11 June 2015

Bahtiyarım, çok bahtiyarım / M. Hakkı Yazıcı

Bahtiyarım, çok bahtiyarım

Bahtiyarım, çok bahtiyarım
Bu benim en şanslı yanım.

Ne mutlu bana, -ki olay haliyle takdire şayan
Daha avluya girince bir pencerem var, el sallayan,
Eşikte bir kapım var, beni kucaklayıp karşılayan.

Çöpleri karıştıran aç fareler,
Umarsız, şımartılmış kediler,
Kedilerle dost, sünepe köpekler,
Başıma uğurunu bırakan güvercinler,
Evi istila eden koca, kara böcekler,
Hepinizi çok, ama çok seviyorum.

Bahtiyarım, çok bahtiyarım
Bu benim en şanslı yanım.

Ne mutlu bana, -ki olay haliyle takdire şayan
Daha avluya girince bir pencerem var, el sallayan,
Eşikte bir kapım var, beni kucaklayıp karşılayan.



11 Haziran 2015, Moskova

08 June 2015

Arif’e ders vermek şart olmuştu / M. Hakkı Yazıcı



Arif’e ders vermek şart olmuştu

Kadınlar durumdan ilk defa hamamda haberdar oldular.

Gülşen, ne kadar peştamalını çekiştirip o yerlerini kapatmaya çalıştıysa da kadınlar vücudundaki morlukları fark ettiler.

Avniye teyze:

“Ne o kız bu vücudundaki morluklar?” diye kestirmeden soruverirdi.

“Bir şey değil abla, zeytin toplarken düşüverdim de,” diye cevap verdi, Gülşen.

“Kız, o ne biçim düşmekmiş, sanki zeytin toplarken düşen ilk sensin,” deyiverdi.

Gerçekten de Gülşen’in vücudundaki morluklar vücudundaki morluklar başka başka yerlerdeydi. Sırtında, kıçında, baldırında, karnında,.. Düştüğünde olsa, bir tarafında olurdu.

Göbek taşından fırlayıp gelen Gülşen’in karşı komşusu Emine abla:

“Bu kızcağızı o ayyaş herifi her gece dövüyor,” diye konuya açıklık getirdi.

Bütün kadınlar içleri acıyarak baktılar Gülşen’e.

Kasabanın kadınlarının çoğu için müşterek bir sıkıntıydı bu. Herifler kahvede pinekleyip, tembellik ettikleri yetmezmiş gibi akşamları da içip içip karılarını dövüyorlardı.

“Öfff öf,” diye içini çekti Avniye teyze.

Tarihte bir zamanlar, Avniye teyzenin de başına gelmişti buna benzer vakalar, ancak kocası öleli seneler geçmiş unutmuştu bütün bunları. İki lafın arasında Salih amcayı anar, “Pek iyi adamdı benim herif,” diye gözü yaşlı yaşlı anlatırdı.

***
Gülşen’in kocası manifaturacı Arif, kötü bir adam sayılmazdı, ancak çok içmeye görsün; ilk kadehten sonra keyiflenmeye başlar, ikincisinde ağzından bal akmaya başlar, yakası açılmadık fıkralar anlatır, üçüncüde şiirler söyler, şarkılara eşlik eder, dördüncüde efkarlanmaya başlar, suskunlaşır; beşincisinden sonrasında ağlamaya, haykırmaya, önüne gelen sataşmaya, kavga etmeye başlardı.

Hışmından kurtulmanın tek çaresi iyice sarhoş olup, sızmasıydı.

Sonra uyurdu. Bazen yatağın yolunu zor bulurdu. Yatağa varamadan yerde halının üzerinde sızıp, uyuduğu da çok olurdu.

***
Avniye teyzenin kilosu gibi ağırlığı vardı kadınlar üzerinde.

“Ne mıymıntı kadınlarsınız be siz, heriflerinizin bi hakkından gelemiyorsunuz,” diye çıkıştı.

Kadınlar, boynunu büküp, başlarını öne eğdiler.

