24 May 2007

Yine Selam Var Dido Teyzeden !

'Ve sen Kör Mehmet'in damadi! Hele sen! Niye öyle tiksinerek bakiyorsun yüzüme? Öldürdüm evet seni, ne olmus! Ve iste agliyorum... Sen de öldürdün! Kardesler, dostlar, hemsehriler... Koskoca bir kusak, durup dururken katletti kendi kendini!.. Anayurduma selam söyle benden Kör Mehmet'in damadi! Benden Selam Söyle Anadolu'ya!.. Topragini kanla suladik diye bize garezlenmesin... Ve kardesi kirdiran cellatlarin Allah bin belasini versin!..'

Böyle bitiyor Dido Sotiriyu’nun, Benden Selam Söyle Anadolu’ya“ isimli romani.1982 yilinda Abdi Ipekçi Türk-Yunan Dostluk Ödülü'nü alan bu kitap, kökleri Türkiye'de olan, Kurtulus Savasi'ndan sonra Türkiye'den göç etmek zorunda kalan ünlü Yunanli yazar Dido Sotiriyu'nun en önemli, etkileyici kitabi.

Türkiye'nin kültür mozayiginde çok önemli bir yer tutan Yunan azinliklarin, Kurtulus Savasi öncesindeki ve savas sirasindaki yasamlarindan gerçekçi kesitler sunan Dido Sotiriyu, kendisini söyle tanitiyor:

“1911'de Küçük Asya'da Aydın'da doğmuşum. Babam, Volos'tandır. Kökü, Volo'dan gelir. Annem, 12 Adalardan. Dedem ise, Rodos'tan gelmiş. İstanbul'da Fener Lisesi'nde öğretmenmiş.

Çocukluk yillarimda ailemle birlikte, dogdugum il olan Aydin'da yasadim. 1922'de Anadolu'dan ayrilarak Yunanistan'a, amcamlarin yanina gitmek zorunda kaldim. Ailem daha sonra göçtü oraya. Ilk çocukluk yillarinin anilari bellegimden silinmiyordu. Babamin arkadasi Talat Beyler, sokakta oynadigim Rum ve Türk çocuklari bugün bile aklimda.

Yaşadığım yerlerde insan ilişkileri çok sıcaktı. Babam sabuncu idi ve halkla yoğun ilişkiler içinde idi. Ben küçükken evimizin önünden develer geçerdi ve önünde de bir merkep olurdu. Bu merkep'in üzerinde bulunan bir çocuk beline kuşak sarardı. Bunları hatırlıyorum… O dönem Türk halkı ile de ilişkilerimiz çok sıcaktı...

Yasadigim günlerin, duydugum gerçek olaylarin o kadar etkisi ve büyüsü altinda kalmistim ki, bu konuyu ele alan bir kitap yazma istegi içimde çig gibi büyüyordu. 1962 yilinda, Benden Selam Söyle Anadolu'ya adli kitabim yayinlandi. Bence ilk kez gerçekleri ortaya koyan bu kitapta geçenler tümüyle tarafsiz bir gözle yazildi.

1947'de siyasi bir kitap hazırlamıştım, ama basamadım. O zaman gazetecilik yapıyordum. Basılı olan eserlerim ise şunlardır:
-1962, “Benden Selam Söyle Anadolu'ya”. Bu eserim Türkçe bir çok kez ve ayrı yayınevleri tarafından basıldı. En iyi çevirisi Türkçe oldu. 8 dilde yayınlanmıştır.
-1959, “Ölüler Bekliyor”. Bu kitabım Rusça ve Romanca'ya çevrildi. Ayrıca, Fransa'da Sorbon'da Mirabel kaynak olarak kullanıldı. Roman türünde. Aydın'da bir çocuğun doğup büyümesi anlatılıyor. Oradan buraya gelmeleri, ilerici aydınlarla nasıl karşılaştıkları, faşizm olgusu vb... anlatılıyor. Türkiye'de yayınlanacaktı fakat cuntanın gelmesiyle, Türkiye'deki yayını durduruldu.
-1961,” îlektra” 1943 ulusal direnişinde Almanların yakıp kaleden attıkları bir gencin hayatı anlatılıyor. Bu kitap Rusça'ya çevrildi.
-1975, “Emperyalizmin Stratejisi ve Küçük Asya'nın Yıkılışı”.
-1976, “Endoli”. Bu kitap Beloyanis’in davasını anlatmaktadır. Beloyanis.benim kız kardeşimin kocasıdır ve 1952'da kurşuna dizildi. Çocuklarına ben baktım. Bu kitapta ayrıca, Yunanistan iç savaşı ve ulusal direniş sonrası durum anlatılmıştır.
-1979, “Misafirler”. Roman türünde, 19yy. da aile, çocuk ve kadın ilişkilerini anlatıyor.
-1982, “Yıkılıyoruz” Roman türünde, 1950-60 arası Yunanistan'daki durum anlatılıyor.

