09 November 2019

Bankacının kasabası (Öykü) / M. Hakkı Yazıcı



Bankacının Kasabası

M. Hakkı Yazıcı


Ferruh Bey, kasabadan değildi. Yöreden birilerinin eşi, dostu, akrabası falan da değildi. Ve hatta daha önce buralardan bir tanıdığı da olmamıştı. Daha önceleri gelmişliği, kasabanın yakınından geçmişliği bile yoktu desek doğru olur. Ama o, burayı seçmişti.
Niyeti hayatının daha sonraki diliminde yaşayacağı uygun bir yer bulup yerleşmekti.
Burası ilk baktığı yer değildi. Karar vermesi zaman almış; uzunca bir süre düşünmüştü. Aylarca arabasıyla dağ bayır gezmiş, dolaşmıştı.
Doğrusunu söylemek gerekirse yerinde bir seçimdi. Denize biraz uzaktı, ama doğası çok güzeldi buraların. En sıkı şairler bile bu güzelliği hakkıyla anlatmakta aciz kalırdı.
Bir ilkbahar günü geldiğinde hani ilk görüşte aşk denir ya, aniden böyle bir duyguya kapılmış; dağlarla çevrili yemyeşil koca bir ovanın ortasında sevimli bir adacık olan, eski Rum evlerinin süslediği bu kasabayı sevmiş, bir süre burada kalmıştı.
Gerçi arabasıyla dağın arkasından tatlı virajları dönerek, yokuş aşağı inerken karşılaştığı manzara muhteşemdi; güzel, güneşli pırıl pırıl bir gündü, sabahın erken saatlerinde yağan kısa bir yağmur sonrasında bulutlar aralanmış, gökkuşağı kendini göstermişti, bahar çiçekleriyle süslü tepeler bir renk cümbüşü içindeydi; bu görüntüden etkilenmemek mümkün değildi, ancak onun kararını vermesine neden olan daha güçlü gerekçeleri vardı.
Ferruh Bey, yöreyi sevmişti; ama o, asıl insanlarını çok sevmişti.
Önceleri yabancılara karşı kuşkulu bir mesafe içinde olan bu insanların yüreklerinin derinliklerindeki iyilikleri hemen sezmişti.
Burada bazı küçük yerlerin en güzel tarafı olan şeyi, gitgide kalabalıklaşan şehirlerdeki yalnızlaşan insanların aksine, birbirine saygılı, birbirini seven ve olumsuza direnen güzel kasabaların güzel insanlarının var olduğunu farketmişti.
Bu insanlar, yeter ki birisini sevmesin akan suyu bile durdururlardı. Biraz abartılı oldu belki, ama kesinlikle gerçeklik payı var.
Bir süre sonra karısını da getirmiş. Uzun yıllar çalışırken kenarda biriktirdiği dünyalıkları ile de bir kaç dönümlük bağ almıştı.
Arazinin içinde zaten bir bağ evi vardı. Gerçi ona yeterdi, ama yetinmedi; evin, çevrenin biraz elini, yüzünü düzeltince yaşanacak güzel bir mekana dönüştürdü.
Kasabalılar, önceleri, bu adam da hani o artık çok duyduğumuz, hep söylenen “Bıktım artık bu şehrin keşmekeşinden, karmaşasından , kalabalığından, insanlarının hoyratlığından; biz karar verdik Ege’de güzel bir kasabaya yerleşiyoruz. Havası güzel, denizi çok hoş, sonra yediğin, içtiğin taze, sağlıklı,” diyen çok sayıdaki büyük şehir insanlarından biri işte diye çok umursamamışlardı.
Gerçi o da büyük “plaza”larda toprağa ve bitkiye el sürmeden uzun saatler çalışan iş insanlarından biriydi. Uzunca yıllar çalışıp, kağıt yığını içinde artık boğulacak hale gelmiş, iyice bunalmıştı. Sonunda direncini kaybetmiş, aniden doğayla iç içe olmak isteği doğmuştu.
Daha da ötesi içinde bulunduğu tekdüze yaşamın ona daha fazla para dışında bir mutluluk sağlamayacağını anlamıştı.
Çocuklar da büyüyüp, artık kendi başlarının çaresine bakacak hale geldiklerine göre...
Karısının da hiç itirazı olmamıştı ve hatta sevinmişti.
Oysa iyi bir kazancı, işinde itibarı vardı. Bankanın müfettiş yardımcılığından başlayarak tepelere kadar yükselmişti.
Aldığı ani karar duyulunca iş çevresinde şaşkınlıkla karşılanmıştı. Önceleri olur böyle bazen, zavallı, yoğun iş temposundan, ağır sorumluluklardan bunalmıştı, geçer diye düşünmüşlerdi.
Ancak onların düşündüğü gibi olmadı, istifasını bastı. İstanbul’daki evini kapatıp, karısıyla birlikte kasabanın yolunu tuttu.
Eşyalarını arabasının bagajına yerleştirirken apartmanlarının Sivas’lı kapıcısı Fehmi Efendi, “Abi, biz kendimizi gurtarmak için köyden şeere geldik, sen şincik şeerden köye mi gidiyon?” diye anlamazlığını ifade etmişti.
İlkin bir emekli sakalı bıraktı, sonra saçını uzatıp arkadan bağlayıp at kuyruğu yaptı.
Karısı bu haline gülüyordu, “Madem böyle bir hevesin vardı, bari öğrenciliğinde yapsaydın,” diyordu.
Halbuki o öğrenciliğinde de tertemiz, ütülü gömleği, pantolunu olmadan sokağa adımını atmazdı. Onu traşsız gören hiç olmamıştı.
Demek ki zavallı bütün bu arzularını içine gömmüştü onca zaman.
Sonrasında malum bankacılık yılları...Giydiği lacivert takım elbisesi, beyaz kolalı gömleği ve özenle seçilmiş desenli ipek kravatıyla ciddi bankacı görüntüsünü destekleyen Ferruh Bey, hızla kariyer hedefinde ilerlemişti.
Uzun yıllar boyunca içinde kalıp da yapamadığı her şeyi, ama her şeyi tek  tek uygulamaya başlamıştı.
Çocukluğundan beri hayali olan bir motosiklet aldı.
Hadi sakalı neyse, “Hacı amca,” deyip geçerlerdi, ama ya o, böyle şeylere pek alışık olmayan köylüleri ilk görüşte hoplatacak atkuyruklu saçı!..
Aslında bu yaptıkları köylülerin ondan uzak durmasını pekiştirecek şeylerdi. Hayatında yeni bir sayfa açmak isteyen, buralara yeni bir serüven için yolu düşen bir şehir züppesi görüntüsüne sahip olmak için her şey vardı üstünde.
