14 December 2019

Oya ( Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı


 
  
Oya


“Oya! Oyaa! Oooyaaaaa!”
Sabah erken saatlerde Kartal’dan metroya binmiştim. Şansıma önümdeki yer boşalmış, oturmuştum. Sevinmiştim, zira yolum uzundu.
Yorgundum, uykuluydum; hemen dalmışım.
Bir sonraki istasyonda, Soğanlık’ta, bir adamın hançeresini yırtarcasına “Oya” diye bağırmasıyla kendime geldim.
Orta yaşlarında, gözlüklü, sakallı bir adamdı. Gür, davudi bir sesi vardı.
İnen, binen yolcu kalabalığı dağılınca sessizleşen peronun içinde sesi yankılandı.
“Oooyaa-a-a-a!”
Kapılar tam kapanıyorken kendisinden ummadığım çeviklikle vagona geri atladı.
Giyiminden, davranışlarından normal bir adama benziyordu veya benim ilk izlenimim öyle olmuştu. Ancak, yüzünde endişeli bir hal vardı.
Birini arıyor olmalıydı.
İstasyon sahanlığında aradığı kimseyi bulamamıştı.
Her kimse “Oya” isimli kadınla bir istasyonda buluşmak için sözleşmiş olmalıydılar. Adamın hangi istasyon olduğunu unuttuğunu, bağırarak arıyor olduğunu tahmin ettim.
Belki telefonları çevrim dışıydı veya bataryası bitmişti, haberleşemiyorlardı.
Hastane-Adliye Metro İstasyonu’nda da aynı durum yaşandı.
Adam vagondan bütün yolculardan önce indi. Yine önce sağına soluna baktı; bağırmaya başladı.
“Oya! Oyaa! Oooyaaaaa!”
Adam, belki içince kendisini kaybeden karısını, sevgilisini döven tiplerdendi. Malum çok var böyle adamlardan. Kadın belki olayın arkasından evden kaçmıştı. Onu arıyordu.
Ola ki kadın hastanelik olmuştu, o da haliyle adliyelik olacaktı.
Başkaları da adamı fark etmişti. Yanımda oturan kadın da benim gibi düşünmüş olmalı ki öbür yanındaki kadının kulağına eğilip:
“Gördün mü, büyük bir ihtimalle karısının canına tak demiş kaçmış. Herif iş işten geçtikten sonra arkasından karısını arayıp, dövünüyor,” diye yorum yaptı.
İstasyonda inen yolcuların yerine yenileri binmişti. Tam kapılar kapanıyorken adam yine çevik bir hareketle içeri atladı.
Orta sahanlıktaki demire sarılırcasına tutundu. Sanki demir onu teselli edecekti! Yüzündeki endişe daha da artmıştı.
Merakla iyice süzdüm.
Oya isimli kadın seneler önce ölmüş olabilir miydi? Adam karısını unutamamış, kendisini her gün sokaklara atıp, deli divane dolaşıyordu belki.
Huzurevi Metro İstasyonu’nda da durum değişmedi.
“Oya! Oyaa! Oooyaaaaa!”
Bu adam aklını yitirmiş biri olabilirdi. Evet, muhtemelen böyle biriydi. Zavallı kimsesiz, bakıma muhtaç biriyse huzurevine yatırılmalıydı.
Yok, ama kılığından kıyafetinden böyle bir izlenim edinilmiyordu. Durum böyle değil herhalde diye düşündüm.
Olayın aslını bilmeyince insan kendi kendine böyle senaryolar üretiyor.
Maltepe Metro İstasyonuna geldiğimizde adamı güvenlik görevlileri ancak farketmişlerdi. Üniformalı bir görevli geldi, müdahale etmeden uzaktan izlemeye başladı. Aslında doğrusu buydu. Adamın kimseye bir zararı yoktu.  Sadece eşini ya da sevgilisini arayan sıradan bir insan olması ihtimali vardı.
Güvenlik görevlisi, kötü şeyler olması ihtimalini de gözeterek dikkatle uzaktan izlemeyi sürdürdü. Olayın farkında olan diğer yolcular da izlemedeydi. Adamsa onların farkında değildi, derin düşüncelere dalmıştı.
Bostancı, Kozyatağı, Göztepe Metro İstasyonlarını bu şekilde geçtik. Her istasyonda adam vagondan bütün yolculardan önce indi. Her seferinde önce sağına soluna baktı, sonra bağırmaya başladı, “Oya! Oyaa! Oooyaaaaa!”, tam kapılar kapanıyorken yine çevik hareketlerle içeri atladı.
Bu arada sol yanımda kucağında torunuyla oturan yaşlı bir kadın hiç yapılmaması gereken bir şeyi yaptı: Yerinde rahat durmayan, haşarı torununa “Bak uslu oturmazsan seni bu deli adama veririm” dedi. Torunu korkup, avazı çıktığı kadar bağırıp, ağlamaya başladı.
Ortalık iyice garip, gürültülü bir hal almıştı, ama adam hala durumun farkında değildi. O, kendi derdiyle meşguldü.
Yüzündeki endişe iyice artmıştı. Dokunsan ağlayacak haldeydi. Ümidini yitirmişti sanırım.
Adam, Ayrılık Çeşmesi Metro İstasyonu’na yaklaşırken iki gözü iki çeşme ağlamaya başladı. Kadıköy’e devam edecek mi diye merak ettim. Geri binmedi.
Metro yeniden hareket ederken onu dışarıda kafasını duvara yaslamış ağlarken gördüm.
Dünyada kaç milyar insan varsa o kadar da dert vardı. Kim bilir adamcağızın ne derdi vardı?
Sabah şahit olduğum bu olayı unutmuştum. Akşamüzeri işten çıktıktan sonra bir arkadaşımla eve dönerken adamı tesadüfen yeniden gördüm. Yanındaki kadınla birbirlerine sarılmış yürüyorlardı. Kadının elinde bir demet mevsim çiçeği vardı.
Kalabalığın arasında farkediliyorlardı.
Arkadaşım, gözünün ucuyla işaret edip, “Bak günümüzde artık nadir karşılaşılan romantik mutluluk tablolarından biri,” dedi.
“Bilmem ki” der gibilerinden dudağımı büktüm.
Ancak gerçekten çok mutlu gözüküyorlardı. Kadının elindeki çiçeklerden adamın onun gönlünü aldığı anlaşılıyordu.
Arkadaşıma “Erkeğin adını bilmiyorum, ama kadının ismi Oya,” dedim.
Hayretle yüzüme bakıp, “Nerden biliyorsun?” diye sordu.
Anlattım.


