24 November 2019

Harmandalı (Kısa Öykü) / M. Hakkı Yazıcı





Harmandalı

Ben, hayatımda Adem Emmiden daha iyi harmandalı oynayanını görmedim dersem abartmış olmam.
Bütün bilenler, hatırlayanlar, onun çocukluğundan beri çok güzel zeybek oynadığını söylerdi. 
O ne endam, o ne duruş. Kollarını iki yana açtığında adeta havada süzülen bir kartala benzerdi.
Düğünlerin, şenliklerin gözdesi...
İyice havaya girince, “Bakıverin bakem bene! Biliyonuz mu ben Saçlı Efe’nin uzaktan akrabasıyım,” derdi.
Gerçi kahvedekilerin neredeyse yarısı Saçlı Efe’nin uzaktan akrabası olduğunu söylerdi, ama önemi yok: Bu tılsımlı bir sözdü.
Son zamanlarda sızlanmaya, yakınmaya başlamıştı. Eklemlerinde ağrılar başlamıştı. Dizilerinde kireçlenme vardı.  Bir çöktü mü zor kalkıyordu. O yüzden de kendisine biraz dikkat etmesi gerekiyordu.
Ancak bazen  “Bu seferlik beni mazur görün akideşler,” demek istese de, harmandalı oynaması için yapılan ısrarları nazlanıp, geri çevirmeye niyetlense de, dayanamaz yine oynardı. Ve hatta davet gelmeden çıkar oynardı. Hem de daha zurnanın ilk deliğinin, sazın ilk telinin sesini duyar duymaz.
Bütün sıkıntılarına rağmen yine de kendinde güç bulabiliyordu demek ki. Bir gün eşeğinin çektiği arabasının üstünde değirmenden yüklediği buğday çuvallarından biri tam tahta köprüyü geçerken kayıp suya düşecek gibi oldu. Adem Emmi, bunu fark edip bir hamle yapıp, çuvalı yakalayıverdi. 
Gören, eklem ağrılarından, dizlerinin kireçlenmesinden yakınan ihtiyar bu mu, der, şaşırır.
Herkesin bir kusuru vardır, Adem Emminin de garip bir tiki oluşmuştu.
Zaman içinde keyifle icra ettiği bu oyun başına dert olmaya başlamıştı. Zamanlı zamansız, yerli yersiz, kendini tutamayıp oynamaya başlamıştı. Bir yerlerden zeybek havası duymasın, hemen iki kolunu açıp başlıyordu oynamaya.
Bir keresinde mahkemeden şahitliğine başvurmak için çağrılmıştı. 
Tıraş oldu; takım elbisesini giydi, kravatını takıp gitti.
Çok sıcak bir yaz günüydü; mahkeme heyeti, avukatlar, izleyiciler; herkes sıcaktan bunalmıştı. Mahkemenin katibesi hakimin dosyaya baktığı aralarda kağıtları yelpaze niyetine sallayıp, serinliyordu. 
Havalansın diye mahkeme salonunun pencereleri açılmıştı.
Adem Emmi, boğazını sıkan kravatını gevşetmek istese de mahkemenin ciddiyetini bozmamak için, iki de bir eli gitse de yapmıyordu. 
Hakim: 
“İsminiz Adem’di, değil mi beyefendi?” diye sordu.
Avukat, gözünün ucuyla Adem emmiye ayağa kalkmasını işaret etti. O da kalktı.
Oraya kadar her şey iyiydi.
Hakim, devamla:
“Siz, bağ komşunuz Necmi’nin, sınır ihtilafı nedeniyle kızıp, bir başka komşunuz Nail’in üzümlerine kurutmak için zehirli ilaç sıktığına şahit olmuşsunuz doğru mu?”
Adem Emmi, kravatının da etkisiyle ter içinde kalan yüzünü elinin tersiyle silip tam hakimin sorduğu soruya bütün ciddiyetiyle cevap verecekken, aksilik bu ya, sokaktaki kasetçilerin birinden bir zeybek havası pencerelerden içeriye sızdı.
“Harmandalı efem geliyor…” 
Eyvahlar olsun! Adem emmi, kendisini tutamayıp, başladı oynamaya. 
Bütün o yaşını başını almış, mahkemenin ciddiyetine uygun olsun diye takım elbisesini giymiş, kravatını takmış, ağırbaşlı görünüşüne karşın Adem Emmi, kollarını iki yana açmış, oynuyordu.
“Efeme de mor cepkenler yaraşır, yaraşır,... Efem ne giyerse yakışır.” 
Sanırsınız bir kartal olmuştu havada. 
Mahkeme salonundaki herkes donakalmıştı. Onun bu huyunu bilenler gülmeye başlamışlardı.
Sıcaktan bunalmış şişman zabıt katibesi, bu aradan memnun, sandalyesinde arkasına kaykılmış bir yandan yüzünü yelpazeliyor, bir yandan da kahkahalarla gülüyordu.
Davalı avukatı keyifle sırıtırken, davacı avukatı, telaşla Adem Emminin ceketinden çekiştirip, onu oturtmaya çalışıyordu. 
O türkü bitip de tam Adem Emmi, kan ter içinde yerine oturuyorken, dışarıdan başka bir zeybek havası başlamasın mı, yine kendisini tutamayıp oynamaya başladı.
“Haydülen de haydülen,… Karadağların sandalı da sandalı,…”
Hakimin yüzü kıpkırmızı olmuştu. Küplere binmişti. Devletin yüce mahkemesine karşı yapılan saygısızlık onu çileden çıkarmıştı.
Dışarıda zeybek havası çalmaya devam ediyordu.
“Haydülen de, haydülen,…Şu dağlarda geyik kalmadı,..”
Adem Emmi, hala kendisini kontrol edebilmiş değildi. Oynamayı sürdürüyordu. 
Ağzını aç da, bir kelam ediver adam, değil mi? Onu da yapamıyordu. 
Hiç kimse de pencereyi kapatıp, onu bu durumdan kurtarmayı akıl edememişti.
Hakim, sonunda, “Sen oyna bakalım. Bağ komşularının içine düştüğü bu durum hoşuna gitmiş anlaşılan.  Seni mahkemeye hakaretten içeri attırayım da aklın başına gelsin,” dedi. 
Hakim, “Yaz kızım,” deyince sandalyesinde arkasına kaykılmış yelpazelenen mahkeme katibesi, kendine gelip doğruldu. 
“Ali oğlu Adem,… mahkemeye saygısızlık fiilinden tutuklanmasına karar verilmiştir.”
Mübaşirler, içeri giren jandarmalar Adem Emminin kollarına girmiş, mahkeme salonunun dışına sürüklerken o, hala dışarıdan gelen zeybek havasına uyup, oynamaya devam ediyordu.
“Oynülen de kör arabım sen oyna,…Senden başka yiğit kalmadı.”
Koridora çıkıp da türküler duyulmaz olunca kendine geldi. Nefes nefese kalmıştı. Dövünüp, derdini anlatmaya çalıştıysa da çok geçti. Onu nezarete attılar.
Kasabanın ileri gelenleri araya girip, hakime durum anlatılıncaya kadar boşu boşuna nezarethanede kaldı.

