01 December 2019

Ufocu Dayı ( Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı



Ufocu Dayı


“Ne ulan sen hala civarayı bırakmadın mı? Kareki’nin pavlikesi gibi tütüyon.”
Bunun tercümesi “Sen hala kendine bir hızar alabilecek parayı denkleştiremedin mi?” idi.
Ne zaman lazım olduğunda bir iki günlüğüne hızarını istese dayısının böyle kinayeli sözleriyle karşılaşırdı.
Gülmeye başladı.
Yengesi meraklandı:
“A bizimolan, ne gülüp durusun?”
Anlattı.
“Nassın eyimin yavrımm? Ni vaa, ni yok; ne edip durun baken?”
Yengesi ise bir şey anlatmak istediğinde hep böyle söze başlardı.
Ahırdan hızarı getirmeye gittiğinde fısır fısır dayısının arkasından çekiştirmeye başlamıştı. İyice kötülemişti. “Asker arkadaşlarım gelecek, onlarla buluşacağım,” diyormuş.
“Herif, seksen yaşına gelmiş asker akideşlerimle buluşcam diyo. Asker akideşi mi kalımış bu yaşta?”
“Yav yenge, ne var bunda. O da bununla avunuyor işte,” diye cevap verdi.
“Eyi de akideşleri başka bir seyyareden Ufo ile gelecemiş. Aklını fıydırdı zaar.”
Alem adamdı bu dayısı.
“Oh ne güzel, uzaylılar da askerlik yapar mıymış?”
“Sus. Yaveş konuş şincik geliverip, siz benim akemden mi konuşuyonuz baken, deyiveri.”
Dayısının asker arkadaşları Yunt Dağlarında ormanın kenarındaki bir yere geleceklermiş. Geçen gün telefonla görüşüp, anlaşıp, sözleşmişler.
“Elinden cavırın telefonu düşmüyo, bıcır bıcır konuşup duru.”
Hani genç olsa, çapkınlık mı yapıyor yoksa diye kuşkulanabilirdi.
Önce eşekle gitmeyi düşünmüş, sonra vazgeçip traktörle gitmeye karar vermiş.
“Yahu oraya traktörle gidilir mi? Hadi yolda bozuldu diyelim, n’apacak?”
“Ne bilem gari yavrım? Dayın işte, sen daha iyisini biliyosun.”
“Yenge sen merak etme benim de Savaştepe’de bir işim var. Beraber gideriz. Ben göz kulak olurum ona.”
Aslında önemli bir işi yoktu, gitmese de olurdu, ama bahanesiydi işte.
Yengesi sevindi. “Dayın sene emanet yavrım,” dedi.
Koltuğunun altında hızarla gelen dayısının da hoşuna gitti bu durum. “Yaşşa le bizimoolan!” dedi.
Arabaya kurulup sefalar içinde gidecekti arkadaşlarıyla buluşmaya.
Hızarı alıp giderken yengesi arkasından “Eyi gecelee baken yavrım, bi vakitlice gelive de yımırtalı ebegümeci, ıspanak yapem sene.”
Öyle ya, kocasını emin bir ele emanet ediyordu. İçi rahatlamıştı.
***
Ertesi gün yola çıkma zamanı geldiğinde dayısı erkenden uyanmış, giyinmiş bahçede oturmuş, bekliyordu.
Yengesi de uyanmıştı.
Dayısı keyifliydi:
“Heekese günaydınlaa oluvesin...” dedi neşeyle.
Gizliden, alelacele arabanın bagajına kendi yaptığı yedi boğma rakı şişesini yerleştirdi.
“Yav, dayı bunları nasıl içeceksiniz? Çok değil mi?”
Gözüyle arkasını kontrol edip, “sus” işareti yaptı. Gelecek arkadaşları fazlaymış, yetmeyebilirmiş de.
Kilerden kıyamadığı, herkeslere ikram etmediği kışlık kavunları da yükledikten sonra keyifle “Hadendi baken zamanımız az galıvedi. Atla, gidelim,” dedi.
Arabayla yola çıkarlarken yengesi arkalarından su döküp, “Hayırlı Cumalaa oluveesin işallah,” diye uğurladı.
Dayısının ısrarı üzerine Sındırgı yolundan dağlara vurdular. Hep anayoldan gittiği için buraları pek bilmezdi.
Köy yollarından dayısının tarifine göre epeyce gittiler.
Öğlene doğru orman kenarında bir açıklığa geldiklerinde “Bizim olan burada duralım gari,” dedi.
Arabayı bir ulu ağacın gölgesine park ettiler.
Dayısı yaşından beklenmeyecek bir hamaratlıkla yere bir örtü serip, kışlık kavunlardan birini kesip, bir boğma rakı şişesini açmıştı bile.