***
Ne kasabalılar, ne de o, birbirlerini çok seveceklerini başlangıçta hiç bu kadar ummamışlardı.
Kasabalılar, ilk yıl boyunca ona karşı bütün yabancılara yaptıkları gibi saygılı, ancak mesafeli oldular.
Onun da herkes gibi bir adı vardı: Ferruh. Bankacı Ferruh Bey… Ama köylüler mesleğini öğrendikten sonra arkasından adıyla değil, sadece “bankacı” diye konuşmaya başladılar. Bankacı aşağı, bankacı yukarı… Bunda kuşkusuz biraz dalga geçme payı da vardı.
Önceleri çok güldüler, “Bankacıdan da bağcı mı olur?” diye.
Yetmezmiş gibi aldığı bağ da yörenin en sorunlu arazilerinden biriydi.
Bunu anladığında bile keyfi kaçmadı, “Tamam, belki ucuza aldın da,...” diye kazıklandığını ima edenlere cevabı hep o bildik sözdü: “Bakarsan bağ olur...”
“Alemin adamı çölleri yeşertiyorsa, ben niye yapamayayım ki,” diye işe girişti.
Ziraat fakültelerinin bütün ders kitaplarını toplayıp getirdi. Yurtdışından İngilizce kitaplar getirtti. Sabahlara kadar okudu.
Köylülerin hepsi çok eğlendiler. Öyle ya, bağcılık kitaptan mı öğrenilirdi?
Aldırmadı.
Sonra köylülerden ve kitaplardan öğrendiklerini kendi bağında uyguladı.
Gelen geçen köylüler aralarında konuşuyorlardı.
“Bankacı meğer doğayı ne de çok sevemiş!”
Kamyonet kasaları dolusu organik madde taşıyıp, öğütüp, kompost yaparak, törf ekleyerek, hayvan gübresi katarak toprağın su tutma kapasitesini arttırdı.
Gününün büyük bir kısmını bağında geçiriyordu.
Arasıra umutsuzluğun onun yakınından da hafif bir esinti gibi gelip geçtiği olmuyor değildi. Yorgun anlarında bir ağacın gölgesinde otururken düşüncelere dalıyordu.
Dünya çapındaki çevre felaketi, türlerin yıkımı kendi bahçesine de yansımıştı. Sadece onun bahçesine değil, tüm ovalara ve dağlara da yansıyordu.
Güneşin altında serinleten rüzgar, bir dost nasihatı vermek istercesine sanki kulağına fısıldıyordu:
“İklim değişikliği karşısında çaresizsin bankacı. Vaktini boşa harcama, vazgeç bu deli sevdadan.”
Aldırmayacak, yılmayacaktı.
Bağı ise sanki şöyle söylüyordu:
“Siz insanlar altıncı büyük yıkımın sebebisiniz. Sizin yüzünüzden her yıl binlerce tür yok oluyor, ama onlarla birlikte siz de geleceğinizi öldürüyorsunuz.”
Bir yandan çalışıp, bunları düşünürken gülüyordu.
Doğru lafa ne denir? Ama yine de bir şeyler yapmak gerekiyordu.
Artık genç değildi, ama “Valla, ben doğal ömrümü tamamlarım. İstersem keyfime de bakarım,” diyemezdi.
***
Çalışmaya devam etti.
Emekleri yavaş yavaş karşılığını vermeye başladı, bağı yeşillendi.
Şehirden aldığı zirai malları kasabaya taşıtırken tanıştığı, ahbap olduğu bir de yakın arkadaş edinmişti kendisine: Kamyonetçi Mustafa, namı diğer Sarı Mustafa.
Sarılığı saçlarının rengindendi. Kamyonetinin arkasında “Tanıdın mı Sarıyı?” yazdırmıştı. Yollarda sollayıp geçtiği arabaların şoförlerine nispet olsun diye...
Yöredeki hemen herkes tanırdı Mustafa’yı, tanımayanlar da kamyonetiyle yanlarından tozu dumana katarak geçtikten sonra tanıyordu.
Kasabanın bitirimlerindendi. Gülüp, konuşmasını; yemesini, içmesini severdi. Muzipti.
Bankacı Ferruh Bey ile Sarı Mustafa’nın ilk karşılaşmaları bir sabah erken saatlerde karayolunda olmuştu. Ferruh Bey, motosikletiyle kasabadan İzmir’e giderken kamyonetiyle yanından hızla, tozu toprağı kaldırarak geçmişti. Kamyonetin arkasındaki yazıyı görünce hoşuna gitmişti. “Görürsün sen şimdi,” deyip, motorunu topuklamış, onu geçmiş, sonra da arkasına dönüp, “Sen de Bankacıyı gördün mü?” dercesine gülmüştü.
Haliyle Sarı Mustafa’yı ifrit etmişti.
Ferruh Bey, sonra, işi didişmeye vardırmamak için onun geçmesine izin vermişti. Bir kaç kilometre ileride bir istasyonda benzin almaya girdiğindeyse, o da durmuş, yanına gitmiş, şakalaşmış; böylece “Sarıyı tanıyanlar” arasına katılmıştı.
Ferruh Bey’in İzmir’den alacağı malzemeleri taşıtmak için birilerine ihtiyacı vardı. Mustafa’yla işle ilgili başlayan tanışıklıkları çok geçmeden sıkı bir dostluğa dönüştü. 
En önemli destekçilerinden biri oldu. Bankacı’nın gayretine hayrandı. Onun uzun denemelerden sonra ürettiği şarabı ilk tadan da o oldu.
Bir gün köylüler Sarı Mustafa’yı sabaha karşı bir elektrik direğinin dibinde şarap şişesine sarılmış, sızmış, uyuyorken buldular.
Bankacı ile eğlenip, gülen köylülerin hedefine böylece Mustafa da girmiş oldu.
Ancak bu uzun sürmedi.
Yaptıklarına gülen köylüler, Bankacı’nın imal ettiği şarap Fransa’daki hatırı sayılır bir yarışmada ödül kazanınca onu ciddiye almaya başladılar.
Bankacı, kendi öğrendiği yetmezmiş gibi, babadan, dededen bağcı olan köylülere de öğretmeye başladı bildiklerini. Gününün bir yarısını kendi bağında, diğer yarısını da komşularının bağında onlara destek olmak için geçiriyordu.
Arada kendisiyle eskiden dalga geçen köylülere laf sokuşturmadan da geri kalmıyordu:
“Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur.”
Ferruh Bey’le vaktiyle dalga geçen köylülerin derdi artık Bankacı’dan sonra hangilerinin daha kaliteli şarabı üretecekleri iddiasıydı.
Derin bir dostluk oluştu aralarında.
***
Keşke her şey böyle gidebilseydi.