23 November 2019

Kahveci kral ( Öykü ) / M. Hakkı Yazıcı



Kahveci kral

“Abi valla sana benziyo.”
Böyle demişti Halim, kahveci Osman’a.
Hani bu yıl havaların kötü bir sürprizi olmuş, mahsul az olmuş, Halim de işsiz kalmıştı ya; epeyce aylak aylak dolaştıktan sonra kasabanın yakınında başlayan arkeolojik kazılarda bir iş bulmuştu.
İşinden memnundu. İyice havaya girmişti.
“Abiler, bizim kasabanın talihi değişcek gari, turist kayneycek buraları,” diyordu.
Kasabaya bir anda kazılar için gelen arkeologlar doluşmuştu.
Arkeolog kimdir, nedir? Köylüler bilmediklerinden birbirlerine soruyorlardı.
Halim, öğrenmişti; ezbere söylüyordu cevabını: “Arkeolog, yazın kavurucu sıcağında, tozun toprağın içinde çalışan, fakat bulduğu en ufak bir eserle bulunduğu ortamı unutan, heyecanlanan ve yüzünde bir tebessüm oluşan kişidir.”
Devamla:
“Maalesef memlekette iş bulamıyorlar. Burada adam yok gibi dışarıdan adam getirtiliyor,” diyordu.
Halim’lerin başındaki arkeolog da Alman’dı. Diğer arkeologlar onun çok ünlü bir adam olduğunu söylüyorlardı. Sert ve disiplinli bir adamdı. Yok, efendim sıcaklık kırk dereceye vurmuşmuş, güneş bedenlerini kavurmuşmuş; aldırdığı yoktu. Bu yüzden de Halim’in onu çok sevmesi mümkün değildi.
Kazılar, Tenekeci İsmail’in tarlasında yapılıyordu.
Herkes kasabada tarihi kalıntılar bulunmasına sevinirken o mutsuzdu.
“Kiminin toprağında petrol çıkar, kiminin toprağı bereketlidir yılda iki ürün verir; bizimkinden de şansımıza tarih çıktı. Gari ne işimize yarıyacağsa!” diye söylene söylene dolaşıyordu.
“İyi de emmi, fena mı oldu? Köyün gençlerine iş çıktı,” diyenlere de küfürü basıyordu.
***
Bir sabah bir kral heykeli bulmuşlardı. Halim, çaktırmadan cep telefonuyla bir iki fotoğrafını çekmişti.
Dikkatli bakınca kralın kahveci Osman Abiye tıpatıp benzediğini farketmişti.
Öğle molasında bir koşu gidip, soluğu kahvede aldı.
Heyecanla haberi iletti, ama Osman’ın tepesini attırmıştı.
“Get lan olum, senle mi uğraşcem şincik! Millet çay bekleyo, sen gelmiş benle maytap geçiyon.”
“Abi, sen şişeyi yarıladığın zaman hep alemin kralı benim lan demez miydin?”
“Lan oğlum, o işin gırgırı.”
***
Havadis kasabada tez yayıldı.
Kahveye dalan ocağa doğru selam sarkıtıp, “Selamünaleyküm haşmetmeap,” diyordu.
Arka masalardan biri kimdi bilmiyorum, “Kahveciler kralı!” diye bağırdı.
Bir diğeri:
“Kral bizim kahveci, akideşler. Bizim kralımız.”
Osman, sonunda “Ulan olum, şakanın bokunu çıkardınız artıkın, yete gari!” diye kızıp, elindeki çay tepsisini tezgaha doğru fırlattı.
Ocakta kaynayan semaver suyunu tüketmişti, nerdeyse patlayacaktı. Kirli bardaklar tezgahın içinde birikmişti.
Kimsenin zaten çay beklediği yoktu. Köylülere eğlenecek bir konu çıkmıştı.
Adem dayı, şakayı iyice ileri götürüp, çekilen kral heykeli fotoğrafını Arif’in fotoğrafhanesinde büyüttürüp, bastırmış, bir güzel çerçevelettirip, kahveye getirmişti.
“Kahvecilerin kralı Osman akideş, al sana hedayesi de benden. Duvara asıver gari didenin resmini.”
***
Birkaç gün sonra Osman, olaya biraz alışsa da suratından düşen hala bin parçaydı.
Bir sabah erken saatlerde yoldan geçen kasabalılar onu ortaokulun bahçesinde bir ağacın gölgesine oturmuş, tarih hocası Engin Beyle hararetli hararetli bir şeyler konuşurken gördüler.
“Hocam biz Orta Asya’dan göçmedik mi?”
“Evet, Osman abi.”
Koltuğunun altında gazeteye sarılı kralın resmini gösterip:
“Peki, bu kral kaç yaşında?”
“Bilemem abi.”
“Dini bütün bir adama benziyor.”
“Belki de.”
“Müslüman bir adam besbelli… Yüzünden anlaşılıyor.”
“O mümkün değil Osman Abi. Bu adam İsa Peygamber bile daha doğmamışken, ondan kim bilir kaç yüz yıl önce yaşamış. Kesin bilgi değil, ama bu kralın yaklaşık iki bin beş yüz yıl önce yaşadığını duydum. Yani adam İsa Peygamberden en az dört yüz yıl, Hazreti Muhammet’ten de dokuz yüz yetmiş yıl önce doğmuş.”
“Hadi ya! Nası oluyo da, böle oluyo? Anlayamadım akideş…”
Bir düşüncedir aldı kahveci Osman’ı.
***
Ertesi haftanın haberi daha büyük bir bombaydı. Kralın mezarına da ulaşmışlar, yanı başında da kralla birlikte gömülen içi altın paralar, mücevherler, takılarla dolu bir küp bulmuşlardı.
“Akideş,” diye takıldı, Mustafa emmi “Bu senin kral diden çok da zenginmiş herhal.”
“Fesupanallah,” diye söylendi kahveci Osman.
Uykusuz geçen birkaç geceden sonra Osman bir sabah erkenden karısı Gülşen yengeyi de koluna takıp, soluğu dava vekili Hasan Beyin yazıhanesinde aldı.
“Hasan abi, bene usturuplu bir istida yazıveriveğ gari sana zahmet. Kazıda mezarı ortaya çıkan kral benim öz dedemdir. Bulunan define de mirasımdır.”

