15 November 2019

Kuş mevsimi (Kısa öykü) / M. Hakkı Yazıcı




Kuş mevsimi


Kış, geride kalmış; ağaçlar yapraklarını, çiçeklerini açmıştı.
Ağaç dalları, baharın sevincini yaşayan her cinsten kuşla dolmuştu. Adeta kış mevsiminin ardından “kuş mevsimi” yaşanıyordu.
Dedesi Bıcırık’ın kaçtığını anlamamıştı. Babasının İzmir’den satınalıp getirdiği sarı kanaryayı Bıcırık zannediyordu. Ama içinde yine de bir sıkıntı vardı; Bıcırık günün birinde geri dönerse “Bu benim Bıcırık’ım ise, şu kafesteki kuş neyin nesi?” der diye korkuyordu.
İşte o zaman yaptıkları ortaya çıkacaktı.
Ne cevap verecekti?
Dolaşırken gözü yine hep gökyüzünde idi.
Leylekler, eski fabrikanın yıkık bacasının kalan kısmının tepesine yuva yapmıştı. Dişi leyleğin yumurtalarından bir süre sonra yavruları çıktı.
Leyleklerin yavrularını ihtimamla beslemeleri seyredilecek şeydi. Uzaktan güzel gözüküyordu, ama onların dikkatli olmaları gereken tehlikeler de vardı.
Dedesiyle dolaştığı günlerden birinde gökyüzünde yükseklerde uçan bir kartal gördüler.
Kartal yuvadaki yavruları farketmiş, leyleklerin dikkatsiz anlarını yakalamak umuduyla havada dönüp duruyordu.
Eyvah ki, eyvah!
Ancak kartal galiba havasını alacaktı, çünkü leylekler durumu sezmiş, yuvanın etrafından hiç uzaklaşmıyorlardı.
Dedesi, kendisi şahit olmayıp babasından dinlediği eski bir olayı anlattı.
Bir zamanlar 1930’lu yıllarda kartallar ve leylekler korkunç bir savaşa girişmişlerdi. Her iki taraftan da çok sayıda kuş ölmüştü. Sonunda köylülerin leyleklere destek olması, gelen askeri bir birliğin kartallara ateş açması sonunda leylekler savaştan zaferle çıkmışlardı.
Dedesi, bunu ballandıra ballandıra anlatıyordu.
Sonunda kartal dolaşıp durmaktan sıkılıp, yoruldu; başka bir av bulmak ümidiyle gitti. Leylekler de rahat bir nefes aldılar.
Muhtemelen Bıcırık da yırtıcı bir kuş tarafından avlanmıştı. O ana kadar dönmediğine göre durum böyleydi.
Dedesi, bir gün civar bahçelerden birinde komşu kedilerinden birisini çatıdan düşmüş karga yavrusunu avlama hazırlığında iken görmüş, yerden aldığı taşı fırlatıp, kovalamıştı.
Kaçıp giden kedinin hevesi kursağında kalmıştı.
Yaralı yavru kargayı dedesi eve getirdi. Yaralarını merhemle iyileştirdi. Elleriyle besledi.
Bahçedeki kümesteki horozu ve tavukları, çatı aralığına yuva yapanları da sayarsak evdeki kuşların sayısı artmıştı.
Karga bir süre sonra iyileşti, büyüdü, irileşti. Aynı Bıcırık gibi dedesine alıştı. Bir evcil hayvan gibi onu takip ediyordu. Dedesi de omuzunda onunla dolaşıyordu.
Bazen karşısına alıp, aynı karga gibi “Gak” diye bağırıyordu.
Karga da ona adeta aynı dilden cevap veriyordu:
“Gak!”
Adını da “Gak” koydu.
“Bak, benimle nasıl konuşuyor,” kargaya dönüp “Gak!” diye bağırıyordu.
Karganın cevabı gecikmiyordu:
“Gak, gaakkk.”
Dedesi, bu karganın da diğer kuşların gelip ona anlattığı masalları, uzak diyarlarda olan olayları bildiğini, yaramazlık yapmazsa gece yatmadan önce ona anlatacağını söylüyordu.
“Bu kargalar dünyanın en akıllı yaratıklarından,” diyordu.
Oysa yine onun anlattığı La Fontain’in “Karga ile tilki” masalını dinledikten sonra kargalar gözünden düşmüştü; akıllı olduklarına dair inancı kalmamıştı.
“Yok dede, kargalar senin dediğin kadar akıllı değil,” dedi.
Annesinden öğrendiği tekerlemeyle dedesini kızdırıyordu.
“Karga, karga, gak dedi, çık şu dala bak dedi, çıktım baktım o dala, şu karga ne budala.”

