26 March 2023

Şoför muavini / Öykü

 


Şoför muavini

 

 

Şoför muavinliği basit bir iş gibi görünüyor, ama değil, ayrıca yorucu.

Süleyman, tam şöyle en arka taraftaki boş koltuğa oturup, bir nefes alıp, dinlenmeye niyetlenirken hooop ihtiyaç molası.

Sesini, nefesini ayarlayıp otobüsün mikrofonundan anons yapıyor:

“Değerli yolcularımız, aracımız yirmi dakikalık ihtiyaç molası verecektir. Hareket saatinde yerlerinizi almanız önemli rica olunur.”

Hata yapmadan anons yaptığı için gururlanıyor.

Mikrofonun ekosunu da iyi ayarlamıştı bu sefer.

Eskilerde olduğu gibi “Çaylar şirketten, müessesemizin ikramıdır,”  demeyi de çok isterdi, ama artık malum ekonomik nedenlerle olamıyor.

Otobüs park ediyor.

Yolcular tuvalet sırasında önlerde olabilmek için koşturuyorlar.

Bir kısmı da  hemen cebindeki sigara paketine, çakmağına davranıyor.

Bazılarının ayakları uyuşmuş, sarsak adımlarla yürüyüp kendilerine gelmeye çalışıyorlar.

Bir delikanlı, ön koltuklarda oturan gözüne kestirdiği bir kıza yanaşıp, cesaretini toplayıp, “Siz de mi İzmir’e gidiyorsunuz?” diye soruyor.

Kız:

“Sömestr tatili için eve gidiyorum,” diye cevap veriyor.

Oğlan:

“Anladım,” diyor.

Neyi anladığı belli değil. “İzmir’e mi gidiyorsunuz?” diye sormuştu, kız, “Eve gidiyorum,” demişti. Yani kızın ailesi İzmir’de mi yaşıyordu? Bunu mu anlamak lazım?

Neyse, maksat hasıl olmuş, kızla oğlan aralarındaki barikatı yıkıp konuşmaya başlamışlardı.

Süleyman, elindeki tazyikli su fışkırtan hortumu otobüsün ön camına tutuyor.

Cam yolda çarpıp yapışan, uçuşan sinek, böcek ölüleriyle dolu.

Sonra içeriye içme suyu takviyesi yapıyor.

İhtiyar bir adam yanaşıp, “Balıkesir’e daha çok var mı delikanlı?” diye soruyor. “Bak ha, sakın unutma, beni orada indireceksiniz.”

“Tamam abi, zaten yolcumuz var, garaja gireceğiz,” diyor.

Birden 16 numarada oturan “Bana Akhisar’da haber ver evladım,”  diyen yaşlı kadın aklına geliyor.

“Unutmamam lazım,.. unutmamam lazım,” diye içinden tekrarlıyor.

Mola bitiminde kaptan şoför otobüse binip kontağı çeviriyor.

Direksiyonda kaptanların kralı, yılların tecrübeli şoförü Kazım abi var. İlk defa onunla göreve çıkıyor. İkinci şoför de tecrübeli. Onun adı da Zülküf.

İyi, tecrübeli otobüs şoförünün ayağı ikide bir gaza, frene, sonra debriyaja gitmez. Yol iyi, araç da bakımlı ise otobüs asfaltta yağ gibi kayar, gider. Bunlar öyle şoförler işte.

Süleyman, ön koltuktan başlayarak arkaya doğru yolcuları sayıyor, sonra Kazım kaptana doğru “Tamam abi,” diye sesleniyor.

Niyeti su, çay, kahve servisi yaptıktan sonra en arkaya geçip dinlenmek, ama oraya şimdi de ikinci şoför Zülküf uzanmış.

İşini bitirdikten sonra en arkanın önündeki boş koltuklardan birine oturuyor.

Zülküf kaptan, gözlerini aralayıp, “Seninle daha önce birlikte sefer yapmış mıydık delikanlı?” diye soruyor.

“Bir defa yaptık diye hatırlıyorum abi.”

“Çok oldu mu işe başlayalı?”

“Altı ayı geçti.”

“Daha yenisin. Şoförlüğün var mı?”

“Küçük araç ehliyetim var. Babamın bir kamyoneti var. Dükkana mal taşımak için kullanıyor. Ara sıra ona yardım olsun diye ben kullanıyorum.”

“Anladım.”

“Aslında ben coğrafya öğretmeniyim atamam iki senedir çıkmayınca, dayanamadım; bu işi buldum, çalışıyorum. Parası biraz az, ama çaresi yok.”

“Vay, coğrafyacısın öyle mi? O zaman sen İzmir’in hangi eylem ve boylamda olduğunu bilirsin.”

“Ee, yani…”

“İstanbul-İzmir arasında hangi şehirlerden, kasabalardan geçtiğimizi de…”

Güldü.

“Bak, sen genç bir delikanlısın bilmeyebilirsin, eskiden Yugoslavya ve Çekoslovakya diye devletler vardı bilir misin?”

“Bilirim. Okuduk bunları. Ama bu daha çok tarih öğretmenliğinin konuları arasında.”

Meğer Zülküf abi, Boşnak’mış. Yani Yugoslavya göçmeni.

Zülküf kaptan, eliyle yaklaşmasını işaret ediyor. Elini ağzına siper ederek Süleyman’ın kulağına “Bak, çaktırma, Kazım abinin karısı kaçmış. Adamcağız çok dertli. Dikkatli ol. Onu kızdıracak, üzecek bir harekette bulunma,” diyor.

“Tamam abi.”

16. Koltuktaki teyze uyuyor.

“Unutmamam lazım,” diye içinden yeniden tekrarlıyor.

Yolculardan biri ortalarda oturan birini işaret ediyor. O tarafa doğru gidiyor. Adam horluyor. Hem de ne horlama! Motorun gürültüsünü bile bastıracak neredeyse.

Şikayetçi yolcu, dürtüp uyandır gibisinden işaret ediyor.