“Kızlar ister misiniz şu Arif’e bir ders verelim?”

Gülşen, telaşlandı. Tarzan’a özenip Spil dağının eteklerinde yaşayan deli Kadir’e kocasını dövdüreceklerini sandı, “Aman,” diye atıldı.

Avniye teyze:

“Dur sen kız, karışma,” diye ittirdi.

***
Arif’in manifaturacı dükkanı çarşının merkezindeydi.

İşleri nasıl derseniz, siftahsız kapattığı günler az değildi. Konfeksiyon, her şeyin hazırı moda olup, İzmir de komşu kapısı olduktan sonra herkesin alışverişini oradan yapar olmuştu.

Sabahın erken saatinde, daha sabah serinliği varken ilkin Sabahat abla girdi dükkanın kapısından. Arif, elindeki gazetenin birinci sayfasını “cık cık”layarak göz gezdirip, çayını yudumluyordu.

Sonra Sümüklülerin Emine, arkasından da berber Hüseyin’in karısı Aysel girdi.

“Komşu şu puanlı basmayı bi indirive de bakıverem.”

“Bi de şu emprimeyi indirivesene.”

Arif, aylardan sonra dükkanında bu kadar müşteriyi bir arada görmenin keyfiyle birinci sayfasında kaldığı gazeteyi, soğuyan çayını unutmuş habire raflardan kumaşları indirip gösteriyordu.

Dükkan doluydu. Yan dükkanlardaki komşular da bu müşteri bereketine akıl erdirememiş kapıdan kafalarını uzatmışlardı.

Çarşı Camii’nin müezzini minareden kafasını uzatıp, sanki Arif’i camiye gelirken görünceye kadar devam edecekmiş gibi öğle ezanını uzattıkça uzattı.

İkindide de aynısı oldu.

Esnaf lokantasının aşçısı Arif’in sevdiği yemekten bir porsiyonu işi çıkmış geç kalmıştır, birazdan gelir diye bir kenara ayırmıştı.

Öğleden sonra da müşteri bereketi vardı, ancak siftah yoktu.

En son Avniye teyze girdi dükkana:

“Arif’im nassın, nasıllar çoluk çocuk, Gülşen’im iyi mi?”

“İyi be Avniye abla, uğraşıp duruveriyoz işte.”

Sonra kadınlar, teker teker, “neysene bi düşünüverem de gari, sonra kara verdiğimde almaya gelirim,” deyip dükkandan ayrıldılar.

“Arif olan anlar,” derler, ama Arif bir şeyler anlayıp, ders çıkarmış mıydı kendine bilinmez; ancak o gün, gece yarısına kadar tezgahın üzerine yığılmış kumaş toplarını yeniden raflara yerleştirmekle uğraştı.


08 Haziran 2015, Moskova


17 May 2015

Söyleşi : Öykü; öykü kuramı, öyküler...


Akvaryumdaki (Ba)balık



"M. Hakkı Yazıcı modern öykünün usta isimlerinden.
Bu kitabında da toplumsal yaşamın sarmaladığı hayatların çaresizliğini ironik bir dille anlatırken, ideallerin etrafında kimlik arayışını sürdüren insanların, değişen değerlerin karşısındaki açmazları ve hüzünleri yansıyor.

Geçmişle gelecek arasındaki yol ayrımlarının öne fırladığı, aşkla amaçların çatışmaya başladığı, toplumsallaşmanın yüküyle bireyselleşmenin savurucu etkisinin adım adım duyulduğu, kent merkezinin ve çevresinin aynı anda soluk alıp verdiği trajik-komik öyküler…

İçten, sahici bir yazar ve onun yalın dille yazdıkları…
Öyküler…"
-Aydın Şimşek-



13 April 2015

Bütün kosmozun aşığıyım / M. Hakkı Yazıcı
















Bütün kosmozun aşığıyım

Oyunda sahipsiz bir rol vardı
Onu da bana vermek istediler
Sahnenin bir kenarında durup
Alkışlayacaktım her söyleneni
“Pışık”, dedim parmağımla gözümü gösterip
Ben de o göz var mı?
Sahnenin kenarından oyunu izleyip,
Her söyleneni alkışlayacak.