"Haden bizim olan muhabbet edem bakem."
“Yahu dayı erken değil mi? Arkadaşlarını beklemeyecek misin?”
“Gel bizim olan, onların ne zaman gelecekleri beli deyil. Biz ufaktan başlam gari.”
Birkaç saat geçti. Dayısının asker arkadaşları hala ortalıkta yoktu.
Her sorduğunda dayısı, “Bizim olan akideşle kaç ışık yılı yoldan gelecekle biliyon mu sen? Sabırlı ol biraz,” diyordu.
Olmaz böyle şey deyince, “Ni demek isdeepdurun baken sen?” diye kızıp; yüzüne tuhaf baktığında da, “Sen benim aklımı fıydırdımı sanıyosun zaar,” diye çıkışıyordu.
Dayısı oldum olası şakayı severdi. Ona yordu. Hem bu oyunun bir parçası olmanın ne zararı vardı ki?
İlk boğma rakı şişesini bitirmişlerdi, ikincisini açmak için uzandığında dayısı elini tuttu, “Hop bizimolan, akideşlere rakı kalmicek bu gidişle,” dediyse de “Hadi aç bari, keyfimizi tökezletmeyelim,” dedi, devam ettiler.
***
Akşam olmuş, güneş çekilmiş, hava kararmaya başlamıştı.
İyice kafayı bulmuşlardı.
Birden gözlerinin içine gelen bir ışıkla kendilerine geldiler.
Dayısı, heyecanla, “Hah işte, bizim akideşler geldi,” diye ayağa fırladı.
Işık gözlerini almıştı, geleni gideni görecek hali yoktu. Daha da ötesi iki şişe boğma rakıdan sonra ayakta durabilecek durumda da değildi.
Işık hüzmesinin arkasından bir adam fırlayıp, “Uyyy uşağum, nassun da?” diye bağırıp, dayısına sarıldı.
Öylesine şiddetle birbirlerine sarılmışlardı ki ikisi birden otların arasına yıkıldılar.
“Vay akideşim, hoş gelmişsin!”
Gelen adam, pardon uzaylı, ışık hüzmesinin sahibi aracın, yok Ufonun kaptanına manevra yaptırıp yanaşması için talimatlar yağdırmaya başladı.
“Sağlu gel; gel, gel; topla, düz gel!”
Karanlıktı, görmek zaten zordu. Sonunda olan oldu, Ufo, arabasının tamponuna çarptı.
“Hoppp, adami ezdun daaa!”
İçi gitmişti, ama misafire bunu hissettirmesi doğru değildi. Zaten arabanın bir sürü vuruğu vardı.
Araçtan, yok hayır Ufodan başkaları da inip, geldiler.
Dayısı hepsine tek tek sarılıp “Hoş gelmişsiniz akideşler” dedi.
Keyfi iyice yerine gelmişti.
“Biz de sizi bekleep duruduk akideşleee,. Hoş gelmisiniz, çok savolun. Pek özleevedimdi hepinizi gari, uzaklaada ciyerlerim gandil gibi yanıpdurudu.”
Bir ara fırsatını bulup, “Yahu dayı, bu senin asker arkadaşların nasıl konuşuyorlar? Bunlar Laz mı?” diye sordu.
“Bizimolan, askere sadece bizim gibi Egelile mi gidiyo sanıyosun? Bunla başka memleketin Ufolusu.”
İyice sarhoş olmuştu. Gelenlerin Ufolu mu, Laz mı olduğunu durup, düşünecek hali yoktu.
Ortaya bir ateş yakıp, rakıları açtılar.

"Haden muhabbet edem gali."
İki şişe, üç şişe, derken beş şişenin dibine vurdular.
***
Sabah uyandığında ağacın dibinde kıvrılmış buldu kendisini.
Dayısı arabanın arka koltuğunda uyanmış ona bakıyordu.
Ufoyla gelen, Lazlar gibi konuşan dayısının asker arkadaşları yoktu.
“Nerde dayı, senin asker arkadaşların?”
“Akideşlerin işleri vamış, erkenden gittiler.”
“Kim bilir kaç ışık yılı uzaktan geldiler? Biraz dinlenseydiler bari.”
Akşamın karanlığında gelip, sabahın köründe gitmişlerdi.
Arabasının tamponundaki vuruğun bıraktığı mavi boya izi olmasa inanmak mümkün değildi.

Adres soran yabancı ( Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı



  
Adres soran yabancı


Dedesi ile birlikte kasabanın pazarına gitmek için evden çıkmışlardı.
Daha sokağın başına gelmeden bir adam çıktı karşılarına.
“Birisinin evini soracaktım belki bilirsiniz?” dedi.
Dedesi merakla adamın yüzüne baktı.
“Ahmet Bey’in evi, kızıyla birlikte oturuyormuş. Zabıt katipliğinden emekli….”
Tam “Aaa o, benim dedem. İşte karşınızda diyecekken” dedesi “Kaç kaç Hatice teyzenin köpeği zincirinden kurtulmuş geliyor,” dedi.
Arkasına bakmadan korkuyla, koşmaya başladı.
Neden sonra arkasında köpek olmadığını anlayınca durdu.
Dedesi, eliyle adama evlerini tarif ediyordu.
Adam eve doğru yürümeye başlayınca, dedesi de yetişip yanına geldi.
“Dede, neden adama aradığın ev bizim evimiz demedin?”
“Evladım, sen bu adamı tanıyor musun?”
“Yok, tanımıyorum, kim?”
“Ben de tanımıyorum. İşte mesele bu…Ya herif, hırsız, uğursuz birisi ise? Ya bize bir kötülük yapmak için gelmişse?”
“Dede, senin düşmanın mı var ki?”
“Yok, ama tedbirli olmak lazım.”
Pazarda bir süre oyalandılar, alacaklarını alıp, eve döndüler.”
Adres soran adam oturma odasında koltuğa gömülmüş annesinin yaptığı kahveyi yudumluyordu.
Dönüp, “N’apcaz şimdi? Adam burada,” diye fısıldadı.
Dedesi, parmağını dudaklarına götürüp sus işareti yaptı.
Adam da onları görmüştü. Ayağa kalktı.
Meğer uzaktan hısımları olurmuş, yolu kasabaya düşünce annesi babası “Bir uğra da selamımızı söyle,” diye tembihlemiş.
Daha selam sabah faslı bitmeden “Yahu, amca seninle sokakta karşılaştığımızda kendini niye tanıtmadın da bana evi arattırdın?” diye sitem etti.
Dedesi, hazır cevaptı:
“Evladım, sen bana kimsin diye sormadın ki, oturduğumuz evi sordun; ben de tarif ettim.”