Bıcırık (Kısa öykü) / M. Hakkı Yazıcı




Bıcırık


Dedesi köyden gelirken kuşunu da yanında getirmişti.
Küçük bir kafeste, sarı bir kanarya: Bıcırık.
Bıcırık’tı kuşun adı.
Kendisine alıştırmıştı. Elleriyle en tazesinden marullarla beslerdi. Kafesinden çıkarır, omuzuna koyardı. Kuş, bir kanat çırpışıyla omuzundan başına sıçrar, sonra öbür omuzuna konardı.
Kaçmazdı.
Demek ki hayatından memnundu.
Dedesi, kuşunu karşısına alır, başlardı muhabbete.
Geveze bir kuştu bu Bıcırık. Cik cik, cik cik de cikcik.
Dedesi de sanki ona cevap verir gibi, cik cik, cik cik de cikcik diye onun taklidini yapardı.
Onun iddiasına göre kuşuyla konuşuyorlardı.
“Çok müthiş bir kuş bu Bıcırık. Öyle öbür kuşlar gibi değil. Çok akıllıdır. Her şeyi bilir, haber verir.”
Ne zaman yağmur yağacak, o yıl mahsul ne kadar bereketli olacak ve hatta dünya haberleri...Hikayeler, fıkralar, masallar...Her şeyi ondan öğrenmek mümkündü.
Haberleri de güya öbür kuşlardan alıyor, dedesine anlatıyordu. Haliyle haber kaynağı da dünyadaki kuş sayısı kadar çoktu.
Ona anlattığı masalları da Bıcırık’tan öğrenmişti.
“İnanmıyorum sana dede, bu kuş nerden bilsin masalları? Beni kandırıyorsun.”
Bazen kafesi de yanlarına alır bahçeye çıkarlardı. Dedesi kafesin kapısını açar, Bıcırık’ı avuçlarının içine alır, omuzuna koyardı.
Yine kaçmazdı kuş.
Belki de başka bir yerde bu kadar taze ve lezzetli marullar bulamayacağını bildiğinden...
Annesi, koltuğunun altında yıkadığı çamaşırları asmaya götürürken  önlerinden geçerken duyduklarına güler, başını sallardı.
Efe torunu koskoca Ahmet efendi, ufalmış, yarım akıllı bir ihtiyarcık olmuştu.
Bir gün dedesi yatak döşeklik olunca, çok önemli olmasa da hastaneye yattı.
Bıcırık’ı “Suyunu, yemini vermeyi unutma,” diye torununa emanet etti.
Bir sabah kafesi de alıp, bahçeye çıktı. Kapısını açtı. Niyeti dedesi gibi avucuna alıp, omuzuna koymaktı, ama kuş elinden kurtulup, uçtu, yakındaki ağacın dalına kondu.
Oradan da havalanıp evin çatısına uçtu.
Sarı kanarya Bıcırık, dam üstünde saksağan olmuştu.
Sonra?
Sonrasını kimse bilmiyor.
Sağa koştu, sola baktı. Bıcırık yoktu. Bir telaş aldı, kümesteki tavukları yemleyen anasının yanına koştu.
Birlikte aradılar. Bütün ağaçların dallarına, bütün çalıların diplerine baktılar. Yoktu. Kuş uçup, kaybolmuştu.
Sokaktan yalanarak geçen bütün kedilere kuşkuyla bakmaya başladı.
Gece uyku tutmadı. Dedesi hastaneden dönünce ne cevap vercekti?
Ertesi gün kuş yine yoktu.
Salya sümük ağlamaya başlayınce annesi, “Ağlama artık, babana söyleyelim İzmir’de bir sarı kanarya bulup alsın,” dedi.
Babası, İzmir’den Bıcırık’ın aynısı bir sarı kanarya bulup, getirmişti.
Kuşu kafese koydular.
Başka bir kuş bulmuşlardı, ama hala endişelerinden kurtulmuş değildi. Dedesi kuşla konuşmaya kalkınca onun Bıcırık olmadığını hemen anlayacaktı.
Bir kaç gün sonra dedesi hastaneden taburcu oldu.
Sevinmesi gerekiyordu, ama korkuları buna engel oluyordu.
Dedesinin kollarına girip, merdivenlerden çıkardılar, yatağına yatırdılar. Adamcağız yatar yatmaz uyudu.
İkide bir kapının aralığından bakıyordu. Dedesi uyuyordu.
Biraz bahçede oyalandıktan sonra döndüğünde dedesinin yatağında doğrulmuş, kafesteki kuşla karşılıklı ötüştüklerini gördü.
Cik cik, cik cik de cikcik.
Eyvah, şimdi onun Bıcırık olmadığını anlayacak diye telaşlandı.
Dedesi, kapının aralığından baktığını farkedince yanına çağırdı.
“Gel, gel! Bıcırık ben hastanedeyken yeni masallar öğrenmiş, bana anlattı. Akşam sana da anlatırım,” dedi.

