayat kurdum? Başkaları mı bu misyonu bana uygun gördü, yoksa benim yaradılışımda mı böyle bir hal var?

Niye muhasebeci oldum ben? Okuldayken muhasebe dersinden nefret etmeme rağmen niye?

Kader mi demek lazım?

Peki, gençliğimde futbol oynarken neden hep savunmada oynadım? Bol bol gol atıp, herkesin sevgilisi olmak yerine gizli bir kahraman olmak… Akıl karı bir iş mi?

Evet, evet benim yapımda var bu.

Ayıptır söylemesi savunma oyuncuları sahayı en iyi gören, oyunu en iyi okuyabilecek mevkidedirler. Takım arkadaşlarının yaptığı her hatayı kapamak da onlara düşer. Onlardan sonra kaleci de hata yaparsa gol olur. Rezalet! Zaten ne yapsın ki zavallı kaleci?

Aslında önemli adamlardır muhasebeciler. Ancak patronun akıllı, işini bilen biri değilse muhasebecinin kıymetini bilmez. Çoğu patronlar işler nasıl olsa yürüyor, muhasebeciler yalnızca yasal olarak gerekli olan kayıtları yaparlar, diye düşünür.

Patronlar, en çok satış elemanlarını severler. Hele hele iyi ciro yapıyorlarsa patronların gözdesi olurlar. Ama satışın karlı olup olmadığı sonradan bütün maliyetler ortaya çıkınca anlaşılır.

Satış elemanları genellikle şımarıktırlar. Şirketin diğer elemanlarına tepeden bakarlar.  Hep şirket dışında, müşteri ziyaretinde olurlar. Çok para harcarlar-kendi paralarını değil, şirketin parasını tabii ki. Harcama belgeleri her zaman eksiktir; bu belgelerin düzgün ve düzenli olarak getirilmesini, iş avansı hesaplarının zamanında kapatılmasını isteyen muhasebecilere de hep bürokratik engeller çıkaran lüzumsuz insanlar gözüyle bakarlar.

Forvet oyuncuları da satış elemanları gibi şımarıktırlar. Onların derdi genellikle takım oyunu, rakibe topyekün saldırmak değil; gol atıp, takım arkadaşlarına sarılmak, antrenöre, seyircilere koşup fiyaka yapmaktır.

Taraftarlar da hep gol atan oyuncuları daha çok sevmez mi zaten?

Bütün dönen topları karşılamışsınız, iyi yer tutmuşsunuz, rakibe göz açtırmamışsınız; buna kimse bakmaz. Bunu ancak oyunu dikkatlice izleyen, futbolu gerçekten iyi bilen kimseler anlar.

***

Epey oturup, son çayımı da içtikten sonra kalktım. Biraz da deniz kenarında yürürken düşünmek lazımdı.

Parkın kenarında, ağaçların gölgesinde sahile yakın yürüdüm.

Severdim bu parkı.

Biraz daha yürüdüm. Yakınlardaki evlerde oturanlardan bazıları köpeklerini gezdirmeye gelmişlerdi.

Bir grup oğlan çocuğu, çimenlerin üzerinde, patlak, havası kaçmış bir plastik topun peşinde koşturup, tek kale maç yapıyorlardı. Birisinin vurduğu top ayaklarımın dibine kadar geldi. Geri atayım derken vurduğum top alakasız bir yere gitti. Köpeğini gezdiren bir kadının yanına doğru yuvarlandı.

Köpek topu kaptı, kadına götürdü.

Mahçup olmuştum, bu sarsaklığımla top kazayla birisinin suratına da gelebilirdi.

Kadından özür diledim. Fakat o, kibarca, “Önemli değil,” anlamında bir şeyler söyledi, sonra bana daha dikkatli bakıp çığlık attı:

“Ay, senin ne işin var buralarda!”

Ben de daha dikkatli baktım. Tanımıştım; lisede aynı sınıfta okuduğumuz, güzelliğini hiçbir zaman yüzüne söyleme cesaretini bulamadığım Günseli’ydi bu.

Senelerce birbirimizi görmemiştik, izimizi kaybetmiştik.

Rumelihisarı’ndaydık. Yukarıda, Torlak Fırın Sokağı taraflarında bir yerleri işaret edip, “Bak, benim evim işte şurada,” dedi.

“Oturalım mı biraz,” diye teklif ettim.

Oturduk.

Yakındaki çay ocağından bir demlik dolusu çay getirtip, muhabbete daldık.