Çekiniyor. Tereddüt ediyor. Ama yapması lazım.

Zülküf kaptandan destek alabilir miyim diye arka tarafa bakıyor. O ise gözlerini yeniden kapatmış, uyuyor.

Horlayan yolcu kendi yaşlarında bir genç. Efendiden birine benziyor. Ama ne olur, ne olmaz…

Hafifçe omuzuna dokunuyor. Genç delikanlı, gözlerini aralayıp, şaşkın şaşkın bakınıyor. Durumu anlayıp, mahçubiyetle gülümsüyor.

Süleyman:

“Boksör müsünüz?” diye soruyor.

Delikanlı:

“Yooo!” diyor.

“Peki, ya judocu veya karateci falan mısınız?” diye soruyor.

Çocuk sorulara anlam veremiyor:

“Hayır efendim, nereden çıktı?”

“İyi de, o zaman ne cesaretle horluyorsun, kardeşim?”

Genç delikanlı, karşısında gülen Süleyman’a bakıp, espiriyi tam anlamasa bile o da gülüyor.

En arka koltuktaki ikinci şoför uyanmış ön tarafa kaptan şoförün yanına giderken “Bize birer kahve yap ta içelim,” diyor.

Kahveleri verdikten sonra arka taraftaki ikinci şoförden boşalan yere geçiyor.

Çok yorulmuştu.

Bu yorgunluğa dayanmak mümkün mü?

Hemencecik dalıp gitmişti.

Gözlerini açıp camdan dışarı baktığında Akhisar’ı çoktan geçtiklerini, Manisa’ya vardıklarını anlıyor.

16. koltukta oturan yaşlı kadın aklına geliyor. Eyvah ki, eyvah!

Kadın hala uyuyor.

Yerinden fırlayıp kaptan şoförün yanına gidiyor. Durumu anlatıyor.

Kazım Kaptan, “Hay aptal oğlum, hay aptal oğlum!” diye söyleniyor.

İkinci şoför:

“Dönelim bari,” diyor.

Kaptan şoför, anlamsız anlamsız ona bakıyor.

“Yahu, herkes uyuyor zaten, kimse anlamaz.”

Sessizlik oluyor.

Süleyman, “Abi, evet, herkes uyuyor,” diyor.

Kazım Kaptan, yolu kontrol ederek manevra yapıp, geri dönüyor.

Akhisar’a geri geliyorlar.

Süleyman, yaşlı kadının yanına gidip, sessizce uyandırıyor.

“Teyze Akhisar’a geldik,” diyor. “Bagajınız var mıydı? Hangi tarafta?”

Kadın, “Ah yavrum, teşekkür ederim,” diyor. Ayağının dibindeki çantasına uzanıp bir ilaç kutusu çıkarıp, “Doktor günde üç tane içeceksin dedi. Birini otobüse binmeden önce içmiştim. Kızım diğerini otobüs Akhisar’a varınca içeceksin, sakın unutma anneciğim demişti. Hadi bana bir bardak su getir de ilacımı içeyim.”

Kadının inmeyeceğini öğrenince şaşkınlaşmış suratıyla gidip, şoförlere durumu anlatıyor.

Önce kızıyorlar, ancak sonra olayın komikliğinden dayanamayıp hep birlikte kahkahalarını salıveriyorlar.

Süleyman, gidip bir şişe su götürüyor kadına.

Birer kahve daha yapıyor kaptanlara.

Manisa’ya kadar durup durup, yeniden hatırlayıp gülüyorlar.

Zülküf kaptan, “Peki, orta sırada oturan delikanlıyı uyandırıp, ne söylemiştin ona?” diye soruyor.

Süleyman, orta sırada oturan delikanlıya baktı. Yine uyuyordu, ama bu defa horlamadan.

Onunla ne konuştuklarını söyledi kaptanlara, sonra yakın zamanda başından geçen başka bir olayı anlatmaya başladı:

“Abi, belki siz de duymuşsunuzdur; bir defasında başka kaptan abilerle, Yılmaz abi ve Mükremin kaptanla görevdeydik. Yine böyle horlayan bir yolcu vardı otobüste. Gittim, nezaketle adamı uyandırdım. Adam gözlerini açtı, kötü kötü baktı. Çeneme bir yumruk çaktı. Bir de öbür eliyle suratıma tokadı yapıştırdı. Şaşırmıştım. Görevim icabı adamı kibar bir şekilde uyandırmıştım. Arkadan Yılmaz abi, olayı gördü koşturarak yanımıza geldi. Herif ona da iki yumruk çakıp, devre dışı bıraktı. Mükremin kaptan da olayı fark etmişti. Otobüsü sağa çekip, durdurdu, yanımıza geldi. O da iki üç yumrukla heriften nasibini aldı. Bütün yolcular uyanmış, dehşetle bizi izliyorlardı. Adam azgın bir boğa gibiydi. Başa çıkılabilecek gibi değildi. Tırstık, vazgeçtik herifle uğraşmaktan. Adam, bizim halimize gülüp, pis pis sırıttı; ‘Benim adım Cengiz, boksörüm; bu vesileyle tanışmış olduk,’ dedi. Koltuğuna oturup, yayıldı, sanki hiçbir şey olmamış gibi yeniden uyumaya başladı. Biz de çaresiz, adama bulaşmamaya karar verip yola devam ettik.”

Kazım kaptanla, ikinci şoför Zülküf kaptan yine gülme krizine yakalandılar.

Maceralı, ama aslında eğlenceli bir başka yolculuğun nerdeyse sonuna gelmişlerdi.

Gün yavaş yavaş ağarıyordu. Aşağılarda güzel İzmir’in ışıkları gözükmeye başlamıştı.

 

25 March 2023

Uçan baloncu aşık olursa / Kısa öykü

 

 

Uçan baloncu aşık olursa

 

 

Rıza, Ayşe’yi babasından istedi.

Babası Ayşe’yi Rıza’ya vermedi.

“Neden?” diye sordu.