Sonuç olarak şunu söyleyeyim: Ben daha çok ülkemin acılarını ve sorunlarını anlatmaya çalıştım. Bunlar üzerinde durdum. Genel olarak iki dönemi işledim. Bunlardan birincisi. Küçük Asya'dan geliştir, ikincisi ise, iç savaş ve sonraki dönemdir.

Bence önemli olan barıştır, esas düşman savaştır. Bunu söylüyorum.”

İki halk arasındaki barış ve dostluğu öne çıkaran Sotiruyu, Yılmaz Güney'in bu kitabı filme almayı da düşündüğünü ama kısmet olmadığını belirtiyor.

Hemen herkesin kütüphanesinde bulunan "Benden Selam Söyle Anadolu'ya"nın unutulmaz yazarı Dido Sotiriyu 95 yaşında aramızdan ayrıldı.

Sotiriyu, kitabında Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadolu'daki Rum köylüleriyle Türkler arasında yaşanan tarihsel bir dramı anlatıyordu. Öykü Manoli Aksiyotis adlı bir Rum köylüsünün gerçek yaşamından kaleme alınmıştı. Sotiriu'nun şu sözlerine katılmamak mümkün mü...

"Bütün bu çekilen acı, kötü bir rüya olsaydı, ah... Ve yan yana, omuz omuza verip yürüseydik tarlalara yeniden. Saka kuşlarının türküsüyle şenlenen ormanlara doğru yürüyebilseydik. Ve her birimizin sevdiceği kendi kolunda, çiçeklere bürünmüş kiraz bahçelerinden gülümseyerek çıkıp, yan yana eğlenmek üzere şenlik meydanlarının yolunu tutabilseydik. Anayurduma benden selam söyle kör Mehmet'in damadı. Benden selam söyle Anadolu'ya... Toprağını kanla suladık diye bize garezlenmesin. Ve kardeşi kardeşe kırdıran cellatların Allah bin belasını versin..."
Bu kitapta Manoli Aksiyotis isimli Anadolu Rum köylüsünün öyküsü kendi ağzından aktarılmıştır. 1914-1918 arası Amele Taburu'nda bulunmuş, Anadolu'yu Rum istilasıyla birlikte Elen( Helen) üniformasını sırtlamış, esaret görmüş ve nihayet Yunanistan'da mülteciliğin zehirli ekmeğine ortak olmuştur. İltica ettikten sonra kırk yıl boyunca dokerlik, sendikacılık yapmış; İkinci Dünya Savaşını izleyen Yunan Milli Direnme Hareketine katılmıştır. Emekli olunca da, altmış yılı aşkın yaşantısını kaleme almıştır Manoli. Büyük bir sabırla cefa çekerek: Çünkü, doğru dürüst okuma yazma bilmemektedir.
”İki kudret vardı evde, önünde titrediğimiz! Allah ve babam. Anadolu yaşam tarzı hüküm süren bir kasabanın çocuğuydu Manoli. Baba yıldızlar ışırken uyanır, küçük takkesini ve çoraplı pantolonunu giyinir, elini yüzünü büyük bir gürültüyle yıkar, ikonaların karşısına geçer istavroz çıkarır, biraz közde kızarmış ekmeğini şaraba banar birkaç zeytin ve bol küfürle yola çıkardı.
Bağları, incirleri, tütünleri, zeytinleri, pamukları, mısırları, susamları, şarapları, iki katlı evlerinin önünde meyve ve sebze bahçeleri, kiliseleri olan bir hayat. Köylüleri iliğine kadar sömüren beyler yok. Tüm dükkanlar, kahveler, iki kiliseyle üç okul ve köyün tek Türk binası olan Zaptiye Dairesi; defne ve mersin dallarından görünmüyor. (Bu gün ise otellerden, pislikten ve bakımsızlıktan) Yazın herkes yazlığına gidiyor, sonbahara doğru dönüp büyük bir temizlik başlıyor, o kadar ki yollarda yürümeye çekinilecek bir temizlik. Evlerin önü rengarenk çiçeklerden geçilmiyor. (Bu gün İstanbul ve İzmir'de bu renkleri sadece pencerelerinin önünde sürdürüyorlar) Ürün satımı sonunda en çokta incirden cepler doluyor ve doğru İzmir; çeyiz, giysi vs.”