12 Kasım 2017

Hangi Nalan? ( Öykü ) / M. Hakkı Yazıcı






Hangi Nalan?




Olağan iş seyahatlerinden birinden dönüyordu.

Son zamanlarda bu tür iş seyahati dönüşlerinde üstüne hep böyle dayanılmaz bir yorgunluk çökmeye, bir an önce eve varma isteğiyle kıvranıp durmaya başlamıştı.

Halbuki bu işi ilk yapmaya başladığı zamanlarda tersine keyif alırdı bu tür yolculuklardan.

Ama ya şimdi? Gide gele yorulmuştu aynı yolları arşınlamaktan. Hep aynı yollar; dümdüz, ağaçsız, çorak ovalar; birbirine benzeyen istasyonlar… Yol boyunca gördükleri onun için cazibesini tümüyle yitirmişti. Yolcular bile neredeyse artık benzer simalardı.

Yoldan mı sıkılmaya başlamıştı, yoksa artık çalışma heyecanını, başarı umudunu yitirdiği işinden mi? Düşük bir maaş ve prim uğruna, elinde numunelerle, kataloglarla dolu çantasını sürükleyerek, şehir şehir, kapı kapı müşteri aradığı bu satış elemanlığına iş denebilirse eğer tabii… Bu da düşünmesi gereken ayrı bir konuydu.

Aslında uzun süren tren yolculuklarında kompartıman komşularıyla muhabbet çoğu zaman iyi gelir insana. Yoksa yol bitmez, insan can sıkıntısından patlar.

Uyuyarak vakit geçiremiyorsanız, okuma alışkanlığınız, ya da sizi oyalayacak başka bir ilgi alanınız yoksa başka çareniz yoktur. Kendinize bir sohbet arkadaşı bulmalısınız.

Bazen tersi olur, hiç niyetiniz yoksa bile yanınızda ya da karşınızda oturan biri laf atıp, sohbeti başlatmaya yeltenir. "Yolculuk nereye?", "Memleket neresi hemşerim?" gibi sorularla başlayan muhabbet dallandırılıp budaklandırılır.

Arkasından bazen kompartıman komşularının diğerleri de sohbete şurasından burasından girerek yol ahbaplığına dahil olurlar. Ortak tanıdıklar, mekanlar bulunur. Karşılıklı ikramlarla ahbaplık katmerlenir. Gecenin ilerleyen saatlerinde kompartıman komşularından bazıları yorulup, uykularına yenik düşüp, horul horul uyumaya başlar, ya da uyuma teşebbüsünde bulunursa kafa denginiz olan, sohbetinden hoşlandığınız yol arkadaşlarınızla diğerlerini rahatsız etmemek için koridora çıkıp, açtığınız pencereden karanlıkta geçtiğiniz ovalara sigaranızın dumanını savurarak sohbetinize devam edersiniz.

Keyfiniz gıcırsa, yanınızdaki yol arkadaşlarınız da teşne ise restoran vagonuna geçilir, bu defa içkili bir muhabbet başlar.

Ama bir de buna hiç teşne olmayan insan tipleri vardır. Kompartıman komşularına en fazlası bir “İyi yolculuklar” dedikten sonra yüzünü başka tarafa çevirir, konuşmaya hiç niyetli olmadığını ilan ederek yolculuğunu böyle tamamlar.

O da bu kez ikinci duruma tam uyan bir ruh hali içinde olduğu bir yolculuğun başındaydı.

Bir Cuma günü akşamüstü işte yine böyle iş gereği Anadolu'nun ücra şehirlerine yaptığı zorunlu yolculuklardan birinden dönüyordu. Tek tesellisi hafta sonu doya doya uyuyup, dinlenme beklentisiydi.

Trenin kalkmasına çok az kalmışken kompartımanın sürgülü kapısı açıldı, içeri birlikte seyahat edeceği diğer yolcular girdi.

Altı kişilik kompartımanda şansına çıkan yol arkadaşları, başka bir cezaevine sevk edilen iki mahkumu götüren bir çok pırpırlı bir astsubayla iki jandarma eriydi.

Duruma göre sevimsiz bir yolculuk olma olasılığı yüksekti. Pek muhabbet edilecek bir ortam olmayacaktı besbelli.

Bereket yeri camın kenarındaydı. Dışarıya bakarak ya da bakıyor gibi yaparak oyalanabilirdi.

Astsubay karşısına, oturdu. Yüzünde bezgin bir ifade vardı. Somurtkan suratından onun da pek konuşmaya niyeti olmadığı anlaşılıyordu.

Mahkumları birbirine kelepçelemişlerdi. Onun bulunduğu tarafa oturttular. Karşılarına da jandarma erleri oturdu. Tüfeklerini bacaklarının arasına sıkıştırdılar.

Tren, yavaş yavaş, hoflaya puflaya hareket etti.

Hızlanınca rayların üzerinde bildik ritmini yakaladı.

Askerlerden biri kendi kendine mırıldanıyordu:

“Hak ettik, hak ettik, hak ettik de halt ettik.”

Mırıltısının temposu tren raylarından gelen “Taka tak, taka tak, taka taka, taka tuk” sesleriyle aynıydı. Bu seslerin temposuna ayak uydurup, durmadan aynı sözleri, yanındakileri deli edercesine tekrarlıyordu:

“Hak ettik, hak ettik, hak ettik de halt ettik.”