Cevap kısaydı:

“Senin aileni geçindirebilecek düzgün bir işin yok, oğlum.”

Rıza, sokaklarda uçan balon satıyordu. Kazancı kendisine yetiyordu, ama aile geçindirmek başka bir şeydi. Hele bir de çocuklar olunca…

Üzüntüsünden yemekten içmekten kesildi…

Zaten kara, kuru, ufacık bir adamdı; iyice zayıfladı, bir deri, bir kemik kaldı.

Sıkı bir rüzgar esse savrulup gidecekti neredeyse. Öyle de oldu zaten.

Toptancıdan balonları almış, sokağa çıkmıştı ki hava birden bozdu; şiddetli bir rüzgar esmeye başladı.

Rıza’nın ağırlığı balonları zaptetmeye yetmedi, ayakları yerden kesildi.

Bereket versin etraftakiler çabuk farkettiler, koşup ayaklarından yakalayıp, asılıp, kurtardılar.

Yoksa balonlarla beraber havalanıp gidecekti zavallı Rıza.

Horoz / Kısa öykü

 


 

Horoz

 

“Senin horozun çok ötüyo be akideş.”

“Seninki ötme mi?”

“Benimki seninki gibi ötmeyo. Kes, afiyetle ye onu. Senin bu horoz yüzünden çoluk çocuk uyku muyku uyuyamaz olduk.”

“Aboovvv! Verdiği akla bak hele.”

***

“Kafayı sıyırmış bizim komşu,” diye anlattı Halit amca karısına bu olayı.

“Hiç horoz öttü diye bir mevzu olur mu? Horoz bu, tabii ki de öter.

Horoz öter. Kuşlar dallarda cıvıldaşır. Sonra mevsimi gelir cırcır böcekleri çıkar ortaya.”

Karısı terasta çiçekleri sularken, çayı elinde iskemleye çökmüş anlatıyordu:

“Dalgalar kıyıyı döver. Çocuklar bahçelerde oynaşır. Rüzgar pencerenin pancurlarını sallayıp tangırdatır.”

“Bey, elin değdiğinde şu tuvaletin kapı menteşelerini yağlayıver. Gece tuvalete gidince fena gıcırdıyor. Çocuklar uyanıyor.”

“Tamam hanım,” diye cevap verip, devam etti:

“Yağmur damlaları camlara şıpır şıpır dökülür.”

O sırada Sarı Mustafa kamyonetiyle yoldan tozları kaldırmış geçerken korna çalıp selamladı.

“Mustafa arabasının kornasını çalar. Hayat böle. Bunlarsız olu mu hiç?”

“İyi dersin, doğru dersin bey.”

“Bizim komşu tırlatmış, senin onun karısına bir ara tembihleyiver de, konuşsun aklını başına toplasın.”

***

Halit amca, bahçeye çıkınca yine komşusuyla burun buruna geldi.

“Bak komşu sen kesmezsen ben kesecem horozunu ona göre.”

“Vay be akideş, kes bakalım da görem. Ben de seninkini keserim.”

***

Allahın işi, çok geçmedi, kendi horozu eceli gelip ölünce komşusu iyice çekilmez hale gelip, abuk sabuk konuşmaya başlamıştı:

“Ölecek horoz ölmez de benim horozum ölür, allahım adaletin bu mu!?”

***

Bir sabah kalkıp bir baktı horozu bahçede yoktu. Bu deli komşu horozumu kesmiş olmasın diye endişelendi haliyle.

Bütün bahçeyi aradı, taradı yoktu.

Yola, karşı tarlaya baktı yoktu.

Komşunun bahçesiyle aralarındaki çite usulca yanaşıp bakınca bir de ne görsün? Horozu çitten karşı bahçeye atlamış, komşunun tavuklarından birini yakalayıp üstüne çıkmamış mı?

Eyvah ki, ne eyvah!!!

Şimdi bir başka maraza çıkacaktı komşusuyla aralarında.

“Komşu, hayırlı sabahlar olsun.”

Halit amca, irkilip, sesin geldiği tarafa başını çevirip, baktı. Komşusu açık bir üst kat penceresinin pervazına oturmuş, atlet, pijama, elinde sigara, keyifle sırıtıyordu.

“Yahu ben, senin bu horoza kızıyodum, ama pek yaman bir şeymiş meğer. Senin tavukların işini bitirip, çitten atlayıp bizim bahçeye geldi, şimdi benim tavukları hallediyor. Müsaaden va d’il mi?”

Şaşırmıştı.

“Estağfurullah, ne demek.”

Zurnacıların Hüseyin / Kısa öykü

 


 

Zurnacıların Hüseyin

 

 

“Zurnacıların Hüseyin de zurnacı oluvemiş gari.”

“Abov, bi o eksikti zate.”

Senelerce devlet kapısında memurluk yapıp emekli olduktan sonra Zurnacıların Hüseyin de babasının, abisinin mesleğine merak sarmıştı.

Çalsındı çalmasına, ama bir iki gün, sabahın erken saatlerinden akşamın körüne kadar evde, bahçede zıttırı düttürü zurnasını öttürmeye başlayınca başta kırk yıllık karısı olmak üzere bütün komşular şikayet etmeye başladı.

Karısı zurnanın neden olduğu yüksek sesten rahatsız oluyordu. Uyarılarına rağmen evde çalmaya devam ettiği için çok kızdı.

Sonunda dayanamadı, isyan etti; kavga gürültü derken Hüseyin’e ceza kesti:

“Git zurnanı kırk gün dağlarda çal, ancak seni o şekilde affederim" deyip evi terk etti; küçük bir çıkınla Manisa’daki anasının yanına gitti.

Kaynanası vaktiyle annesini, babasını dinlemeyip Hüseyin’e varan kızını iki gözü iki çeşme birden karşısında görünce “Abov, kızını boş bırakırsan, ya davulcuya, ya zurnacıya kaçar, derlerdi de inanmazdım,” demiş.

Bu laf Hüseyin’in kulağına gidince daha ağırına gitti.