Dolaptaki cin (Kısa öykü) / M. Hakkı Yazıcı



Dolaptaki cin

Annesi, “Hadi gene çocuk şanslısın, deden bizde kalacak. Aynı odada yatacaksınız, sana bol bol masal anlatır artık,” dediğinde çok sevinmişti.
Sevinçten “Of be, yaşasın!” diye bir nara atmıştı. Ama ne bilsin başına gelecekleri.
Dedesini çok severdi, ancak köyde yaşadığı için çok göremez, hep özlerdi. Daha küçükken anlattığı Keloğlan masallarının güzelliğini hala unutmamıştı.
Annesiyle, babası, “fısır, fısır” konuşurlarken bir şeyler duymuş, ancak çok anlayamamıştı. Dedesinin tek başına yaşadığı köyden ziyaretlerine gelen köylüler, “Bize karışmak düşmez, ama babanızı yanınıza alsanız iyi olur. Zavallı artık kendi kendini idare edemiyor,” demişlerdi.
Ninesi öldükten sonra dedesi iyice çökmüştü. Annesinin ısrarlarına rağmen yanlarına gelmeyi reddetmiş, “Yahu, siz gelin benim yanıma, burası daha güzel,” diye diretmişti.
Annesi, “Ah be babacım, inat etme! Hiç mi özlemiyorsun bizi. Tek başına burada yaşayıp da ne yapıyorsun? Gel de torunun dedesine doysun,” demiş, yine ağlamaya başlamıştı.
Dedesi, bu kız yine niye ağlıyor, diye yüzüne bakıp lahavle çekmişti.
Böyle olunca çaresiz geri dönmüşlerdi, ama daha altı ay geçmeden köyden yine haberler gelmeye başlamıştı. Köylüler kendi aralarında “Efe torunu koskoca Ahmet Efendi ne hallere düştü. Yarım akıllı bir ihtiyarcık oldu,” diye konuşuyorlardı.
Kapının aralığında bir adamın babasına “Zavallı adam, koltuğunun altına bir lastik top alıp sokağa çıkıyor. Çocukların arasına karışıp oynuyor, sonra yorulunca karşısına çıkan ilk eve girip, evin hanımına ‘anne ben çok açıktım, yemek hazır mı?” diye soruyor, diye anlattığını duymuştu.
Babası:
“E, iyi de bunda ne kötülük va ki akideş?” diye sormuştu babası.
“Fenalık yok da geçen gün de bi komşunun evine gidip, ‘hanım tarlada çok yoruldum, yemek hazırsa hemen sofraya oturalım demiş.”
Babası bir şey diyememiş, köylü devam etmişti:
“Hepimizin, evi barkı, karısı vaa di mi? Böyle giderse gerisini sen düşün gari…”
Annesiyle, babası, bir kez daha şanslarını denemek için köye gitmişler, “Torunun akşamları, ben dedemi özledim diye ağlıyor, uyuyamıyor,” diye bir yalan uydurmuşlardı.
Adamcağız:
“Vah tosunum, vah garibim, kıyamam ben ona!” deyip, sonunda, “Tamam oğlanın hatırı için bir haftalığına gelirim,” diye razı olmuştu.
Koşa koşa bahçeden içeri girdi. Dedesi odasında divanın üzerinde bağdaş kurmuş, çayını yudumluyordu.
Teyzesinin odasının karşısındaki odada birlikte kalacaklardı. İyi vakit geçireceklerinden kuşkusu yoktu.
***
Başlangıçta öyle de oldu.
Dedesinin gelmesine sevinmişti, ama sonraları anlattığı masallar onu ürkütmeye başlamıştı. Geceleri uyumadan önce anlattıkları eskiden olduğu gibi eğlenceli Keloğlan masalları, Nasrettin Hoca fıkraları değildi. Kafdağının arkasındaki tek gözlü devler,  Şahmeran, ejderhalar, canavarlar, alkarısı, karakoncolos, cinler, periler…
Masalların ortasında “Dede yaaa, korkuyorum,” diye sarılıp, ağlamaya başlıyordu.
Her şeyden korkmaya başlamıştı.
Bir keresinde akşam karanlığında birlikte mezarlığın yanından geçerlerken havada uçan beyaz bir şey gördüler.
“Dede bak, hayalet!”
Dedesi, o tarafa doğru baktı, arkasına bakmadan tek başına kaçmaya başladı.
“Dede, beni bırakma, korkuyorum,” diye bağırsa da adam önden koşmaya devam etti.
Nefes nefese, durmadan eve kadar koştular.
“Dede yeter artık, koşma hayalet peşimizden gelmiyor,” diye bağırdığında ancak durabildi adamcağız.
Uçuşan beyaz şeyin aslında mezarlığa yakın bir evde oturan Sabahat Hanım’ın yıkayıp, kuruması için ağaçların arasına astığı, rüzgarda mandallardan kurtulup havalanan eski gelinliğinden başka bir şey olmadığını anlayamamışlardı.
Babası evde fazla kalmazdı. Kamyoncuydu. Kasabanın sebzesini, meyvesini uzak şehirlere taşırdı. Oralardan bir yük bulursa onları da alır getirirdi. Gündüz sıcağına, yolun kalabalığına yakalanmamak için gecenin karanlığında kalkar yola çıkardı.
Motor sesini duyar duymaz pencereye koşardı. Bahçe kapısından çıkan babasının kamyonu zifiri karanlıkta virajları döne, dolaşa dağlara tırmanıp, uzaklaşırdı. Kırmızı stop lambaları kaybolana kadar peşinden bakardı.
Karanlığın içinde kim bilir neler vardı? Devler, ejderhalar, cinler, periler… Bunların iyileri de vardı, kötüleri de. İyilerinin babasını koruması için tanrıya yalvarırdı. Yollarda babasının başına kötü bir şeyler gelir mi diye endişelenir, ta ki babası bir sabah eve dönene kadar huzur bulmazdı.
Karanlıktan iyiden iyiye korkmaya başlamıştı.
Yatağına dönüp, yorganını başına çekip yatardı. Ta ki bahçedeki horozun yırtınırcasına ötmesine kadar. Onların da kendisi haber verdiği için güneşin doğduğunu zanneden bir horozları vardı. Sabahın köründe avaz avaz, çırpınarak öterdi: Üüü ürüüü üüüü.
***
Çamlıkta pikniğe gittikleri bir günün akşamüstünde dedesi, daha bahçe kapısından girerken “Hadi saklambaç oynayalım, ben ebeyim,” demişti.
Eve doğru koştu, merdivenlerden basamakları ikişer ikişer atlayarak çıktı.
Öyle bir yere saklanmalıydı ki, dedesi ne kadar ararsa arasın bulamasın. Mutfaktaki masanın ya da annesiyle babasının yataklarının altına mı, yoksa balkona mı?
Çok düşünecek zamanı yoktu. Teyzesinin odasındaki elbise dolabına saklanmaya karar verdi. Daha önce de buraya saklanmıştı, dedesi bulamamıştı. Belki de teyzesi artık yetişkin bir genç kız olduğu için kimse odasına girmek istemiyordu.
Teyzesinin dolabının kapağını açtı. Daha içine giremeden, dehşet içinde gerisin geriye kaçmaya başladı.
Annesinin eteklerine yapışıp, “Anaaa, teyzemin dolabında cin var!” diye bağıra bağıra ağlamaya başladı.
Üzerinde geceliği, saçı başı dağılmış bir halde koşa koşa gelen teyzesi kolundan yakalayıp, çimdiği basıp, ensesine de bir tokat attı:
“Sende utanma yok mu çocuk, nasıl destursuz girersin benim odama?!”
Annesi, onu yatıştırmaya çalışırken, dedesine çıkıştı:
“Baba, n’apıyosun sen? Görmüyo musun bak, oğlanı deliye çevirdin. Yok mu başka anlatacak masallar? Yok cinmiş, periymiş, canavarmış… Başka bi şey konuştuğu yok.”
***
Dedesine ona bir daha cinli, perili masallar anlatmaması için binbir ricada bulundular.
O da sözünü tuttu, bu olaydan sonra yeniden Keloğlan masalları, Nasrettin Hoca fıkraları anlatmaya başladı.
Bir hafta geçmiş ya da geçmemişti annesinin peşinden pazara gittiklerinde aniden sebze, meyve tezgahlarının arkasında dolaptaki cini yeniden karşısında gördü.
Hemen tanımıştı.
Görünüşte diğer pazarcılardan farklı bir hali yoktu. Beline bağlı bir pazarcı önlüğü vardı. Bir müşterisi için kesekağıdına domates dolduruyordu.
Korkudan beti benzi atmıştı, “Anaaa bak, teyzemin dolabındaki cin burada!”
Kadın daha başını çeviremeden pazarcı,  sebze, meyve sandıklarının arkasına kaçıp, kayboldu.
Annesi:
“Yeter gari çocuk, sen daha dedenin uydurduğu masallardan kurtulamadın mı?” diye azarladı onu.