Sivri akıllı biri bir soru attı ortaya
Arkadaş herkes açıkça söylesin “ist”lerden hangisi olduğunu.

İlk cevap İstanbul’dan geldi:
“Ben İSTanbulum”
Kimsenin itirazı olmadı.
Zevzek birisi ben de İSTasyonum diyecek oldu, susturdular.

Genç bir kız, “Ben feministim”, dedi,
Bir diğeri nasyonalist, öbürüsü enternasyonalist olduğunu,
Genç bir delikanlı Marksist-Leninist ve hatta Maoist olduğunu söyledi.
Ekolojist, Kemalist, anarşist, sosyalist, komünist, 
Humanist, ateist, antagonist, budist...

Üüüü, neler vardı, neler; bildiğim, bilmediğim. 
Hiç bu kadar İzm'i bir arada görmemiştim.
Nedir bu insanlığın “bağzı” “izm”lerden çektiği!
Biliyordum aralarında faşistler de vardı.
Ama bizim memlekette adettendir,
Sümme haşa faşistler, kendilerine faşist demezler, dedirtmezler.

Sıra bana gelmişti biraz absürdist bulacaksınız ama
Birden annemi, babamı, kardeşimi, oğlumu ve tüm hısım akrabayı
Arkadaşlarımı, okulumu, mahallemi, misket yuvarladığım sokakları
Memleketimi, onunla da yetinmeyip çepeçevre bütün dünyayı,
Nehirleri, denizleri, ağaçları, çiçekleri, böcekleri,
Türkleri, Kürtleri, Ermenileri, Arapları, Çerkesleri, M'acirleri,
Rusları, Çinlileri, İspanyolları ve hatta Amerikalıları,
Ve şu içimi ısıtan, ışıtan, her şeye can veren güneşi,
Mehtaplı gecelerin kahramanı aydedeyi, yıldızları çok sevdiğimi fark ettim.
Acunistim desem olmazdı,
Evrenistim desem yine uymazdı
Ben kosmozistim deyiverdim
Bütün kosmozun aşığıydım.


12 Nisan 2015, Moskova ( Yuri Gagarin’le uzaydaki ilk insanlı yolculuğun 54. yıldönümü )

01 April 2015

Hayatımın kaçan penaltısı ( Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı








Hayatımın kaçan penaltısı




Sanki penaltı kaçırmış bir futbolcunun hali vardı üzerimde; başım öne eğik.

Tanrım şimdi benim oyundan çıkarılmam mı gerek? Hayatında penaltı kaçırmış ilk insan ben miyim?

İçimden bir ses-kimin sesiydi bilmiyorum, babam da olabilirdi- oğlum kendine gel, bu her şeyin sonu değil, yaşam devam ediyor cinsinden bir şeyler söyledi.

Bu sese inandım. Her şeyi yeniden düşünmeliydim. Bunun için beni bekleyen muhtemel iyi ve tabii ki kötü şeyleri düşünebileceğim sakin bir yere ihtiyacım vardı.

Ve hatta içimi ısıtacak demli bir çaya.

Kendimi hep iyi hissettiğim denizin kenarındaki çay bahçesine gittim.

Hava üşütmeyecek kadar güzelse, hafta sonu kalabalığı yoksa oturup, huzur bulmak için bulunmaz bir yerdi.

Kendime her zamanki gibi ortalığı da kolaçan edebileceğim bir masada yer bulup oturdum. Hep yanımda taşıdığım küçük not defterimi ve kalemimi çıkarıp masanın üzerine koydum. Bunlar olmadan düşünememek gibi bir huyum vardı.

Sonra gelsin çaylar.

***

Satışların iyi gittiğini söyleyen patrona, kağıt üzerinde satışların karlı göründüğünü, ancak genel giderlerin umulandan fazla olduğunu ve işlerin pek parlak olmadığını söylemiştim.