Cezasına razıydı.

Gün ağarınca kümesteki tavukları yemleyip zurnası koltuğunun altında karşıdaki dağın yolunu tuttu.

Jandarmadan izin alarak dağın yamacında bir ağacın gölgesine sığınıp çalmaya başladı. Bu izin işin formalitesi idi. Neme lazım, etraf biraz karışık terörist falan zannetmesinler diye önden haber vermişti.

Çayıra yayılmış otlayan hayvanlar huzursuz olup, kaçışınca çobanlar taşla Hüseyin’i kovaladılar, o da kaçıp daha da yukarılara çıktı.

Dağda, her şeyden ve herkesten uzakta bütün ovayı gören kocaman bir kaya seçti kendisine, üstüne tünedi. Başladı zurnasını öttürmeye.

Her gün böyle… Akşama kadar öttürüp, gün batıp hava kararınca eve dönmeye başladı.

Söyleyenler abartmadıysa rüzgarlı havalarda ta Zeytinliova’dan bile duyuluyormuş zurnasının sesi.

"Müzisyen bir aileden geliyorum. Babam, abim zurnacıydı. Zurna çalmayı ben de çok seviyorum. Hatta bazen çalarken duygulanıp gözlerimden yaşlar geldiği oluyor,” diyen, dağda gündüzleri zurna çalan, geceleri ise evine dönen Hüseyin, kırk günün sonunda eşinin kendisini affetmesi beklentisiyle, ”Affederse kendisine teşekkür edeceğim, ama affetmezse dağlarda çalmaya devam edeceğim,” dedi.

Neyse ki filmin sonu yine mutlu bitti.

Karısı kırk gün dolmadan cezasının yarısı bitmeden geri döndü, ama bir şartla eğer zurna çalmak istiyorsa yine dağın tepesine gidip orada çalacaktı.

19 March 2023

Kendini arayan adam / Kısa öykü

 



Kendini arayan adam

 

Çok içip, işin bokunu çıkarınca işte böyle oluyor.

Evde boğma rakım var deyince Ahmetlerin evinde toplanmışlardı.

Yiyip içip rakı şişesinin dibine vurdular. Bir başkasını açtılar. O da bitti.

Hasan, “Akideşler ben bi koşu bizim eve gidip benim rakıyı getireyim,” diye çıktı.

Yılmaz, “Ben de evdeki şarabı getireyim,” diye çıktı.

Evde Zurnacıların Hüseyin ile Ali kalmıştı. İkisi de çoktan küfelik olmuştu.

Hüseyin de “Ben de bizim eve gidip bi bakayım az da olsa bir şeyler bulurum,” dedi.

Sallana sallana kapıya doğru yürüdü.

Onun durumunu gören Ali, “Hüseyin abi, emin misin? Gitme otur istersen.”

Hüseyin dinlemedi. Dinlemedi, ama ayakta zor duracak haldeydi. Karanlıkta kayboldu.

Hepsi ellerindeki şişelerle geri dönüp yeniden sofraya oturduklarında Hüseyin’in olmadığını fark ettiler.

“Nerde Hüseyin?”

Ali, “Eve gidip ben de bir şeyler getireyim diye çıktı. Otur abi, sarhoşsun bu halde gidemezsin dediysem de dinlemedi,” dedi.

“Yahu başına bir şey gelmiş olmasın?”

“Bi evine gidip bakalım.”

Zurnacıların Hüseyin’in evine gittiler, ama evde yoktu. Evin etrafını dolandılar yoktu. Ormanın içine doğru seslendiler yoktu.

“Ula adam sarhoş, bi de hasta. Bir şey olmasın.”

Biraz daha arandılar. Bulamadılar.

Ahmet, “Ben merak etmeye başladım akideşler, candarmaya haber verelim,” dedi.

 

***

Gözlerini açtığında zifiri karanlık vardı. Ayağa kalkıp zorlukla yürüdü. Aşağıda orman içinde elinde fenerlerle yürüyen bir grubu fark etti. Onlara doğru yürüdü, yola indi.

Askerlerden ve birkaç köylüden oluşan grup yanından geçerken yanından geçen bir jandarma erine “Hayırdır birader, terörist mi va mış?” diye sordu.

“Yok dayı, bir adam kaybolmuş, onu arıyoruz,” dedi.

O da gruba katıldı. Ola ki bir hayrı dokunurdu.

Saatlerce orman içinde, patikalarda yürüyüp adamı aradılar.

Bol pırpırlı başçavuş ara sıra elindeki megafonla “Hüseyin! Hüseyin!” diye bağırıyordu.

Sonra bir cevap gelecek mi diye sessizce bekliyorlar, sonra yola devam ediyorlardı.

Arama grubu yorulmaya, ümidini kesmeye başlamıştı.

Başçavuş, yine megafonu ağzına götürüp:

“Hüseyin Görgülü!” diye bağırdı.

Grup, bir cevap gelecek mi diye yine sessizce beklerken arkalardan “Zurnacıların Hüseyin, “Burda!” diye seslendi.

Başçavuş, sesin geldiği yöne doğru döndü, “Şaka mı bu birader?”

“Yo komutanım, sen Hüseyin Görgülü diye seslendin, ben burdayım dedim.”

“Senin adın ne?”

“Hüseyin,”

“Soyadın?”

“Görgülü.”

“Şaka değil d’il mi?”

“Estağfurullah komutanım.”

“Peki, nerden bileceğiz senin Hüseyin Görgülü olduğunu?”

Zurnacıların Hüseyin, boynunu büktü.

“Be adam, biz saatlerdir gördüğün bunca adamla seni arıyoruz. Sen de bizimle berabersin. Niye boşuna aramayın o adam benim demiyorsun?”

“Komutanım bana bir adam kaybolmuş, onu arıyoruz dediler; bir yardımım olur diye ben de size katıldım. Nerden bilebilirdim ki beni aradığınızı?”

“Megafonla bağırıyoruz ya!”