Sonunda yanındaki arkadaşı çamurlu postalıyla onun ayağını dürtüp susturdu.

Dönüp, açıklamak zorunda hissetti kendisini.

Bütün bir ay boyunca sağa sola mahkum sevkiyatlarında görev yapmışlardı. Koğuşta kafalarını yastığa koyup uyumaya hasret kalmışlardı. Komutan, bu sefer son, bu görevi de tamamlayın hava değişimi izni vereceğim diye söz vermişti. Yani iyi bir izni hak etmişlerdi, ama canları da çıkmıştı yorgunluktan. Sevinecek halleri bile kalmamıştı.

Tren buğday tarlalarının arasından geçiyordu.

Konuşmaya hiç arzulu değildi, ama yanındaki mahkum bu tür yolculuklarda lafa girmek için sorulan en klasik soruyu sordu:

“Nerelisiniz?”

İstemeye istemeye cevap verdi, ama devamında onun da kendisi gibi Üsküdarlı olduğunu anlayınca konuşmaya devam etti.

Onunla Üsküdar’dan, hem de aynı mahalleden olduklarını anladı.

Öbürü, heyecanla atıldı, “Ben de Üsküdarlıyım,” dedi.

İşe bak, aynı tren yolculuğunda yakın mahallelerden üç kişi bir araya gelmişlerdi.

Hiç ummadığı halde, derin bir muhabbetin içinde mi bulacaktı kendisini, ne?

İki mahkum birlikte sevk edilmelerine karşın, birbirlerini daha önceden tanımıyorlardı.

Yanında oturan mahkum biraz bıçkın birine benziyordu. Üsküdar’dan tanıdığı sevgilisi dul bir kadını anlatmaya başladı.

Kadının adı Nalan’dı. Çarşıda küçük bir tuhafiye dükkanını işletiyordu.

Söylediğine göre çok güzeldi. Ancak mahkum, ondan kullandığı bir eşya gibi söz ediyordu. Anlattığı şeyleri yeniden yaşıyormuş gibi konuşuyordu.

Ballandıra ballandıra anlattıklarının önemli bir kısmının yalan olduğunu gizleyemiyordu. Buna rağmen, pek inandırıcı olmasa bile ilgi çekmesini biliyordu.

Uzun uzun maceralarını, kaçamaklarını anlattı.

Kadının uzun dalgalı saçlarını, ateşli gözlerini, dolgun dudaklarını, iri göğüslerini, kalçalarını, biçimli bacaklarını, vücudunun bütün detaylarını kadın sanki hemen gözünün önündeymişçesine kendinden geçerek, yaşıyorcasına anlattı.

Kadın güzel, ama namus yoksunu bir şırfıntıydı. Tam bir orta malıydı. Anlattıklarının ne kadarı doğruysa, enayi değildi ya, o da yeterince tadına bakmıştı.

Adama dikkatlice baktı. Yüzündeki ifade palavracı biri olduğunu hemen ele veriyordu. Çok vardı ortalıkta böyle yaşamadığı şeyleri, fantezilerini gerçekmiş gibi anlatan ruhu çürük heriflerden.

Kesinlikle inandırıcı değildi anlattıkları, ama hiç kimse de sözünü kesip, durdurmuyordu.

Öyle bir anlatış tarzı vardı ki gerçekten değer verdiği bir ilişkisi olsaydı böyle anlatmazdı.

Astsubay, hiç ilgilenmiyor gibi sabitlenmiş gözlerle dışarıya bakıyordu. Bir ara kafasını çevirip o da konuşan mahkumu uzun uzun izledi. Yüzündeki ifadeden bakışının bir kınama mı, yoksa ilgi mi içerdiği anlaşılamıyordu. Duygularını belli etmeyen garip bir bakışı vardı.

Diğer mahkum araya girdi:

“Benim de tanıdığım Nalan isimli bir kadın var, ama benim tanıdığım bunun anlattığından çok farklı. Aslında aşık olunacak kadar güzel ve evlenilecek kadar hanım hanımcık, masum, tam bir aile kadını. İyi bir anne aynı zamanda, ancak ne yazık ki talihsiz kadıncağız genç yaşında dul kalmış.”

İkinci anlatılan son derece latif, hanımefendi bir kadındı.

Konuşmalardan ikisinin de aynı isimde, ancak farklı iki kadını tanıdıklarını anlamıştı. Ortak yönleriyse güzel; ancak genç yaşta dul kalmış olmalarıydı.

Öyle ya, Üsküdar, her cins insanın yaşadığı büyük bir yerdi. Bu kocaman semtte belki de onlarca Nalan isimli kadın yaşıyordu.

Hiç niyeti yokken bir garip sohbetin içinde buluvermişti kendisini. Bu tür konuları hiç sevmediği halde, niye dinlemişti peki?

Erkekler bir araya gelince ne konuşurlar? Futbol, arabalar ve tabii ki kadınlar…
Hep aynı konular… Bazısı böyle işin ucunu kaçırır, bazıları konuya romantizmi sos olarak katmaya çalışır.

Astsubay, ilgisiz gibi davranıyordu, ama pencereden dışarıya bakarken anlatılanları dinlediği, hatta iyice tahrik olmaya başladığı anlaşılıyordu. Oturduğu yerde hafiften kıpırdanmaya başlamıştı.

Astsubay, ani bir hareketle ayağa kalkıp, kendini kompartımanın dışına attı.

Sigara içmeye veya tuvalete gitmiştir diye düşündü.

Biraz sessizlik oldu. Sonra bıçkın mahkum da sigara içmek istediğini söyledi. Erler biraz tereddüt ettikten sonra aralarından biri onun kelepçesinin bir ucunu kendi bileğine taktı, birlikte koridora çıktılar. Diğeri er çıkardığı başka bir kelepçeyi öbür mahkumla kendi bileğine taktı.