Aysel’i görüyor musun? Abidin ne yapıyor? Filan…

Ortak anılarımız çoktu. Her ikimiz de evlenip, ayrılmıştık. Hatta o, iki defa evlenip, ayrılmıştı.

Şaşkınlığımı, biraz da hayranlığımı belli ederek, “Helal olsun, bana göre daha gayretli imişsin,” deyip güldüm.

Sonra birden hüzünlendim. Ona gizliden aşık olup, bir türlü söyleyemediğimi hatırladım.

Birden nasıl olduysa ağzımdan çıkıverdi:

“Yahu, nasıl olsa çok zaman geçti aradan, müruru zamana uğradı; şimdi söylesem kızmazsın artık. Sana okuldayken aşıktım, ama bir türlü söyleyememiştim. Sen hayatımın en büyük kaçan penaltısıydın,” deyiverdim.

Bunları söylerken yüzüne yine bakamamış, başımı yere eğmiştim.

Bir süre kızacak mı, ne diyecek diye bekledim. Sonra başımı kaldırıp, yüzüne baktım.

Kızmamıştı. Belki de hoşuna gitmişti. Şimdi de susma sırası ona gelmişti.

Başka şeylerden konuştuk.

Sonunda laflar da bitti. Kim “Hadi kalkalım, geç oldu. Yine, sonra görüşürüz,” diyecek diye birbirimize bakmaya başladık.

Köpeği de artık gidelim dercesine çekiştirmeye başlamıştı.

“Seninki yoruldu herhalde, kalkalım mı?” dedim.

“Hı hı, kalkalım, yine görüşürüz,” dedi.

Sonra biraz daha düşünüp, bana bakıp sordu:

“Sen daha iyi bilirsin, penaltı kaçınca maç biter mi?”

O gözler,.. Ah, o gözler hala aynı güzellikteydi.

Küçük bir çocuk saflığında cevap verdim:

“Bitmez tabii ki,” dedim.

..... 

01 Nisan 2015, Moskova

( Bu öykü Dünyanın Öyküsü Dergisi'nin 9. Sayısında (Haziran-Temmuz 2015) yayımlanmıştır.

"Yaşam Annemin Hatırladıklarıysa" isimli kitapta yer almaktadır.)





31 March 2015

Uzun kavak altında uzun yazar oğulları / M. Hakkı Yazıcı



Uzun kavak altında uzun yazar oğulları / M. Hakkı Yazıcı



Hevesli bir genç yazar adayı aylarca uğraşmış kalınca bir roman yazmış.

Yazarın soyadı da huyu gibiymiş, yani ismiyle müsemma imiş: Uzunkavakaltındauzunyazaroğulları

Kendisi çok sevmiş, beğenmiş yazdıklarını; ancak bu romanını yayınlatmak için nefesi kuvvetli editörü olan bir yayınevi bulamamış.

Pek sevmişti yazdıklarını, ama başkalarına beğendirebilecek miydi, bunu bilmiyordu.

Hatırını kıramayan, edebiyat meraklısı bir arkadaşını romanını okumaya razı etmiş.

Bir hafta sonra arkadaşının kapısına dayanmış:

“Okudun mu romanı?”

“Okudum.”

“Hoşuna gitti mi?”

Arkadaşı:

“Sonu iyi idi, ama başını unuttum,” diye cevap vermiş.

“O zaman bir daha oku,” diye üstelemiş yazar heveslisi.

Arkadaşı kıramamış, “Tamam,” demiş.

Dayanamamış, ertesi günü yeniden dayanmış arkadaşının kapısına.

“Nasıl?” diye sormuş.

Arkadaşı:

“Başı iyi, ama şimdi de sonunu unuttum,” demiş.

Yazar heveslisi, bakmış çaresi yok, bundan böyle kısacık hikayeler yazmaya karar vermiş.



Moskova, 31 Mart 2015

27 March 2015

Günaydın Anneciğim ( Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı


Fotoğraf: Murat Uzsoy




Günaydın Anneciğim




“Anneciğim, günaydın! Bugün hava ne kadar güzel ve güneşli değil mi? Hayırlı sabahlar olsun.”

“Kimsin sen, neredesin? Bana anne diyorsun. Benim kızım yok ki. İki oğlum var. Onlar da burada değiller.”