“Ama Hüseyin diye bağırıyorsunuz komutanım. Bizim buralarda belki bin tane Hüseyin vardır.”

Komutan çok öfkelenmişti, ama sesini çıkarmadı.

19 November 2022

Savaş ve Barış

 


Savaş ve Barış

 

Bu öykünün başlığına bakıp, Tolstoy’un ünlü romanı “Savaş ve Barış” ile ilgili olduğunu zannedeceksiniz belki. Ama değil.

Kasabada yaşayan Haşmet amcanın beş çocuğundan ikisinin isimleri bunlar.

Yahu, bir anne-baba çocuklarına böyle birbiriyle çelişen isimler koyar mı diye itiraz edeceksiniz. Ama oluyor işte.

Haşmet amca, bıkıp usanmadan her sorana anlatırdı:

“Büyük oğlum Savaş,1 Eylül 1939'da Almanya'nın Polonya'yı istila ettiği, İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı gün doğmuştu. Tesadüf bu ya, küçük oğlum Barış da savaşın bittiği, Amerika’nın Japonya’ya atom bombası attığı14 Ağustos 1945'te doğmuştu. Olay bu,” derdi.

İkinci Dünya Savaşı Birinci Dünya Savaşı'nın çıkışından 25 yıl sonra başlamıştı.

Tesadüfün bu kadarı olmaz diyeceksiniz, ama Haşmet amca da Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı gün, 28 Temmuz 1914 tarihinde doğmuştu. Ve ilk oğlu Savaş, diğer büyük savaşın başladığı 25 sene sonra o yeni evli, gencecik bir delikanlıyken doğmuştu.

Zehra teyze:

“Abovvv,!!! Yeterin gari her doğan çocuğuma bu isimleri koma. Bıktım bu savaşlardan, barışlardan. Benim halim mi va ki her savaşta, barışta çocuk doğuram.“

Savaş, ortaokuldan sonra okula devam etmedi. Babası gibi çiftçilik yapıyordu.

Barış, Ankara’da okumaya gitti. Hukuk okudu, avukat oldu. O yılların olana bitene kayıtsız kalmayan gençleri gibi gençlik hareketine katıldı. Adını 68’lilerin arasına yazdırdı. Siyasi tavrı ve eylemleri nedeniyle başı sık sık derde girdi. Sonra kasabaya dönüp bir taşra avukatı oldu. Düşünce itibariyle kuşkusuz bütün haksız savaşlara karşıydı. Abisine değil tabii. Çok sever, sayardı onu.

Buna rağmen Barış’ın, ismiyle uygun olan sakin, mülayim bir kişiliği vardı.

Savaş da kardeşi gibi haksızlıklara dayanamazdı, ancak nispeten daha hırçındı. Kafası atınca sık sık hır gür çıkarırdı ve içince ileri geri konuşurdu.

Bir iki kere devlet büyüklerine hakaretten içeri girip, çıkmışlığı vardı. Her seferinde avukatı kardeşi Barış idi.

Yine içerideydi.

***

Zehra teyze

“Ayyy savaş çıkmış!” diye koşa koşa geldi

Kızlar sevindi birbirlerine sarıldılar.

“Ayyy ne seviniyosunuz, böyle şeye sevinilir mi?”

“Abla Savaş abim içerden çıkmış demedin mi?”

“Yok, be kız Rusya ile Ukrayna arasında savaş çıkmış,” dedi.


04 November 2022

Moskova Devlet Dil Üniversitesi (MGLU)'nde yazar Mehmet Hakkı Yazıcı ile buluşma

 


Moskova Devlet Dil Üniversitesi (MGLU)'nde Türk yazar Mehmet Hakkı Yazıcı ile izleyicilerin de aktif olarak katıldığı yaratıcı bir buluşma gerçekleştirildi.

4 Ekim 2022

Haberin linki: https://linguanet.ru/ob-universitete/news/?ELEMENT_ID=11573&sphrase_id=573556

 

28 Eylül'de MGLU Türk Dili ve Kültürü Merkezi ve Karşılaştırmalı Edebiyat ve Sanatsal Antropoloji Laboratuvarı (LitVedLab) LitClub desteğiyle yürütülen "Çeviri Ortamı" eğitim projesi kapsamında üniversitede Türk yazar Mehmet Hakkı Yazıcı ile bir toplantı düzenlendi.

Türk yazarın adı MGLU için de önemlidir, çünkü bir oryantalist-Türkolog olan, Tercüme Fakültesi Şark Dilleri Bölümü'nde Türk Dili ve Kültürü kıdemli öğretim görevlisi ve Merkez Müdürü olan Mihail Şarov tarafından öyküleri çevrilerek Yabancı Edebiyat Dergisi (Иностранная литература)’nde yayınlanmıştır.

Çeviri Fakültesi’nin Dekanı ve Çeviri Ortamı projesinin ideolojik esin kaynağı Yekaterina Pokholkova'nın yaptığı açış konuşmasının ardından, Mikhail Şarov, çeviri çalışmalarının nasıl gittiğinden bahsetti ve ayrıca yazarın eserlerinin ana özelliklerine değindi.

Ve tabii ki Sayın Yazıcı, MGLU öğrencileriyle bizzat konuştu. Kendisi, çalışmaları ve sanat hakkındaki görüşlerini ve ayrıca klasik Rus edebiyatının, özellikle Anton Çehov'un çalışmalarının kendi yaratıcı oluşumu üzerindeki etkisi hakkında konuştu. Toplantının çalışma dili Türkçeydi, dil desteği Tercüme Fakültesi Türkçe Bölümü mezunu, öğretmen ve simultane tercüman Aleksandr Sargsyan tarafından sağlandı. Türk şubesinin bir başka mezunu Yekaterina Zharova ise etkinliğin moderatörlüğünü yaptı.