16 November 2019

Misafir ayı (Kısa öykü) / M. Hakkı Yazıcı



Misafir ayı


Her gün kocaman bir ayı geliyormuş Hatice ninenin evine.
Kadıncağız, bunu sıradan bir olay gibi anlatmıştı komşularına.
Duyan komşular korkuya, telaşa kapıldılar. Buralarda pek olmazdı, ama yolunu şaşıran bir ayı olabilirdi. Tehlikeli, saldırgan ise hemen önlem almaları gerekiyordu. Çoluk çocuk bazen oynamak için orman içine giriyordu.
Jandarmaya haber verdiler. Şehirde oturan kızına telefon ettiler.
Jandarmalar çok gecikmeden, gün içinde geldiler.
Çok pırpırlı başçavuş Hatice nineye sordu:
“Ne zaman gördün teyze bu ayıyı?”
“Her gün geliyor evladım.”
“Ne yapıyor? Etrafa zarar veriyor mu?”
“Yok evladım, çok kibar. Gelirken yoldan topladığı kır çiçeklerini getiriyor. Hem ben yorulmayayım diye vazoya kendi yerleştirip, suyunu da koyuyor.”
Başçavuş, komşular, donakalmışlardı.
“Sanki gerçek bir beyefendi; her gün tertemiz, tiril tiril, ütülü elbiseleriyle geliyor. Boynunda papyonu, yakasında kırmızı karanfili hiç eksik olmuyor.”
Başçavuş sordu:
“Sonra teyze, başka ne yapıyor?”
“Hiç… Çayımızı içip, birlikte oturuyoruz. Akşam olunca, saat altıdan önce izin isteyip, kalkıp gidiyor.”
“Niye?”
“Aaa, tabii ki evladım, onun da çocukları varmış... Eve geç kalmaması lazım.”
Öyle ya, ayının da çocukları olunca eve geç kalmadan evine dönmesi gerekiyordu.
Başçavuş:
“Yanılıyor olmayasın teyze? Bu senin ayı zannettiğin şu bizim dağ köylerinden, kaba saba, ayıya benzeyen bir adam olmasın?”
“Yok, evladım teessüf ederim! Ben ayıyla, adamı birbirine karıştırır mıyım?”

