01 April 2018

Denizi seven dalgasına katlanır (Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı



 Fotoğraf: Murat Uzsoy


M. Hakkı Yazıcı




Günlerce balığa çıkarsın, ağların boş dönersin. Çocukların gürültüsünden, karı dırdırından usanır; şöyle bir uzaklaşayım, sıkıntı atayım diye denize açılırsın, laf olsun diye olta atarsın koca bir orkinos takılır.

Gel de kısmete inanma.

Balıkçı Haluk’un oltasına iki metrelik bir orkinos takılmıştı.

***
Hep olduğu gibi Cemal’i almıştı yanına.

Gerekçesi de her zamanki gibiydi: Bir işe yaramazdı, üzerinde bir salaklık vardı; ama sesi pek çıkmaz, kafa ütülemezdi.

Cemal, sordu:

“Ağları atayım mı abi?”

“Yok oğlum, bu defa balık avlamaya değil, keyif yapmaya gidiyoruz. Şöyle biraz kafa dinleyelim.”

“Abi, o zaman rakıyı açayım mı?”

“Aç oğlum.”

Cemal, doğuştan deniz insanı değil; sonradan olma. Ne de olsa göç yemiş bir Kürt çocuğu. Denizi hayatında ilk kez ortaokulda iken görmüş. Bu yüzden ne kadar alışsa da denize karşı bir ürküntü var içinde.

“Abi, şu anda bir dert yok, ama sonradan fırtınaya, dalgaya falan yakalanmayız d’il mi?”

“Bak evladım, denizi seven dalgasına katlanır.”

Aslında hava güzel, deniz sakin…

Biraz rahatlıyorlar.

Kafayı bulunca Cemal, yine tatlı bir çocuk oluyor. Yine Ayşe’yi ne kadar çok sevdiğini anlatıyor da anlatıyor.

Tam iyice kafayı bulmuşlarken laf olsun diye attıkları oltaya bir şeyin takıldığını, teknesinin sürüklendiğini fark etti. Önce ne olduğunu anlayamadı. Sonra iri bir balık olduğunu anladı. Hem de tahayyül edemeyeceği kadar büyük.

Hızla önlerinden geçenin bir orkinos irisi olduğunu anladığında iş işten geçmişti.

Haluk’un ilk anda gördüğü tek şey kocaman bir gözdü.

Balık, laf olsun diye oltasına yem olarak taktığı kolyoza tav olup, zokayı yutmuştu.

“Git oğlum, bugün hiç seninle uğraşmaya niyetim yok, dinlenme günümdeyim,” diye söylendi.

Ama orkinos umduğu kadar becerikli değildi. Oltadan kurtulmak için önce çırpındıysa da olmadı.

Haluk, ne kadar üşengeçse, orkinos da o kadar beceriksiz çıkmıştı.

Beceriksizdi, ancak güçlüydü. Koca gövdesinden aldığı bir gücü vardı. Tekneyi sürüklemeye başladı.

Bir sağa, sonra bir sola... Arkasından kocaman bir yuvarlak çizip; bir aşağı, bir yukarı…

Dön baba, dön.

Orkinos sardalye kadar küçük, Haluk’un teknesi de petrol tankeri kadar büyük değildi.

Koca balık bütün gücünü sarf etmemesine rağmen küçük tekneyi kolayca açıklara sürükledi. Motoru bozdu, kamışın takıldığı yeri kırdı, kemerleri kopardı, makinenin düşük devir vitesini bozdu.

Haluk, bütün bunları gördükçe dinlenme gününde olduğunu unutup, hınçlandı.

Yaklaşık dört mil gezinip durdular.

Ne kadar sürdü bu mücadele?

Saate bakılacak durum yoktu, ama çok uzun sürmüştü.

Hava iyice kararmıştı.

Bir ara hareketsiz kaldılar.

Haluk el feneriyle balığın durumunu kontrol etti.

Kımıldamıyordu. O canlı renginden eser kalmamış, soluklaşmıştı.

Haluk, Cemal’e “Oğlum, suya gir de şuna bir yakından bak, gebermiş mi?” dedi.