Toplantının sonunda, LitVedLab genç araştırma görevlisi Milica Nikolic tarafından bir tartışma bölümü düzenlendi. MGLU öğrencileri on iki yıldır başkentte yaşayan konuğa yazarın edebi eserleri, Moskova ve Moskovalılar hakkındaki izlenimleriyle ilgili çok sayıda soru sordular. En ilginç soruyu soran izleyiciye Yabancı Edebiyat Dergisi (Иностранная литература)’nin Ağustos sayısı armağan edildi.





23 October 2022

Para pul olmuş meğer

 



Para pul olmuş meğer

 

M. Hakkı Yazıcı

mhyazici@gmail.com

 

 

“Ulan oğlum, bu kadar da mı salaksın yani, sen artık!”

Çaycı Burhan, Sultanhamam’da Tuhafiyeciler Çarşısı’ndaki çay ocağını oğluna emanet edip, fındığını toplamak için memleketine gidip, dönmüştü.

Döndüğünde karşılaştığı manzarayı görünce de emanet ettiğine edeceğine pişman olmuştu.

Yanında büyük ablasının kocası banka emeklisi Ragıp eniştesi vardı.

“Enişte bu heriften adam olur mu?”

“Sakin ol evladım, delikanlı çocuğa bu kadar yüklenmek doğru değil.”

Burhan, memlekete gitmeden önce toptancısından aldığı çay markası kutularının  neredeyse tamamının olduğu gibi rafta durduğunu görünce deliye dönmüştü..

Bunlar para demekti.

Halbuki normal zamanda böyle miydi?

Çay markalarını çarşı komşusu müşterilerine yüz, yüz elli adet, artık onların tiryakilik derecesine, gelen misafirlerinin çokluğuna göre bazen iki yüz, üç yüz adet peşin verir, içilen çayların, kahvelerin karşılığında markalarını geri toplardı.

Çay, kahve trafiği olağan bir şekilde devam etmiş, karşılığında markalar toplanmış, ama yeni marka alma neredeyse yarı yarıya düşmüştü.

İş başa düştü deyip, yeni demlenmiş çayları iki tepsiye sıralayıp bir eline bir askıyı, diğer eline diğer askıyı aldı. Koltuğunun altına sıkıştırdığı bir marka kutusuyla askıları sallaya sallaya müşterilerinin dükkanlarını, ofislerini dolaşmaya başladı.

Askılarda çay kalmadı. Hepsini dağıttı. Ancak hiç kimse yeni marka almadı.

“Sağol bizim kifayetli markamız var,” dedi çoğu.

Çay ocağına döndükten sonra bir kenara oturup hesap çıkarmaya çalıştı. Oğlu, bir köşeye sinmiş ona bakıyordu.

Aklı karışmıştı. Bu kadar çay sattıysak, bu kadar marka dönmesi lazım… Ama öyle değil.

Eeee!!??

Deli olmak işten değil.

“Ragıp enişte, onca senelik bankacısın bu durumu sen bile açıklayamazsın belki, d’il mi?”

Bu durumu Ragıp enişte bile belki çözemezdi, ama kahve siparişi için gelen tuhafiye toptancısı, fermuarcı Müzeyyen abla imdada yetişti.

“Abla, sen tiryakilerin sultanısın, n’oldu rejime mi başladın, çayı azalttın mı, misafirin mi az geliyor? Niye yeni marka almıyorsun?”

“Yok be çocuğum bende marka var. Bitince tabii alırım. Geçende şu bizim düğmeci Rıza, benden bir ay önce aldığı borcu ödemedi. Kapısına dayandım. Param yok, bana biraz müsade dedi. Evladım, benim de paraya ihtiyacım var, imalatçıya ödemem var, dediysem de ağladı sızladı. Hiç mi paran yok deyince çekmecelerindeki düğmeleri gösterip sana düğme vereyim dedi. Yok, be yavrum ben düğmeci miyim ki, n’apim ben düğmeyi dedim. Abla yemin ederim param yok, şu kadar çay markası var onu vereyim dedi. Devede kulak. Dişimin kovuğuna sığmaz, ama ver ulan o zaman dedim. Senden aldığı markaların hepsini bir torba içinde bana verdi. Hala onları kullanıyorum.”

Tuhaf bir durum. Düğmeci Rıza da marka almıyordu.

Astarcı Zühtü ve iplikçi Hüseyin de...

Tuhafiyeciler Çarşısı’nda anlaşılmaz, tuhaf bir durum vardı.

Peki, ama bunların çay, kahve, oralet siparişleri azalmıyordu da niye yeni marka almıyorlardı.

Üstelik son aldığı markaların kutuları bile açılmamışken çay ocağındaki marka sayısı artmıştı.

Hem işini yapıyor, hem de düşünüyordu. Demlenmiş yeni çayları tepsilere dizdi, Ragıp eniştesini de yanına alıp, iki elinde askıları sallaya sallaya komşuları bir daha dolaşıp bir daha işin aslını faslını anlamaya çıktı.

Telacı Süleyman’ı, kurdeleci Ayşe’yi, çıtçıtçı Eşref’i, çengelli iğneci Niyazi’yi, ponponcu Mustafa’yı tek tek dolaştı.

Meğer düğmeci Rıza, herkese, kimine üç kuruş, kimine beş kuruş borçlanmıştı. Sadece o mu, diğer esnaf ta birbirine borçlanmıştı.

Rıza, Müzeyyen ablaya borcunu Burhan’ın çay markalarıyla ödedikten sonra şeytana uyup, toptancısına koşturup yirmi kutu çay markası almıştı. Alacağını tahsile gelen komşularına çay markalarıyla ödeme yapmaya başlamıştı.

Astarcı, telacı, kurdeleci, çıtçıtçı, çengelli iğneci, ponponcu, düğmeci, fermuarcı, hepsi borcunu çay markası ile ödemeye başlamıştı.

***

Ragıp enişte, hemen kabaca bir hesap çıkardı.

Burhan’a, “Çayın bardağını kaça veriyorsun?” diye sordu.

“En son beş lira oldu.”

“Plastik markaları kaça alıyorsun?”

“En son toptancıdan 100’lük kutusunu 30 liraya aldım.”