“Öyle mi?” diye yüzüme bakmıştı, şaşkınca. “Bu konuya bir bakalım.”

Uyarma görevimi yapmış olmanın iç rahatlığıyla yanından ayrılmıştım; ancak öğle yemeği paydosundan sonra beni yeniden odasına çağırdı.

“Çok çalışkan, dürüst, bilgili bir elemansınız, ancak benim içimi karartıyorsunuz. İsterseniz birlikte çalışmaya son verelim,” dedi.

Beklemediğim bir olaydı bu. Hazır değildim, çalışmaya ihtiyacım vardı.

“Peki, efendim, siz bilirsiniz,” demekle yetindim.

Hep parlak, hoş şeyler duymaktan hoşlanan bir işverene ne söylenebilirdi ki? Böyle patronlara parlak hayaller sunan yalancı satış elemanları lazımdı.

Kös kös çıkıp gitmeden önce, yine de bir şeyler söylemek gerekirdi. Patron da benim gibi futbol meraklısıydı.

“Efendim,” dedim, “Zaten bizim iş tarzlarımız birbirine uymuyordu. Siz Brezilya tarzı bir futbolu seviyorsunuz, bense Almanların oyun tarzını daha uygun buluyorum.”

“Evet, oyun tarzlarımız birbirine uymuyor,” demekle yetindi.

***

Niye ben hep başkalarının pisliğini temizlemek üzerine bir hayat kurdum? Başkaları mı bu misyonu bana uygun gördü, yoksa benim yaradılışımda mı böyle bir hal var?

Niye muhasebeci oldum ben? Okuldayken muhasebe dersinden nefret etmeme rağmen niye?

Kader mi demek lazım?

Peki, gençliğimde futbol oynarken neden hep savunmada oynadım? Bol bol gol atıp, herkesin sevgilisi olmak yerine gizli bir kahraman olmak… Akıl karı bir iş mi?

Evet, evet benim yapımda var bu.

Ayıptır söylemesi savunma oyuncuları sahayı en iyi gören, oyunu en iyi okuyabilecek mevkidedirler. Takım arkadaşlarının yaptığı her hatayı kapamak da onlara düşer. Onlardan sonra kaleci de hata yaparsa gol olur. Rezalet! Zaten ne yapsın ki zavallı kaleci?

Aslında önemli adamlardır muhasebeciler. Ancak patronun akıllı, işini bilen biri değilse muhasebecinin kıymetini bilmez. Çoğu patronlar işler nasıl olsa yürüyor, muhasebeciler yalnızca yasal olarak gerekli olan kayıtları yaparlar, diye düşünür.

Patronlar, en çok satış elemanlarını severler. Hele hele iyi ciro yapıyorlarsa patronların gözdesi olurlar. Ama satışın karlı olup olmadığı sonradan bütün maliyetler ortaya çıkınca anlaşılır.

Satış elemanları genellikle şımarıktırlar. Şirketin diğer elemanlarına tepeden bakarlar.  Hep şirket dışında, müşteri ziyaretinde olurlar. Çok para harcarlar-kendi paralarını değil, şirketin parasını tabii ki. Harcama belgeleri her zaman eksiktir; bu belgelerin düzgün ve düzenli olarak getirilmesini, iş avansı hesaplarının zamanında kapatılmasını isteyen muhasebecilere de hep bürokratik engeller çıkaran lüzumsuz insanlar gözüyle bakarlar.

Forvet oyuncuları da satış elemanları gibi şımarıktırlar. Onların derdi genellikle takım oyunu, rakibe topyekün saldırmak değil; gol atıp, takım arkadaşlarına sarılmak, antrenöre, seyircilere koşup fiyaka yapmaktır.

Taraftarlar da hep gol atan oyuncuları daha çok sevmez mi zaten?