09 November 2019

Obruk (Öykü) / M. Hakkı Yazıcı



Obruk
M. Hakkı Yazıcı


Zeytinlibahçe yolu üzerinde, bir üzüm bağında kocaman bir obruk oluşmuştu.
Neredeyse otuz metre çapında, yüz metre derinliğindeki obruk, yolun hemen kenarındaydı.
Günlerce, durmadan, bardaktan boşanırcasına yağmur yağmış; zemin yumuşamıştı. Olacağı buydu.
Kasabada haberi hemen yayılmış, duyanlar görmek için meraktan koşup gelmişti.
Yolun devamındaki mezarlığın yakınındaki bir mezar taşı atölyesine mermer taşıyan kamyoncu Sadri, “Tam o sırada oradan geçtim. Biraz daha sağdan gitsem beni de kamyonumla beraber yutardı bu çukur, maazallah,” diye söyleniyordu.
“Ben geçtim, bu olay oldu. Sarsıntıdan kamyonun kasasından bir iki levha mermer düşüp, çukura yuvarlandı. Arkamdan bir motorlu geliyordu. Selesinde de bir kadın mı vardı ne? Kamyonu durdurup, indim bakmak için. Sonra o motorluyu göremedim. Obur obruk çekip aldı belki.”
Kalabalığın içinden bir delikanlı:
“Abi, o motorlu bendim. Senin sağından geçtim fark etmedin. Bir şey olmadı şükürler olsun.”
Jandarma, olay yerine gelmiş, tedbir almış. Obruğun etrafını kalabalık fazla yanaşmasın diye şeritle çevirmişti.
Obruğa düşen birisi olmuş muydu acaba?
Herkes telefonlarını çıkarıp, eşini dostunu aramaya başladı. İyi haber alanlar rahatlıyordu.
Ancak hemen bir tevatür yürümüştü: “Marika, ölmüş. Bedeni toprağı yarıp burada içine girmiş.”
“Zavallı kadıncağız! Meğer ne kara talihi varmış.”
“Ah obruk! Ah, obur kara toprak, canımızı veren de, canlarımızı alan da sensin.”
Olayın olduğu üzüm bağı eskiden Marika’nın dedesi, kasabanın zenginlerinden Aleko Efendi’nin idi. Mermer atölyesinin olduğu yerde de bir tuğla fabrikası vardı, ona ait. Senelerdir tütmeyen uzun bacası zamana meydan okurcasına ayakta idi.
Kasabada püfür püfür sigara içenlere kızanlar, “Ne ülen, sen hala civarayı bırakmadın mı? Aleko Efendi’nin pavlikesi gibi tütüyon,” derlerdi.
Obruğa hemen bir isim takıldı: “Marika’nın Çukuru”.
İnananı çoktu, ama aklı başında olanlar, “Yahu bu zamana Marika mı kalır, saçmalamayın,” diyordu.
Öyle ya bu zamana Marika mı kalırdı? Neredeyse bir asır öncesinin hikayesi…
***
Marika, güzeller güzeli, karakaşlı, kara gözlü bir Rum kızıydı. Mübadeleye isyan etmiş, ailesiyle beraber göçmemişti. Sebebi sadece memleket sevgisi değildi. Severdi doğup, büyüdüğü memleketini, ama daha ötesi kasabanın yakışıklı delikanlılarından marangoz Hüseyin’e sevdalıydı.
“Bir Harb-i Umumi daha çıksa, kimse beni Hüseyin’imden ayıramaz,” diyordu.
Marika, bir yolunu bulmuş gitmemişti. Kasabalılar da kollayıp, onu saklamışlardı.
Hüseyin’in bir motosikleti vardı. Selesine onu alıp dağ bayır dolaşırlardı. Marika’nın siyah, dalgalı saçları uçuşurdu motor hızla giderken.
Kötü kader; Marika’cık “bizi kimse ayıramaz” diyordu, ama lanet bir kaza onları ayırmıştı.  
Yağmurlu bir günde, Yunt dağı yolunda Hüseyin yalnız başına giderken çamurda motorunun tekerlekleri kaymış, virajı alamayıp, aşağıya uçmuştu. Köylüler, parçalanmış, cansız bedenini günler sonra çalılıkların arasında bulmuşlardı.
O olaydan sonra Marika bir daha kendine gelemedi. Nerdeyse aklını yitirmişti.
Konu komşu, onu korudu. Giden Rum’ların yerine gelen muhacirler, daha çok sahip çıktılar. Zira onların da hemen hepsinin arkalarında bıraktıkları memleketlerinde bir komşu kızı Marika’ları vardı.
Ama olmadı, marangoz Hüseyin’in acısını içinden atamadı Marika.
Halbuki ne güzel bir kadındı.
Kadınların bazıları onu kıskanırdı. Kocalarının ona sevdalanacağından korkarlardı. Kızdıkları, dedikodusunu yaptıkları kadınlara “Bak sen Marika’ya,” derlerdi.
Zaten kasabada uzun zaman yaşamadı. Birden ortadan kayboldu.
Kimse ne olduğunu, nereye gittiğini bilmiyordu.
Rivayet yayıldı, Marika’nın Yunt Dağlarında kurda, kuşa karıştığı söylenmeye başlandı.
Bir evde bir alet, ya da yiyecek bir şey kaybolsa, “Marika, gelip almıştır,”  deniyordu.
“İhtiyacı vardır zavallının, yoksa almaz.”