Cemal, iyice halsizleşmişti; yorgunluğu açlıkla birleşince iyice bitap hale düşmüştü. Buna rağmen itiraz etmeden, gücünü toplayıp, yavaş hareketlerle suya indi.

Su soğuktu.

Fenerin ışığı balığı aydınlatıyordu.

Ölmediyse bile balık da bitap düşmüş olmalıydı. Kıpırtı yoktu.

Cemal, balığı kucaklayıp, tekneye doğru çekmeye çalıştı. Ama o iri canavarı kucaklamak bile mümkün değildi. Kuyruğundan asılarak suyun üstüne çekti.

Haluk da oltaya bütün gücüyle asıldı.

Bu arada gelip geçerken ışığı görüp gece dalışından şüphelenen birileri ihbar etmiş olmalı ki uzaktan bir Sahil Güvenlik botu gelip, yanaştı.

“Bir sen eksiktin ay ışığı,” diye söylendi Haluk.

Cemal:

“Abi alkollüyüz, dert olmasın?”

“Akıllı ol oğlum, gelenler trafik polisi değil; biz de alkollü araç kullanmıyoruz.”

Gelen Sahil Güvenlik astsubayı güverteden “N’apıyorsunuz?  Gece dalışı falan mı?” diye seslendi.

Haluk, ne işine yarayacaksa gecenin karanlığında astsubayın kaç pırpırlı olduğunu seçmeye çalıştı.

“Yok, başçavuşum, öylesine açılmıştık, oltamıza şu mahlukat takıldı.”

Astsubay üstelemedi, “Neyse, tamam,” dedi.

Tam ayrılacakken:

“Bak, balık mavi yüzgeçliyse yasal işlem yapacağım. Yasak başladı. Kaç dakikaya alırsınız balığı tekneye?’’ diye sordu.

Ah, bir bilebilse!

Haluk, kendinden emin:

“Sarı yüzgeçli bu komutanım. Evet, sarı olmalı, suda yüzgeçleri sapsarı, sırtı masmavi; çok da yakışıklı görünüyor.”

Balık yine debelenmeye başladı. Hala canlıydı, kendine yaklaştırmıyordu.

Koşma, kovalama yine başladı.

Haluk, bu canavarların mücadeleci olduğunu biliyordu, ama bu kadar olacağını düşünmemişti. Telef etmişti ikisini de. Bunların daha irileri de vardı. Beş, altı metrelik, yaklaşık bir tonluk olanları...

“Allah daha irisinden korusun,” diye mırıldandı.

Cemal, yorulmuş, gücü tükenmiş bir halde:

“Abi, bırakalım şunu artık; bittim tükendim.”

“Oğlum, bırakalım tamam, bırakalım da nasıl? O bizi bırakmıyor ki!”

***
Orkinos, debelendi, debelendi; sonunda yine hareketsiz kaldı.

Söylene söylene orkinosu tekneye çekmeye çalıştılar.

Neredeyse bir saat uğraştılar; sonunda gücünü tüketen orkinosu çekiştire çekiştire teknenin güvertesine aldılar.

Haluk:

“Ulan, şu mahlukata bak, koca gövdesiyle bize teknede oturacak yer bırakmadı.”

Sahil Güvenlik botu yine yanaştı. Astsubay, bağırarak takip etmelerini söyledi.

İskeleye yanaştılar.

Balığın mavi yüzgeç olmadığı anlaşıldı.

Astsubay:
“Mavi yüzgeç çıksaydı yakmıştım sizi,” dedi. “Hiç acımam, hemen ceza tutanağı hazırlayıp, eline tutuştururdum.”

Haluk kafasını salladı.

Sanki suçlu kendisiydi ve durduk yere oltaya takılan şu aptal mahlukatın hiç kusuru yoktu.
Beklemedikleri anda başlarına gelen bu maceranın sonunda, o kadar uğraşıp, didindikten sonra bilanço zarardı. Ağrı sızı, hurdaya çıkan takım taklavat da cabası.