Himmet Emmi delirdi ( Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı



Himmet Emmi delirdi


Komşunun kızı, “Dedem delirdi. N’olur yardım edin,” diye ağlayarak gelince meraklanıp, heyecanlandık.
Pijamamın üstüne pantolonumu geçirdim; koşa, koşa gittik.
“N’oldu Himmet Emmi,” diye sordum.
“Bu memlekette adam yok oğlum,” dedi.
Kıza dönüp:
“Ne üzülüp, endişe ediyorsun yavrum. Deden yarım akıllıydı, şimdi aklı başına gelmiş. Sevinin,” dedim.
Sözümü daha bitiremeden Himmet Emmi, horoz gibi ötmeye başladı.
Biraz önce söylediklerimi yalana çıkaran tuhaf bir durum.
Sus, diyordum, ama susmuyor; hiç de yorulup sesini kesecek gibi görünmüyordu: Üürü de üürüüüüüü!
Sinir bozucu bir hal.
Onun pek çok deli hallerine şahit olmuştum, ama böylesini ilk defa görüyordum.
Şöyle diyorum olmuyor, böyle diyorum yine olmuyor; bir türlü susturamıyordum.
Yarım aklını da mı yitirmişti, ne?
Nerden aklıma geldiyse “Gel seninle bir rakı açıp, muhabbet edelim,” dedim. Hemen o an ötmeyi bırakıp, masaya yanıma oturdu.
Aklı yine yerine gelmişti. Öyle derin mevzulara girdi ki ben bile şaşırdım.
“Seni önümüzdeki seçimde muhtar yapalım,” dedim.
Güldü. Belli ki hoşuna gitmişti.
Önce evde başladık; şişeyi bitirince bakkaldan yenisini almak yerine meyhaneye gitmeye karar verdik.
Orada iyice kafayı bulunca ben yine memleketi kurtarmaya başladım. Bu huyumdan bir türlü vazgeçememiştim. Zaman zaten kötü, ama ben sarhoşum; hararetle konuşuyorum.
Himmet Emmi, beni ceketimin eteğinden çekiştiriyordu. O bile korkmuştu.
“Dur evlat, başımızı derde sokacaksın,” diyordu.
Neticede bir ara başımızı kaldırdığımızda komiseri masanın yanında, tepemizde dikilmiş bize bakarken gördük.
Meyhaneden biri bizi gammazlamıştı belli ki… Kim olduğunu anlamıştım, ama önemli değil.
Komiser:
“Hadi bakalım toparlanın, muhabbete karakolda devam edersiniz,” dedi.
Olmaz diyecek halimiz yok ya; komiser önde, biz arkada, ikimizin de kolunda birer polis karakolun yolunu tuttuk.
Karakolda komiser, “Devletimizin büyükleri hakkında ileri geri konuşuyormuşsunuz,” dedi.
“Haşa,” diye itiraz ettim.
“Sus, inkar etme! Gözümün önünde söylediklerine ben de şahit oldum,” dedi.
Doğruydu. Meyhanede başımıza dikildiğini geç fark etmiştik. Kim bilir neler söylemiştik o ara?
Himmet Emmi:
“Komserim, bu çocuk delirdi; kusuruna bakılmaz. Biraz kendine gelsin diye meyhaneye ben götürdüm,” dedi.
Ben birden bir horoz gibi, hem de has bir Denizli horozu gibi bütün gücümle ötmeye başladım: Üü ürüüü üüüü!
Komiser:
“Kessss!” diye bağırdı.
Susmadığımı görünce “Ulan hakkaten delirmişsin, beni de delirtmeden, sittirin gidin,” deyip, polislere bizi yaka paça kapının önüne koydurup, salıverdi.

Tarlaya ekti biber ( Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı




Tarlaya ekti biber

Sonunda Dombaycıların Osman isyan etti; sesini de yükselterek karısına:
“Yav hatun, bu biberlerin nesi çüke benziyor? Sen hayatında böyle çük gördün mü?”
Karısının yüzü kızardı, morardı; sonra da bağıra çağıra ağlamaya başladı; içeri odaya kaçtı.
Anlamıştı söylenmeyecek bir laf ettiğini, karısı “Ben çük uzmanı mıyım dangalak herif? Çok gördüysen sen anlat,” dese ne cevap verecekti?
“Herif, bizi el aleme rezil ettin. Çek git, gözüm seni görmesin,” diye bağırdı içeri odadan.
“Bak kadın, biberleri toplayalım nasıl para edecek göreceksin. Bizim biberlerin verimini, kazancını gören diğer köylüler de bu biberden ekecekler. Bütün kasaba para yüzü görecek. Biber kasabanın sembolü olacak, girişine de heykeli dikilecek.”
Karısı daha sesli ağlamaya başladı.
“Abovvv! Tuh herif, sen hepten rezilmişsin. Heykeli dikilecekmiş. Ah anacım, babacım siz beni ne biçim bir adama vermişsiniz?”
Biberin şeklini, şemalini düşününce kasabanın girişine heykelinin dikilmesinin uygun olmayacağını kendisi de anladı. Ağzını tutamayıp, böyle bir laf ederek çam devirmişti. Ama yine de karısının bu kadar tepki göstermesini haklı bulmuyordu.
***
Fazla üstelemedi. Faydası yoktu. Çarşıya, kahveye de gidemezdi. Tarlaya da gitmedi. Kendisini köyün yukarısındaki tepelere vurdu.
Aklına geldikçe bu biber tohumlarını alıp, ekmesi fikrini veren yeğenine sövdü, saydı. Tavsiyesine uyup, altmış dönüme yakın tarlasına yeğeninin Hollanda’dan getirdiği tohumları kullanıp, “Tayland Biberi” ekmişti. Tarlasına bu iş için özel bir damlama sistemi kurup dünyanın masrafına girip, borçlanmıştı. Başlangıçta bir şey anlamamıştı, ama biberler yetişip, ortaya çıkınca gören komşular şeklinin çüke benzediği dedikodusunu hızla yaymıştı.
Kıskançlıktan uydurmuşlardı kesin.
Akşama kadar dolaştı.
Hava kararınca karısı onu merak edip, bulması için yeğenini yolladı.
Yeğeni, motosikletine atlayıp, dağ tepe dolaştıktan sonra yüksek bir tepeden gözlerini ovadaki biber tarlasına dikmiş Osman’ı buldu.
Çekine çekine yanına gitti.
“Emmi, karnın acıkmıştır,” dedi. Yanında sefer tasında getirdiği yemeği uzattı.
“Yengem o haltı yiyen adam birkaç gün gözüme gözükmesin, diyor. İstersen gel bize gidelim.”
Dombaycıların Osman, başını salladı.
 “Of be oğlum, ne ettim de senin aklına uydum? Efendim, çok kaliteli, bereketli bir ürünmüş; çok para kazanacakmışım. Eksik olsun.”
“Emmi, biliyorum bana kızgınsın, ama şu dedikoduları yapanlar valla kıskançlıktan öyle konuşuyorlar. İnan bana.”
“Git oğlum işine yaaa!” Eline geçirdiği taşı ovaya doğru fırlattı. “Ahalinin diline düşeceğine bok kuyusuna düş, boğul daha evla be,” dedi.
Yeğeni belki biraz teselli olur diye ilgisiz bir laf yumurtladı:
“Emmi, biberler sünnetli bir kere.”
“Delirtme oğlum, biberin sünnetlisi mi olurmuş!”
Bir süre konuşmadılar.
“Biber tatlı mımış bari oğlum?”
“Bilmiyorum be emmi, bi tat istersen.”
“Sen tat lan ahlaksız. Senin ağzına yakışır.”