Bazıları da Marika’nın Hüseyin’in ölümünden sonra Yunanistan’a ailesinin yanına gittiğini söylüyordu. Ama günün birinde büyük ablası Yunanistan’dan kız kardeşini aramaya gelince, oraya gitmediği anlaşılmıştı.
Kasabada olay, unutulacağına, efsane haline dönüştü. Her geçen gün daha gizemli bir hale gelerek nesilden nesile anlatılmaya başlandı.
Ara sıra Marika’yı gece karanlığında Hüseyin’in mezarının başında gördüklerini söyleyenler; bazen kasabanın meydanından veya ormanda ağaçların arasından motorla geçtiğini ve hatta selesinde marangoz Hüseyin’in olduğunu söyleyenler çıkardı.
Dinleyenlerin hepsi bunlara pek inanmazlardı, ama bir başkasına haber olarak aktarmaktan da alıkoyamazlardı kendilerini.
Marangoz Hüseyin’in motoru, kardeşinin oğlu Hasan’ın ambarında kaderine terkedilmişti. O lanet kazadan sonra hiç kullanılmamıştı. Sadece bir akşam Hasan Dayı, keyfi yerindeyken karısını da alıp, kasabanın içinde bir iki tur atmıştı, o kadar.
Bir keresinde motoru ambarın koyduğu köşesinden bir başka yerde bulduğunu söylemişti karısına.
Takılmıştı kafasına.
Acaba?
Ama çok emin değildi. Öyle ya, ondan habersiz çocuklar da binmiş olabilirlerdi.
***
Marika’nın ölüp de, obruğun içine kendisini gömdüğüne inanan çoktu.
Kasabalılar, merakla toplaşmış, sabit gözlerle çukurun içine bakıyorlardı.
Bu arada kalabalığı yarıp, nefes nefese çukurun başına gelen Hasan Dayı’nın karısı Zeliha, “Ah herifim, yoksa!?..” diye hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Kocası öğle yemeğinde biber dolmasına kusur buldu diye ağzına geleni söylemişti.
Sinirlenen Hasan Dayı, kapıyı çarpıp evden çıkarken arkasından Zeliha kadın, “Yettin gari, git; Marika yengen sana daha iyisini yapsın!” diye bağırmıştı.
Sonra pişman olmuş, akşam olur, kızgınlığı geçer, eve döner diye düşünmüştü; ama kocası gelmemişti.
Çok meraklanmıştı.
Kocasıyla evde imalı bir konuşma olunca lafı “Senin Marika yengen”e getirir, onu kızdırırdı. Huyu kurusun, yine öyle yapmıştı.
Yoksa kocacığı, bu çukura mı düşmüştü; ya da Marika yengesi ölürken onu da yanında mı götürmüştü?
Zeliha, bağrış, çağrış, “Ben çukura girip, kocamı çıkaracağım,” deyip, güvenlik şeridini geçmeye çalışınca jandarmalar zor bela yakalayıp, geri çektiler.
Kadını zorla teskin edip, uzaklaştırdılar.
***
Çok geçmedi obruğun başındakilere başka bir haber ulaştı. Hasan Dayı, ağaçta kalmıştı. Bir komşu çocuğu onu görmüş, koşa koşa haber vermeye gelmişti.
Adamcağız karısına kızıp, kendisini sokağa atınca, çoktandır ihmal ettiği zeytinliğine gitmeye karar vermişti.
Keyfi yoktu. Sadece karısına değildi öfkesi. Hem “yok yılı” idi, yetmiyormuş gibi her şeyin fiyatı almış başını yürümüştü.
“İlaca mı, gübreye mi, mazota mı para yetiştirem; şaşıdım kaldım, akideş,” diye şikayetleniyordu.
Zeytinliğine küsmüştü, ama yine de merak edip, bir bakmaya niyetlenmişti. 
Halbuki Hasan Dayı delicelere Gemlik aşısı yaptığı zeytinliğindeki üç yüz ağacıyla çok övünürdü. “Ben tabur komutanıyım,” derdi hep. Kahveye girdiğinde köylüler onunla eğlenmek için masalarından kalkıp “Binbaşım” diye asker selamına dururlardı.
Dalgın dalgın yürürken komşu bağın azgın köpeği zincirinden kurtulmuş üzerine saldırmıştı. Hasan Dayı, kaçmış, köpek kovalamıştı. Adamcağız önüne ilk çıkan koca bir incir ağacına tırmanmakta bulmuştu çareyi. Köpek, uzun süre ağacın dibinde hırlayıp, havlayarak beklemiş, sonra uzaklaşmıştı, ama Hasan Dayı, ağaçtan inememişti. Bağırıp, yardım istese de duyan olmamıştı.
Saatlerce beklemiş, yorulmuş, acıkınca birkaç incir yemişti.
Haber üzerine koşup giden iki delikanlı ağaca tırmanıp Hasan Dayı’yı kollarından tutup, aşağıya indirdiler, “Marika’nın çukuru”nun başında dövünen karısının yanına getirdiler.
Bekleşenler, zeytinliğindeki ağaçların tabur komutanını “Geçmiş olsun binbaşım” diye karşıladılar.
Çok pırpırlı jandarma astsubayı, Hasan Dayı da sağ olduğuna göre, obruğun yutma şüphesi olan tek şahsın Marika olduğunu zapta geçti.