Nazar mı değdi demek lazım?
Bankacı’nın aniden sağlığı bozuldu. Önceleri önemsemeyip, aldırmadı. Ama sonra karısının ısrarıyla kasabanın sağlık merkezine gitti.
Doktor, bilgili ve iyi bir insandı; ama çaresizce ellerini iki yana açıp, “Maalesef bizim cihazlarımız yeterli değil, burada teşhis koyabilmemiz mümkün değil,” deyince İstanbul yolu gözükmüştü.
Bankacı, tedavi ve teşhis için karısını da yanına alıp bir süreliğine İstanbul’a gitti.
Döndüğünde o uzatıp, arkadan atkuyruğu yapıp bağladığı saçlarından eser yoktu.
Onu o halde gören Sarı Mustafa yıkıldı.
İş ciddi idi, ama Bankacı ümitsiz değildi; bu hastalığı yeneceğine inanıyordu.
Mustafa, önce çok üzülmüştü, ancak onun direncini görünce dostunun bir badireyi atlatacağına inandı; ona destek için o da saçlarını kazıttı.
Eskisini bilmeyen onun sarışın olduğunu bile anlayamazdı.
***
O haliyle kahveye girdiğinde köylüler, “Ne o ülen Mıstaa, kel mi oldun yoksa sen!” diye bağrıştılar.
Tarlasından daha yeni dönmüş Urgancıların Salih, arkasından gizlice yanaşıp, kirli elleriyle kafasını okşayarak "Sihirli cam küre,  bi deyive bene, havala nassı gidcek, mahsul bu sene iyi mi olcek gari?"
İşin aslını öğrenince kahvedekileri de bir keder aldı. Şakalarının ne kadar tatsız olduğunu anladılar.
Kimse konuşmuyor, gülmüyordu.
Ertesi günü sanki herkes sözleşmiş gibi kahveye saçlarını kazıtıp geldi.
Kasabanın iki berberi de akşamın geç saatlerine kadar dolup taşmıştı.
Birbirini gören herkes gülme krizine kapılıyordu, kendilerini zor tutuyorlardı.
En çok şaşırıp, gülen de köylülerin karıları olmuştu:
“Aboov, bizim herif kel oluvemiş!” deyip kahkahalarını salıveriyorlardı.
Bu durum komşu kasabalardan, köylerden de duyulmuştu; “Ne o yahu, sizin kasabada saçkıran salgını felan mı va?” diye soruyorlardı.
Orada saçkıran falan yoktu, birisini sevmek ve destek vardı.
Haberi Bankacı’ya kadar gitti. Çok duygulandı, mutlu oldu. Ne de olsa sevildiğini bilmekten iyi bir duygu yoktu.
Burada gerçek dostlarının olduğunu bir kere daha anladı, ama bunun hastalığına faydası olur muydu?
Belki olurdu. O, buna inandı. Yenecekti bu lanet hastalığı.
***
Aradan aylar geçmişti, bir gün Bankacı, arabasını kahvenin önünde durdurdu.
İçeri girip, içerdekilere “Akideşler, merhabayın!” diye seslendi.
Onlar gibi “Akideş” demişti.
Kahvedeki herkes o gelince ayağa kalktı. Dışarıdan bakınca kahvehane Ferruh Bey dahil, saçları kazınmış adamlarla doluydu. Komik, garip bir durum vardı bilmeyenler için. Ona da komik gelmişti, kahkahalarla gülmeye başladı. Onun kahkahalarına diğerleri de eşlik etti.
“Dostlar, bu sağlık işini buradan idare etmek zor; ben bir müddet İstanbul’da olacağım. Merak etmeyin, turp gibi döneceğim,” deyip ve vedalaştı.
Köylüler, özellikle de Sarı Mustafa, aylarca bir gün “Turp gibi”, iyileşmiş olarak dönecek diye onu beklediler.
Saçlarını kazımaya devam ettiler.
Civar köylerden durumu anlamayanların alay konusuydu bu.
Her kimse komşu köylerden bir yumurcak karayolundaki köy sapağındaki tabeladaki kasabanın isminin üstünü çizip, “Keloğlan’ın köyü” diye yazmıştı.
Mustafa, bu haberi alınca bir boya kutusuyla, bir fırçayı kaptığı gibi gidip, o yazıyı sildi, üstüne “Bankacının kasabası” yazdı.
***
Bankacı’nın yokluğunda köylüler, onun bağına da bakıp, üzümünü toplayıp, onun o artık ünlenmiş şarabından yaptılar.
Dönüşü uzayınca meraklandılar. Ama bankacı, ne bir adres, ne de irtibat kurulabilecek bir telefon bırakmıştı.
Hiç haber yoktu.
Aylar geçmişti, ama kasabalılar, onun yokluğunda da saçlarını kazıtmaktan vazgeçmemişlerdi.
En fazla kederlenen kuşkusuz Sarı Mustafa idi.
Bir sabah onu yine bir elektrik direğinin dibinde şarap şişesine sarılmış, sızmış uyurken buldular.
Sonrasında Mustafa da üç ay ortadan kayboldu. Bazıları onun Bankacı’yı bulmak, haber almak için İstanbul’a gittiğini söylediler.
Bir gün Sarı Mustafa, kasabanın kahvesine aniden giriverdi.
Önceki akşam dönmüştü. Sarı saçları yine eskisi gibi lüle lüleydi.
En dipteki masalardan birine oturdu.
Herkes, oturduğu yerden kalkıp, çevresini sardı. Mustafa’nın dışındaki herkesin saçı kazınmış haldeydi. Meraklı gözlerle konuşmasını bekliyorlardı.
Mustafa’da tık yoktu.
Arka masadan Himmet Emmi, dayanamadı:
“Ülen oğlum Mıstaaa, adamı deli etme de konuş gari! Bankacıdan habeğ va mı?”
Mustafa, kahvecinin getirdiği çayını yudumlarken bir şeyler söylemeye çalıştı, ama sözcükler boğazında düğümlendi.
Eliyle “Anlasınız artık gari,” der gibilerinden yeniden uzatmaya başladığı sarı saçlarını gösterdi.
Ardından kahvede bulunan herkes derin bir iç çekti.
Himmet Emmi, Sarı Mustafa’nın konuşmasını beklemeden, “Öfff, ben dayanamicem,” deyip, gözleri dolu, ayağa fırlayıp, kapıya yöneldi.
Mustafa, çayından bir yudum daha alıp, konuşmaya tam başlayacaktı ki kahvenin girişindeki patırtı üzerine başlarını o yöne çeviren köylüler kapının önünde çarpışıp biri bir tarafa, diğeri öbür tarafa yere yıkılan Himmet Emmi ile Bankacı’yı gördüler.
Bankacı’nın sırtında taşıdığı çuval da bir başka tarafa savrulmuş,  içindekiler yere dökülmüştü.