***
Birkaç gün ortalıklarda gözükmedi. Merakından geceleri gizlice tarlasına gidip, biberleri kontrol etti.
Biberler, iyice büyümüşlerdi. Çekine çekine tadına da baktı. Biberler lezzetliydi. Aslında verim de iyiydi. Evirdi, çevirdi; şekillerine baktı.
“Halt yemişsiniz lan köpoğluları! Biberler çüke benziyormuş güya. Yalancı, sahtekarlar, ulan sizin, hiçbirinizin bu kadar büyük çükünüz var mı ki?”
Şu dedikodular olmasa çok para kazanmak gerçekten iş değildi.
Bir hafta daha geçti. Biberler toplanmasa tarlada çürüyeceklerdi.
Bir akşam yeğeni, “Emmi, bu iş seni çok sıktı, biliyom, ama hele bi dinle,” dedi. “Bi Alman taze sebze ithalatçısının mubayaacısı biberi tamamını uygun fiyatla almak istiyo, istersen verem de kurtulalım.”
“Verelim oğlum, verelim.”
İki gün sonra mubayaacı içi mevsimlik işçilerle dolu kamyonları tarlaya yanaştırdı. Bir günde bütün biberleri toplayıp gittiler.
Dombaycıların Osman, sevindi, derin bir nefes aldı. Üzerinden bir yük kalkmıştı.
***
Hikaye böyle mutlu bir sonla bitti sanıyorsunuz değil mi?
Öyle olmadı.
Bir zaman sonra Osman’ın kapısına avansını da vermek üzere yeni siparişler vermek isteyen yeni alıcılar dayandı. O kadarla kalsa iyi, işin karlı olduğunu gören, arkasından çekiştiren, dedikodu yapan kasabalılar da “Sen bir kenara tohumlarından saklamışsındır. Bize de ver bir hele,” diye ricacı oldular.


25 November 2019

Bağış ( Kısa öykü) / M. Hakkı Yazıcı



Bağış

Çopur Cemal, hastalandığında sabahlara kadar dua etmişti.
“Allam bir iyileşeyim, sağlığıma kavuşayım, valla da billa da başka bir şey istemiyom.”
Hasta olunca insanın gözü hiçbir şeyi görmüyor. Malmış, mülkmüş; bunların hepsinin boş şeyler olduğunu anlıyor. Boşuna "kefenin cebi yok” dememişler.
Öyle ya, çok parası olsa da doktora, hastaneye, ilaçlara gidecekse varlıklı olmanın ne anlamı vardı.
Aslında varlıklı birisi sayılmazdı; yirmi dönüm tarlası, yüz elli ağaçlık zeytinliği, üç ineği, bir eşeği, kümesinde de on beş tavukla, bir horozu vardı. Ama yoksul bir köyde bunlar az sayılmazdı. Arkasından konuşmuş gibi olmayalım, ancak elinin biraz sıkı olmasıyla ün yapmıştı..
Yine sancılarının arttığı bir gece yakarıp durdu.
“Yarabbim, iyileşeyim yeter ki, yemin billah dünya malında hiç gözüm olmecek.”
Ağrıları öyle geçecek gibi değildi. Gözüne uyku girmiyordu.
Sabaha doğru kesenin ağzını iyice açtı.
Düşündü,..düşündü:
“Yetti dayanameyom gari! İyileşirsem benim eşeği satıp, parasını yarım kalan cami inşaatı için bağışlecem,” diye mırıldandı.
Eşeği Çopur Cemal’in en değerli varlığıydı. Bu, onun için çok büyük fedakarlıktı. Hoş eşeğin satışından gelecek para cami inşaatının nesine yetecekti, ama söz ağzından çıkmıştı.
Bir hafta sonra Cemal Abi, artık tanrının yardımıyla mı, yoksa doktorların becerisiyle mi bilinmez aniden iyileşiverdi.
Eskisi gibi oluverdi kısa zamanda. Yanaklarına kan geldi. Kahvede okey oynarken kazandığında, her zaman olduğu gibi, o şen kahkahalarını yine patlatıyordu.
Sözünü unutmamıştı. Çok gönlü olmasa da bir sabah eşeğini ahırdan çıkardı, kümesten aldığı bir tavuğu da koltuğunun altına alıp kasabanın pazarının yolunu tuttu.
Pazarda başladı dolaşmaya. Eşeğin de, tavuğun da satılık olduğunu bağıra bağıra ilan etti.  Ama şartı vardı. İkisini birden alana satacaktı.
Soranlar oldu.
Eşeği on beş liradan, tavuğu ise beş yüz liradan satacaktı.
Soranlar, sorduklarına pişman oluyorlardı. Kimisi de gülüyordu haliyle.
Bir köylü dayanamadı:
“Ya akideş, böle fiyat mı olumuş? Tavuğu on beş liradan, eşeği beş yüz liradan satsen anlecem, ama sen tersini yapıyosun. Maytap mı geçiyon yosam?”
“Yok bilader maytap felan geçmiyom. Ticaret serbestisi yoğ mu? İstediğim fiyata satarım, işine gelirse… Fiyat böle. Emme ikisini birden alana. Beş yüz on beş kaymeyi ver, eşeği de, horozu da al git.”
Ha öyle, ha böyle; ikisinin fiyatını topladığın zaman normal bir fiyat çıkıyordu ortaya.
Köylü güldü. Laf olsun diye sormamıştı; ihtiyacı da, parası da vardı. Parayı ödedikten sonra tavuğu koltuğunun arasına alıp, eşeğin semerine atlayıp gitti.
Eşek, olanları anlamış gibi yolda uzaklaşırken kafasını döndürüp, “Yaptın gene bir hainlik!” der gibi bakıp, anırıyor; direniyor, yeni sahibinden yediği değneğin zoruyla yürüyordu.
Çopur Cemal, bir süre eşeğinin arkasından bakıp, hüzünlendi.
“Ula affet beni gari, Karakaçan! Emme belli mi olu, bir gün gine kavuşuruz.”
Ama biliyordu ki ertesi günü eşeğini alan köylüyü bulsa “Ya akideş, ben pişman oldum. Senin dün verdiğin paranın on mislini vercem, yani yüz elli kayme vercem eşeğimi bana geri ver,” dese de alamazdı.
Zaten böyle yapmazdı da, çünkü eşeğin parasını cami inşaatı için bağışlamaya söz vermişti.
Sabah köyün imamını bulup, on beş liralık bağışta bulundu.