Bütün dönen topları karşılamışsınız, iyi yer tutmuşsunuz, rakibe göz açtırmamışsınız; buna kimse bakmaz. Bunu ancak oyunu dikkatlice izleyen, futbolu gerçekten iyi bilen kimseler anlar.

***

Epey oturup, son çayımı da içtikten sonra kalktım. Biraz da deniz kenarında yürürken düşünmek lazımdı.

Parkın kenarında, ağaçların gölgesinde sahile yakın yürüdüm.

Severdim bu parkı.

Biraz daha yürüdüm. Yakınlardaki evlerde oturanlardan bazıları köpeklerini gezdirmeye gelmişlerdi.

Bir grup oğlan çocuğu, çimenlerin üzerinde, patlak, havası kaçmış bir plastik topun peşinde koşturup, tek kale maç yapıyorlardı. Birisinin vurduğu top ayaklarımın dibine kadar geldi. Geri atayım derken vurduğum top alakasız bir yere gitti. Köpeğini gezdiren bir kadının yanına doğru yuvarlandı.

Köpek topu kaptı, kadına götürdü.

Mahçup olmuştum, bu sarsaklığımla top kazayla birisinin suratına da gelebilirdi.

Kadından özür diledim. Fakat o, kibarca, “Önemli değil,” anlamında bir şeyler söyledi, sonra bana daha dikkatli bakıp çığlık attı:

“Ay, senin ne işin var buralarda!”

Ben de daha dikkatli baktım. Tanımıştım; lisede aynı sınıfta okuduğumuz, güzelliğini hiçbir zaman yüzüne söyleme cesaretini bulamadığım Günseli’ydi bu.

Senelerce birbirimizi görmemiştik, izimizi kaybetmiştik.

Rumelihisarı’ndaydık. Yukarıda, Torlak Fırın Sokağı taraflarında bir yerleri işaret edip, “Bak, benim evim işte şurada,” dedi.

“Oturalım mı biraz,” diye teklif ettim.

Oturduk.

Yakındaki çay ocağından bir demlik dolusu çay getirtip, muhabbete daldık.

Aysel’i görüyor musun? Abidin ne yapıyor? Filan…

Ortak anılarımız çoktu. Her ikimiz de evlenip, ayrılmıştık. Hatta o, iki defa evlenip, ayrılmıştı.

Şaşkınlığımı, biraz da hayranlığımı belli ederek, “Helal olsun, bana göre daha gayretli imişsin,” deyip güldüm.

Sonra birden hüzünlendim. Ona gizliden aşık olup, bir türlü söyleyemediğimi hatırladım.

Birden nasıl olduysa ağzımdan çıkıverdi:

“Yahu, nasıl olsa çok zaman geçti aradan, müruru zamana uğradı; şimdi söylesem kızmazsın artık. Sana okuldayken aşıktım, ama bir türlü söyleyememiştim. Sen hayatımın en büyük kaçan penaltısıydın,” deyiverdim.

Bunları söylerken yüzüne yine bakamamış, başımı yere eğmiştim.

Bir süre kızacak mı, ne diyecek diye bekledim. Sonra başımı kaldırıp, yüzüne baktım.

Kızmamıştı. Belki de hoşuna gitmişti. Şimdi de susma sırası ona gelmişti.

Başka şeylerden konuştuk.

Sonunda laflar da bitti. Kim “Hadi kalkalım, geç oldu. Yine, sonra görüşürüz,” diyecek diye birbirimize bakmaya başladık.

Köpeği de artık gidelim dercesine çekiştirmeye başlamıştı.

“Seninki yoruldu herhalde, kalkalım mı?” dedim.

“Hı hı, kalkalım, yine görüşürüz,” dedi.

Sonra biraz daha düşünüp, bana bakıp sordu:

“Sen daha iyi bilirsin, penaltı kaçınca maç biter mi?”

O gözler,.. Ah, o gözler hala aynı güzellikteydi.

Küçük bir çocuk saflığında cevap verdim:

“Bitmez tabii ki,” dedim.

..... 