15 November 2019

Kuş mevsimi (Kısa öykü) / M. Hakkı Yazıcı




Kuş mevsimi


Kış, geride kalmış; ağaçlar yapraklarını, çiçeklerini açmıştı.
Ağaç dalları, baharın sevincini yaşayan her cinsten kuşla dolmuştu. Adeta kış mevsiminin ardından “kuş mevsimi” yaşanıyordu.
Dedesi Bıcırık’ın kaçtığını anlamamıştı. Babasının İzmir’den satınalıp getirdiği sarı kanaryayı Bıcırık zannediyordu. Ama içinde yine de bir sıkıntı vardı; Bıcırık günün birinde geri dönerse “Bu benim Bıcırık’ım ise, şu kafesteki kuş neyin nesi?” der diye korkuyordu.
İşte o zaman yaptıkları ortaya çıkacaktı.
Ne cevap verecekti?
Dolaşırken gözü yine hep gökyüzünde idi.
Leylekler, eski fabrikanın yıkık bacasının kalan kısmının tepesine yuva yapmıştı. Dişi leyleğin yumurtalarından bir süre sonra yavruları çıktı.
Leyleklerin yavrularını ihtimamla beslemeleri seyredilecek şeydi. Uzaktan güzel gözüküyordu, ama onların dikkatli olmaları gereken tehlikeler de vardı.
Dedesiyle dolaştığı günlerden birinde gökyüzünde yükseklerde uçan bir kartal gördüler.
Kartal yuvadaki yavruları farketmiş, leyleklerin dikkatsiz anlarını yakalamak umuduyla havada dönüp duruyordu.
Eyvah ki, eyvah!
Ancak kartal galiba havasını alacaktı, çünkü leylekler durumu sezmiş, yuvanın etrafından hiç uzaklaşmıyorlardı.
Dedesi, kendisi şahit olmayıp babasından dinlediği eski bir olayı anlattı.
Bir zamanlar 1930’lu yıllarda kartallar ve leylekler korkunç bir savaşa girişmişlerdi. Her iki taraftan da çok sayıda kuş ölmüştü. Sonunda köylülerin leyleklere destek olması, gelen askeri bir birliğin kartallara ateş açması sonunda leylekler savaştan zaferle çıkmışlardı.
Dedesi, bunu ballandıra ballandıra anlatıyordu.
Sonunda kartal dolaşıp durmaktan sıkılıp, yoruldu; başka bir av bulmak ümidiyle gitti. Leylekler de rahat bir nefes aldılar.
Muhtemelen Bıcırık da yırtıcı bir kuş tarafından avlanmıştı. O ana kadar dönmediğine göre durum böyleydi.
Dedesi, bir gün civar bahçelerden birinde komşu kedilerinden birisini çatıdan düşmüş karga yavrusunu avlama hazırlığında iken görmüş, yerden aldığı taşı fırlatıp, kovalamıştı.
Kaçıp giden kedinin hevesi kursağında kalmıştı.
Yaralı yavru kargayı dedesi eve getirdi. Yaralarını merhemle iyileştirdi. Elleriyle besledi.
Bahçedeki kümesteki horozu ve tavukları, çatı aralığına yuva yapanları da sayarsak evdeki kuşların sayısı artmıştı.
Karga bir süre sonra iyileşti, büyüdü, irileşti. Aynı Bıcırık gibi dedesine alıştı. Bir evcil hayvan gibi onu takip ediyordu. Dedesi de omuzunda onunla dolaşıyordu.
Bazen karşısına alıp, aynı karga gibi “Gak” diye bağırıyordu.
Karga da ona adeta aynı dilden cevap veriyordu:
“Gak!”
Adını da “Gak” koydu.
“Bak, benimle nasıl konuşuyor,” kargaya dönüp “Gak!” diye bağırıyordu.
Karganın cevabı gecikmiyordu:
“Gak, gaakkk.”
Dedesi, bu karganın da diğer kuşların gelip ona anlattığı masalları, uzak diyarlarda olan olayları bildiğini, yaramazlık yapmazsa gece yatmadan önce ona anlatacağını söylüyordu.
“Bu kargalar dünyanın en akıllı yaratıklarından,” diyordu.
Oysa yine onun anlattığı La Fontain’in “Karga ile tilki” masalını dinledikten sonra kargalar gözünden düşmüştü; akıllı olduklarına dair inancı kalmamıştı.
“Yok dede, kargalar senin dediğin kadar akıllı değil,” dedi.
Annesinden öğrendiği tekerlemeyle dedesini kızdırıyordu.
“Karga, karga, gak dedi, çık şu dala bak dedi, çıktım baktım o dala, şu karga ne budala.”