Diğer mahkum, arkalarından “Herifte ar namus kalmamış,” diye mırıldandı.

O da biraz sonra, diğer mahkumla, eri kompartımanda bırakıp, dışarı çıktı.

Koridorun biraz ilerisinde bıçkın mahkumla, jandarma eri pencerelerden birini indirmiş, karşılıklı birer sigara yakmışlardı. Yanlarına gitti.

Mahkum, konuya biraz ara verdikten sonra yine ballandıra ballandıra anlatmaya başlamıştı.

Bereket versin yarısından fazlası yalan olan bu hikaye trenin raylar üzerinde ilerlerken çıkardığı gürültüden anlaşılamıyordu, ama o, aldırmadan anlatmaya devam ediyordu.

Tren uzun bir tünele girince, koridor karardı, hiçbir şey görünmez oldu. Mahkum bıkmadan anlatıyordu.

Tren tünelden çıkarken, koridorun ucundaki tuvaletin kapısı açıldı, astsubay içerden çıktı. 

Yüzü kızarmış, ter içinde kalmıştı. Muhtemelen “istimna” ihtiyacını gidermişti, Rahatlamış olduğu halinden belli oluyordu.

Kompartımana geri döndüklerinden biraz sonra bıçkın mahkum, “Hadi trenin restoranına gidip, bir şeyler yiyip, içelim, hesap benden,” dedi.

Erler, tereddütle komutanlarına baktılar. O da gözüyle kaşıyla “Tamam gidin, ama dikkatli olun”, gibilerinden bir işaret yaptı.

Anlaşılan biraz kafasını dinlemek istiyordu.

Hep birlikte vagon restorana gittiler. Aynı muhabbet orada da devam etti.

Niyeyse mahkumların anlattıklarından etkilenmiş, bayağı merak etmeye başlamıştı bu kadınları.

Merakını yenmek için döndüğünde arayıp, bulup, görmeliydi onları.

İlk kadının çarşıdaki dükkanı, öbür kadının oturduğu ev bildiği, aşikar olduğu yerlerdeydi. Kolayca bulabilirdi oraları.


***

Yorgun olduğu halde izinli olduğu Cumartesi sabahı uzun uzun uyumak yerine erkenden evden çıkıp Çarşıya indiğinde aradığı yeri bulması zor olmamıştı.

Çarşıda zaten çok sayıda tuhafiyeci dükkanı yoktu.

Küçük bir dükkandı. İçerisi loştu, ama yine de camın arkasından vitrini dolduran sergilenen elbiselerin, kazakların, bluzların arasından kadını gördü.

İyi görüp, seçemese de siluetinden içeride ilk mahkumun anlattığı gibi güzel bir kadının olduğunu anlamıştı.

Vitrindeki ürünleri incelemek bahanesiyle uzun uzun baktı.

Kadın bir ara kapının önündeki mankenin üzerindeki eteği değiştirmek için dışarı çıktı.

Palavracı da olsa mahkum haklıydı; çok güzel bir kadın vardı önünde. Ancak bu Nalan, öyle herkesin kolayca koklayabildiği bir çiçek gibi görünmüyordu.

Kadın onu fark edip, döndü:

“Buyurun bir de içeriden bakın, farklı modellerimiz var. Kimin için bir şey bakmıştınız?”

“Nişanlım için,” dedi.

Birden aklına gelen yalandan bahaneye kendisi bile şaşırmıştı. Durakladı. Neden olmasındı, güzel bir bahaneydi. Devam etti:

“Bir hediye almak istiyordum.”

“Vitrindeki modellerden beğendiğiniz bir şey oldu mu?”

“Biraz beğendiklerim oldu, ama kararsızım. Nişanlımın hangisini beğenebileceğini bilemiyorum.”

“Keşke beraber gelseydiniz.”

Birlikte dükkandan içeri girdiler.

Kadın, bir çırpıda raflardan indirdiği örnekleri tezgahın üzerine yaydı.

Önünde, raflar arasında bir köşeden öbür köşeye hareket eden bu güzel beden karşısında alıklaşmıştı.

Kadın “Bu model nasıl? Peki, bu nasıl?” diye sorularla düşüncelerinin arasına giriyordu.

Balenli sütyeninin desteklediği göğüsleri dışarıya fırlayacakmış gibi zorluyordu bluzunun yakalarını.

Birden aralarındaki bütün duvarları yıkıp, parçalamak isteği duydu.

Dalmıştı.

Kadın, “Size ‘sen’ diyebilir miyim?” diye sordu.

Birden şaşırdı, ama bu hoşuna gitti.

“Rica ederim, tabii ki.”

Kadının tavrı samimi olunca sanki bir şeyler değişecek, kadının dünyasına kolayca girebilecekti.

Bunu şu anda o kadar çok istiyordu ki.

Kadının bluzunun içindekileri, daracık eteğinin altındaki bacaklarını hayal etti. Düşündükleri zihnini zorluyordu. Birinci mahkumun anlattıkları kadar vardı. "Önemli olan iç güzelliktir, dış güzellik değil" derler ya; ama kim bilir, belki de önemli olan düş güzelliğiydi.

Bu kadar kısa zamanda kadının etki alanına girmesine kendi de şaşırdı. En iyisi bir önce kendisini dükkandan dışarı atmaktı. Zira utanacağı bir davranışını engelleyemeyeceğinden korkmaya başlamıştı.

Aniden, “Ben,” dedi, “Daha sonra nişanlımla birlikte gelsem daha iyi olacak belki. Birlikte seçmekte fayda var.”

Sokağa çıktığında kendisine geldi. O duruma düşmüş olmaktan utanmıştı. “Yahu yoksa ben de mi?” diye söylendi.

Geceyi yarı uyur, yarı uyanık; düşünerek, daldığında da çeşitli rüyalar görerek geçirdi.

Gencecik yüreğinde patlayan tomurcukların önüne geçemiyordu.