“Anneciğim, senin bir kızın vardı. O da benim. Senin oturduğun sıranın biraz ilerisinde, karşı sırada oturuyorum. Başımda çiçekli bir şapka var. Yüzüm denize dönük. Hava güzel ve güneşli, ancak hafif bir lodos var. Deniz biraz dalgalı; ama artık korkmuyorum. Alıştım. Bir kere bak, beni göreceksin. Bir defa bakman yeterli, benden tarafa fazla bakma. Yanına da gelmeyeceğim. Bununla yetinmek zorundayız. Bunun kuralı böyle. Hafif bir esinti gibi girip çıkacağım hayatından, hep yaptığım gibi.”

Vapurla Kadıköy’den Karaköy’e geçiyordu.  Fındıkzade’ye akraba ziyaretine gidecekti. Oturduğu yerden biraz dikilerek ileriye, karşı sıralara baktı. Çiçekli şapkalı bir kadın oturuyordu. Göz göze gelemediler. Kadın denize bakıyordu. Lodosun kabarttığı dalgalara takılmıştı gözü.

Ruh yerinde durmuyor, başka bedenlerde kendine yer buluyordu belki.

 “Evet, vardı; bir kızım vardı, ama onu yitirdim. Koruyamadım onu. Gözümün önünde dalgalı deniz yuttu onu.”

“O anı hatırlıyor musun?”

“Hatırlamaz olur muyum? Hiç aklımdan çıkmadı ki!

Zor günlerdi. Mübadele zamanı… Gideceksiniz dediler; olmaz dedik, dinleyen olmadı. Toprağımızdan, çiftimizden, çiftliğimizden, hayvanlarımızdan, komşularımızdan ayrılıp, bilmediğimiz bir başka vatana gidecektik.

Yeni evlenmiştik, düğünümüzü yapamamıştık; seneye yaza elimiz bollanınca yaparız demiştik. Zoru becermiştik; bütün engelleri aşıp birbirimize kavuşmuştuk babanla. Eee, kolay değil iki farklı dinden insanın evlenmesi. Babam olmasa bu iş olmazdı; yüreği yumuşacıktı, anlamıştı birbirimizi sevdiğimizi.

Çok geçmemiş sen doğmuştun.  Baban Niko bizimle gelememişti. Olmaz dediler, onun dini başkaymış.

Birkaç gün içinde Gülcemal’in güvertesinde buluvermiştik kendimizi, annem babam ve kardeşlerimle.  Dünyamız allak bullak olmuştu. Sen, daha kundakta bebektin. Hepimizin yüzünden düşen beş parçaydı. Kötüydük kısacası.

Birden deniz kabarmıştı. Koskoca Gülcemal vapuru, bir dalganın üzerinde şaha kalkmıştı.  Elimden düşüvermiştin. Kayıvermiştin güvertede. Her şey birden olmuştu. Düşüvermiştin o azgın denize. Koşmuştum. Hepimiz koşmuştuk. Atlayamamıştım denize. Çekip, alıp, kurtaramamıştım seni yutan dalgaların koynundan.

Suçluydum. Becerememiştim. Elimden bir şey gelmemişti. Hiç affetmedim kendimi bu yüzden. Her gece rüyama girdi o an. Yıllar geçti kendimi kurtaramadım bu suçluluk duygusundan. Hep düşüncelerime girdin. Başka çocuklarım oldu, ama seni hiç unutamadım.”

“Anneciğim, sen suçlu değildin. Yazgımız böyleydi. Yeter artık kendini üzüp, paraladığın.”


27 Mart 2015, Moskova

03 March 2015

Ola ki Yaşar Kemal duyar diye…/ M. Hakkı Yazıcı






























Ola ki Yaşar Kemal duyar diye…

Bir gün bütün çiçekler beyaz mı açmalı,
Diğer renklere haksızlık olmaz mı Yaşar abi?
Yani o senin sevgili Toros yaylalarındaki gibi...
Bütün bahçeler, kırlar rengarenk olsa be Yaşar abi
Mesela önce şu senin dediğin gibi başlasak
Renkleri kirletenlerden bi yakamızı sıyırsak. 

Her yerde özlediğimiz hür ve mesut şarkılar söylense
Şarkıları bir ağızdan, ama herkes kendi dilinden söylese 
Mesela diyorum ki yıldızlar da bizim dilimizde söylese.

Penceremizden uzansa nur
İstediğimiz şekilde doğsa gün
Dilediğimiz gibi yağsa yağmur

Apansızın, çırılçıplak  gelse kapımıza bahar
Bizim hatırımıza başka türlü esse deli rüzgar
Toprağa düşen tohumları komşu diyarlara taşısa
Köyünde herkesin bir beyaz badanalı evi olsa
Hayatı herkes dilediğince, doya doya yaşasa.