Bankacının kasabası (Öykü) / M. Hakkı Yazıcı



Bankacının Kasabası

M. Hakkı Yazıcı


Ferruh Bey, kasabadan değildi. Yöreden birilerinin eşi, dostu, akrabası falan da değildi. Ve hatta daha önce buralardan bir tanıdığı da olmamıştı. Daha önceleri gelmişliği, kasabanın yakınından geçmişliği bile yoktu desek doğru olur. Ama o, burayı seçmişti.
Niyeti hayatının daha sonraki diliminde yaşayacağı uygun bir yer bulup yerleşmekti.
Burası ilk baktığı yer değildi. Karar vermesi zaman almış; uzunca bir süre düşünmüştü. Aylarca arabasıyla dağ bayır gezmiş, dolaşmıştı.
Doğrusunu söylemek gerekirse yerinde bir seçimdi. Denize biraz uzaktı, ama doğası çok güzeldi buraların. En sıkı şairler bile bu güzelliği hakkıyla anlatmakta aciz kalırdı.
Bir ilkbahar günü geldiğinde hani ilk görüşte aşk denir ya, aniden böyle bir duyguya kapılmış; dağlarla çevrili yemyeşil koca bir ovanın ortasında sevimli bir adacık olan, eski Rum evlerinin süslediği bu kasabayı sevmiş, bir süre burada kalmıştı.
Gerçi arabasıyla dağın arkasından tatlı virajları dönerek, yokuş aşağı inerken karşılaştığı manzara muhteşemdi; güzel, güneşli pırıl pırıl bir gündü, sabahın erken saatlerinde yağan kısa bir yağmur sonrasında bulutlar aralanmış, gökkuşağı kendini göstermişti, bahar çiçekleriyle süslü tepeler bir renk cümbüşü içindeydi; bu görüntüden etkilenmemek mümkün değildi, ancak onun kararını vermesine neden olan daha güçlü gerekçeleri vardı.
Ferruh Bey, yöreyi sevmişti; ama o, asıl insanlarını çok sevmişti.
Önceleri yabancılara karşı kuşkulu bir mesafe içinde olan bu insanların yüreklerinin derinliklerindeki iyilikleri hemen sezmişti.
Burada bazı küçük yerlerin en güzel tarafı olan şeyi, gitgide kalabalıklaşan şehirlerdeki yalnızlaşan insanların aksine, birbirine saygılı, birbirini seven ve olumsuza direnen güzel kasabaların güzel insanlarının var olduğunu farketmişti.
Bu insanlar, yeter ki birisini sevmesin akan suyu bile durdururlardı. Biraz abartılı oldu belki, ama kesinlikle gerçeklik payı var.
Bir süre sonra karısını da getirmiş. Uzun yıllar çalışırken kenarda biriktirdiği dünyalıkları ile de bir kaç dönümlük bağ almıştı.
Arazinin içinde zaten bir bağ evi vardı. Gerçi ona yeterdi, ama yetinmedi; evin, çevrenin biraz elini, yüzünü düzeltince yaşanacak güzel bir mekana dönüştürdü.
Kasabalılar, önceleri, bu adam da hani o artık çok duyduğumuz, hep söylenen “Bıktım artık bu şehrin keşmekeşinden, karmaşasından , kalabalığından, insanlarının hoyratlığından; biz karar verdik Ege’de güzel bir kasabaya yerleşiyoruz. Havası güzel, denizi çok hoş, sonra yediğin, içtiğin taze, sağlıklı,” diyen çok sayıdaki büyük şehir insanlarından biri işte diye çok umursamamışlardı.
Gerçi o da büyük “plaza”larda toprağa ve bitkiye el sürmeden uzun saatler çalışan iş insanlarından biriydi. Uzunca yıllar çalışıp, kağıt yığını içinde artık boğulacak hale gelmiş, iyice bunalmıştı. Sonunda direncini kaybetmiş, aniden doğayla iç içe olmak isteği doğmuştu.
Daha da ötesi içinde bulunduğu tekdüze yaşamın ona daha fazla para dışında bir mutluluk sağlamayacağını anlamıştı.
Çocuklar da büyüyüp, artık kendi başlarının çaresine bakacak hale geldiklerine göre...
Karısının da hiç itirazı olmamıştı ve hatta sevinmişti.
Oysa iyi bir kazancı, işinde itibarı vardı. Bankanın müfettiş yardımcılığından başlayarak tepelere kadar yükselmişti.
Aldığı ani karar duyulunca iş çevresinde şaşkınlıkla karşılanmıştı. Önceleri olur böyle bazen, zavallı, yoğun iş temposundan, ağır sorumluluklardan bunalmıştı, geçer diye düşünmüşlerdi.
Ancak onların düşündüğü gibi olmadı, istifasını bastı. İstanbul’daki evini kapatıp, karısıyla birlikte kasabanın yolunu tuttu.
Eşyalarını arabasının bagajına yerleştirirken apartmanlarının Sivas’lı kapıcısı Fehmi Efendi, “Abi, biz kendimizi gurtarmak için köyden şeere geldik, sen şincik şeerden köye mi gidiyon?” diye anlamazlığını ifade etmişti.
İlkin bir emekli sakalı bıraktı, sonra saçını uzatıp arkadan bağlayıp at kuyruğu yaptı.
Karısı bu haline gülüyordu, “Madem böyle bir hevesin vardı, bari öğrenciliğinde yapsaydın,” diyordu.
Halbuki o öğrenciliğinde de tertemiz, ütülü gömleği, pantolunu olmadan sokağa adımını atmazdı. Onu traşsız gören hiç olmamıştı.
Demek ki zavallı bütün bu arzularını içine gömmüştü onca zaman.
Sonrasında malum bankacılık yılları...Giydiği lacivert takım elbisesi, beyaz kolalı gömleği ve özenle seçilmiş desenli ipek kravatıyla ciddi bankacı görüntüsünü destekleyen Ferruh Bey, hızla kariyer hedefinde ilerlemişti.
Uzun yıllar boyunca içinde kalıp da yapamadığı her şeyi, ama her şeyi tek  tek uygulamaya başlamıştı.
Çocukluğundan beri hayali olan bir motosiklet aldı.
Hadi sakalı neyse, “Hacı amca,” deyip geçerlerdi, ama ya o, böyle şeylere pek alışık olmayan köylüleri ilk görüşte hoplatacak atkuyruklu saçı!..
Aslında bu yaptıkları köylülerin ondan uzak durmasını pekiştirecek şeylerdi. Hayatında yeni bir sayfa açmak isteyen, buralara yeni bir serüven için yolu düşen bir şehir züppesi görüntüsüne sahip olmak için her şey vardı üstünde.
***
Ne kasabalılar, ne de o, birbirlerini çok seveceklerini başlangıçta hiç bu kadar ummamışlardı.