***

Uykusuzluğuna, yorgunluğuna rağmen Pazar sabahı da yine erkenden kalkıp, giyindi.

Merakını bir türlü yenemiyordu. Diğer Nalan’ı da görmeliydi.

Yarım yamalak kahvaltı ettikten sonra annesinin “Daha yüzünü göremedik, nereye gidiyorsun?” demesine aldırmadan kendisini sokağa attı.

İkinci mahkumun tarif ettiği kıvrıla kıvrıla çıkılan yokuşu tırmandı. İlkokulun karşısındaki yolun ortasında bir anıt gibi duran eski koca çınar ağacını geçti. Eskileri yıkılıp, yeniden yapılan apartman irilerine meydan okuyan bahçeli evlerin olduğu sokağa girdi.

İkinci çınar ağacına geldi. Ağacın dibindeki duvarı arkasına aldı. Karşıdaki, bahçe içindeki sarı badanalı, iki katlı eski eve baktı.

Evin bahçesinde bir kadın iki ağacın arasına gerilmiş ipe çamaşır asıyordu. Arkası dönüktü.

Bu, o ikinci mahkumun anlattığı Nalan olmalıydı.

Özensiz ev giysilerinin içinde bile olsa güzel, endamlı bir vücudu olduğunu fark etti.

Ağacı siper edip, bakmaya devam etti. Dükkandaki Nalan’ın göğüslerinden ne kadar etkilenmişse, bu kadının iri kalçalarından da o kadar etkilenmişti.

Çarşıdaki Nalan’la evdeki Nalan sanki başka kadınlardı; ama ikisi de çok güzellerdi.

Kadının ani bir hareketle birden arkasına döndüğünü fark edince başını öbür tarafa çevirdi. Dönüp, sanki oradan tesadüfen geçiyormuş gibi, asfalta indi, ağır ağır yürümeye başladı.

Onu görmüş müydü acaba?  Kadının onun baktığını fark etmemiş olduğunu umuyordu.

Daha henüz birkaç adım atmıştı ki, kadının arkasından seslendiğini duydu.

“Beyefendi! Merhaba, alacağınız şeye karar verebildiniz mi?”

Durdu, arkasına döndü. Şaşkınlıkla, “Aaaa, siz miydiniz?” dedi.

Bu Nalan, çarşıdaki Nalan’la aynı kadındı.

Mahkumlardan iki farklı kadın dinlemişti halbuki.

Bereket kadın, onu izlediğini anlamamıştı. Rahatladı.

Kadının samimi halinden, şen şakrak konuşmasından etkilenmişti.

Merak edip görme isteği duyduğu iki Nalan tipinde de kadınlara en çok yakışan şey vardı: Özgüven.

Mahkumların anlattığı şeyler aklına geldi. İlginçti. Demek ki herkesin kendi meşrebine göre bir “Nalan”ı vardı.




08 Ocak 2018, Moskova

01 December 2019

Ufocu Dayı ( Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı



Ufocu Dayı


“Ne ulan sen hala civarayı bırakmadın mı? Kareki’nin pavlikesi gibi tütüyon.”
Bunun tercümesi “Sen hala kendine bir hızar alabilecek parayı denkleştiremedin mi?” idi.
Ne zaman lazım olduğunda bir iki günlüğüne hızarını istese dayısının böyle kinayeli sözleriyle karşılaşırdı.
Gülmeye başladı.
Yengesi meraklandı:
“A bizimolan, ne gülüp durusun?”
Anlattı.
“Nassın eyimin yavrımm? Ni vaa, ni yok; ne edip durun baken?”
Yengesi ise bir şey anlatmak istediğinde hep böyle söze başlardı.
Ahırdan hızarı getirmeye gittiğinde fısır fısır dayısının arkasından çekiştirmeye başlamıştı. İyice kötülemişti. “Asker arkadaşlarım gelecek, onlarla buluşacağım,” diyormuş.
“Herif, seksen yaşına gelmiş asker akideşlerimle buluşcam diyo. Asker akideşi mi kalımış bu yaşta?”
“Yav yenge, ne var bunda. O da bununla avunuyor işte,” diye cevap verdi.
“Eyi de akideşleri başka bir seyyareden Ufo ile gelecemiş. Aklını fıydırdı zaar.”
Alem adamdı bu dayısı.
“Oh ne güzel, uzaylılar da askerlik yapar mıymış?”
“Sus. Yaveş konuş şincik geliverip, siz benim akemden mi konuşuyonuz baken, deyiveri.”
Dayısının asker arkadaşları Yunt Dağlarında ormanın kenarındaki bir yere geleceklermiş. Geçen gün telefonla görüşüp, anlaşıp, sözleşmişler.
“Elinden cavırın telefonu düşmüyo, bıcır bıcır konuşup duru.”
Hani genç olsa, çapkınlık mı yapıyor yoksa diye kuşkulanabilirdi.
Önce eşekle gitmeyi düşünmüş, sonra vazgeçip traktörle gitmeye karar vermiş.
“Yahu oraya traktörle gidilir mi? Hadi yolda bozuldu diyelim, n’apacak?”
“Ne bilem gari yavrım? Dayın işte, sen daha iyisini biliyosun.”
“Yenge sen merak etme benim de Savaştepe’de bir işim var. Beraber gideriz. Ben göz kulak olurum ona.”
Aslında önemli bir işi yoktu, gitmese de olurdu, ama bahanesiydi işte.
Yengesi sevindi. “Dayın sene emanet yavrım,” dedi.
Koltuğunun altında hızarla gelen dayısının da hoşuna gitti bu durum. “Yaşşa le bizimoolan!” dedi.
Arabaya kurulup sefalar içinde gidecekti arkadaşlarıyla buluşmaya.
Hızarı alıp giderken yengesi arkasından “Eyi gecelee baken yavrım, bi vakitlice gelive de yımırtalı ebegümeci, ıspanak yapem sene.”
Öyle ya, kocasını emin bir ele emanet ediyordu. İçi rahatlamıştı.
***
Ertesi gün yola çıkma zamanı geldiğinde dayısı erkenden uyanmış, giyinmiş bahçede oturmuş, bekliyordu.
Yengesi de uyanmıştı.
Dayısı keyifliydi:
“Heekese günaydınlaa oluvesin...” dedi neşeyle.
Gizliden, alelacele arabanın bagajına kendi yaptığı yedi boğma rakı şişesini yerleştirdi.
“Yav, dayı bunları nasıl içeceksiniz? Çok değil mi?”
Gözüyle arkasını kontrol edip, “sus” işareti yaptı. Gelecek arkadaşları fazlaymış, yetmeyebilirmiş de.
Kilerden kıyamadığı, herkeslere ikram etmediği kışlık kavunları da yükledikten sonra keyifle “Hadendi baken zamanımız az galıvedi. Atla, gidelim,” dedi.
Arabayla yola çıkarlarken yengesi arkalarından su döküp, “Hayırlı Cumalaa oluveesin işallah,” diye uğurladı.
Dayısının ısrarı üzerine Sındırgı yolundan dağlara vurdular. Hep anayoldan gittiği için buraları pek bilmezdi.
Köy yollarından dayısının tarifine göre epeyce gittiler.
Öğlene doğru orman kenarında bir açıklığa geldiklerinde “Bizim olan burada duralım gari,” dedi.
Arabayı bir ulu ağacın gölgesine park ettiler.
Dayısı yaşından beklenmeyecek bir hamaratlıkla yere bir örtü serip, kışlık kavunlardan birini kesip, bir boğma rakı şişesini açmıştı bile.