Bıcırık (Kısa öykü) / M. Hakkı Yazıcı




Bıcırık


Dedesi köyden gelirken kuşunu da yanında getirmişti.
Küçük bir kafeste, sarı bir kanarya: Bıcırık.
Bıcırık’tı kuşun adı.
Kendisine alıştırmıştı. Elleriyle en tazesinden marullarla beslerdi. Kafesinden çıkarır, omuzuna koyardı. Kuş, bir kanat çırpışıyla omuzundan başına sıçrar, sonra öbür omuzuna konardı.
Kaçmazdı.
Demek ki hayatından memnundu.
Dedesi, kuşunu karşısına alır, başlardı muhabbete.
Geveze bir kuştu bu Bıcırık. Cik cik, cik cik de cikcik.
Dedesi de sanki ona cevap verir gibi, cik cik, cik cik de cikcik diye onun taklidini yapardı.
Onun iddiasına göre kuşuyla konuşuyorlardı.
“Çok müthiş bir kuş bu Bıcırık. Öyle öbür kuşlar gibi değil. Çok akıllıdır. Her şeyi bilir, haber verir.”
Ne zaman yağmur yağacak, o yıl mahsul ne kadar bereketli olacak ve hatta dünya haberleri...Hikayeler, fıkralar, masallar...Her şeyi ondan öğrenmek mümkündü.
Haberleri de güya öbür kuşlardan alıyor, dedesine anlatıyordu. Haliyle haber kaynağı da dünyadaki kuş sayısı kadar çoktu.
Ona anlattığı masalları da Bıcırık’tan öğrenmişti.
“İnanmıyorum sana dede, bu kuş nerden bilsin masalları? Beni kandırıyorsun.”
Bazen kafesi de yanlarına alır bahçeye çıkarlardı. Dedesi kafesin kapısını açar, Bıcırık’ı avuçlarının içine alır, omuzuna koyardı.
Yine kaçmazdı kuş.
Belki de başka bir yerde bu kadar taze ve lezzetli marullar bulamayacağını bildiğinden...
Annesi, koltuğunun altında yıkadığı çamaşırları asmaya götürürken  önlerinden geçerken duyduklarına güler, başını sallardı.
Efe torunu koskoca Ahmet efendi, ufalmış, yarım akıllı bir ihtiyarcık olmuştu.
Bir gün dedesi yatak döşeklik olunca, çok önemli olmasa da hastaneye yattı.
Bıcırık’ı “Suyunu, yemini vermeyi unutma,” diye torununa emanet etti.
Bir sabah kafesi de alıp, bahçeye çıktı. Kapısını açtı. Niyeti dedesi gibi avucuna alıp, omuzuna koymaktı, ama kuş elinden kurtulup, uçtu, yakındaki ağacın dalına kondu.
Oradan da havalanıp evin çatısına uçtu.
Sarı kanarya Bıcırık, dam üstünde saksağan olmuştu.
Sonra?
Sonrasını kimse bilmiyor.
Sağa koştu, sola baktı. Bıcırık yoktu. Bir telaş aldı, kümesteki tavukları yemleyen anasının yanına koştu.
Birlikte aradılar. Bütün ağaçların dallarına, bütün çalıların diplerine baktılar. Yoktu. Kuş uçup, kaybolmuştu.
Sokaktan yalanarak geçen bütün kedilere kuşkuyla bakmaya başladı.
Gece uyku tutmadı. Dedesi hastaneden dönünce ne cevap vercekti?
Ertesi gün kuş yine yoktu.
Salya sümük ağlamaya başlayınce annesi, “Ağlama artık, babana söyleyelim İzmir’de bir sarı kanarya bulup alsın,” dedi.
Babası, İzmir’den Bıcırık’ın aynısı bir sarı kanarya bulup, getirmişti.
Kuşu kafese koydular.
Başka bir kuş bulmuşlardı, ama hala endişelerinden kurtulmuş değildi. Dedesi kuşla konuşmaya kalkınca onun Bıcırık olmadığını hemen anlayacaktı.
Bir kaç gün sonra dedesi hastaneden taburcu oldu.
Sevinmesi gerekiyordu, ama korkuları buna engel oluyordu.
Dedesinin kollarına girip, merdivenlerden çıkardılar, yatağına yatırdılar. Adamcağız yatar yatmaz uyudu.
İkide bir kapının aralığından bakıyordu. Dedesi uyuyordu.
Biraz bahçede oyalandıktan sonra döndüğünde dedesinin yatağında doğrulmuş, kafesteki kuşla karşılıklı ötüştüklerini gördü.
Cik cik, cik cik de cikcik.
Eyvah, şimdi onun Bıcırık olmadığını anlayacak diye telaşlandı.
Dedesi, kapının aralığından baktığını farkedince yanına çağırdı.
“Gel, gel! Bıcırık ben hastanedeyken yeni masallar öğrenmiş, bana anlattı. Akşam sana da anlatırım,” dedi.