24 November 2019

Şemsiyeli dayı (Kısa öykü) / M. Hakkı Yazıcı



Şemsiyeli dayı

Numan dayıyı isminden çok hep şemsiyesiyle gezmesinden dolayı “şemsiyeli dayı” diye bilirler, çağırırlardı.
Kasabanın haylazları arkasından “Dayı, bugün yağmur yağmayacak, şemsiyeyi boşuna almışsın,” diye bağırır, gülerlerdi.
O ise yumurcakların bu takılmalarından, hep aynı cevapları vermekten bıkıp usanmış, eskiden olduğu gibi “Oğlum, bu şemsiye sadece yağışlı günlerde yağmurdan değil, güneşli günlerde de güneşten korur, siz ne anlarsınız,” diye laf yetiştirmekten çoktan vazgeçmişti.
Çok kızarsa şemsiyesini peşine takılan yumurcaklara doğru, ekseni etrafında döndürerek şöyle bir sallar, çocuklar da kaçışırdı. Sonra yoluna devam ederdi.
Bu senelerce böyle devam etti.
Numan dayı artık yaşlanmıştı. Eskiden ona bunu yapan yumurcakların çoğu büyümüşler, çoluk çocuğa karışmışlardı, ancak onların çocukları bu geleneği hala sürdürüyorlardı. Bıkmadan, “Dayı, bugün yağmur yağmayacak, şemsiyeyi boşuna almışsın,” diye bağırıyorlardı.
Numan dayı, kahvede otururken, şemsiyesini iki dizinin arasına sıkıştırırdı. Bazen dalıp, çenesini şemsiyesinin sapına dayayıp kestirirdi. Ayağa kalkarken de üzerine abanarak güç alırdı.
Sokakta yürürken, yokuş tırmanırken bir baston gibi kullanırdı.
Yani şemsiyesi çok işlevli, vazgeçilmez bir eşya idi onun için.
Bir sabah kasabanın dışına bağındaki üzümlerin durumunu görmek için yola koyuldu.
Eskiden hep gittiği yolu Hatice ninenin evinin yanından geçiyor diye çoktandır kullanmıyordu.
İki sene önce tam evinin önünden geçerken, zincirinden kurtulan Hatice ninenin azgın köpeği bahçenin çitlerinden yola atlayıp Şemsiyeli Dayının üzerine saldırmıştı.
Kaçmaya çalışmışsa da köpek arkasından yetişmiş, paçalarına dişlerini geçirmişti.
“Hoşt”, arkasından “Höt” diye bağırdıysa da, köpek aldırmamıştı.
Numan dayı, son çare olarak şemsiyesinin sapını köpeğin kafasına bütün gücüyle indirince canı yanan köpek, viyaklayarak bahçeye kaçmıştı.
“Of, kurtuldum itten” diyemeden Hatice nine, köpeğin bağırtısıyla evden fırlamış, yerden eline geçirdiği taşları ona doğru fırlatmaya başlamıştı.
Numan dayı, şemsiyesini açıp, bu defa bir kalkan gibi önünde tutarak taşlardan korumaya çalışmıştı kendini.
Başına isabet eden bir iki taşın dışında fazla hasar almadan kurtulmuş, ama bir daha da o yoldan geçmeye tövbe etmişti.
Bu yüzden de Numan dayı, artık yokuşu dik, daha uzun olan bu yoldan gider gelir olmuştu.
Bir tarafı bayır, bir tarafında çalılıkların olduğu daracık bir yoldu.
O sabah yağmur yağmış, yerdeki çamur yürümeyi oldukça zorlaştırmıştı. Kayıyordu.
Hafiften yağmur yeniden çiselemeye başlayınca şemsiyesini açtı. Yavaş yavaş, dikkatlice yürümesini sürdürdü. Kayıp, düşmek işten değildi.
Tam yokuşun en yüksek yerine ulaştığında korktuğu başına geldi; ayağı kayıp, yerden kesilince bayırdan aşağıya yuvarlanıp, düşmeye başladı.
Aklı başından gitti. Debelenip, bir yerlere tutunmaya çalışsa da beceremedi.
Çaresiz bir durumdaydı. Yolun sonuna mı gelmişti artık yoksa? Bir çırpıda kelime-i şehadet getirip, günahlarının affı için yalvardı.
Şemsiyesini iki eliyle sımsıkı tutuyordu.
Yirmi, otuz metre kadar düştü. Açık şemsiye bir paraşüt gibi havaya direniyor, şiddetli bir şekilde düşmekten onu koruyordu.
Gözlerini kapatmıştı. Süzüle süzüle düştü.
Birden kırılan kuru dal çatırtılarının arasında bir yere düştüğünü fark etti.
Korkudan kapattığı gözlerini açtığında bir ağacın tepesinde olduğunu gördü.
Sağını, solunu yokladı; bir iki sıyrık, çizikten başka ağrıyan, sızlayan bir yeri yoktu. Ucuz kurtulmuştu. Derin bir nefes aldı. Şemsiyesi hala elinde yukarıya doğru açılmış durumdaydı.
Tamam; kurtulmuştu, ama bu ağacın üstünden nasıl inecekti?
Kaç saat o halde ağacın tepesinde kaldığını hatırlamıyordu.
Neyse, civardan geçenler onu gördüler, yardımına geldiler.
Onu ağaçtan indirenler arasında çocukluklarında ona takılanlar vardı.
Numan dayı, onların kolları arasında inerken, “Bakın, gördünüz mü oğlum, bu şemsiye sadece yağmurdan korunmak için değil, böyle durumlarda da insanın işine yarıyor,” diye laf yetiştiriyordu.