Stelyo Berberakis :
“Yunan edebiyatıyla tanışmam öğrencilik yıllarımda, Dido Sotiriu'nun "Benden Selam Söyle Anadolu'ya" kitabıyla olmuştu. Romanında I. Dünya Savaşı'na kadar Anadolu'da yaşayan Rum ve Türkler'in ilişkilerini; Anadolu'nun Yunan işgaliyle yaşadığı kanlı savaş ortamını ve savaş sonrasında iki ülke arasındaki mübadeleyi anlatmıştı. 'ANADOLU ANASI' Onun kitaplarıyla soyum arasında bir ilişki olduğunu sezdiğim öğrencilik yıllarımda Dido'yu evine gidip ziyaret etmiştim. Atina'nın İlisia semtindeki evinde matematik profesörü yaşlı ve kötürüm eşiyle oturan Dido, beni tam bir 'Anadolu anası' gibi karşılamıştı. Yanaklarımdan öpmüş; salonun en rahat koltuğuna oturtmuştu... Ben kocasıyla konuşurken; Dido, köfte pişirdiği mutfaktan, sohbetimize katılıyordu. "Türk olsun Rum olsun fark etmez... Anadolu'nun havası, suyu bizim en büyük zenginliğimizdir" diyordu. Savaşa gelince "Bak evladım. Savaşta iyiler ya da kötüler yoktur" dediğini hatırlıyorum. 70 yaşına rağmen, hayat doluydu. Dido ile tanıştığım günden bu yana ya telefon ederek ya da ziyaret ederek halini hatırını sorar; kahvesini içerdim. Kendisiyle beş yıl önce yapmış olduğum mülakatta "Çok yakında bu dünyadan ayrılacağını" biliyordu. Hep "Ben büyüyorum ama yaşlanmıyorum bir türlü" diyen Dido, gerçekten de yaşlı ve yorgun bedeninin içinde genç bir devrimcinin ruhunu taşıyordu. 'Kara haberi' radyodan duyduğumda Dido'nun bu dünyadan 'mutlu' olarak ayrıldığını düşündüm. Hayatı boyunca hedeflediği her şeyi yapmıştı. 'Abdi İpekçi Barış Ödülü'nü alan Dido'nun kitapları 50 dile çevrilmişti. "Benden Selam Söyle Anadolu'ya" kitabıysa, Yunan ilkokullarında okutuluyordu. Mücadeleleri yeterince meyve vermişti. Eceli bekliyordu. Bu dünyadan mutlu ayrıldı Dido...”