Dolaptaki cin (Kısa öykü) / M. Hakkı Yazıcı



Dolaptaki cin

Annesi, “Hadi gene çocuk şanslısın, deden bizde kalacak. Aynı odada yatacaksınız, sana bol bol masal anlatır artık,” dediğinde çok sevinmişti.
Sevinçten “Of be, yaşasın!” diye bir nara atmıştı. Ama ne bilsin başına gelecekleri.
Dedesini çok severdi, ancak köyde yaşadığı için çok göremez, hep özlerdi. Daha küçükken anlattığı Keloğlan masallarının güzelliğini hala unutmamıştı.
Annesiyle, babası, “fısır, fısır” konuşurlarken bir şeyler duymuş, ancak çok anlayamamıştı. Dedesinin tek başına yaşadığı köyden ziyaretlerine gelen köylüler, “Bize karışmak düşmez, ama babanızı yanınıza alsanız iyi olur. Zavallı artık kendi kendini idare edemiyor,” demişlerdi.
Ninesi öldükten sonra dedesi iyice çökmüştü. Annesinin ısrarlarına rağmen yanlarına gelmeyi reddetmiş, “Yahu, siz gelin benim yanıma, burası daha güzel,” diye diretmişti.
Annesi, “Ah be babacım, inat etme! Hiç mi özlemiyorsun bizi. Tek başına burada yaşayıp da ne yapıyorsun? Gel de torunun dedesine doysun,” demiş, yine ağlamaya başlamıştı.
Dedesi, bu kız yine niye ağlıyor, diye yüzüne bakıp lahavle çekmişti.
Böyle olunca çaresiz geri dönmüşlerdi, ama daha altı ay geçmeden köyden yine haberler gelmeye başlamıştı. Köylüler kendi aralarında “Efe torunu koskoca Ahmet Efendi ne hallere düştü. Yarım akıllı bir ihtiyarcık oldu,” diye konuşuyorlardı.
Kapının aralığında bir adamın babasına “Zavallı adam, koltuğunun altına bir lastik top alıp sokağa çıkıyor. Çocukların arasına karışıp oynuyor, sonra yorulunca karşısına çıkan ilk eve girip, evin hanımına ‘anne ben çok açıktım, yemek hazır mı?” diye soruyor, diye anlattığını duymuştu.
Babası:
“E, iyi de bunda ne kötülük va ki akideş?” diye sormuştu babası.
“Fenalık yok da geçen gün de bi komşunun evine gidip, ‘hanım tarlada çok yoruldum, yemek hazırsa hemen sofraya oturalım demiş.”
Babası bir şey diyememiş, köylü devam etmişti:
“Hepimizin, evi barkı, karısı vaa di mi? Böyle giderse gerisini sen düşün gari…”
Annesiyle, babası, bir kez daha şanslarını denemek için köye gitmişler, “Torunun akşamları, ben dedemi özledim diye ağlıyor, uyuyamıyor,” diye bir yalan uydurmuşlardı.
Adamcağız:
“Vah tosunum, vah garibim, kıyamam ben ona!” deyip, sonunda, “Tamam oğlanın hatırı için bir haftalığına gelirim,” diye razı olmuştu.
Koşa koşa bahçeden içeri girdi. Dedesi odasında divanın üzerinde bağdaş kurmuş, çayını yudumluyordu.
Teyzesinin odasının karşısındaki odada birlikte kalacaklardı. İyi vakit geçireceklerinden kuşkusu yoktu.
***
Başlangıçta öyle de oldu.
Dedesinin gelmesine sevinmişti, ama sonraları anlattığı masallar onu ürkütmeye başlamıştı. Geceleri uyumadan önce anlattıkları eskiden olduğu gibi eğlenceli Keloğlan masalları, Nasrettin Hoca fıkraları değildi. Kafdağının arkasındaki tek gözlü devler,  Şahmeran, ejderhalar, canavarlar, alkarısı, karakoncolos, cinler, periler…
Masalların ortasında “Dede yaaa, korkuyorum,” diye sarılıp, ağlamaya başlıyordu.
Her şeyden korkmaya başlamıştı.
Bir keresinde akşam karanlığında birlikte mezarlığın yanından geçerlerken havada uçan beyaz bir şey gördüler.
“Dede bak, hayalet!”
Dedesi, o tarafa doğru baktı, arkasına bakmadan tek başına kaçmaya başladı.
“Dede, beni bırakma, korkuyorum,” diye bağırsa da adam önden koşmaya devam etti.
Nefes nefese, durmadan eve kadar koştular.
“Dede yeter artık, koşma hayalet peşimizden gelmiyor,” diye bağırdığında ancak durabildi adamcağız.
Uçuşan beyaz şeyin aslında mezarlığa yakın bir evde oturan Sabahat Hanım’ın yıkayıp, kuruması için ağaçların arasına astığı, rüzgarda mandallardan kurtulup havalanan eski gelinliğinden başka bir şey olmadığını anlayamamışlardı.
Babası evde fazla kalmazdı. Kamyoncuydu. Kasabanın sebzesini, meyvesini uzak şehirlere taşırdı. Oralardan bir yük bulursa onları da alır getirirdi. Gündüz sıcağına, yolun kalabalığına yakalanmamak için gecenin karanlığında kalkar yola çıkardı.
Motor sesini duyar duymaz pencereye koşardı. Bahçe kapısından çıkan babasının kamyonu zifiri karanlıkta virajları döne, dolaşa dağlara tırmanıp, uzaklaşırdı. Kırmızı stop lambaları kaybolana kadar peşinden bakardı.
Karanlığın içinde kim bilir neler vardı? Devler, ejderhalar, cinler, periler… Bunların iyileri de vardı, kötüleri de. İyilerinin babasını koruması için tanrıya yalvarırdı. Yollarda babasının başına kötü bir şeyler gelir mi diye endişelenir, ta ki babası bir sabah eve dönene kadar huzur bulmazdı.
Karanlıktan iyiden iyiye korkmaya başlamıştı.
Yatağına dönüp, yorganını başına çekip yatardı. Ta ki bahçedeki horozun yırtınırcasına ötmesine kadar. Onların da kendisi haber verdiği için güneşin doğduğunu zanneden bir horozları vardı. Sabahın köründe avaz avaz, çırpınarak öterdi: Üüü ürüüü üüüü.
***
Çamlıkta pikniğe gittikleri bir günün akşamüstünde dedesi, daha bahçe kapısından girerken “Hadi saklambaç oynayalım, ben ebeyim,” demişti.
Eve doğru koştu, merdivenlerden basamakları ikişer ikişer atlayarak çıktı.
Öyle bir yere saklanmalıydı ki, dedesi ne kadar ararsa arasın bulamasın. Mutfaktaki masanın ya da annesiyle babasının yataklarının altına mı, yoksa balkona mı?
Çok düşünecek zamanı yoktu. Teyzesinin odasındaki elbise dolabına saklanmaya karar verdi. Daha önce de buraya saklanmıştı, dedesi bulamamıştı. Belki de teyzesi artık yetişkin bir genç kız olduğu için kimse odasına girmek istemiyordu.
Teyzesinin dolabının kapağını açtı. Daha içine giremeden, dehşet içinde gerisin geriye kaçmaya başladı.
Annesinin eteklerine yapışıp, “Anaaa, teyzemin dolabında cin var!” diye bağıra bağıra ağlamaya başladı.
Üzerinde geceliği, saçı başı dağılmış bir halde koşa koşa gelen teyzesi kolundan yakalayıp, çimdiği basıp, ensesine de bir tokat attı:
“Sende utanma yok mu çocuk, nasıl destursuz girersin benim odama?!”
Annesi, onu yatıştırmaya çalışırken, dedesine çıkıştı:
“Baba, n’apıyosun sen? Görmüyo musun bak, oğlanı deliye çevirdin. Yok mu başka anlatacak masallar? Yok cinmiş, periymiş, canavarmış… Başka bi şey konuştuğu yok.”
***
Dedesine ona bir daha cinli, perili masallar anlatmaması için binbir ricada bulundular.
O da sözünü tuttu, bu olaydan sonra yeniden Keloğlan masalları, Nasrettin Hoca fıkraları anlatmaya başladı.
Bir hafta geçmiş ya da geçmemişti annesinin peşinden pazara gittiklerinde aniden sebze, meyve tezgahlarının arkasında dolaptaki cini yeniden karşısında gördü.
Hemen tanımıştı.
Görünüşte diğer pazarcılardan farklı bir hali yoktu. Beline bağlı bir pazarcı önlüğü vardı. Bir müşterisi için kesekağıdına domates dolduruyordu.
Korkudan beti benzi atmıştı, “Anaaa bak, teyzemin dolabındaki cin burada!”
Kadın daha başını çeviremeden pazarcı,  sebze, meyve sandıklarının arkasına kaçıp, kayboldu.
Annesi:
“Yeter gari çocuk, sen daha dedenin uydurduğu masallardan kurtulamadın mı?” diye azarladı onu.