Harmandalı (Kısa Öykü) / M. Hakkı Yazıcı





Harmandalı

Ben, hayatımda Adem Emmiden daha iyi harmandalı oynayanını görmedim dersem abartmış olmam.
Bütün bilenler, hatırlayanlar, onun çocukluğundan beri çok güzel zeybek oynadığını söylerdi. 
O ne endam, o ne duruş. Kollarını iki yana açtığında adeta havada süzülen bir kartala benzerdi.
Düğünlerin, şenliklerin gözdesi...
İyice havaya girince, “Bakıverin bakem bene! Biliyonuz mu ben Saçlı Efe’nin uzaktan akrabasıyım,” derdi.
Gerçi kahvedekilerin neredeyse yarısı Saçlı Efe’nin uzaktan akrabası olduğunu söylerdi, ama önemi yok: Bu tılsımlı bir sözdü.
Son zamanlarda sızlanmaya, yakınmaya başlamıştı. Eklemlerinde ağrılar başlamıştı. Dizilerinde kireçlenme vardı.  Bir çöktü mü zor kalkıyordu. O yüzden de kendisine biraz dikkat etmesi gerekiyordu.
Ancak bazen  “Bu seferlik beni mazur görün akideşler,” demek istese de, harmandalı oynaması için yapılan ısrarları nazlanıp, geri çevirmeye niyetlense de, dayanamaz yine oynardı. Ve hatta davet gelmeden çıkar oynardı. Hem de daha zurnanın ilk deliğinin, sazın ilk telinin sesini duyar duymaz.
Bütün sıkıntılarına rağmen yine de kendinde güç bulabiliyordu demek ki. Bir gün eşeğinin çektiği arabasının üstünde değirmenden yüklediği buğday çuvallarından biri tam tahta köprüyü geçerken kayıp suya düşecek gibi oldu. Adem Emmi, bunu fark edip bir hamle yapıp, çuvalı yakalayıverdi. 
Gören, eklem ağrılarından, dizlerinin kireçlenmesinden yakınan ihtiyar bu mu, der, şaşırır.
Herkesin bir kusuru vardır, Adem Emminin de garip bir tiki oluşmuştu.
Zaman içinde keyifle icra ettiği bu oyun başına dert olmaya başlamıştı. Zamanlı zamansız, yerli yersiz, kendini tutamayıp oynamaya başlamıştı. Bir yerlerden zeybek havası duymasın, hemen iki kolunu açıp başlıyordu oynamaya.
Bir keresinde mahkemeden şahitliğine başvurmak için çağrılmıştı. 
Tıraş oldu; takım elbisesini giydi, kravatını takıp gitti.
Çok sıcak bir yaz günüydü; mahkeme heyeti, avukatlar, izleyiciler; herkes sıcaktan bunalmıştı. Mahkemenin katibesi hakimin dosyaya baktığı aralarda kağıtları yelpaze niyetine sallayıp, serinliyordu. 
Havalansın diye mahkeme salonunun pencereleri açılmıştı.
Adem Emmi, boğazını sıkan kravatını gevşetmek istese de mahkemenin ciddiyetini bozmamak için, iki de bir eli gitse de yapmıyordu. 
Hakim: 
“İsminiz Adem’di, değil mi beyefendi?” diye sordu.
Avukat, gözünün ucuyla Adem emmiye ayağa kalkmasını işaret etti. O da kalktı.
Oraya kadar her şey iyiydi.
Hakim, devamla:
“Siz, bağ komşunuz Necmi’nin, sınır ihtilafı nedeniyle kızıp, bir başka komşunuz Nail’in üzümlerine kurutmak için zehirli ilaç sıktığına şahit olmuşsunuz doğru mu?”
Adem Emmi, kravatının da etkisiyle ter içinde kalan yüzünü elinin tersiyle silip tam hakimin sorduğu soruya bütün ciddiyetiyle cevap verecekken, aksilik bu ya, sokaktaki kasetçilerin birinden bir zeybek havası pencerelerden içeriye sızdı.
“Harmandalı efem geliyor…” 
Eyvahlar olsun! Adem emmi, kendisini tutamayıp, başladı oynamaya. 
Bütün o yaşını başını almış, mahkemenin ciddiyetine uygun olsun diye takım elbisesini giymiş, kravatını takmış, ağırbaşlı görünüşüne karşın Adem Emmi, kollarını iki yana açmış, oynuyordu.
“Efeme de mor cepkenler yaraşır, yaraşır,... Efem ne giyerse yakışır.” 
Sanırsınız bir kartal olmuştu havada. 
Mahkeme salonundaki herkes donakalmıştı. Onun bu huyunu bilenler gülmeye başlamışlardı.
Sıcaktan bunalmış şişman zabıt katibesi, bu aradan memnun, sandalyesinde arkasına kaykılmış bir yandan yüzünü yelpazeliyor, bir yandan da kahkahalarla gülüyordu.
Davalı avukatı keyifle sırıtırken, davacı avukatı, telaşla Adem Emminin ceketinden çekiştirip, onu oturtmaya çalışıyordu. 
O türkü bitip de tam Adem Emmi, kan ter içinde yerine oturuyorken, dışarıdan başka bir zeybek havası başlamasın mı, yine kendisini tutamayıp oynamaya başladı.
“Haydülen de haydülen,… Karadağların sandalı da sandalı,…”
Hakimin yüzü kıpkırmızı olmuştu. Küplere binmişti. Devletin yüce mahkemesine karşı yapılan saygısızlık onu çileden çıkarmıştı.
Dışarıda zeybek havası çalmaya devam ediyordu.
“Haydülen de, haydülen,…Şu dağlarda geyik kalmadı,..”
Adem Emmi, hala kendisini kontrol edebilmiş değildi. Oynamayı sürdürüyordu. 
Ağzını aç da, bir kelam ediver adam, değil mi? Onu da yapamıyordu. 
Hiç kimse de pencereyi kapatıp, onu bu durumdan kurtarmayı akıl edememişti.
Hakim, sonunda, “Sen oyna bakalım. Bağ komşularının içine düştüğü bu durum hoşuna gitmiş anlaşılan.  Seni mahkemeye hakaretten içeri attırayım da aklın başına gelsin,” dedi. 
Hakim, “Yaz kızım,” deyince sandalyesinde arkasına kaykılmış yelpazelenen mahkeme katibesi, kendine gelip doğruldu. 
“Ali oğlu Adem,… mahkemeye saygısızlık fiilinden tutuklanmasına karar verilmiştir.”
Mübaşirler, içeri giren jandarmalar Adem Emminin kollarına girmiş, mahkeme salonunun dışına sürüklerken o, hala dışarıdan gelen zeybek havasına uyup, oynamaya devam ediyordu.
“Oynülen de kör arabım sen oyna,…Senden başka yiğit kalmadı.”
Koridora çıkıp da türküler duyulmaz olunca kendine geldi. Nefes nefese kalmıştı. Dövünüp, derdini anlatmaya çalıştıysa da çok geçti. Onu nezarete attılar.
Kasabanın ileri gelenleri araya girip, hakime durum anlatılıncaya kadar boşu boşuna nezarethanede kaldı.