Kasabalılar, ilk yıl boyunca ona karşı bütün yabancılara yaptıkları gibi saygılı, ancak mesafeli oldular.
Onun da herkes gibi bir adı vardı: Ferruh. Bankacı Ferruh Bey… Ama köylüler mesleğini öğrendikten sonra arkasından adıyla değil, sadece “bankacı” diye konuşmaya başladılar. Bankacı aşağı, bankacı yukarı… Bunda kuşkusuz biraz dalga geçme payı da vardı.
Önceleri çok güldüler, “Bankacıdan da bağcı mı olur?” diye.
Yetmezmiş gibi aldığı bağ da yörenin en sorunlu arazilerinden biriydi.
Bunu anladığında bile keyfi kaçmadı, “Tamam, belki ucuza aldın da,...” diye kazıklandığını ima edenlere cevabı hep o bildik sözdü: “Bakarsan bağ olur...”
“Alemin adamı çölleri yeşertiyorsa, ben niye yapamayayım ki,” diye işe girişti.
Ziraat fakültelerinin bütün ders kitaplarını toplayıp getirdi. Yurtdışından İngilizce kitaplar getirtti. Sabahlara kadar okudu.
Köylülerin hepsi çok eğlendiler. Öyle ya, bağcılık kitaptan mı öğrenilirdi?
Aldırmadı.
Sonra köylülerden ve kitaplardan öğrendiklerini kendi bağında uyguladı.
Gelen geçen köylüler aralarında konuşuyorlardı.
“Bankacı meğer doğayı ne de çok sevemiş!”
Kamyonet kasaları dolusu organik madde taşıyıp, öğütüp, kompost yaparak, törf ekleyerek, hayvan gübresi katarak toprağın su tutma kapasitesini arttırdı.
Gününün büyük bir kısmını bağında geçiriyordu.
Arasıra umutsuzluğun onun yakınından da hafif bir esinti gibi gelip geçtiği olmuyor değildi. Yorgun anlarında bir ağacın gölgesinde otururken düşüncelere dalıyordu.
Dünya çapındaki çevre felaketi, türlerin yıkımı kendi bahçesine de yansımıştı. Sadece onun bahçesine değil, tüm ovalara ve dağlara da yansıyordu.
Güneşin altında serinleten rüzgar, bir dost nasihatı vermek istercesine sanki kulağına fısıldıyordu:
“İklim değişikliği karşısında çaresizsin bankacı. Vaktini boşa harcama, vazgeç bu deli sevdadan.”
Aldırmayacak, yılmayacaktı.
Bağı ise sanki şöyle söylüyordu:
“Siz insanlar altıncı büyük yıkımın sebebisiniz. Sizin yüzünüzden her yıl binlerce tür yok oluyor, ama onlarla birlikte siz de geleceğinizi öldürüyorsunuz.”
Bir yandan çalışıp, bunları düşünürken gülüyordu.
Doğru lafa ne denir? Ama yine de bir şeyler yapmak gerekiyordu.
Artık genç değildi, ama “Valla, ben doğal ömrümü tamamlarım. İstersem keyfime de bakarım,” diyemezdi.
***
Çalışmaya devam etti.
Emekleri yavaş yavaş karşılığını vermeye başladı, bağı yeşillendi.
Şehirden aldığı zirai malları kasabaya taşıtırken tanıştığı, ahbap olduğu bir de yakın arkadaş edinmişti kendisine: Kamyonetçi Mustafa, namı diğer Sarı Mustafa.
Sarılığı saçlarının rengindendi. Kamyonetinin arkasında “Tanıdın mı Sarıyı?” yazdırmıştı. Yollarda sollayıp geçtiği arabaların şoförlerine nispet olsun diye...
Yöredeki hemen herkes tanırdı Mustafa’yı, tanımayanlar da kamyonetiyle yanlarından tozu dumana katarak geçtikten sonra tanıyordu.
Kasabanın bitirimlerindendi. Gülüp, konuşmasını; yemesini, içmesini severdi. Muzipti.
Bankacı Ferruh Bey ile Sarı Mustafa’nın ilk karşılaşmaları bir sabah erken saatlerde karayolunda olmuştu. Ferruh Bey, motosikletiyle kasabadan İzmir’e giderken kamyonetiyle yanından hızla, tozu toprağı kaldırarak geçmişti. Kamyonetin arkasındaki yazıyı görünce hoşuna gitmişti. “Görürsün sen şimdi,” deyip, motorunu topuklamış, onu geçmiş, sonra da arkasına dönüp, “Sen de Bankacıyı gördün mü?” dercesine gülmüştü.
Haliyle Sarı Mustafa’yı ifrit etmişti.
Ferruh Bey, sonra, işi didişmeye vardırmamak için onun geçmesine izin vermişti. Bir kaç kilometre ileride bir istasyonda benzin almaya girdiğindeyse, o da durmuş, yanına gitmiş, şakalaşmış; böylece “Sarıyı tanıyanlar” arasına katılmıştı.
Ferruh Bey’in İzmir’den alacağı malzemeleri taşıtmak için birilerine ihtiyacı vardı. Mustafa’yla işle ilgili başlayan tanışıklıkları çok geçmeden sıkı bir dostluğa dönüştü. 
En önemli destekçilerinden biri oldu. Bankacı’nın gayretine hayrandı. Onun uzun denemelerden sonra ürettiği şarabı ilk tadan da o oldu.
Bir gün köylüler Sarı Mustafa’yı sabaha karşı bir elektrik direğinin dibinde şarap şişesine sarılmış, sızmış, uyuyorken buldular.
Bankacı ile eğlenip, gülen köylülerin hedefine böylece Mustafa da girmiş oldu.
Ancak bu uzun sürmedi.
Yaptıklarına gülen köylüler, Bankacı’nın imal ettiği şarap Fransa’daki hatırı sayılır bir yarışmada ödül kazanınca onu ciddiye almaya başladılar.
Bankacı, kendi öğrendiği yetmezmiş gibi, babadan, dededen bağcı olan köylülere de öğretmeye başladı bildiklerini. Gününün bir yarısını kendi bağında, diğer yarısını da komşularının bağında onlara destek olmak için geçiriyordu.
Arada kendisiyle eskiden dalga geçen köylülere laf sokuşturmadan da geri kalmıyordu:
“Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur.”
Ferruh Bey’le vaktiyle dalga geçen köylülerin derdi artık Bankacı’dan sonra hangilerinin daha kaliteli şarabı üretecekleri iddiasıydı.
Derin bir dostluk oluştu aralarında.
***
Keşke her şey böyle gidebilseydi.
Nazar mı değdi demek lazım?
Bankacı’nın aniden sağlığı bozuldu. Önceleri önemsemeyip, aldırmadı. Ama sonra karısının ısrarıyla kasabanın sağlık merkezine gitti.