Bankacı, yerdeki paketleri gösterip, “Tohumlar,” dedi, çuvalı düşürdüğü için mahcup, ama mutlu, sırıtıyordu. Onun da saçları uzamaya başlamıştı. “Organik tohumlar, bir yerlerden bulup getirdim. Hepimize yeter.”


15 April 2018

Kocam kuş olup, uçtu gitti! ( Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı




Kocam kuş olup, uçtu gitti!
                                                                                                


Bir sabah kalktığımda benim herifi yatakta bulamadım.

Benden önce kalkmış, diye düşündüm. Hiç utanmadım desem yalan olur. Anneden, aileden gelen bir terbiye olsa gerek kocamdan sonra kalkmayı kendime ayıp sayarım.

Bütün gece kuru kuru öksürmüştü. Ne kendi doğru dürüst uyumuştu, ne de beni uyutmuştu.
Kaç kere söylemiştim, “Bırak artık, şu mereti içmeyi,” diye. Her seferinde sırıtır. Elindeki nerdeyse izmarit şekline gelmek üzere olan sigarasını gösterip “Yahu kadın şuncacık bir keyfim var, dokunma n’olur,“ der.

Tuvalete gitmiştir ya da sigara içmek için bahçeye çıkmıştır diye düşündüm.

Bir süre kalkmadan yattım. Evin içindeki sesleri dinledim, yattığım yerden.

Ses yoktu benim heriften.

Bakınmak için kalktım. Mutfakta, tuvalette, bahçede yoktu.

Fenalaşmış, bir yere yığılıp, bayılmıştır diye domates fidelerinin, çiçeklerin arasında dolaştım.