"Haden bizim olan muhabbet edem bakem."
“Yahu dayı erken değil mi? Arkadaşlarını beklemeyecek misin?”
“Gel bizim olan, onların ne zaman gelecekleri beli deyil. Biz ufaktan başlam gari.”
Birkaç saat geçti. Dayısının asker arkadaşları hala ortalıkta yoktu.
Her sorduğunda dayısı, “Bizim olan akideşle kaç ışık yılı yoldan gelecekle biliyon mu sen? Sabırlı ol biraz,” diyordu.
Olmaz böyle şey deyince, “Ni demek isdeepdurun baken sen?” diye kızıp; yüzüne tuhaf baktığında da, “Sen benim aklımı fıydırdımı sanıyosun zaar,” diye çıkışıyordu.
Dayısı oldum olası şakayı severdi. Ona yordu. Hem bu oyunun bir parçası olmanın ne zararı vardı ki?
İlk boğma rakı şişesini bitirmişlerdi, ikincisini açmak için uzandığında dayısı elini tuttu, “Hop bizimolan, akideşlere rakı kalmicek bu gidişle,” dediyse de “Hadi aç bari, keyfimizi tökezletmeyelim,” dedi, devam ettiler.
***
Akşam olmuş, güneş çekilmiş, hava kararmaya başlamıştı.
İyice kafayı bulmuşlardı.
Birden gözlerinin içine gelen bir ışıkla kendilerine geldiler.
Dayısı, heyecanla, “Hah işte, bizim akideşler geldi,” diye ayağa fırladı.
Işık gözlerini almıştı, geleni gideni görecek hali yoktu. Daha da ötesi iki şişe boğma rakıdan sonra ayakta durabilecek durumda da değildi.
Işık hüzmesinin arkasından bir adam fırlayıp, “Uyyy uşağum, nassun da?” diye bağırıp, dayısına sarıldı.
Öylesine şiddetle birbirlerine sarılmışlardı ki ikisi birden otların arasına yıkıldılar.
“Vay akideşim, hoş gelmişsin!”
Gelen adam, pardon uzaylı, ışık hüzmesinin sahibi aracın, yok Ufonun kaptanına manevra yaptırıp yanaşması için talimatlar yağdırmaya başladı.
“Sağlu gel; gel, gel; topla, düz gel!”
Karanlıktı, görmek zaten zordu. Sonunda olan oldu, Ufo, arabasının tamponuna çarptı.
“Hoppp, adami ezdun daaa!”
İçi gitmişti, ama misafire bunu hissettirmesi doğru değildi. Zaten arabanın bir sürü vuruğu vardı.
Araçtan, yok hayır Ufodan başkaları da inip, geldiler.
Dayısı hepsine tek tek sarılıp “Hoş gelmişsiniz akideşler” dedi.
Keyfi iyice yerine gelmişti.
“Biz de sizi bekleep duruduk akideşleee,. Hoş gelmisiniz, çok savolun. Pek özleevedimdi hepinizi gari, uzaklaada ciyerlerim gandil gibi yanıpdurudu.”
Bir ara fırsatını bulup, “Yahu dayı, bu senin asker arkadaşların nasıl konuşuyorlar? Bunlar Laz mı?” diye sordu.
“Bizimolan, askere sadece bizim gibi Egelile mi gidiyo sanıyosun? Bunla başka memleketin Ufolusu.”
İyice sarhoş olmuştu. Gelenlerin Ufolu mu, Laz mı olduğunu durup, düşünecek hali yoktu.
Ortaya bir ateş yakıp, rakıları açtılar.

"Haden muhabbet edem gali."
İki şişe, üç şişe, derken beş şişenin dibine vurdular.
***
Sabah uyandığında ağacın dibinde kıvrılmış buldu kendisini.
Dayısı arabanın arka koltuğunda uyanmış ona bakıyordu.
Ufoyla gelen, Lazlar gibi konuşan dayısının asker arkadaşları yoktu.
“Nerde dayı, senin asker arkadaşların?”
“Akideşlerin işleri vamış, erkenden gittiler.”
“Kim bilir kaç ışık yılı uzaktan geldiler? Biraz dinlenseydiler bari.”
Akşamın karanlığında gelip, sabahın köründe gitmişlerdi.
Arabasının tamponundaki vuruğun bıraktığı mavi boya izi olmasa inanmak mümkün değildi.