Refik Durbaş:
Dido Sotiriyu, Stelyo Berberakis’in de tanımlamasıyla, Yunan kimliği taşımasına rağmen bizi anlatan, bu toprakları, bu toprakların insanlarını, güneşini, gökyüzünü, akan ve duran sularını yazan bir "Anadolu anası" idi,."Benden Selam Söyle Anadolu'ya" da 1. Dünya Savaşı öncesi Anadolu'da yaşayan Rum ve Türklerin kardeşliğini, Ege'nin Yunan işgaliyle yaşadığı kanlı savaş ortamını ve savaş sonrasında iki ülke arasında yaşanan mübadele öncesinde yaşananları yazmıştı."Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü"nü alması da bu kardeşliğin bir göstergesiydi.Çünkü bu topraklarda doğmuştu. Uc yıl once o ölümsüz "selam"ını son kez Anadolu toprağına bırakarak çekip gitti dünyamızdan...
70'li, 80'li yıllarda Türkiye'de en çok okunan romanlardandı "Benden Selam Söyle Anadolu'ya"...
Sotiriu, 75. yaşının baharında, 1986 yılında ülkemizi ziyaret etmiş, doğduğu köy Şirince'yi ziyaret ederek kitaplarını imzalamıştı.
Şirince, o zamanki adıyla "Kırkıca" anayurduydu çünkü... Bu köyde doğmuş, 12 yaşına kadar bu köyde yaşamıştı.
Şirince'yi ziyaretinde Köy muhtarının evinde çay içerken küçük bir kız iken yaşadıklarını düşünecek, çok güzel bir kadın olan annesine hayranlık duyan Türk subayı Talat Bey'i hatırlayacak ve "Bütün anılarımı kendime sakladım, kalbime gömdüm" diyecekti.
Sotiriu, Şirince'den ayrılırken de toprağı öptükten sonra şöyle diyecekti:"Şu anda burada kalan bu güzel gök, bu güzel güneş sanki beni bekliyordu. Gökyüzü, kuşlar, ağaçlar, Anadolu sıcaklığı hiç değişmemiş... Her şey eskisi, yani benim yazdığım gibi...Sotiriyo, "Benden Selam Söyle Anadolu'ya" diyerek ayrıldı aramızdan...
"Sotiriu'nun ölümü dolayısıyla Başbakan Kostas Karamanlis bir açıklama yayınladı."Bakalım, bizim devlet büyüklerimizi ne zaman bir ünlü yazarımızın doğum ya da ölüm gününü hatırlayacak? Bir mektupla olsun doğum gününü kutlayacak, iki satırlık bir açıklamayla ölümünü uğurlayacak?”

16 January 2007

Geç Gelen Mutluluk ( Öykü ) / M. Hakkı Yazıcı




Geç Gelen Mutluluk



“Peki, Cemal’cim tamam. Şimdi telefonu kapatmam lazım…İki üç gün içinde gözden geçirir, düzeltmelerle sana yollarım.”

“Abi yalnız fazla vaktimiz yok… Yeni baskıyı Kitap Fuarı’na yetiştirmemiz lazım.”

Bir elinde telefon, öbür elinde ütü konuşuyordu.

Bir an önce bu konuşmanın sona ermesini istiyor; akşam davetli olduğu yere geç kalacak yoksa…Çıkmaya hazırlanırken gömleğini giymiş, kravatını takmış, sıra pantolonunu giymeye geldiğindeyse ütüsünün bozuk olduğunu fark etmişti… Alelacele bir ütü basayım demişti.

İşte tam o sırada gelmişti telefon…

Telefondaki Cemal’di, yayıncısı…

“Tamam Cemal’cim…Merak etme, en kısa zamanda düzeltip gönderirim.”

Kapı çalıyor…

Ütüyü bırakıp, elinde telefonla kapıya yöneliyor, açıyor: Kapıcı…
Kapıcı Cemal, şaşkın gözlerle; gömleğini giymiş, kravatını takmış, traşını olmuş, saçları taralı, üst tarafı şımşıkır; alt tarafında ise sadece don, yarı çıplak kapının ağzında telefonla konuşan Süleyman’a, onun aşırı kıllı bacaklarına hiç beklemediği bir anda bir sapığın tecavüzüne uğramış mağdur hissiyle bakıyor.

“Çöp var mıydı abi?”

“Hayır Cemal efendi, sağol çöp yok.”

Telefonun öbür ucundaki yayıncısı soruyor:

“Efendim abi, bir şey mi dedin!?”

Birden yayıncısının isminin de aynı olduğunu hatırlıyor.

“Hayır, Cemal’cim kapıcıyla konuşuyordum… Onun adı da Cemal de…”

“Peki abi, derdimi anladın herhalde. Senden haber bekliyorum.”

“Tamam merak etme.”

Oflayıp telefonu kapattı. Bir an önce çıkması lazımdı. Niye önceden hazırlanmamıştı da yine böyle telaşa sokmuştu kendisini.

Çok gerginim, inşallah Cemal’i kırmamışımdır, diye düşündü. Aslında onun kitabını basmasa ne kaybederdi ki? Hiç!...Hiç bir şey kaybetmezdi. Koskoca bir yayınevi, tek bir kitabın sonrasında ürün veremeyen, önemsiz bir öykü yazarının kitabının yeni baskısını yapmazsa ne olurdu ki?... Cemal’inki bir vefaydı; eski bir dostun hatırını saymaydı aslında.