Yoktu!

Benim büyük kıza telefon ettim, “kız baban size falan gelmiş mi?”, diye.

Çocukların ısrarıyla jandarma karakoluna gidip, bildirimde bulundum.

Başçavuş genç bir çocuktu, ciddiye alıp, zabıt tuttu. Merak etmeyin, dedi, ben diğer karakollara, arama noktalarına gerekli duyuruyu yaparım, kendimiz de ararız, dedi.

Yoksa kocam değişime mi uğramıştı? Bana yalvara yalvara okuttuğu o kitaptaki gibi böcek falan olup, evin içinde mi dolaşıyordu?

Bazen kenara çekilir, sahaftan aldığı eski kitapları okurdu. Ses çıkarmazdım. Hatta işime gelirdi, hiç olmazsa ortalıkta dolaşıp maraza çıkarmazdı.

İyice deliriyordum galiba. Gözüm yerlerde, dolaşan böceklerdeydi.

Akşam oldu yoktu. Sabaha kadar uyku tutmadı. Kulağım kapıda, hep birden geliverecek diye. Sabahı zor ettim.

Benim herif sanki kuş olup uçup, gitmişti.

Kuş!?

Ben, oraya buraya koştururken evin önündeki büyük incir ağacının hep aynı dalında tünekleyip bana bakıyormuş gibi olan kuş?

Saçmalama dedim kendi kendime. Ancak illa olmaz diye de tutturamazdım. İnanırdım böyle şeylere.  Nenem anlatırdı buna benzer hikayeler. Eğlenceli bulurdum. Güler geçerdim.

Kusuru da vardı, ama iyi adamdı. Kocamı hiç sevdim mi? Ona aşık oldum mu? Hayır. Öyle işte, eski zaman evlenmeleri malum, seni istemeye gelirler, ailen razı olur. Sana yarım yamalak sorarlar. Nişan, düğün dernek falan derken kendini bir adamın koynunda bulursun.
Çok sevmezdim onu, ama üç çocuk yapıvermiştim, ona.

Geceleri, olmadık saatlerde üstüme abanırdı. Çok itirazım yoktu, ama bir de dört günlük sakallı suratını oralarıma, buralarıma sokmasa…

Geliyorum, geçiyorum kuş bana bakıyor. İllet oldum. Yerden bir taş alıp fırlattım. Bana mısın demedi, Biraz uçar gibi kanatlarını açtı. Sonra yine konduğu daldan bana bakmaya devam etti.

“Bak, kuş, n’olur, eğer sen kocamsan bana söyle, ben böylesine de razıyım.  Seni yemlerim, suyunu eksik etmem.”

Sevmezdim, diyorum, ama seviyor muymuşum meğer?

İki gün geçmişti, ama nasıl geçmişti bana sormalı.

Akşam oturmuş, evin önünde fasulye doğruyordum. Pek sever benimki, olur a gelir diye ümitlenmiştim.

Sanki içime doğmuştu, kapının önünde beliriverdi.

“Bırak fasulyeyi şimdi, bak ne getirdim,” diye elindeki balık dolu sepeti gösterdi. “Hadi hemen temizleyip, ızgara yapalım, yanına da rakı açalım,” dedi.

“Be herif,” diye haykırdım. Hem bağırıyor, hem de sevinç gözyaşları içinde üzerine atlamış buruşuk yanaklarını öpüyordum. “Boyun devrilsi emi, nerelere kayboldun?”

“Yav, hatun hani o gece çok öksürmüştüm de uyuyamamıştım, ya. Kalktım bahçeye çıktım, biraz nefesleneyim diye. Sonra biraz yürüyeyim dedim. İskeleye kadar yürüdüm. Baktım bizim balıkçı Haluk teknesini hazırlamış gidiyor. Beni görünce, n’ediyon bu saatte Adem abi dedi? Hiç dedim, uyuyamadım, şöyle bir nefesleneyim dedim. Hadi gel dedi beraber çıkalım. Çok uzağa gitmeyeceğim, Balık vurursa vurdu, vurmazsa da kısmet, geri döneceğim. 

Sabaha dönmüş oluruz. Yanında Kürt Cemal de vardı. Lan oğlum Kürtten balıkçı mı olur? Ne işin var senin balıkçı teknesinde dedim? Neye olmasın abi, öğrendik işte, dedi.

Neyse açıldık denize. Haluk, bir yerler biliyordu belli. Balıkçının teknesinde rakı eksik olur mu? Açtık şişeyi, domatesleri, hıyarları doğrayıp güzel bir salata yaptık kendimize meze niyetine.

Sonra aksilik bu ya teknenin motoru bozulmaz mı sana? Denizin ortasında kalakaldık. Bu kadarla kalsa iyi, akıntı bizi ilerilere sürüklemeye başladı. Sonra aniden dibimizde bir askeri tekne belirdi. Ellerindeki megafonlarla bir şeyler söylemeye başladılar. Ne diyorlar oğlum, bu adamlar, diye Haluk’a sordum. Ne’bleyim abi, ben de anlamıyorum, dedi. Meğer biz farkında olmadan Yunan adasının yakınına sürüklenmişiz. Bizi yakalayan da Yunan Sahil Güvenlik botuymuş. Bizi yedeğe alıp, götürdüler, ağırladılar. Yatak döşek gösterdiler. Neyse sorgu, sual, derdimizi anlattık. Kibar çocuklardı. Tamirci çağırıp, bizim motoru da onarttılar. Bizi saldılar. Teşekkür edip ayrıldık. İşte böyle.”