01 Nisan 2015, Moskova

( Bu öykü Dünyanın Öyküsü Dergisi'nin 9. Sayısında (Haziran-Temmuz 2015) yayımlanmıştır.

"Yaşam Annemin Hatırladıklarıysa" isimli kitapta yer almaktadır.)





31 March 2015

Uzun kavak altında uzun yazar oğulları / M. Hakkı Yazıcı



Uzun kavak altında uzun yazar oğulları / M. Hakkı Yazıcı



Hevesli bir genç yazar adayı aylarca uğraşmış kalınca bir roman yazmış.

Yazarın soyadı da huyu gibiymiş, yani ismiyle müsemma imiş: Uzunkavakaltındauzunyazaroğulları

Kendisi çok sevmiş, beğenmiş yazdıklarını; ancak bu romanını yayınlatmak için nefesi kuvvetli editörü olan bir yayınevi bulamamış.

Pek sevmişti yazdıklarını, ama başkalarına beğendirebilecek miydi, bunu bilmiyordu.

Hatırını kıramayan, edebiyat meraklısı bir arkadaşını romanını okumaya razı etmiş.

Bir hafta sonra arkadaşının kapısına dayanmış:

“Okudun mu romanı?”

“Okudum.”

“Hoşuna gitti mi?”

Arkadaşı:

“Sonu iyi idi, ama başını unuttum,” diye cevap vermiş.

“O zaman bir daha oku,” diye üstelemiş yazar heveslisi.

Arkadaşı kıramamış, “Tamam,” demiş.

Dayanamamış, ertesi günü yeniden dayanmış arkadaşının kapısına.

“Nasıl?” diye sormuş.

Arkadaşı:

“Başı iyi, ama şimdi de sonunu unuttum,” demiş.

Yazar heveslisi, bakmış çaresi yok, bundan böyle kısacık hikayeler yazmaya karar vermiş.



Moskova, 31 Mart 2015

27 March 2015

Günaydın Anneciğim ( Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı


Fotoğraf: Murat Uzsoy




Günaydın Anneciğim




“Anneciğim, günaydın! Bugün hava ne kadar güzel ve güneşli değil mi? Hayırlı sabahlar olsun.”

“Kimsin sen, neredesin? Bana anne diyorsun. Benim kızım yok ki. İki oğlum var. Onlar da burada değiller.”

“Anneciğim, senin bir kızın vardı. O da benim. Senin oturduğun sıranın biraz ilerisinde, karşı sırada oturuyorum. Başımda çiçekli bir şapka var. Yüzüm denize dönük. Hava güzel ve güneşli, ancak hafif bir lodos var. Deniz biraz dalgalı; ama artık korkmuyorum. Alıştım. Bir kere bak, beni göreceksin. Bir defa bakman yeterli, benden tarafa fazla bakma. Yanına da gelmeyeceğim. Bununla yetinmek zorundayız. Bunun kuralı böyle. Hafif bir esinti gibi girip çıkacağım hayatından, hep yaptığım gibi.”

Vapurla Kadıköy’den Karaköy’e geçiyordu.  Fındıkzade’ye akraba ziyaretine gidecekti. Oturduğu yerden biraz dikilerek ileriye, karşı sıralara baktı. Çiçekli şapkalı bir kadın oturuyordu. Göz göze gelemediler. Kadın denize bakıyordu. Lodosun kabarttığı dalgalara takılmıştı gözü.

Ruh yerinde durmuyor, başka bedenlerde kendine yer buluyordu belki.

 “Evet, vardı; bir kızım vardı, ama onu yitirdim. Koruyamadım onu. Gözümün önünde dalgalı deniz yuttu onu.”

“O anı hatırlıyor musun?”

“Hatırlamaz olur muyum? Hiç aklımdan çıkmadı ki!

Zor günlerdi. Mübadele zamanı… Gideceksiniz dediler; olmaz dedik, dinleyen olmadı. Toprağımızdan, çiftimizden, çiftliğimizden, hayvanlarımızdan, komşularımızdan ayrılıp, bilmediğimiz bir başka vatana gidecektik.