Cemal:

“Komutanım, tamam, diyelim ki mavi süzgeçli çıktı, cezayı da kestiniz; peki bu koca balığı ne yapacaktınız?”

En can alıcı, sıkıcı soru buydu.

Astsubay:

“Genellikle Çocuk Esirgeme Kurumu’na verilir. Çocukların karnı doysun, mutlu olsunlar diye.”

***
Balığı yakalamak bir dert, satmaksa ayrı bir dertti.

Haluk, bu sefer de balığı kime, nasıl satacağım diye düşünmeye başladı.

“Bu kadar büyük balığın hepsini de kendimiz yiyemeyiz ya.  Yemeğe kalksak bir senede bitiremeyiz. N’apıcaz?” diye söylendi.

Cemal:
“Fukara vatandaşlara dağıtalım abi,” dedi.

“Get, ulan oğlum, biz kendimiz fukarayız.”

Balığı iki buçuk metrelik askıya altı yedi kişi zor astı.

Havadis çabuk yayıldı. Duyan iskeleye koştu.

Orkinosla fotoğraf çektirmek isteyenler sıraya girdi.

Neyse iş kolay halloldu. Haluk hala balığı ne yapacağını düşünürken sahilde bir restoranın sahibi gelip balığın tamamına talip oldu.

Cebi biraz para görmüştü. Haluk, kahvede sırtına vurup, kutlayanlara, en alçak gönüllü halini takınarak:

“Abi, tabii balıkçının da usta olması lazım, ama bu iş biraz kısmet işi. Günlerce eli boş dönersin; bazen de böyle bir şey yakalarsın, işte...”

Kısmetsizliğini bilenler “Tanrı sana acıyıp bu orkinosu gönderdi,” deyip gülüştüler.

Haluk, anlattıklarının pek inandırıcı olmadığını fark edince:

“Olmayınca balık, neylesin Haluk! N’apacaksın?” deyip sırıttı.


Moskova, 08 Ağustos 2017

-Bu öykü daha önce başka bir isimle  http://gercekedebiyat.com/ sitesinde yayımlanmıştır.


30 September 2017

Anlıklar / M. Hakkı Yazıcı / Kısacık öyküler

En kısacık, anlık öyküler









Patronuna aşık oldu
Gülfidan, konfeksiyonda işçiydi. Patronuna aşık oldu.
İki kere kaybetti.


Yolcu
Benim okuldan bir arkadaşım vardı, adı Yolcu'ydu. Nüfus memuruna Yalçın demişler, Yolcu yazmış. 
O da kaderine razı olmuş, her fırsatını yakaladığında yolculuğa çıkardı.

  
Eşiği geçmek
Sevgilimdin, aşkım, bir tanemdin.
Eşik atladık, eşim oldun.


Tavla
Boş bir anımızda tavla oynadık.
İkimiz de yenildik.
Sen zar tuttun, ben pul arakladım.


Kara Fatma
Karafatma, bundan böyle senin adın sadece kara böcek olsun.
Benim kara gözlü, kara kaşlı Fatma’ma haksızlık olmasın.



Karatahta
Karatahtalar beyaz tahta olduğundan beri tebeşirler nostalji yaşıyorlar. 


Oğlan babaya benzer
Yaşlanıp da iyice babama benzeyince oğlum bana benzemeye başladı.


Tanışmıyorlar
Ne balık kelebeği,
Ne de kelebek balığı tanıyor.
Birbirlerini ben anlatıyorum onlara.
  

Balıkçının sandalı
Dalgalar dalga geçiyordu balıkçının sandalıyla.
Sonunda balıkçı dayanamadı sahile çekti sandalını.
Bu sululuğa son verdi.


Oyuncakçının oğlu
Ciğercinin kedisi ya da oyuncakçının oğlu olmak…
Hepsi aynı hesap.


İyi mahalle
Bir mahallede bir kitapçı, üstüne üstlük bir de oyuncakçı dükkanı varsa o mahalle yaşamak için iyi bir yerdir.


Küsmek hayata
Köpek havladı, horoz erken öttü, uyuyamadım diye hayata küsülür mü sabahın köründe kalkar kalkmaz?