“Bak herif,” dedim kızgınlıkla; “bir daha böyle bir şey yapıp beni bu hallere düşürme. Şuncacık hayatta moruk da olsa bir tanecik kocam var.”

O gece benim herif öksürmedi, yorulmuş meğer garibim, hemencecik uyuyuverdi. Bir ara uyansa, üzerime abansa diye bekledim sabaha kadar.



07 April 2018

Olmayınca balık? ( Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı





Fotoğraf: Murat Uzsoy 



Olmayınca balık?



Karısı oğlunu da alıp anasına gidince Haluk’un hepten keyfi kaçmıştı.

Neymiş efendim, iyi bir koca değilmiş, evinin rızkını getirmiyormuş.

Sanki varmış da o getirmiyormuş.

Balık yok! Yok işte!...

Balık yoksa para da yok.

Olmayınca balık, neylesin Haluk?

Olsa ne olur ki, bu aralar alan da yok, satan da.

En iyisi biraz içip, kafayı dağıtmak.

***
Balığa yalnız da çıkılır, ama yanında bir can yoldaşının olması daha iyi.

Cemal’i alıyor yanına. Bir işe yaramaz, fakat sesi pek çıkmaz, kafa ütülemez; ancak bir salaklık vardır hep üzerinde.

Cemal, soruyor:

“Ağları atayım mı abi?”

“At oğlum.”

Yarım saat geçiyor, Cemal yine soruyor:

“Abi, balık gelmiyor?”

“Olsaydı gelirdi oğlum. Biraz bekle.”

“Peki, abi.”

Yarım saat daha geçiyor.

Cemal:

“Balık gelmez mi dersin?”

“Belki gelir oğlum.”

“Abi, boş oturacağımıza bir şeyler yiyip, içelim. Rakıyı açayım mı?”

“Aç oğlum.”

Kafayı bulunca Cemal, tatlı bir çocuk oluyor. Ayşe’yi ne kadar çok sevdiğini anlatıyor da anlatıyor.

Cesaretini toplayıp bir mektup yazıp göndermiş. Laflarını internetten “en güzel aşk mektupları” isimli bir siteden bulmuş. Çok güzel bir mektup yazdığından, etkili olacağından emin. Ama bir hafta geçmiş cevap gelmemiş.

“Cevap yazmaz mı abi?”

“Bekle oğlum biraz, gelir.”

Cemal, rakıları tazeliyor. Ağları bir kez daha yokladıktan sonra bir türkü tutturuyor.

Sesi güzel herifin; karanlıkta, ıssız denizin derinliklerinde yankılanıyor.

“Abi, ben sana sormadan türkü söylüyorum, ama balıklar kaçmaz d’il mi?”

“Kaçmaz oğlum, merak etme; sen türküye devam et.”

Bir büyüğün dibine vuruyorlar. İkincisini açıyorlar.

Ay ve yıldızlar bulutların arkasına saklanınca, yakamozların raksı başlıyor; ama ikisi de bu güzel şöleni fark edemeyecek kadar kafayı bulmuşlardı.

Tekne kendi halinde sürüklenip, gidiyor.

Yoruluyorlar. Haluk, bir ara kafasını kaldırıp bakıyor. Uzaktan karayı seçiyor.

“Oğlum, “diyor Haluk, “Tekneyi kıyıya bağlayıp biraz uyuyalım.”

Neresiyse, sığ bir yer burası. Fazla düşünmeden sahilde kumların üzerine bırakıveriyorlar gövdelerini.

***
Sabah olmuş, güneş yükselmeye başlamış. Gözlerini güçlükle açıyorlar.

Kumsalda bir kalabalık. Haluk, birini yakalıyor.

“Kardeş bura nere?”

Adam dediklerini anlamıyor, Arapça konuşuyor.

Cemal’e bakıp, “Ulan oğlum, akıntı, rüzgar bizi Suriye’ye mi getirdi ne?” diyor.

Cemal, hala kendine gelememiş, cevap vermiyor. Başını kumlara gömüp uyumaya devam ediyor.

Haluk da kumsala serilip, sızıyor yeniden.

Rüyasında babası başına dikiliyor:

“Sana kaç kere bu kadar içme demedim mi?”

Birisi dürtüklüyor. Gözlerini açıyor. Elinde silah biri asker postalıyla vücudunu dürtüklüyor.
Uyku sersemliğiyle bakıyor. Askeri elbiselerin içindeki şişman adam bir Türk askeri.

Cemal de uyanıyor. O da gözlerini açmış, şaşkınlıkla bakıyor.

“Abi, bizimkiler Suriye’ye girmişler galiba,” diyor.

Durumu anlayamıyor, ama “Yok lan,” diye cevap veriyor.

***
Karakol, savcılık derken; zor bela sahilde biriken insanlarla ilgileri olmadığını, insan kaçakçısı olmadıklarını anlatıyorlar.

Sürüklendikleri yerin Suriye olmadığını da anlıyorlar, ama hala neresi olduğunu anlayabilmiş değiller.

Akşama kadar oralarda oyalanıyorlar.

Yolun kenarındaki sergide kan kırmızısı karpuzlar var. Hemen yanında da buz gibi akan bir çeşme ve “hava çok sıcak, gelin gölgemize sığının” diye çağıran koca gövdeli ağaçlar…

Bir karpuz kesiyorlar. Tekneden getirdikleri rakının dibine vuruyorlar.