Adres soran yabancı ( Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı



  
Adres soran yabancı


Dedesi ile birlikte kasabanın pazarına gitmek için evden çıkmışlardı.
Daha sokağın başına gelmeden bir adam çıktı karşılarına.
“Birisinin evini soracaktım belki bilirsiniz?” dedi.
Dedesi merakla adamın yüzüne baktı.
“Ahmet Bey’in evi, kızıyla birlikte oturuyormuş. Zabıt katipliğinden emekli….”
Tam “Aaa o, benim dedem. İşte karşınızda diyecekken” dedesi “Kaç kaç Hatice teyzenin köpeği zincirinden kurtulmuş geliyor,” dedi.
Arkasına bakmadan korkuyla, koşmaya başladı.
Neden sonra arkasında köpek olmadığını anlayınca durdu.
Dedesi, eliyle adama evlerini tarif ediyordu.
Adam eve doğru yürümeye başlayınca, dedesi de yetişip yanına geldi.
“Dede, neden adama aradığın ev bizim evimiz demedin?”
“Evladım, sen bu adamı tanıyor musun?”
“Yok, tanımıyorum, kim?”
“Ben de tanımıyorum. İşte mesele bu…Ya herif, hırsız, uğursuz birisi ise? Ya bize bir kötülük yapmak için gelmişse?”
“Dede, senin düşmanın mı var ki?”
“Yok, ama tedbirli olmak lazım.”
Pazarda bir süre oyalandılar, alacaklarını alıp, eve döndüler.”
Adres soran adam oturma odasında koltuğa gömülmüş annesinin yaptığı kahveyi yudumluyordu.
Dönüp, “N’apcaz şimdi? Adam burada,” diye fısıldadı.
Dedesi, parmağını dudaklarına götürüp sus işareti yaptı.
Adam da onları görmüştü. Ayağa kalktı.
Meğer uzaktan hısımları olurmuş, yolu kasabaya düşünce annesi babası “Bir uğra da selamımızı söyle,” diye tembihlemiş.
Daha selam sabah faslı bitmeden “Yahu, amca seninle sokakta karşılaştığımızda kendini niye tanıtmadın da bana evi arattırdın?” diye sitem etti.
Dedesi, hazır cevaptı:
“Evladım, sen bana kimsin diye sormadın ki, oturduğumuz evi sordun; ben de tarif ettim.”

Himmet Emmi delirdi ( Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı



Himmet Emmi delirdi


Komşunun kızı, “Dedem delirdi. N’olur yardım edin,” diye ağlayarak gelince meraklanıp, heyecanlandık.
Pijamamın üstüne pantolonumu geçirdim; koşa, koşa gittik.
“N’oldu Himmet Emmi,” diye sordum.
“Bu memlekette adam yok oğlum,” dedi.
Kıza dönüp:
“Ne üzülüp, endişe ediyorsun yavrum. Deden yarım akıllıydı, şimdi aklı başına gelmiş. Sevinin,” dedim.
Sözümü daha bitiremeden Himmet Emmi, horoz gibi ötmeye başladı.
Biraz önce söylediklerimi yalana çıkaran tuhaf bir durum.
Sus, diyordum, ama susmuyor; hiç de yorulup sesini kesecek gibi görünmüyordu: Üürü de üürüüüüüü!
Sinir bozucu bir hal.
Onun pek çok deli hallerine şahit olmuştum, ama böylesini ilk defa görüyordum.
Şöyle diyorum olmuyor, böyle diyorum yine olmuyor; bir türlü susturamıyordum.
Yarım aklını da mı yitirmişti, ne?
Nerden aklıma geldiyse “Gel seninle bir rakı açıp, muhabbet edelim,” dedim. Hemen o an ötmeyi bırakıp, masaya yanıma oturdu.
Aklı yine yerine gelmişti. Öyle derin mevzulara girdi ki ben bile şaşırdım.
“Seni önümüzdeki seçimde muhtar yapalım,” dedim.
Güldü. Belli ki hoşuna gitmişti.
Önce evde başladık; şişeyi bitirince bakkaldan yenisini almak yerine meyhaneye gitmeye karar verdik.
Orada iyice kafayı bulunca ben yine memleketi kurtarmaya başladım. Bu huyumdan bir türlü vazgeçememiştim. Zaman zaten kötü, ama ben sarhoşum; hararetle konuşuyorum.
Himmet Emmi, beni ceketimin eteğinden çekiştiriyordu. O bile korkmuştu.
“Dur evlat, başımızı derde sokacaksın,” diyordu.
Neticede bir ara başımızı kaldırdığımızda komiseri masanın yanında, tepemizde dikilmiş bize bakarken gördük.
Meyhaneden biri bizi gammazlamıştı belli ki… Kim olduğunu anlamıştım, ama önemli değil.
Komiser:
“Hadi bakalım toparlanın, muhabbete karakolda devam edersiniz,” dedi.
Olmaz diyecek halimiz yok ya; komiser önde, biz arkada, ikimizin de kolunda birer polis karakolun yolunu tuttuk.
Karakolda komiser, “Devletimizin büyükleri hakkında ileri geri konuşuyormuşsunuz,” dedi.
“Haşa,” diye itiraz ettim.
“Sus, inkar etme! Gözümün önünde söylediklerine ben de şahit oldum,” dedi.
Doğruydu. Meyhanede başımıza dikildiğini geç fark etmiştik. Kim bilir neler söylemiştik o ara?
Himmet Emmi:
“Komserim, bu çocuk delirdi; kusuruna bakılmaz. Biraz kendine gelsin diye meyhaneye ben götürdüm,” dedi.
Ben birden bir horoz gibi, hem de has bir Denizli horozu gibi bütün gücümle ötmeye başladım: Üü ürüüü üüüü!
Komiser:
“Kessss!” diye bağırdı.
Susmadığımı görünce “Ulan hakkaten delirmişsin, beni de delirtmeden, sittirin gidin,” deyip, polislere bizi yaka paça kapının önüne koydurup, salıverdi.