Komşuluk hatırı
Komşuya ikram börek tabağı boş iade edilirse komşuluk hatırı bitmiştir o an.
  

Yaşam
Yaşam bana çok kısa, sanki bir anlık.
Gözümüzü açıp, kapar gibi.


Harf
Sessiz harflere kıl oluyorum.
Yaşasın sesli harfler.

Yenilgi
İnatçı bir şam fıstığıyla boğuştum, yenildim.
Oysa dişlerimin arasında kolayca ikiye bölünüveren diğerleri ne kadar uysaldı.


Hepsi bir anda çok zor

Doktora tezimi arzuladığım sürede bitirememiştim. Bir de zorunlu maişet meselesi var. İş güç, fazla mesai...
Yetmezmiş gibi bir de aşık olmaz mıyım?
Hepsi bir anda çok zor.
Nasıl üstünden geleceğim bunca işin?



Kelebek Arkadaşım
Benim bir kelebek arkadaşım vardı, Allah rahmet eylesin.
Bir gün, tanıştığımız günün sabahında;  Boğazda bir çay bahçesinde oturmuş çay içerken, olmadık şeylere üzülüp dertlendiğimi görüp, yüzünde bilgece bir ifadeyle:
“Aptal olma! Yaşadığın anın kıymetini bil, keyfini çıkar,” dedi,  “Hayat bir gün,  o da bugün.”
O an ne dediğini çok anlayamamıştım; akşam acı ölüm haberini aldım.
Gerçekten de dediği doğruydu.


Hanımköylü

Salih’in çevresinde gördüğü bütün erkekler hanımköylü ya, hep öyle olur zannediyor.
Geçenlerde İzmir’e giden otobüste yanında oturan amca sormuş:
“Nerelisin, evlat?”
“Bir yerli değilim amca, ben daha henüz evlenmedim,” diye cevap vermiş.


Halim abi balıkları besliyor
Halim abi emekli oldu ya, emekli olduktan sonra yapmayı planladığı gibi her sabah erkenden kalkıyor. İki bardak çay biraz peynir, zeytin, ekmek atıştırdıktan sonra kendisini deniz kenarına atıyordu.
Leyla abla, bizimki bir şeyler yakalar getirir diye hazır bekliyordu, ama Halim abi her seferinde eli boş dönüyordu.
Akşamları eve dönerken konu komşunun takılmalarına aldırmadan, “Yahu ben balıkları besliyorum, bunda ne kötülük var?” diyordu.


Hangi filme gidelim?

Geçenlerde arkadaşlarla sinemaya gidelim diye niyetlendik.
“Hangi filmler oynuyor sinemalarda?”
Necmi, “şu film var,” dedi; Niyazi, “ben bir arkadaşımdan duydum “b..k tan bir filmmiş,” dedi.
Ben, “bak şu film varmış, esas oğlanı da bu aktör oynuyormuş,” dedim.
İkisi birden atıldı: “Bütün sinema kritikleri beş para etmez diye yazıyor.”
Neredeyse on film vardı vizyonda. Bir türlü anlaşamadık hangi filme gideceğimize.
Sonunda, “Eeee,” dedim, “Hangi filme gideceğiz?”
Hiçbirinden bir ses çıkmadı.
Yani sinemaya gidemedik.


Yalnızlık zor zenaattir!
Yalnızlık zor zenaattir! En fazla da geceleri, hava karardığında...
Yalnızlığa dayanırım da, bir başınalığa asla…
Duvarlara baka baka yaşlanmak hoş değil. Saat tıkırtısıyla yetinmemeli... En azından ara sıra da olsa bir telefon çalmalı. “Günaydın, akşamın hayırlı olsun'' diyen biri olmalı. O ses bir dostun sesiyse tadına doyum olmaz.
Değilse çayı şekersiz içmeli değişmeyen deminin dostluğuyla.
Halbuki, zor değil, hiç zor değil bir çay demleyip, tek başına yudumlamak.
Ama; ''Çaya kaç şeker alırsın?'' diye soran bir ses olmalı ara sıra da olsa.