09 November 2019

Obruk (Öykü) / M. Hakkı Yazıcı



Obruk
M. Hakkı Yazıcı


Zeytinlibahçe yolu üzerinde, bir üzüm bağında kocaman bir obruk oluşmuştu.
Neredeyse otuz metre çapında, yüz metre derinliğindeki obruk, yolun hemen kenarındaydı.
Günlerce, durmadan, bardaktan boşanırcasına yağmur yağmış; zemin yumuşamıştı. Olacağı buydu.
Kasabada haberi hemen yayılmış, duyanlar görmek için meraktan koşup gelmişti.
Yolun devamındaki mezarlığın yakınındaki bir mezar taşı atölyesine mermer taşıyan kamyoncu Sadri, “Tam o sırada oradan geçtim. Biraz daha sağdan gitsem beni de kamyonumla beraber yutardı bu çukur, maazallah,” diye söyleniyordu.
“Ben geçtim, bu olay oldu. Sarsıntıdan kamyonun kasasından bir iki levha mermer düşüp, çukura yuvarlandı. Arkamdan bir motorlu geliyordu. Selesinde de bir kadın mı vardı ne? Kamyonu durdurup, indim bakmak için. Sonra o motorluyu göremedim. Obur obruk çekip aldı belki.”
Kalabalığın içinden bir delikanlı:
“Abi, o motorlu bendim. Senin sağından geçtim fark etmedin. Bir şey olmadı şükürler olsun.”
Jandarma, olay yerine gelmiş, tedbir almış. Obruğun etrafını kalabalık fazla yanaşmasın diye şeritle çevirmişti.
Obruğa düşen birisi olmuş muydu acaba?
Herkes telefonlarını çıkarıp, eşini dostunu aramaya başladı. İyi haber alanlar rahatlıyordu.
Ancak hemen bir tevatür yürümüştü: “Marika, ölmüş. Bedeni toprağı yarıp burada içine girmiş.”
“Zavallı kadıncağız! Meğer ne kara talihi varmış.”
“Ah obruk! Ah, obur kara toprak, canımızı veren de, canlarımızı alan da sensin.”
Olayın olduğu üzüm bağı eskiden Marika’nın dedesi, kasabanın zenginlerinden Aleko Efendi’nin idi. Mermer atölyesinin olduğu yerde de bir tuğla fabrikası vardı, ona ait. Senelerdir tütmeyen uzun bacası zamana meydan okurcasına ayakta idi.
Kasabada püfür püfür sigara içenlere kızanlar, “Ne ülen, sen hala civarayı bırakmadın mı? Aleko Efendi’nin pavlikesi gibi tütüyon,” derlerdi.
Obruğa hemen bir isim takıldı: “Marika’nın Çukuru”.
İnananı çoktu, ama aklı başında olanlar, “Yahu bu zamana Marika mı kalır, saçmalamayın,” diyordu.
Öyle ya bu zamana Marika mı kalırdı? Neredeyse bir asır öncesinin hikayesi…
***
Marika, güzeller güzeli, karakaşlı, kara gözlü bir Rum kızıydı. Mübadeleye isyan etmiş, ailesiyle beraber göçmemişti. Sebebi sadece memleket sevgisi değildi. Severdi doğup, büyüdüğü memleketini, ama daha ötesi kasabanın yakışıklı delikanlılarından marangoz Hüseyin’e sevdalıydı.
“Bir Harb-i Umumi daha çıksa, kimse beni Hüseyin’imden ayıramaz,” diyordu.
Marika, bir yolunu bulmuş gitmemişti. Kasabalılar da kollayıp, onu saklamışlardı.
Hüseyin’in bir motosikleti vardı. Selesine onu alıp dağ bayır dolaşırlardı. Marika’nın siyah, dalgalı saçları uçuşurdu motor hızla giderken.
Kötü kader; Marika’cık “bizi kimse ayıramaz” diyordu, ama lanet bir kaza onları ayırmıştı.  
Yağmurlu bir günde, Yunt dağı yolunda Hüseyin yalnız başına giderken çamurda motorunun tekerlekleri kaymış, virajı alamayıp, aşağıya uçmuştu. Köylüler, parçalanmış, cansız bedenini günler sonra çalılıkların arasında bulmuşlardı.
O olaydan sonra Marika bir daha kendine gelemedi. Nerdeyse aklını yitirmişti.
Konu komşu, onu korudu. Giden Rum’ların yerine gelen muhacirler, daha çok sahip çıktılar. Zira onların da hemen hepsinin arkalarında bıraktıkları memleketlerinde bir komşu kızı Marika’ları vardı.
Ama olmadı, marangoz Hüseyin’in acısını içinden atamadı Marika.
Halbuki ne güzel bir kadındı.
Kadınların bazıları onu kıskanırdı. Kocalarının ona sevdalanacağından korkarlardı. Kızdıkları, dedikodusunu yaptıkları kadınlara “Bak sen Marika’ya,” derlerdi.
Zaten kasabada uzun zaman yaşamadı. Birden ortadan kayboldu.
Kimse ne olduğunu, nereye gittiğini bilmiyordu.
Rivayet yayıldı, Marika’nın Yunt Dağlarında kurda, kuşa karıştığı söylenmeye başlandı.
Bir evde bir alet, ya da yiyecek bir şey kaybolsa, “Marika, gelip almıştır,”  deniyordu.
“İhtiyacı vardır zavallının, yoksa almaz.”