“Markanın tanesi 30 kuruşa yani.”

“Evet.”

“Mesela ortada satılacak mal filan olmasa, çay, kahve falan da olmasa yani; 30 kuruşa aldığın bir adet plastik markayı bir bardak çayın fiyatına, 5 liraya satsan 100 markalık bir kutudan 470 lira cebine kalır. D’il mi? Artık kaç kutuluk marka kakalarsan o kadar karın olur.”

“Doğru be enişte! Vay alçak Rıza, vay…Vay cinin önde geleni…”

Ragıp enişte, “Vay ya, evladım şu senin komşu düğmeci Rıza, adeta ABD Dolarına rakip rezerv para yaratmış senin plastik çay markalarıyla,” diyor kahkahalarına hakim olamayarak.

Çaycı Burhan, “Para, ne yazık ki, yalnızca değerlerimizi değil, hayatlarımızı da bir hiçliğe indirebiliyor, bu örnekte göründüğü gibi,” dedi.

 “Enflasyonun müsebbibini bulduk.”

“Öyle enişte, para pul olmuş meğer.”

13 March 2022

Zeytin kardeşliği ( Öykü )

 

 

Zeytin kardeşliği

 

Siz hey dillerini yitirenler,

Zeytince konuşun yeter! 

Ahmet Günbaş

 

Hey allahım! Şu göçmenler, sanki başka bir yer kalmamış gibi gelip, Adem abinin zeytinliğinin biraz aşağısına çadır kurup, yerleşmişlerdi.

Tam da zeytincilerin takvimine göre zeytinliklerin sürülmesi, ilaçlama, gübreleme ve sulama zamanında gelip yayılmışlardı zeytinliğin yamacına.

Gerilmişti, siniri tepesine çıkmıştı, ama sesini çıkarmadı, sabretti; ancak zeytinliğe de keyfi kaçar diye hiç gitmedi.

Ağaçlar bakımsız kalmıştı.

Mayıs ayı zeytin ağaçlarının en stresli ayıydı. Lohusa dönemiydi… Doğum sancısı dönemiydi. Eskiler, bu işi bilenler, Mayıs sonlarında zeytin bahçelerinde kuşların dahi uçmamasını arzu ederlerdi.

Ha bugün, ha yarın giderler, kalıcı değiller ya, diye umutlanmıştı; ama bütün bir yaz mevsimi geçmiş, hasat mevsimi gelmiş adamlar hala yerlerinden kımıldamıyorlardı.

Adem abinin oğlu Ragıp, “Bunları bir korkutup kaçıralım,” dedi.

Anası itiraz etti:

“Dokunmayın gariplere, mecbur kalmasalar memleketlerini bırakıp, te buralara gelirle miydi?”

Adem abi:

“Te be yahu, benim kafamı attırmayın, gitsinler başa bi yere kusunlar çadırlanı.”

“Herif, ne çabuk unutuvedin macirliğini. Artıkın sen de kendini yerliden mi sayıyon gari!”

Ufff!!! Tam damarından yakalamıştı Zehra abla kocasını.

Adem abi kapıyı çarpıp çıktı.

Kızmıştı, ama “Kadın haklı diye mırıldandı içinden. Öyle ya o da bir göçmen çocuğuydu en nihayetinde. Mübadeleden sonra kendilerine gösterilen bu kasabaya yerleştirilmişlerdi. Sonrasında evlenip, barklanıp, çoluk çocuk sahibi olmuştu bu ikinci vatanında.

“Be yahu, anacuğum, bubacuğum Selanik Karacaova’dan buralara göç etmeseydiler, belki ben ne Kürt, ne Ermeni, ne Arap görecektim hayatımda,” derdi, ikide bir.

***

Irmak kenarına doğru yürüdü.

Şimdilerde evde yatalak yatan amcası eskiden evden her sabah çıkıp dolaşırdı. Asırlık bir zeytin ağacı vardı ovada bir yerde. Çokluk oraya giderdi.

Ondan öğrenmişti dar zamanlarında gölgesine sığındığı bu ağacı.

Ağacın altına oturup düşünmeye başladı.

Amcası köyün yarım akıllılarındandı.

Yarım akıllı dedik ya, kendi kendine konuşurmuş güya ağaçla. Sonra kah kahvede, kah evde anlatırdı, ağaçla şunları, bunları konuştuk diye.

Yarım akıllı dedik, ama ailenin en okumuşuydu aslında.

Şöyle dedim ağaca diye başlardı:

“Ağaç emice, şöyle bi uzanıp, sırtımı vereyim yaşlı gövdene. Gölgene sığınayım Rüzgarda hışırdayan yapraklarının serinliği bi ferahlatsın içimi.”

Uzaklara dalıp konuşmaya devam ederdi:

“Ben bugün çok efkarlıyım, haberler kötü; bana yarenlik edecek biri lazım, bene bi kulak ver hele,” dedim.

Gözünün kenarıyla dinleyenler üzerinde söylediklerinin etkisini anlamak için bakardı:

“Yav, bi türlü öğrenemedi henüz insanlık kardeşliğin kıymetini be akideş… Halbuki sen hep herkese eşit verdin meyvandan. Şimdi anlat bakalım bene, neler gördün geçirdin? Anlat bakem zeytin ağacı, nasıl bir şey sen gibi onca uzun yaşamak. Şinci bırak kederli günleri, önce güzel günleden başla. Bu topraklarda yaşayan ahalinin kardeşliğinden bahset. Kim gelip, geçtiyse onlardan gari; Rumlardan, Türklerden, Kürtlerden, Ermenilerden, Araplardan…  Neler oldu? Usul usul anlat bene, diye sordum,” derdi.

Adem abi, çocukluk merakıyla, dizinin dibine oturur, can kulağıyla dinlerdi amcasını.

O yıllar Harbi Umumi zamanıydı, zor günlerdi; şimdiyse başka dertler var, diye düşündü Adem abi.

Yani değişen pek bir şey yoktu.

Muhtemelen Adem abi de, amcası da bilmezdi Homeros’u.