Uzun evliliğin sırrı
Halim abiyle yaşamla, eski anılarla ilgili sohbetimiz her zamanki gibi çok keyifli.
Karısıyla çok uzun yıllar evli kalabilmenin, hem de mutlu olmanın sırlarını soruyorum.
Aynı Ayşe teyze gibi cevaplıyor:
“Bizim zamanımızda kırılan bir şeyler olduğunda hemen çöpe atılmazdı, onarılırdı, ondandır.”

Diyecek bir şey yok.


22 March 2017

Suzi'ye gecikmiş bir mektup ( Şiir ) / M. Hakkı Yazıcı



Fotoğraf: Ömer Orhun





SUZİ’YE GECİKMİŞ BİR MEKTUP



M. Hakkı Yazıcı

Sen, Suzi olmaya razı olsaydın,
Beni de Tom Miks olarak kabul etseydin
Nevada Kalesi’nde sık sık görmeye gelirdim, seni.
Tabii Konyakçı, Doktor ve ben,
Birlikte.
Yolda pusu kuran apaçilerden yakamızı kurtarabilirsek.

Ama ne yazık ki, sen,
Köşedeki manifaturacının karısı olmayı seçtin.

Geçenlerde, kahvede, pis yedili oynarken,
Abin oturdu masamıza.
“Bak koçum, unut artık, Selma’yı”, dedi.
Çok kızmış olacağım ki,
Dalgınlığıma gelip, silahıma davranıp,
“ Onun adı Selma değil, Suzi !” deyiverecek oldum,
...
Vazgeçtim.
Belimde silahım yoktu ve ben Tom Miks değildim.
İşte hayatın acı gerçekleri.

Belki biliyorsundur,
Ben de tüpçünün kızıyla evlenip,
İki sokak yukarı taşındım.
Bir de kızımız oldu.
Fabrikadan, gece vardiyası çıkışı eve dönerken
Yorgun argın, karanlıkta,
Apaçilerin pususuna düşmemek için,
Sokak aralarından, dikkatlice yürüyorum.

Sevgili Suzi,
Yine saçlarını ikiye ayırıp örüyor musun,
Yüzün hala çilli mi,
Pembe yanakların kızarıyor mu,
Güzelliğinden bahsedilince?

07 November 2016

Rus Devrimi de Gogol’un “Palto”sundan mı çıktı?


Rus Devrimi de Gogol’un “Palto”sundan mı çıktı?


M. Hakkı Yazıcı




Dostoyevskiy’nin, kendisi de dahil, dönemin klasik yazarları ve devamı için “Hepimiz Gogol’un ‘Palto’sundan çıktık” dediği bilinir.

Öyledir de gerçekten! Gogol, çağdaş Rus öykücülüğünde önemli bir kilometre taşıdır.

Bu metaforik ifadeyi daha ileri götürüp, Rus Devrimi de Gogol’un ‘Palto’sundan çıkmıştır dersek biraz fazla mı abartmış oluruz?

Kuşkusuz Rus Devrimcileri, Bolşevikler, gökten zembille inmediler.

1917 Bolşevik Devrimi gerçekleşmeden önce Rusya coğrafyasında 18. ve 19. yüzyılların birikimine sahip çok büyük bir edebiyat vardı. Uçsuz bucaksız ovalarda, bozkırlarda, karla buzla kaplı düzlüklerde yaşayan Ruslar yaşadıkları ortamdan etkilenmişler, kendi kültürlerini yaratmışlardı. Bu toplumsal kültürün parçası olarak Puşkin, Turgenyev, Herzen, Tolstoy, Çehov, Dostoyevski, Lermontov gibi edebiyat alanında çağlarına damga vuran büyük yazarlar yetişti.

Devrimciler, devrime destek veren kitleler, kendi yaşamlarından, içinde yaşadıkları toplumdan ve kuşkusuz hayatın sanatsal ifadesini eserlerinde yeniden yaratan dönemin sanatçılarından; şairlerinden, yazarlarından etkilenmişlerdir.

Kısacası edebiyatın devrimlere, devrimlerin de edebiyata etkisi olmuştur.