Cemal’in türkü söyleyecek bile hali yok. Yine uyuyorlar. Uyanıyorlar.

Yol yordam öğrenmek lazım. Karpuzcunun dünyadan haberi yok. O, durmadan kamyonetiyle geldiği şosenin sonundaki tepenin ardından esas yola nasıl çıkıldığını, oradan da pazara nasıl varıldığını anlatıyor uzun uzun.

Neyse ki benzincideki pompacı biliyor denizi.

Niyetleri güneş çekilince açılmak.

“Abi, evdekileri merak basmıştır. Dönsek?”

“Tamam oğlum döneriz. Bak, dönerken içmek yok, türkü de yok; bakarsın balık rasgelir. Evdekiler ekmek bekliyor.”


Moskova, 07 Ağustos 2016

Notos Öykü, Sayı 60, Ekim-Kasım 2016

01 April 2018

Denizi seven dalgasına katlanır (Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı



 Fotoğraf: Murat Uzsoy


M. Hakkı Yazıcı




Günlerce balığa çıkarsın, ağların boş dönersin. Çocukların gürültüsünden, karı dırdırından usanır; şöyle bir uzaklaşayım, sıkıntı atayım diye denize açılırsın, laf olsun diye olta atarsın koca bir orkinos takılır.

Gel de kısmete inanma.

Balıkçı Haluk’un oltasına iki metrelik bir orkinos takılmıştı.

***
Hep olduğu gibi Cemal’i almıştı yanına.

Gerekçesi de her zamanki gibiydi: Bir işe yaramazdı, üzerinde bir salaklık vardı; ama sesi pek çıkmaz, kafa ütülemezdi.

Cemal, sordu:

“Ağları atayım mı abi?”

“Yok oğlum, bu defa balık avlamaya değil, keyif yapmaya gidiyoruz. Şöyle biraz kafa dinleyelim.”

“Abi, o zaman rakıyı açayım mı?”

“Aç oğlum.”

Cemal, doğuştan deniz insanı değil; sonradan olma. Ne de olsa göç yemiş bir Kürt çocuğu. Denizi hayatında ilk kez ortaokulda iken görmüş. Bu yüzden ne kadar alışsa da denize karşı bir ürküntü var içinde.

“Abi, şu anda bir dert yok, ama sonradan fırtınaya, dalgaya falan yakalanmayız d’il mi?”

“Bak evladım, denizi seven dalgasına katlanır.”

Aslında hava güzel, deniz sakin…

Biraz rahatlıyorlar.

Kafayı bulunca Cemal, yine tatlı bir çocuk oluyor. Yine Ayşe’yi ne kadar çok sevdiğini anlatıyor da anlatıyor.

Tam iyice kafayı bulmuşlarken laf olsun diye attıkları oltaya bir şeyin takıldığını, teknesinin sürüklendiğini fark etti. Önce ne olduğunu anlayamadı. Sonra iri bir balık olduğunu anladı. Hem de tahayyül edemeyeceği kadar büyük.

Hızla önlerinden geçenin bir orkinos irisi olduğunu anladığında iş işten geçmişti.

Haluk’un ilk anda gördüğü tek şey kocaman bir gözdü.

Balık, laf olsun diye oltasına yem olarak taktığı kolyoza tav olup, zokayı yutmuştu.

“Git oğlum, bugün hiç seninle uğraşmaya niyetim yok, dinlenme günümdeyim,” diye söylendi.

Ama orkinos umduğu kadar becerikli değildi. Oltadan kurtulmak için önce çırpındıysa da olmadı.

Haluk, ne kadar üşengeçse, orkinos da o kadar beceriksiz çıkmıştı.

Beceriksizdi, ancak güçlüydü. Koca gövdesinden aldığı bir gücü vardı. Tekneyi sürüklemeye başladı.

Bir sağa, sonra bir sola... Arkasından kocaman bir yuvarlak çizip; bir aşağı, bir yukarı…

Dön baba, dön.

Orkinos sardalye kadar küçük, Haluk’un teknesi de petrol tankeri kadar büyük değildi.

Koca balık bütün gücünü sarf etmemesine rağmen küçük tekneyi kolayca açıklara sürükledi. Motoru bozdu, kamışın takıldığı yeri kırdı, kemerleri kopardı, makinenin düşük devir vitesini bozdu.

Haluk, bütün bunları gördükçe dinlenme gününde olduğunu unutup, hınçlandı.

Yaklaşık dört mil gezinip durdular.

Ne kadar sürdü bu mücadele?

Saate bakılacak durum yoktu, ama çok uzun sürmüştü.

Hava iyice kararmıştı.

Bir ara hareketsiz kaldılar.

Haluk el feneriyle balığın durumunu kontrol etti.

Kımıldamıyordu. O canlı renginden eser kalmamış, soluklaşmıştı.

Haluk, Cemal’e “Oğlum, suya gir de şuna bir yakından bak, gebermiş mi?” dedi.

Cemal, iyice halsizleşmişti; yorgunluğu açlıkla birleşince iyice bitap hale düşmüştü. Buna rağmen itiraz etmeden, gücünü toplayıp, yavaş hareketlerle suya indi.

Su soğuktu.

Fenerin ışığı balığı aydınlatıyordu.

Ölmediyse bile balık da bitap düşmüş olmalıydı. Kıpırtı yoktu.

Cemal, balığı kucaklayıp, tekneye doğru çekmeye çalıştı. Ama o iri canavarı kucaklamak bile mümkün değildi. Kuyruğundan asılarak suyun üstüne çekti.