İlyada Destanı’nda yazdığına göre Homeros, gölgesine sığındığı asırlık, koca zeytin ağacına sormuş, “Senin sahibin kimdir?” diye. Ağaç, kulağına fısıldamış; “Ben herkesinim ve kimseye ait değilim; sen gelmeden önce buradaydım, sen gittikten sonra da burada olacağım,” demiş.

Öyle ya…

***

Göçmenlerin gelmesinin üzerinden aylar geçmişti.

Bütün zeytin köylerinde, geçen sezonun hasadının hemen arkasından, zeytinlikler sürülmüş, budama, aşılama, gübreleme, ilaçlama, sulama işleri yapılmış; bahardan itibaren ağaçların tomurcuklanması, somakların patlaması, çiçeklenmesi, tanelenmesi dikkatle izlenmişti.

Yaz bitip, sonbahar da yarılanmış, doğada yeşilin yerini alan başka renklerin dansı başlamıştı.

Taneler irileşmeye, yağlanmaya başlamıştı.

Ve işte, hasat zamanı gelmişti…

Zeytin hasadı, yöresine, iklimine, senesine göre değişmekle birlikte genellikle Eylül ayı sonunda başlayıp, Şubat sonuna kadar sürer. En önce sofralık yeşil zeytinler, arkasından erken hasat yağlık zeytinler, sonra siyah sofralık ve yağlık zeytinler toplanır.

Bir tatlı heyecan, telaş vardı köylerde, kasabalarda.

Köylülerin hepsi hasatta kullanacakları ellerindeki malzemeleri; sepetlerini, kasalarını, yaygılarını, üçayak merdivenlerini, sırıklarını, taraklarını, makinelerini gözden geçirip, onarmışlar; işgücü eksiği varsa Ege köylerinde “tayfa” diye adlandırılan zeytin işçilerinin temini için uzak köylere gidip, konuşup, anlaşmışlardı.

Yeşiline ihanet etmeyen ölümsüz zeytin ağaçları, tanrının insanoğluna armağanı olan meyvelerini vermeye hazırdı artık.

Tabii ki zeytin köylüleri de…

Ama Adem abi hazır değildi.

Oysa Nazım’ın “Türk köylüsü, topraktan öğrenip kitapsız bilendir” demesine uyan; çalışkan, kasabalıların sevip, saydığı, lafına itibar edilen bir adamdı.

Nazım’ın “Yaşamaya Dair” şiirini de ezbere okurdu kasketini çıkarıp, göğsüne bastırarak:

“Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak yanı ağır bastığından.”

Ancak bağda, bahçede izi olmayanın, hasatta yüzü olmazdı.

Ne var ki göçmenler yüzünden keyfi yoktu; komşulardan Hatice abla hasat için gittiği tarlada bir kuş yuvasından yumurta toplar gibi özenle zeytin toplarken on iki ayaklı zeytin merdiveninden düşüp, bacağını kırınca tadı iyice kaçmıştı.


***

Dalmış gitmişti.

Yanı başına kadar sokulup, üç metre ötesinde çömelmiş ona bakan ihtiyar göçmeni neden sonra fark edebildi.

Önce irkildi.

Zeytinliğinin kenarında çadırlarını kurup, yerleşen ailenin büyüğüydü bu ihtiyar.

Onu rahatsız etme endişesiyle ürkek bir tavırla selamladı.

Adem abi de selamına karşılık verdi.

Birbirlerini hep karşıdan görmüşlerdi. Hiç bu kadar yakın durmamışlardı.

İyi bir adama benziyordu.

Adı Abdülkerim idi. Suriye’den başlayan hikayelerini gözleri zaman zaman buğulanarak anlatmaya başladı.

Meramını Türkçe anlatabiliyordu.

Yürek dağlayan hikayelerdi.

Adem abi, bilirdi göçmenliğin ne olduğunu. Bütün göç hikayeleri hüzünlüydü. İnsan köklerinden, vatanından, sevdiği topraklardan, komşularından kopmak istemezdi.

Doğup, büyüdüğün toprakları bırakıp, başka diyarlara göçtüğünde oraların yabancısı oluyordun. Zor işlerdi…

Istrati usta, “Yabancı demek memleketini sırtında taşıyan insan demektir” demiş.

Bundan ne Adem amcanın, ne de bu adamın haberi vardı belki, ama doğru laftı.

Göçmenlik... Göç... Hicret... Daha da ötesi hicran…

Laf lafı açtı konu zeytinliğe geldi.

Abdülkerim:

“Zeytinliğin çok güzel, ama bakımsız. Bu sene bir kere olsun bahçene gelip bakım yaptığını görmedim. Ağaçların senin bu ilgisizliğine rağmen iyi ürün vermiş,” dedi.

Adem abi, “Sizin yüzünüzden, siz oradasınız diye kızdığımdan gelmedim,” demedi.

Abdülkerim’i süzüp, “Sen ne anlarsın zeytincilikten,” demek istedi, onu da demedi.

Adam, konuyu savaştan kaçıp, kendi memleketinde terk edip, gelmek zorunda kaldığı zeytinliklerine getirdi. Meğer onunkinden daha büyük zeytinlikleri varmış.

Yedi sülalesi zeytinciymiş.

Öyle şeyler anlattı ki Adem abi, kendi bilgisizliğinden utandı.

***

Birlikte kalkıp Adem abinin zeytinliğine gittiler.

Abdülkerim, ağaçların dallarındaki zeytin tanelerini baktı. Bir iki zeytin tanesini koparıp, avucunun içinde ezdi.

“Biraz daha gecikirsen bu sene zeytinyağından ümidini kes,” dedi.

“Ne yapmak lazım?”

“Yarın başlayalım, Bir haftaya bütün zeytini toplarız.”

Gerçekten de ertesi günü sabah erkenden göçmenler kolları sıvayıp, zeytinliğe girdiler. Gece gündüz demeden arı gibi çalışıp bir haftada hasadı bitirdiler.