23 November 2019

Kahveci kral ( Öykü ) / M. Hakkı Yazıcı



Kahveci kral

“Abi valla sana benziyo.”
Böyle demişti Halim, kahveci Osman’a.
Hani bu yıl havaların kötü bir sürprizi olmuş, mahsul az olmuş, Halim de işsiz kalmıştı ya; epeyce aylak aylak dolaştıktan sonra kasabanın yakınında başlayan arkeolojik kazılarda bir iş bulmuştu.
İşinden memnundu. İyice havaya girmişti.
“Abiler, bizim kasabanın talihi değişcek gari, turist kayneycek buraları,” diyordu.
Kasabaya bir anda kazılar için gelen arkeologlar doluşmuştu.
Arkeolog kimdir, nedir? Köylüler bilmediklerinden birbirlerine soruyorlardı.
Halim, öğrenmişti; ezbere söylüyordu cevabını: “Arkeolog, yazın kavurucu sıcağında, tozun toprağın içinde çalışan, fakat bulduğu en ufak bir eserle bulunduğu ortamı unutan, heyecanlanan ve yüzünde bir tebessüm oluşan kişidir.”
Devamla:
“Maalesef memlekette iş bulamıyorlar. Burada adam yok gibi dışarıdan adam getirtiliyor,” diyordu.
Halim’lerin başındaki arkeolog da Alman’dı. Diğer arkeologlar onun çok ünlü bir adam olduğunu söylüyorlardı. Sert ve disiplinli bir adamdı. Yok, efendim sıcaklık kırk dereceye vurmuşmuş, güneş bedenlerini kavurmuşmuş; aldırdığı yoktu. Bu yüzden de Halim’in onu çok sevmesi mümkün değildi.
Kazılar, Tenekeci İsmail’in tarlasında yapılıyordu.
Herkes kasabada tarihi kalıntılar bulunmasına sevinirken o mutsuzdu.
“Kiminin toprağında petrol çıkar, kiminin toprağı bereketlidir yılda iki ürün verir; bizimkinden de şansımıza tarih çıktı. Gari ne işimize yarıyacağsa!” diye söylene söylene dolaşıyordu.
“İyi de emmi, fena mı oldu? Köyün gençlerine iş çıktı,” diyenlere de küfürü basıyordu.
***
Bir sabah bir kral heykeli bulmuşlardı. Halim, çaktırmadan cep telefonuyla bir iki fotoğrafını çekmişti.
Dikkatli bakınca kralın kahveci Osman Abiye tıpatıp benzediğini farketmişti.
Öğle molasında bir koşu gidip, soluğu kahvede aldı.
Heyecanla haberi iletti, ama Osman’ın tepesini attırmıştı.
“Get lan olum, senle mi uğraşcem şincik! Millet çay bekleyo, sen gelmiş benle maytap geçiyon.”
“Abi, sen şişeyi yarıladığın zaman hep alemin kralı benim lan demez miydin?”
“Lan oğlum, o işin gırgırı.”
***
Havadis kasabada tez yayıldı.
Kahveye dalan ocağa doğru selam sarkıtıp, “Selamünaleyküm haşmetmeap,” diyordu.
Arka masalardan biri kimdi bilmiyorum, “Kahveciler kralı!” diye bağırdı.
Bir diğeri:
“Kral bizim kahveci, akideşler. Bizim kralımız.”
Osman, sonunda “Ulan olum, şakanın bokunu çıkardınız artıkın, yete gari!” diye kızıp, elindeki çay tepsisini tezgaha doğru fırlattı.
Ocakta kaynayan semaver suyunu tüketmişti, nerdeyse patlayacaktı. Kirli bardaklar tezgahın içinde birikmişti.
Kimsenin zaten çay beklediği yoktu. Köylülere eğlenecek bir konu çıkmıştı.
Adem dayı, şakayı iyice ileri götürüp, çekilen kral heykeli fotoğrafını Arif’in fotoğrafhanesinde büyüttürüp, bastırmış, bir güzel çerçevelettirip, kahveye getirmişti.
“Kahvecilerin kralı Osman akideş, al sana hedayesi de benden. Duvara asıver gari didenin resmini.”
***
Birkaç gün sonra Osman, olaya biraz alışsa da suratından düşen hala bin parçaydı.