Daha sonra ürün veren bütün kültür insanları bu toplumsal birikimin etkisi altında kalmışlar, devraldıkları bu birikimi kendi birikimlerine katmışlardır.

Bu sanatta, edebiyatta da, siyasal düşüncede de böyle olmuştur.

Siyasetten örnek verirsek Korkut Boratav Hocamız bir yazısında şöyle diyor:

“Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren Bolşevikler hayatlarını sınıfsız, âdil, eşitlikçi bir ütopyayı gerçekleştirme mücadelesine adayan insanlardan oluşan uzun geleneğin temsilcileriydiler.
Bolşevikler eski yoldaşlarıyla, sosyalizmin revizyonist kanadıyla, Menşeviklerle yolları ayrılarak, mücadele ve kavga ederek devrimi gerçekleştirdiler; yeni toplumu oluşturmanın ilk adımlarını atarken, taktik ve strateji tartışmalarını katı, insafsız üsluplarla sürdürdüler. 

Bütün bunlara rağmen, Lenin ve arkadaşları, sözünü ettiğim o uzun geleneğin bir halkası olduklarını hiç unutmadılar.”

Lenin’e göre Marksizm kendi siyasal ve toplumsal kuramını geliş­tirirken, burjuva düşünce ve kültürünün bilimsel olarak ilerici yanlarını içine almıştı. Proleter kültür insanlığın kapitalist, toprak sahibi ve bürokratik toplumların boyunduruğu altında biriktirdiği bilgi bütününün mantıksal devamı olmak durumundaydı.

Keza burjuva kültürü de iktidarın ani ve devrimci bir dönüşümünün sonucu değil, yüzyılların ürünüydü.

Rus edebiyatı, isyanlarla eş zamanlı gelişti.

Lenin, “Tolstoy, Rusya’nın aynasıdır,” demiştir.

Bolşevikler, Rus klasiklerinin şaheserlerinin tamamını büyük bir dikkatle ve zevk alarak okumuşlardır.

Ancak onları eleştirmekten de geri durmamışlardır.

Sadece mevcut edebiyatla yetinmek doğru olmazdı. Yeni yaşamın, yeni edebiyatının olması gerekiyordu. Devrim, daha çok gençtir o zamanlar; yeniliklere gebedir ve sosyalizmin toplumda sağlam kökler oluşturabilmesi için bir “proleter edebiyatı”na ihtiyaç vardır.

Sanat ve edebiyat, devrim arifesinde devrimci düşüncenin fikir ve duygu anlamında olgunlaşmasına katkı sağlayan bir işlev görür. Devrimcilerin kişilikleri bu düşünce ve duygularla olgunlaşırlar. Devrim süreci de kendi edebiyatını yaratır; sadece düzen değiştirilmekle kalınmaz, edebiyatta da devrim yapılır, yeni insan, yeni edebiyat ortaya çıkar.

***
Bizde de böyle olmuştur.

İlk ciddi, kuramsal okumalarını yapmadan önce devrimciler, devrimci edebiyatla tanışmışlardır. Genç zihinlerde devrimci düşüncelere ilk sempati genellikle bu ürünlerle oluşmuştur.

Adettendir; sorguda genellikle polis devrimcilere şöyle sorar:

“Hangi kitapları okudun? En çok hangi yazarları seversin?”

Bu beylik bir sorudur. Öyle ya senin bu yoldan çıkmışlığının bir sebebi vardır.

Ya yakın bir arkadaşından, okuldaki öğretmeninden, bir aile dostundan ya da okuduğun kitaplardan, yazarlarından etkilenmişsindir.

Durumu anlarsın, sevdiklerini koruma çabasına girersin. Ne de olsa işkencede ser verip, sır vermeyen devrimcilerin efsaneleriyle büyümüşsündür.

Ölmüş yazarların, yabancı yazarların ismini versen zararı yok. Zararı yok, zira onları da yakalayıp getirecek halleri yok.

Ama yaşayan bir Türk yazarının adını verirsen, “Ben o yazarın kitaplarından çok etkilendim, haksızlığa, zorbalığa karşı isyana katıldım,” dersen. Adamcağızı da yaka paça yakalarlar.