Eskiden Cemal’in küçücük bir han odasında, yine küçücük bir yayınevi vardı. Nefesi kokuyordu; kirasını bile verebilecek durumu yoktu. Matbaalara borcu boyunu aşmıştı; dağıtımcılara kitaplarını dağıttıramıyor; kitapevlerine ulaşamıyordu. Telif falan da ödeyebilecek durumda değildi. Hiç yılmamış, senelerce direnmiş; o küçücük yayınevini, koskoca, itibarlı bir yayınevi haline getirmişti. Takdir etmek lazımdı.

Birkaç büyük yayınevi dosyasını reddedince bir tanıdık aracılığıyla Cemal’le tanışmıştı. Öykü dosyasını ona vermişti. O da okumuş, yeniden buluştuklarında, “Abi bu müthiş bir dosya,… Öykülerini çok sevdim; ben, ne yapıp yapacağım, bu kitabı basacağım,” demişti.

Kitabın ilk baskısı 86 yılında yapılmıştı. O zamanlar otuz beşlerinde idi. İkincisi 96’da,…üçüncüsü yapılacaktı şimdi de. Elli beşli yaşlarına gelmişti. 20 yılda üç baskı; hepsini toplasan 3 bin adet.

Aradan geçen bunca zamana, kitabın daha önce iki defa basılmış olmasına rağmen, her seferinde düzeltilecek bir şeyler olurdu. Kurguya pek dokunmasa bile, bazen virgüllerin yerini beğenmez değiştirir, sözcüklerin yerine anlama daha uyan yenilerini koyardı.

Hele o malum “Geç Gelen Mutluluk” isimli öyküyü her seferinde değiştirmişti. Öykü, aslında bir öz yaşam öyküsü değildi, kurmacaydı… Hikayenin kahramanı olan adam kendisinden yaşça çok küçük genç bir kıza aşık olmuştu; adam otuz beşlerinde, kız ise yirmili yaşlarındaydı. On sene sonra ikinci baskı yapılacağı zaman kızın yaşını yine yirmilerinde bırakıp, adamın yaşını kırk beş olarak değiştirmişti. Bu sefer de kızın yaşını yirmide bırakıp, adamın yaşını elli beş olarak değiştirecekti.

Çoraplarını giyerken güldü… Evet, bu bir öz yaşam öyküsü değildi, ama öyküde anlatılan şeyler kendisinin şimdiki durumuna çok uyuyordu…

Kitap, ilk çıktığında çok heyecanlanmıştı. Kapı kapı dolaşıp, dergilerde kitap eleştirisi yazan tanıdıklarına belki hatır için iyi bir şeyler yazarlar umuduyla elden vermişti. Beyoğlu’ndaki bütün kitapçıları her gün dolaşıp, raflardaki kitabını yeni çıkanlar-çok satanlar bölümüne çaktırmadan yerleştirirdi; tanıdık kitapçılara kitabını vitrine koymaları için özel ricalarda bulunmuştu. Sonra?...Sonrası malum…

Öykünün ekonomisi yoktu.

İşte bütün mesele bu…

***

Bu lafı ilk kez karısına mı söylemişti : Öykünün ekonomisi yok.

Dün gibi hatırlıyordu bu lafı ilk söylediği günü.

Bir tatil sabahıydı… Kalkmışlardı…Çocuklar o zaman daha çok küçüktüler; oğlu Devrim ile aralarında altı yaş bulunan kızı Öykü henüz uyanmamışlardı. Karısı mutfakta kahvaltı hazırlığındaydı.

“Çocuklar uyuyor mu?”

“Hı hı..”

“Acıktıysan beklemeyelim. Kahvaltı hazır… Ben çayı demledim; sen kapıya bak; kapıcı ekmeği, gazeteyi getirmiş mi? ”

Oturmuşlardı…

“Gazete ister misin?”

“Yok başka bir şey okuyorum.”

“Kahvaltıda da mı öykü okuyacaksın?”

“Canım şimdi gazete okumak istemiyor, sonra okurum.”

“Öykü okumak yetmiyormuş gibi bir de yazıyorsun!”

“Kime ne zararı var ki? Öyküyle ruhumu temizliyorum.”

“Aman aman…”

“N’apim, enişten ya da diğer erkekler gibi araba, futbol, karı kız muhabbeti mi yapayım?”