Bir sabah erken saatlerde yoldan geçen kasabalılar onu ortaokulun bahçesinde bir ağacın gölgesine oturmuş, tarih hocası Engin Beyle hararetli hararetli bir şeyler konuşurken gördüler.
“Hocam biz Orta Asya’dan göçmedik mi?”
“Evet, Osman abi.”
Koltuğunun altında gazeteye sarılı kralın resmini gösterip:
“Peki, bu kral kaç yaşında?”
“Bilemem abi.”
“Dini bütün bir adama benziyor.”
“Belki de.”
“Müslüman bir adam besbelli… Yüzünden anlaşılıyor.”
“O mümkün değil Osman Abi. Bu adam İsa Peygamber bile daha doğmamışken, ondan kim bilir kaç yüz yıl önce yaşamış. Kesin bilgi değil, ama bu kralın yaklaşık iki bin beş yüz yıl önce yaşadığını duydum. Yani adam İsa Peygamberden en az dört yüz yıl, Hazreti Muhammet’ten de dokuz yüz yetmiş yıl önce doğmuş.”
“Hadi ya! Nası oluyo da, böle oluyo? Anlayamadım akideş…”
Bir düşüncedir aldı kahveci Osman’ı.
***
Ertesi haftanın haberi daha büyük bir bombaydı. Kralın mezarına da ulaşmışlar, yanı başında da kralla birlikte gömülen içi altın paralar, mücevherler, takılarla dolu bir küp bulmuşlardı.
“Akideş,” diye takıldı, Mustafa emmi “Bu senin kral diden çok da zenginmiş herhal.”
“Fesupanallah,” diye söylendi kahveci Osman.
Uykusuz geçen birkaç geceden sonra Osman bir sabah erkenden karısı Gülşen yengeyi de koluna takıp, soluğu dava vekili Hasan Beyin yazıhanesinde aldı.
“Hasan abi, bene usturuplu bir istida yazıveriveğ gari sana zahmet. Kazıda mezarı ortaya çıkan kral benim öz dedemdir. Bulunan define de mirasımdır.”

16 November 2019

Misafir ayı (Kısa öykü) / M. Hakkı Yazıcı



Misafir ayı


Her gün kocaman bir ayı geliyormuş Hatice ninenin evine.
Kadıncağız, bunu sıradan bir olay gibi anlatmıştı komşularına.
Duyan komşular korkuya, telaşa kapıldılar. Buralarda pek olmazdı, ama yolunu şaşıran bir ayı olabilirdi. Tehlikeli, saldırgan ise hemen önlem almaları gerekiyordu. Çoluk çocuk bazen oynamak için orman içine giriyordu.
Jandarmaya haber verdiler. Şehirde oturan kızına telefon ettiler.
Jandarmalar çok gecikmeden, gün içinde geldiler.
Çok pırpırlı başçavuş Hatice nineye sordu:
“Ne zaman gördün teyze bu ayıyı?”
“Her gün geliyor evladım.”
“Ne yapıyor? Etrafa zarar veriyor mu?”
“Yok evladım, çok kibar. Gelirken yoldan topladığı kır çiçeklerini getiriyor. Hem ben yorulmayayım diye vazoya kendi yerleştirip, suyunu da koyuyor.”
Başçavuş, komşular, donakalmışlardı.
“Sanki gerçek bir beyefendi; her gün tertemiz, tiril tiril, ütülü elbiseleriyle geliyor. Boynunda papyonu, yakasında kırmızı karanfili hiç eksik olmuyor.”
Başçavuş sordu:
“Sonra teyze, başka ne yapıyor?”
“Hiç… Çayımızı içip, birlikte oturuyoruz. Akşam olunca, saat altıdan önce izin isteyip, kalkıp gidiyor.”
“Niye?”
“Aaa, tabii ki evladım, onun da çocukları varmış... Eve geç kalmaması lazım.”
Öyle ya, ayının da çocukları olunca eve geç kalmadan evine dönmesi gerekiyordu.
Başçavuş:
“Yanılıyor olmayasın teyze? Bu senin ayı zannettiğin şu bizim dağ köylerinden, kaba saba, ayıya benzeyen bir adam olmasın?”
“Yok, evladım teessüf ederim! Ben ayıyla, adamı birbirine karıştırır mıyım?”