Yeni evlenmiştik, düğünümüzü yapamamıştık; seneye yaza elimiz bollanınca yaparız demiştik. Zoru becermiştik; bütün engelleri aşıp birbirimize kavuşmuştuk babanla. Eee, kolay değil iki farklı dinden insanın evlenmesi. Babam olmasa bu iş olmazdı; yüreği yumuşacıktı, anlamıştı birbirimizi sevdiğimizi.

Çok geçmemiş sen doğmuştun.  Baban Niko bizimle gelememişti. Olmaz dediler, onun dini başkaymış.

Birkaç gün içinde Gülcemal’in güvertesinde buluvermiştik kendimizi, annem babam ve kardeşlerimle.  Dünyamız allak bullak olmuştu. Sen, daha kundakta bebektin. Hepimizin yüzünden düşen beş parçaydı. Kötüydük kısacası.

Birden deniz kabarmıştı. Koskoca Gülcemal vapuru, bir dalganın üzerinde şaha kalkmıştı.  Elimden düşüvermiştin. Kayıvermiştin güvertede. Her şey birden olmuştu. Düşüvermiştin o azgın denize. Koşmuştum. Hepimiz koşmuştuk. Atlayamamıştım denize. Çekip, alıp, kurtaramamıştım seni yutan dalgaların koynundan.

Suçluydum. Becerememiştim. Elimden bir şey gelmemişti. Hiç affetmedim kendimi bu yüzden. Her gece rüyama girdi o an. Yıllar geçti kendimi kurtaramadım bu suçluluk duygusundan. Hep düşüncelerime girdin. Başka çocuklarım oldu, ama seni hiç unutamadım.”

“Anneciğim, sen suçlu değildin. Yazgımız böyleydi. Yeter artık kendini üzüp, paraladığın.”


27 Mart 2015, Moskova

03 March 2015

Ola ki Yaşar Kemal duyar diye…/ M. Hakkı Yazıcı






























Ola ki Yaşar Kemal duyar diye…

Bir gün bütün çiçekler beyaz mı açmalı,
Diğer renklere haksızlık olmaz mı Yaşar abi?
Yani o senin sevgili Toros yaylalarındaki gibi...
Bütün bahçeler, kırlar rengarenk olsa be Yaşar abi
Mesela önce şu senin dediğin gibi başlasak
Renkleri kirletenlerden bi yakamızı sıyırsak. 

Her yerde özlediğimiz hür ve mesut şarkılar söylense
Şarkıları bir ağızdan, ama herkes kendi dilinden söylese 
Mesela diyorum ki yıldızlar da bizim dilimizde söylese.

Penceremizden uzansa nur
İstediğimiz şekilde doğsa gün
Dilediğimiz gibi yağsa yağmur

Apansızın, çırılçıplak  gelse kapımıza bahar
Bizim hatırımıza başka türlü esse deli rüzgar
Toprağa düşen tohumları komşu diyarlara taşısa
Köyünde herkesin bir beyaz badanalı evi olsa
Hayatı herkes dilediğince, doya doya yaşasa.

Senden öğrendik bir arada olamayacağını sevgiyle nefretin,
Bir masada demlenemeyeceğini Abdi Ağayla İnce Memedin
Ve yine senden öğrendik sevmeyi, istemeyi, kavgayı; börtü, böceği, 
Ufka, bulutlara, güneşe, gökyüzüne bakıp hayal kurmayı 
Hiç gökyüzüne biter mi hayranlığımız?
Ve hele hele Yaşar abi, sana,
Anadolu halklarının ozanına...
Senin dilinden anlamak 
Daha da güzelleştiriyor
Suyu, toprağı, insanı,…
Sen abilerin en hası,
Kürtlerin en Türkü, Türklerin en Kürdüydün 
Tesellimiz şu ki ışığın hep üzerimizde olacak Yaşar abi!


Moskova, 03 Mart 2015