Doktor, bilgili ve iyi bir insandı; ama çaresizce ellerini iki yana açıp, “Maalesef bizim cihazlarımız yeterli değil, burada teşhis koyabilmemiz mümkün değil,” deyince İstanbul yolu gözükmüştü.
Bankacı, tedavi ve teşhis için karısını da yanına alıp bir süreliğine İstanbul’a gitti.
Döndüğünde o uzatıp, arkadan atkuyruğu yapıp bağladığı saçlarından eser yoktu.
Onu o halde gören Sarı Mustafa yıkıldı.
İş ciddi idi, ama Bankacı ümitsiz değildi; bu hastalığı yeneceğine inanıyordu.
Mustafa, önce çok üzülmüştü, ancak onun direncini görünce dostunun bir badireyi atlatacağına inandı; ona destek için o da saçlarını kazıttı.
Eskisini bilmeyen onun sarışın olduğunu bile anlayamazdı.
***
O haliyle kahveye girdiğinde köylüler, “Ne o ülen Mıstaa, kel mi oldun yoksa sen!” diye bağrıştılar.
Tarlasından daha yeni dönmüş Urgancıların Salih, arkasından gizlice yanaşıp, kirli elleriyle kafasını okşayarak "Sihirli cam küre,  bi deyive bene, havala nassı gidcek, mahsul bu sene iyi mi olcek gari?"
İşin aslını öğrenince kahvedekileri de bir keder aldı. Şakalarının ne kadar tatsız olduğunu anladılar.
Kimse konuşmuyor, gülmüyordu.
Ertesi günü sanki herkes sözleşmiş gibi kahveye saçlarını kazıtıp geldi.
Kasabanın iki berberi de akşamın geç saatlerine kadar dolup taşmıştı.
Birbirini gören herkes gülme krizine kapılıyordu, kendilerini zor tutuyorlardı.
En çok şaşırıp, gülen de köylülerin karıları olmuştu:
“Aboov, bizim herif kel oluvemiş!” deyip kahkahalarını salıveriyorlardı.
Bu durum komşu kasabalardan, köylerden de duyulmuştu; “Ne o yahu, sizin kasabada saçkıran salgını felan mı va?” diye soruyorlardı.
Orada saçkıran falan yoktu, birisini sevmek ve destek vardı.
Haberi Bankacı’ya kadar gitti. Çok duygulandı, mutlu oldu. Ne de olsa sevildiğini bilmekten iyi bir duygu yoktu.
Burada gerçek dostlarının olduğunu bir kere daha anladı, ama bunun hastalığına faydası olur muydu?
Belki olurdu. O, buna inandı. Yenecekti bu lanet hastalığı.
***
Aradan aylar geçmişti, bir gün Bankacı, arabasını kahvenin önünde durdurdu.
İçeri girip, içerdekilere “Akideşler, merhabayın!” diye seslendi.
Onlar gibi “Akideş” demişti.
Kahvedeki herkes o gelince ayağa kalktı. Dışarıdan bakınca kahvehane Ferruh Bey dahil, saçları kazınmış adamlarla doluydu. Komik, garip bir durum vardı bilmeyenler için. Ona da komik gelmişti, kahkahalarla gülmeye başladı. Onun kahkahalarına diğerleri de eşlik etti.
“Dostlar, bu sağlık işini buradan idare etmek zor; ben bir müddet İstanbul’da olacağım. Merak etmeyin, turp gibi döneceğim,” deyip ve vedalaştı.
Köylüler, özellikle de Sarı Mustafa, aylarca bir gün “Turp gibi”, iyileşmiş olarak dönecek diye onu beklediler.
Saçlarını kazımaya devam ettiler.
Civar köylerden durumu anlamayanların alay konusuydu bu.
Her kimse komşu köylerden bir yumurcak karayolundaki köy sapağındaki tabeladaki kasabanın isminin üstünü çizip, “Keloğlan’ın köyü” diye yazmıştı.
Mustafa, bu haberi alınca bir boya kutusuyla, bir fırçayı kaptığı gibi gidip, o yazıyı sildi, üstüne “Bankacının kasabası” yazdı.
***
Bankacı’nın yokluğunda köylüler, onun bağına da bakıp, üzümünü toplayıp, onun o artık ünlenmiş şarabından yaptılar.
Dönüşü uzayınca meraklandılar. Ama bankacı, ne bir adres, ne de irtibat kurulabilecek bir telefon bırakmıştı.
Hiç haber yoktu.
Aylar geçmişti, ama kasabalılar, onun yokluğunda da saçlarını kazıtmaktan vazgeçmemişlerdi.
En fazla kederlenen kuşkusuz Sarı Mustafa idi.
Bir sabah onu yine bir elektrik direğinin dibinde şarap şişesine sarılmış, sızmış uyurken buldular.
Sonrasında Mustafa da üç ay ortadan kayboldu. Bazıları onun Bankacı’yı bulmak, haber almak için İstanbul’a gittiğini söylediler.
Bir gün Sarı Mustafa, kasabanın kahvesine aniden giriverdi.
Önceki akşam dönmüştü. Sarı saçları yine eskisi gibi lüle lüleydi.
En dipteki masalardan birine oturdu.
Herkes, oturduğu yerden kalkıp, çevresini sardı. Mustafa’nın dışındaki herkesin saçı kazınmış haldeydi. Meraklı gözlerle konuşmasını bekliyorlardı.
Mustafa’da tık yoktu.
Arka masadan Himmet Emmi, dayanamadı:
“Ülen oğlum Mıstaaa, adamı deli etme de konuş gari! Bankacıdan habeğ va mı?”
Mustafa, kahvecinin getirdiği çayını yudumlarken bir şeyler söylemeye çalıştı, ama sözcükler boğazında düğümlendi.
Eliyle “Anlasınız artık gari,” der gibilerinden yeniden uzatmaya başladığı sarı saçlarını gösterdi.
Ardından kahvede bulunan herkes derin bir iç çekti.
Himmet Emmi, Sarı Mustafa’nın konuşmasını beklemeden, “Öfff, ben dayanamicem,” deyip, gözleri dolu, ayağa fırlayıp, kapıya yöneldi.
Mustafa, çayından bir yudum daha alıp, konuşmaya tam başlayacaktı ki kahvenin girişindeki patırtı üzerine başlarını o yöne çeviren köylüler kapının önünde çarpışıp biri bir tarafa, diğeri öbür tarafa yere yıkılan Himmet Emmi ile Bankacı’yı gördüler.
Bankacı’nın sırtında taşıdığı çuval da bir başka tarafa savrulmuş,  içindekiler yere dökülmüştü.

Bankacı, yerdeki paketleri gösterip, “Tohumlar,” dedi, çuvalı düşürdüğü için mahcup, ama mutlu, sırıtıyordu. Onun da saçları uzamaya başlamıştı. “Organik tohumlar, bir yerlerden bulup getirdim. Hepimize yeter.”