Polis, elde ettiği cevaplardan yeni listeler yapar, sıkıyönetim komutanlıklarının yasaklarına dahil olur; o yazarların kitapları toplanır, yazarlar da derdest edilir. Aramalarda bu kitapları evlerinde bulunduranlar yakalanır.

Hoş senin demene gerek yoktur, zira o yazar zaten mimlidir;  her olayda kendisini içeride bulur. Bu Türk aydınının kaderidir.

Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Rıfat Ilgaz, Vedat Türkali ve daha pek çoğunun kaderi…

Bu hep böyle olmuştur. 12 Mart, 12 Eylül karanlık dönemlerinde; öncesinde, sonrasında,  her zaman…

***
Dedik ya Rus Devriminin öncesi ve sonrası var.

Önümüzdeki sene Devrim’in 100. Yılı kutlanacak. Çok yazılıp, konuşulacak, tartışılacak.

Lenin’in eşi Nadejda Kurpskaya anılarında şöyle anlatıyor:

“Sibirya'ya giderken yanımda Puşkin'in, Lermontof'un, Nekrasof'un eserlerini de götürmüştüm. Vladimir İlyiç bunları başucuna, Hegel'in yanına yerleştirdi; bu kitapları akşamları tekrar tekrar okuyordu. Özellikle Puşkin'den çok hoşlanıyordu. Ancak önemsediği yalnızca biçim değildi.”

Evet, Lenin, edebiyat ürünlerinin içeriğiyle kuşkusuz ilgiliydi, ancak onların gerçek birer sanat eseri olmaları da önemliydi.

Mesela, Çernişevskiy’i çok sever ve beğenirdi.-Ki onun Türkçeye “Nasıl Yapmalı?” ismiyle yayımlanan kitabından çok esinlenip, etkilenip kendi yazdığı en önemli kitaplarından birine “Ne Yapmalı?” ismini vermişti. Çernişevskiy’i çok beğenirdi, ama yazdıklarını edebi bulmazdı.

Kurpskaya, şöyle anlatıyor:

“Çernişevskiy'nin ‘Nasıl Yapmalı?’ adlı romanını, saf ve basit anlatımına ve hiç de büyük bir edebi değeri olmamasına karşın seviyordu. Bu romanı okuyuşundaki dikkate ve en ince ayrıntıları bile kaçırmayışındaki özene şaştım. Zaten Çernişevskiy'nin her şeyini severdi ve Sibirya'daki albümünde yazarın iki fotoğrafı vardı.”

Lenin, sıkı bir edebiyat okuruydu; sadece Rus yazarlarının değil, diğer dünya yazarlarının da pek çok eserini okumuştu.

Arkadaşlarının, yoldaşlarının ve karısı Nadejda Krupskaya’nın tanıklıklarına göre Lenin doymak bilmez bir okuyucuydu.

Lenin’le Lunaçarski, 1906 yılında bir gece Liaçenko'nun evinde birlikte kalmışlardır. Lenin’i kütüphanenin bulunduğu odada yatırmışlar. Sabahleyin odadan sapsan bir yüzle, yorgun bir halde çıkmış. Korkmuşlar, endişelenmişlerdi; aniden hastalanmış mıydı yoksa? Neden sonra öyle endişe edilecek bir şey olmadığını, ancak sabaha kadar uyumadığını anlamışlar. 

Uykusuzluğunun nedenini sormuşlar; Lenin, şöyle cevap vermiş:

"Bütün gece uyumadım, bu kitapları okudum, çok ilginç! Sırayla aldım kütüphaneden ve kendimden geçtim.”

Lenin gibi dünya devrimcilerine kılavuz olmuş 46 ciltlik eser vermiş birinin kütüphaneler dolusu kitabı okumuş olması şaşılacak bir şey değil tabii ki. Bu engin birikimin kaynağı başta Marks ve Engels’inkiler olmak üzere, siyaset, felsefe, ekonomi, tarih alanındaki en önemli eserlerdi. Rus edebiyatının klasikleri de birikiminin önemli bir kaynağıydı.