Tarlaya ekti biber ( Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı




Tarlaya ekti biber

Sonunda Dombaycıların Osman isyan etti; sesini de yükselterek karısına:
“Yav hatun, bu biberlerin nesi çüke benziyor? Sen hayatında böyle çük gördün mü?”
Karısının yüzü kızardı, morardı; sonra da bağıra çağıra ağlamaya başladı; içeri odaya kaçtı.
Anlamıştı söylenmeyecek bir laf ettiğini, karısı “Ben çük uzmanı mıyım dangalak herif? Çok gördüysen sen anlat,” dese ne cevap verecekti?
“Herif, bizi el aleme rezil ettin. Çek git, gözüm seni görmesin,” diye bağırdı içeri odadan.
“Bak kadın, biberleri toplayalım nasıl para edecek göreceksin. Bizim biberlerin verimini, kazancını gören diğer köylüler de bu biberden ekecekler. Bütün kasaba para yüzü görecek. Biber kasabanın sembolü olacak, girişine de heykeli dikilecek.”
Karısı daha sesli ağlamaya başladı.
“Abovvv! Tuh herif, sen hepten rezilmişsin. Heykeli dikilecekmiş. Ah anacım, babacım siz beni ne biçim bir adama vermişsiniz?”
Biberin şeklini, şemalini düşününce kasabanın girişine heykelinin dikilmesinin uygun olmayacağını kendisi de anladı. Ağzını tutamayıp, böyle bir laf ederek çam devirmişti. Ama yine de karısının bu kadar tepki göstermesini haklı bulmuyordu.
***
Fazla üstelemedi. Faydası yoktu. Çarşıya, kahveye de gidemezdi. Tarlaya da gitmedi. Kendisini köyün yukarısındaki tepelere vurdu.
Aklına geldikçe bu biber tohumlarını alıp, ekmesi fikrini veren yeğenine sövdü, saydı. Tavsiyesine uyup, altmış dönüme yakın tarlasına yeğeninin Hollanda’dan getirdiği tohumları kullanıp, “Tayland Biberi” ekmişti. Tarlasına bu iş için özel bir damlama sistemi kurup dünyanın masrafına girip, borçlanmıştı. Başlangıçta bir şey anlamamıştı, ama biberler yetişip, ortaya çıkınca gören komşular şeklinin çüke benzediği dedikodusunu hızla yaymıştı.
Kıskançlıktan uydurmuşlardı kesin.
Akşama kadar dolaştı.
Hava kararınca karısı onu merak edip, bulması için yeğenini yolladı.
Yeğeni, motosikletine atlayıp, dağ tepe dolaştıktan sonra yüksek bir tepeden gözlerini ovadaki biber tarlasına dikmiş Osman’ı buldu.
Çekine çekine yanına gitti.
“Emmi, karnın acıkmıştır,” dedi. Yanında sefer tasında getirdiği yemeği uzattı.
“Yengem o haltı yiyen adam birkaç gün gözüme gözükmesin, diyor. İstersen gel bize gidelim.”
Dombaycıların Osman, başını salladı.
 “Of be oğlum, ne ettim de senin aklına uydum? Efendim, çok kaliteli, bereketli bir ürünmüş; çok para kazanacakmışım. Eksik olsun.”
“Emmi, biliyorum bana kızgınsın, ama şu dedikoduları yapanlar valla kıskançlıktan öyle konuşuyorlar. İnan bana.”
“Git oğlum işine yaaa!” Eline geçirdiği taşı ovaya doğru fırlattı. “Ahalinin diline düşeceğine bok kuyusuna düş, boğul daha evla be,” dedi.
Yeğeni belki biraz teselli olur diye ilgisiz bir laf yumurtladı:
“Emmi, biberler sünnetli bir kere.”
“Delirtme oğlum, biberin sünnetlisi mi olurmuş!”
Bir süre konuşmadılar.
“Biber tatlı mımış bari oğlum?”
“Bilmiyorum be emmi, bi tat istersen.”
“Sen tat lan ahlaksız. Senin ağzına yakışır.”

***
Birkaç gün ortalıklarda gözükmedi. Merakından geceleri gizlice tarlasına gidip, biberleri kontrol etti.
Biberler, iyice büyümüşlerdi. Çekine çekine tadına da baktı. Biberler lezzetliydi. Aslında verim de iyiydi. Evirdi, çevirdi; şekillerine baktı.
“Halt yemişsiniz lan köpoğluları! Biberler çüke benziyormuş güya. Yalancı, sahtekarlar, ulan sizin, hiçbirinizin bu kadar büyük çükünüz var mı ki?”
Şu dedikodular olmasa çok para kazanmak gerçekten iş değildi.
Bir hafta daha geçti. Biberler toplanmasa tarlada çürüyeceklerdi.
Bir akşam yeğeni, “Emmi, bu iş seni çok sıktı, biliyom, ama hele bi dinle,” dedi. “Bi Alman taze sebze ithalatçısının mubayaacısı biberi tamamını uygun fiyatla almak istiyo, istersen verem de kurtulalım.”
“Verelim oğlum, verelim.”
İki gün sonra mubayaacı içi mevsimlik işçilerle dolu kamyonları tarlaya yanaştırdı. Bir günde bütün biberleri toplayıp gittiler.
Dombaycıların Osman, sevindi, derin bir nefes aldı. Üzerinden bir yük kalkmıştı.
***
Hikaye böyle mutlu bir sonla bitti sanıyorsunuz değil mi?
Öyle olmadı.
Bir zaman sonra Osman’ın kapısına avansını da vermek üzere yeni siparişler vermek isteyen yeni alıcılar dayandı. O kadarla kalsa iyi, işin karlı olduğunu gören, arkasından çekiştiren, dedikodu yapan kasabalılar da “Sen bir kenara tohumlarından saklamışsındır. Bize de ver bir hele,” diye ricacı oldular.