Senden öğrendik bir arada olamayacağını sevgiyle nefretin,
Bir masada demlenemeyeceğini Abdi Ağayla İnce Memedin
Ve yine senden öğrendik sevmeyi, istemeyi, kavgayı; börtü, böceği, 
Ufka, bulutlara, güneşe, gökyüzüne bakıp hayal kurmayı 
Hiç gökyüzüne biter mi hayranlığımız?
Ve hele hele Yaşar abi, sana,
Anadolu halklarının ozanına...
Senin dilinden anlamak 
Daha da güzelleştiriyor
Suyu, toprağı, insanı,…
Sen abilerin en hası,
Kürtlerin en Türkü, Türklerin en Kürdüydün 
Tesellimiz şu ki ışığın hep üzerimizde olacak Yaşar abi!


Moskova, 03 Mart 2015

17 February 2015

Büyük harflerle kayda geçti aşkımız / M. Hakkı Yazıcı









































Büyük harflerle kayda geçti aşkımız

Hiçbir şeye olmaz, olmaz dememeli insan bu hayatta!

Boynunda uçuşan bir eşarp bile olmaya razıyken ben,
Koynunda sevgilin olmuş buluverdim kendimi aniden.

Şimdi o rüzgarda uçuşan yapraklar bile benden hafif değil.

Kaf dağının ardındaki coşkun akan çaylar, yeşil çayırlar, renkli çiçekler,
Av peşindeki kurtlar, yükseklerde uçan kartallar, yerde sürünen kertenkeleler,
Pamuk Prenses, Kurbağa Prens, Sindirella, Çizmeli Kedi falan, hepsi şaştı,
Bu, ancak bir asırda bir falan yaşanan, tarifi mümkün olmayan bir büyük aşktı.

Kendimi inanması zor tatlı bir rüyada göklerde uçarken buluvermiştim.

Fırtına durdu, deniz sakinleşti, gemiler yolunu değiştirdi, martılar sustu,
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde diyarında bütün saatler durdu,
Mutluluğumuzun şahidi, börtü böcek, cümle çiçek ve her türlü kuştu.

Hep öyle bilirdik ya, bütün sular denizlere ve okyanuslara akar diye
Sanki dereler, çaylar, nehirler tersine tersine kaynağına akıyordu işte
Bulutlar yağmurla ıslandı, sırılsıklam oldu; tarlalar öyle bakakaldı.
Dünya halini; ölümleri, savaşları, enflasyonu bile unutuyorduk az kaldı
Umurumuzda değildi veresiye defterindeki borçlar; manavdı, bakkaldı.

Kaptanın seyir defterinde büyük harflerle kayda geçti aşkımız
Manda yuva yapmaz söğüt dalına diyenler kıskansın.


17 Şubat 2015, Moskova

15 February 2015

Şimdi ben aşık oldum diye yazsam / M. Hakkı Yazıcı
























Şimdi ben aşık oldum diye yazsam
Haber olur mu birinci sayfaya
Yoksa illa köpek mi ısırmalıyım?

Demeyin öyle, teneşir paklar falan diye
Kırkından sonra azanlardan değilim valla
Hele sen, hiç mi hiç konuşma Mücella!
Suçunun farkında değilsin belli ki hala.

Ben de biliyorum
Roma hamamında keselenip,
Şengül hamamında durulanılmaz
Ama sanmayın ki hep beni bekler
Bütün hamamların göbek taşları

Önemli değil zaman ve mekan
Doyasıya iç nerde su bulursan
Ve hatta fazlasını bulursan
Kaçırma bir güzel yıkanıp paklan.

Bulduysan aşkı, hiç durma yaşa.

Mücella, sen yalnız yaşamak kolay mı sanıyorsun?
Saçlarını savurup, öyle diyorsan çok yanılıyorsun

Teselliyi kadehlerde arasan da faydası yok
Hele güneş de gidip, gün akşama bırakınca yerini
Suskunluk büyüyünce sokaklarda
Hele hele ay ve yıldızlar da bulutların arkasına saklanmışsa
Sana yarenlik edecek dört duvardan başka bir şey kalmamışsa
Damarlarında bir tuhaf duygu dolaşmaya başlamışsa.