Dedik ya Lenin, salt eserlerin devrimci içeriğinin yanı sıra sanatsal yanıyla da ilgiliydi. 

Krupskaya’nın bunu destekleyen bir başka anısı da şöyle:

“Güzel bir akşam İlyiç gençlerin ‘toplu olarak’ nasıl bir arada yaşadıklarını görmek istedi. Güzel sanatlar akademisinde öğrenci olan Varya Armand'ı ziyaret etmeye karar verdik. Yanılmıyorsam, 1921'de Kropotkin'in gömüldüğü gündü. Kıtlık yılı olduğu halde gençler yine de coşkunluklarını yitirmemişlerdi. Komünlerinde çıplak tahta üzerinde yatıyorlar, ekmek bulamıyorlardı. O akşam hizmet eden genç bir öğrenci ‘Bizim de bulgurumuz var’ dedi gülerek. Hemen bir bulgur çorbası pişirdiler; gerçi çorba tuzsuzdu ama güzeldi. İlyiç bütün bu genç insanlara, kendisini çevreleyen genç sanatçıların parıldayan yüzlerine bakıyor ve onların neşeleri yüzünde yansıyordu. Ona yaptıkları içten resimleri gösteriyorlar, anlamlarını açıklıyorlar ve onu soru yağmuruna tutuyorlardı. İlyiç ise gülüyor, sorularına kaçamak cevaplar veriyor, soruları soru sorarak karşılıyordu:

“Neler okuyorsunuz? Puşkin'i okuyor musunuz?”

İçlerinden biri:

“Hayır, diye bağırdı, burjuvanın biri o. Biz Mayakovski'yi okuyoruz.”

İlyiç gülümsedi.

“Bence Puşkin daha iyi,” dedi.

Bundan sonra İlyiç Mayakovski'ye daha yumuşak davrandı. Bu adı duyunca, her gün konuşulan dilde duygularını yansıtacak nitelikte sözcük bulamayıp, bu ifadeyi Mayakovski'nin oldukça güç anlaşılan şiirinde arayan, Sovyet iktidarı uğrunda her an ölmeye hazır yaşam ve sevinç dolu güzel sanatlar okulu öğrencilerini anımsıyordu.”


Kaynaklar:

- V.İ.Lenin-Sanat ve Edebiyat, Payel Yay. 2.Basım, 1978
- Roland Leroy, Lenin ve Edebiyat; Edebiyat ve sinemada yaşayan Lenin, Sel Yayınları, 2009
- B. Sadık Albayrak, Edebiyat ve Devrim, İleri Haber
- Andrzej Walicki - Rus Düşünce Tarihi- Aydınlanma'dan Marksizme, İletişim Yayınları


-Bu yazı, Evrensel Kültür Dergisi’nin Ekim 2016 sayısında yayımlandı.




22 March 2016

Bir Raftan Bir Sahaftan



Kadir Yüksel yazmış:



"Mehmet Hakkı Yazıcı’nın üçüncü öykü kitabı Yaşam Annemin Hatırladıklarıysa

Geniş bir zaman dilimine ve coğrafyaya, tarihsel arka yapıya oturtuyor öykülerini. Kitapla aynı adı taşıyan öyküde darbelerin içine yol alıyoruz. Darbelerin yıkıntılarıyla bellek yitimine uğrayan bir annenin trajik boyutlu öyküsünü okuyoruz. Bir başka öyküde mübadele günlerine götürüyor bizi yazar, bir başkasında 6-7 Eylül olaylarına. Yaşamın ağır yanlarını anlatıyor Mehmet Hakkı Yazıcı, acılardan, kayıplardan, ölümlerden, baskılardan söz ediyor ama aşksız, umutsuz bırakmıyor bizi, bütün sıkışmışlığımıza rağmen. Öykü dilindeki ironiden, gülümseten bakıştan mutlaka söz edilmeli. Akıcı, yalın bir anlatımı var öykülerin. Sahiciliği hiç zedelemiyor, kolay iletişim kuruyor okuyucusuyla."