Bazıları da Marika’nın Hüseyin’in ölümünden sonra Yunanistan’a ailesinin yanına gittiğini söylüyordu. Ama günün birinde büyük ablası Yunanistan’dan kız kardeşini aramaya gelince, oraya gitmediği anlaşılmıştı.
Kasabada olay, unutulacağına, efsane haline dönüştü. Her geçen gün daha gizemli bir hale gelerek nesilden nesile anlatılmaya başlandı.
Ara sıra Marika’yı gece karanlığında Hüseyin’in mezarının başında gördüklerini söyleyenler; bazen kasabanın meydanından veya ormanda ağaçların arasından motorla geçtiğini ve hatta selesinde marangoz Hüseyin’in olduğunu söyleyenler çıkardı.
Dinleyenlerin hepsi bunlara pek inanmazlardı, ama bir başkasına haber olarak aktarmaktan da alıkoyamazlardı kendilerini.
Marangoz Hüseyin’in motoru, kardeşinin oğlu Hasan’ın ambarında kaderine terkedilmişti. O lanet kazadan sonra hiç kullanılmamıştı. Sadece bir akşam Hasan Dayı, keyfi yerindeyken karısını da alıp, kasabanın içinde bir iki tur atmıştı, o kadar.
Bir keresinde motoru ambarın koyduğu köşesinden bir başka yerde bulduğunu söylemişti karısına.
Takılmıştı kafasına.
Acaba?
Ama çok emin değildi. Öyle ya, ondan habersiz çocuklar da binmiş olabilirlerdi.
***
Marika’nın ölüp de, obruğun içine kendisini gömdüğüne inanan çoktu.
Kasabalılar, merakla toplaşmış, sabit gözlerle çukurun içine bakıyorlardı.
Bu arada kalabalığı yarıp, nefes nefese çukurun başına gelen Hasan Dayı’nın karısı Zeliha, “Ah herifim, yoksa!?..” diye hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Kocası öğle yemeğinde biber dolmasına kusur buldu diye ağzına geleni söylemişti.
Sinirlenen Hasan Dayı, kapıyı çarpıp evden çıkarken arkasından Zeliha kadın, “Yettin gari, git; Marika yengen sana daha iyisini yapsın!” diye bağırmıştı.
Sonra pişman olmuş, akşam olur, kızgınlığı geçer, eve döner diye düşünmüştü; ama kocası gelmemişti.
Çok meraklanmıştı.
Kocasıyla evde imalı bir konuşma olunca lafı “Senin Marika yengen”e getirir, onu kızdırırdı. Huyu kurusun, yine öyle yapmıştı.
Yoksa kocacığı, bu çukura mı düşmüştü; ya da Marika yengesi ölürken onu da yanında mı götürmüştü?
Zeliha, bağrış, çağrış, “Ben çukura girip, kocamı çıkaracağım,” deyip, güvenlik şeridini geçmeye çalışınca jandarmalar zor bela yakalayıp, geri çektiler.
Kadını zorla teskin edip, uzaklaştırdılar.
***
Çok geçmedi obruğun başındakilere başka bir haber ulaştı. Hasan Dayı, ağaçta kalmıştı. Bir komşu çocuğu onu görmüş, koşa koşa haber vermeye gelmişti.
Adamcağız karısına kızıp, kendisini sokağa atınca, çoktandır ihmal ettiği zeytinliğine gitmeye karar vermişti.
Keyfi yoktu. Sadece karısına değildi öfkesi. Hem “yok yılı” idi, yetmiyormuş gibi her şeyin fiyatı almış başını yürümüştü.
“İlaca mı, gübreye mi, mazota mı para yetiştirem; şaşıdım kaldım, akideş,” diye şikayetleniyordu.
Zeytinliğine küsmüştü, ama yine de merak edip, bir bakmaya niyetlenmişti. 
Halbuki Hasan Dayı delicelere Gemlik aşısı yaptığı zeytinliğindeki üç yüz ağacıyla çok övünürdü. “Ben tabur komutanıyım,” derdi hep. Kahveye girdiğinde köylüler onunla eğlenmek için masalarından kalkıp “Binbaşım” diye asker selamına dururlardı.
Dalgın dalgın yürürken komşu bağın azgın köpeği zincirinden kurtulmuş üzerine saldırmıştı. Hasan Dayı, kaçmış, köpek kovalamıştı. Adamcağız önüne ilk çıkan koca bir incir ağacına tırmanmakta bulmuştu çareyi. Köpek, uzun süre ağacın dibinde hırlayıp, havlayarak beklemiş, sonra uzaklaşmıştı, ama Hasan Dayı, ağaçtan inememişti. Bağırıp, yardım istese de duyan olmamıştı.
Saatlerce beklemiş, yorulmuş, acıkınca birkaç incir yemişti.
Haber üzerine koşup giden iki delikanlı ağaca tırmanıp Hasan Dayı’yı kollarından tutup, aşağıya indirdiler, “Marika’nın çukuru”nun başında dövünen karısının yanına getirdiler.
Bekleşenler, zeytinliğindeki ağaçların tabur komutanını “Geçmiş olsun binbaşım” diye karşıladılar.
Çok pırpırlı jandarma astsubayı, Hasan Dayı da sağ olduğuna göre, obruğun yutma şüphesi olan tek şahsın Marika olduğunu zapta geçti.