“Keşke öyle yapsan; belki daha sevimli olursun.”

“Onu da yapıyorum… Sana ofsayt kuralını öğreteyim mi?”

“Aman eksik kalsın.”

“…”

“Çayın açık mı olsun?”

“…”, “Öykü dünyasının insanları iyi insanlardır. Okurları, yazarları, yayıncıları…Çıkar ilişkisi yoktur aralarında…Zira öykü, çok okunmaz, satılmaz; ticari bir yanı yoktur. Öykünün ekonomisi yoktur.”

“Başkaları kötü mü yani?”

Tatsız bir tatil sabahı kahvaltısıydı. Şüphesiz bir iki sene geçmeden ayrılmalarının sebebi olabilecek gerginliklerden değildi. Ama sanki dün olmuş gibi hatırlıyordu.

***

Sonunda pantolonunu, ayakkabılarını giyip kendisini sokağa atabildi. Telaşlı adımlarla caddeye çıkıp, bulduğu ilk taksiye atladı.

Çok geç kalmamıştı inşallah… Seda ısrarla annesiyle tanıştırmak istemişti. Haklıydı tabii: Hayatını paylaşmayı düşündüğü insanı yine hayatını paylaştığı başka biriyle, üstelik hayatta en fazla değer verdiği insan olan annesiyle tanıştırmak onun da hakkıydı.

Seda, “anneme biraz çıtlattım,” demişti. Tepkisi ne oldu, diye sorduğunda , “Hiç sorma… Felaket…: İki göz, iki çeşme,” diye cevap vermişti. “Tanımadığı birisine niye karşı çıkıyor ki?” diye yakındığındaysa Seda gülmüş, “Hayatım, ikide bir yüzüne vurmak istemiyorum, ama aramızdaki yaş farkını unutuyorsun galiba…”

Hiç başka laf etmeden başını öne eğmiş, “Haklısın, canım…haklısın,” demişti.

Seda, sarılıp, yanaklarından öpüp, “ Sıkılma canım, o da zamanla alışır,” diye avutmuştu.

Geç kaldığı yetmiyormuş gibi, yağmurun etkisiyle gıdım gıdım ilerleyen trafik yüzünden, sıkıntıdan ter içinde kalmıştı. Taksi nihayet Sedaların evinin önünde durdu.

İndiğinde uzun süre acaba geri mi dönsem, diye düşünerek ayakta dikildi. Sonunda cesaretini toplayıp apartman kapısından içeri girdi. Öfff, şu akşam bir bitse…


***
Kapı çalıyor.

Heyecanlı bekleyiş anlarının doruğu…

Kendisine çeki düzen vererek koridorda telaşlı adımlarla kapıya yöneliyor. Açıyor. Kapıda bir adam. Yakışıklı, orta yaşlı bir adam. Bu adamı bir yerlerden hatırlıyor.

“Aaaa, Süleyman Abi !... Nerden çıktın sen ?!”

Adam kapının ağzında kala kalıyor.

Böyle anlarda anılar, en unutulmuş ayrıntılar dahil saliseler içinde belleğimizde canlanır.

Çok gerilerde kalmış; bir yanıyla güzel, bir yanıyla acı ve korku dolu günleri aralayıp gelen Süleyman abi kapıda.

Belki de şimdi arkaya bakıldığında güzel gelen günler… Genç, umutlu olunan; ancak bir o kadar da karanlık günlerdi aslında… Okul günleri,…gerçek dostluklar, inanılan umutlu gelecek…Provokasyon,… çatışma,…baskı,…ve arkasından darbe.

Eylemlerde; afiş yapıştırmada, kuşlamada, korsan mitinglerde Süleyman Abi de yanlarında olduğunda kendilerini güven içinde hissederlerdi hep. Bütün tehlikelerden koruyacak olan Süleyman Abi…

Hayran olunan bir Süleyman Abi…Belki de aşık olunan…

Sonra darbe,…savruluşlar,…gözaltılar, tutuklamalar,…işkence,…kaçışlar, ölümler.

Süleyman Abi, kaçak… Bir dağ köyünde saklanıyormuş…Dağ köyünden ayrılıp Filistin’e geçmiş…Filistin’den dönüşte, sınırda yakalanmış, gözaltına alınmış…Süleyman Abi çok işkence görmüş, ama yiğitçe direnmiş…

Arkadaş çevresinden gelen yarım yamalak haberler.