Uflaya puflaya geçen Sirkeci-Halkalı banliyö trenin sarsıntısında
Kadehler sana seslenir, aşk lazım, aşk
Oysa son yolcular uykulu, yorgun; aşktan bihaber

Galata Kulesi’yle Beyazıt Kulesi arasına
Çamaşır ipi germiş Mücella
Süt beyazı sütyenler, külotlar savruluyor rüzgarda
Ah, o aklımı başımdan alan kısacık kombinezonu yok mu, ah.
Altından balıkçı tekneleri, geçiyor haliçte
Vapurlar, düdüklerini öttürüp selama duruyorlar
Takalar, mavnalar sıra sıra…

Sirkeci-Halkalı banliyö treninin son yolcuları bile farkında değil
Fena halde aşığım ben

Şimdi ben aşık oldum diye yazsam
Haber olur mu birinci sayfaya
Yoksa illa köpek mi ısırmalıyım?

Moskova, 28 Ağustos 2014

07 February 2015

Kısa ( Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı


Kısa / M. Hakkı Yazıcı

Bir iş gezisindeydi. 

Bu uzun iş gezisindeki uzun toplantılardan, uzun konuşmalardan iyice bunalmıştı.

Birgün öğle yemeği arasında, çarşıda bir berberin önünden geçerken saçlarını kestirmeye niyetlendi. Uzun zamandır, oradan oraya koşturmaktan tıraş olmaya fırsat bulamamış, saçları iyice uzamıştı.

Hep alıştığı, huyunu suyunu bildiği berberi uzaklardaydı. Ama bu seferlik çaresiz bir başkasına tıraş olacaktı.

İçeride başka müşteri yoktu. Berber koltuğuna oturduğunda hemen sorgu suale tutulmaya başladı. Bu yaşlı berber, birden ona uzun toplantılarda, uzun konuşanları hatırlattı. Hele hele o, kendisine baygınlık geçirten, başladığında en az bir saat konuşan uzun boylu, uzun burunlu adam yok mu? Şimdi yandım işte, diye düşündü. Bir an vazgeçip, dükkandan kaçmayı düşündü.

Ancak çok geçti, bir kere berber koltuğuna oturmuştu artık.

Berberlerin gevezeliklerini bilir ve hiç hoşlanmazdı. Yabancıydı ya, şimdi berberin kimsiniz, kimlerdensiniz, nereden geliyorsunuz, ne iş yapıyorsunuz, evli misiniz, çocuğunuz var mı türünden sorularıyla karşılaşacağını hemen anladı.

Berber, bir şey sorduğunda daha fazla konuşmasının önüne geçmek için, ciddi bir surat ifadesiyle “Kısa kesin!” dedi.

Berber, çaresiz konuşmadan tıraşa başladı. 

Berber çırağının uzattığı gazeteye göz atarken, dalmıştı. Yaşlı berberin “Sıhhatler olsun, beyefendi,” demesiyle kendine geldi.

Aynaya baktığında sadece askerdeyken ve askeri cezaevindeyken olduğu kadar kısacık saçlı, şaşkın şaşkın kendisine bakan bir surat gördü.


Moskova, 09 Şubat (kısacık günlerin kısa ayı) 2015

03 February 2015

M. Hakkı Yazıcı’nın kaleminden: Yitik Zamanlar Dükkanı

Kaynak: http://www.moskovalife.com/

M. Hakkı Yazıcı’yı okurlarımız TürkRus.Com’a yazdığı öykü tadındaki makalelerinden tanıyor. 


Rusya’da, hayata dair çelişkileri, ince bir bakışla fark edilebilecek detayları bazen mizahın, bazen hüznün sosuna batırarak sunuyor okurlarına. Ancak M. Hakkı Yazıcı’nın yazın hayatı Rusya yıllarıyla sınırlı değil. Yayınlanmış pek çok öyküsü var.


İşte Yazıcı’nın kısa öyküleri “Yitik Zamanlar Dükkanı” adlı kitapta okurlarıyla buluştu. 


İstanbul’da Kanguru Yayınları tarafından basılan kitabın tanıtım yazısında, kitaba adını veren öyküde bir kesit var:


“Ben de sokakta uzun bir kuyruk gördüğünde merak edip soranlardanım. Caddenin karmaşasından, kalabalığından eser olmayan tenha bir sokakta oluşmuş uzun kuyruğu görünce durdum. Sıranın başında içinde ne satıldığı belli olmayan camları kirli eski bir dükkan vardı. Dükkanın vitrininde açıklayıcı ne bir yazı, ne de sergilenen bir ürün vardı; tabelası da yoktu. Kuyruktakiler sırayla, teker teker içeri alınıyordu...”


Büyük keyifle okuyacağınıza inandığımız kitabı www.idefix.com dahil pek çok internet kitapçısından da sipariş edebilirsiniz.


26.1.2015