Haluk da oltaya bütün gücüyle asıldı.

Bu arada gelip geçerken ışığı görüp gece dalışından şüphelenen birileri ihbar etmiş olmalı ki uzaktan bir Sahil Güvenlik botu gelip, yanaştı.

“Bir sen eksiktin ay ışığı,” diye söylendi Haluk.

Cemal:

“Abi alkollüyüz, dert olmasın?”

“Akıllı ol oğlum, gelenler trafik polisi değil; biz de alkollü araç kullanmıyoruz.”

Gelen Sahil Güvenlik astsubayı güverteden “N’apıyorsunuz?  Gece dalışı falan mı?” diye seslendi.

Haluk, ne işine yarayacaksa gecenin karanlığında astsubayın kaç pırpırlı olduğunu seçmeye çalıştı.

“Yok, başçavuşum, öylesine açılmıştık, oltamıza şu mahlukat takıldı.”

Astsubay üstelemedi, “Neyse, tamam,” dedi.

Tam ayrılacakken:

“Bak, balık mavi yüzgeçliyse yasal işlem yapacağım. Yasak başladı. Kaç dakikaya alırsınız balığı tekneye?’’ diye sordu.

Ah, bir bilebilse!

Haluk, kendinden emin:

“Sarı yüzgeçli bu komutanım. Evet, sarı olmalı, suda yüzgeçleri sapsarı, sırtı masmavi; çok da yakışıklı görünüyor.”

Balık yine debelenmeye başladı. Hala canlıydı, kendine yaklaştırmıyordu.

Koşma, kovalama yine başladı.

Haluk, bu canavarların mücadeleci olduğunu biliyordu, ama bu kadar olacağını düşünmemişti. Telef etmişti ikisini de. Bunların daha irileri de vardı. Beş, altı metrelik, yaklaşık bir tonluk olanları...

“Allah daha irisinden korusun,” diye mırıldandı.

Cemal, yorulmuş, gücü tükenmiş bir halde:

“Abi, bırakalım şunu artık; bittim tükendim.”

“Oğlum, bırakalım tamam, bırakalım da nasıl? O bizi bırakmıyor ki!”

***
Orkinos, debelendi, debelendi; sonunda yine hareketsiz kaldı.

Söylene söylene orkinosu tekneye çekmeye çalıştılar.

Neredeyse bir saat uğraştılar; sonunda gücünü tüketen orkinosu çekiştire çekiştire teknenin güvertesine aldılar.

Haluk:

“Ulan, şu mahlukata bak, koca gövdesiyle bize teknede oturacak yer bırakmadı.”

Sahil Güvenlik botu yine yanaştı. Astsubay, bağırarak takip etmelerini söyledi.

İskeleye yanaştılar.

Balığın mavi yüzgeç olmadığı anlaşıldı.

Astsubay:
“Mavi yüzgeç çıksaydı yakmıştım sizi,” dedi. “Hiç acımam, hemen ceza tutanağı hazırlayıp, eline tutuştururdum.”

Haluk kafasını salladı.

Sanki suçlu kendisiydi ve durduk yere oltaya takılan şu aptal mahlukatın hiç kusuru yoktu.
Beklemedikleri anda başlarına gelen bu maceranın sonunda, o kadar uğraşıp, didindikten sonra bilanço zarardı. Ağrı sızı, hurdaya çıkan takım taklavat da cabası.

Cemal:

“Komutanım, tamam, diyelim ki mavi süzgeçli çıktı, cezayı da kestiniz; peki bu koca balığı ne yapacaktınız?”

En can alıcı, sıkıcı soru buydu.

Astsubay:

“Genellikle Çocuk Esirgeme Kurumu’na verilir. Çocukların karnı doysun, mutlu olsunlar diye.”

***
Balığı yakalamak bir dert, satmaksa ayrı bir dertti.

Haluk, bu sefer de balığı kime, nasıl satacağım diye düşünmeye başladı.

“Bu kadar büyük balığın hepsini de kendimiz yiyemeyiz ya.  Yemeğe kalksak bir senede bitiremeyiz. N’apıcaz?” diye söylendi.

Cemal:
“Fukara vatandaşlara dağıtalım abi,” dedi.

“Get, ulan oğlum, biz kendimiz fukarayız.”

Balığı iki buçuk metrelik askıya altı yedi kişi zor astı.

Havadis çabuk yayıldı. Duyan iskeleye koştu.

Orkinosla fotoğraf çektirmek isteyenler sıraya girdi.

Neyse iş kolay halloldu. Haluk hala balığı ne yapacağını düşünürken sahilde bir restoranın sahibi gelip balığın tamamına talip oldu.

Cebi biraz para görmüştü. Haluk, kahvede sırtına vurup, kutlayanlara, en alçak gönüllü halini takınarak:

“Abi, tabii balıkçının da usta olması lazım, ama bu iş biraz kısmet işi. Günlerce eli boş dönersin; bazen de böyle bir şey yakalarsın, işte...”

Kısmetsizliğini bilenler “Tanrı sana acıyıp bu orkinosu gönderdi,” deyip gülüştüler.

Haluk, anlattıklarının pek inandırıcı olmadığını fark edince:

“Olmayınca balık, neylesin Haluk! N’apacaksın?” deyip sırıttı.


Moskova, 08 Ağustos 2017

-Bu öykü daha önce başka bir isimle  http://gercekedebiyat.com/ sitesinde yayımlanmıştır.