Sonra günlük debeleniş günleri,…Maişet derdi,.. aceleye getirilen evlilikler,..çoluk çocuk,…ayrılıklar… Çocukluk-gençlik ve orta yaş arasına sıkıştırılmış yaşam yumağı…Gençliklerini yaşayamadan çocukluktan orta yaşa atlayan, harcanmış bir kuşak.

“Nerden buldun beni? Nuran mı verdi adresimi?”

Nuran !? Kimdi Nuran?..

“Handan?”

“Çok değişmişim d’il mi, Süleyman Abi?”

Düşünülen, ama söylenemeyen sözcükler geçiyor zihninden : Değişmek de laf mı, Handan. Gözlerin, şu güzel gözlerin olmasa asla seni tanıyamazdım. Ama onlarda da o eski parlaklık, sevinç, umut yok.

“Niye kapıda kalakaldın Süleyman Abi, içeri gelsene.”

Süleyman şaşkınlığını atmış, içeriyi kolaçan eden gözleri iki adım önde içeri giriyor.

Üzeri mezeler, zeytinyağlılar, çeşit çeşit peynirler, salatalarla donatılmış bir masa girdiği özenle döşenmiş salonun hakimi. İçeride başka kimse yok…

Şaşkın, ama içinde hala bir ümit : Keşke yanlış bir eve gelmiş olsa.

***

Kendisine gösterilen bir koltuğa oturdu.

Handan :

“Eee…Anlat bakalım Süleyman abi,…seni hangi rüzgar attı?”

Daha ağzını bile açmaya fırsat bulamadan salona banyodan yeni çıkmış; en güzel giysisi üstünde, buhardan pembeleşmiş yanakları ile Seda girdi.

“Aaaa, Süleyman sen geldin mi? Duymadım…”

Handan, sen Süleyman ağabeyi tanıyor musun, diye soran gözlerle kızına bakıyor.

Seda:

“Annecim, işte merakla tanışmak istediğin müstakbel damat adayın bu yakışıklı adam,” diyor.

Handan, Süleyman abi ben artık sana “damat” mı diyeceğim, sen de bana “anne” mi diyeceksin diye, soran gözlerle bakıyor Süleyman’a.

Süleyman’da ses yok… Belli ki karşılaştığı durumun şaşkınlığını üstünden atamamış. Sadece vaziyeti idare eden bir gülümseme var dudaklarında.


16 Ocak 2007, Kozyatağı-İstanbul

09 September 2006

Komen!..

“Komen!!!... Komen!!..”

Yıllar öncesinden...; sokak aralarında misket yuvarladığımız, çember çevirdiğimiz, kukalı saklambaç, kovboyculuk oynadığımız çocukluk yıllarımdan; henüz dostlukların, arkadaşlıkların arasında hesap çetelesinin tutulmadığı yıllardan kalkıp gelen bu sihirli sözcüğü duyduğumda irkildim.

Kovboy filmlerinde sıkça duyduğumuz, bizim de kovboyculuk oynarken, “seni önce ben gördüm, ellerini kaldır ve sorun yaratmadan teslim olup, buraya gel,” anlamında kullandığımız bu sözcüğün daha sonraları, lise yıllarımda, İngilizce derslerinde öğrendiğim “come on” sözcüğüne karşılık geldiğini farketmiştim.

Oyunlar !.. Çocukluğumuzun süsü...

Kafamı kaldırıp baktım. İri gövdesiyle, koca bıyıklı, kalın çerçeveli gözlüklü bir adam dükkanın kapısında durmuş, zaten loş olan dükkanın içine güneş ışığının girmesini engelleyerek, içeriyi iyice karartmıştı.

Çocukluğumuzun anılarının dünyasına yaptığım ani yolculuğun kapısını aralayan bu sözcükleri söyleyen adamın yüzünü seçmeye çalıştım.

Adamın elinde kocaman bir su tabancası vardı; tetiğine basıp, yüzüme su püskürttü. Sonra da kalın sesiyle kahkahayı bastı. Böylesi sulu bir şakayı ancak tanıdık biri yapmaya cüret edebilirdi.
Adam, elindeki su tabancasıyla yüzüme su püskürtmeye devam ediyordu.

Sevinçle, “Hay bin kunduz!... Niko !?” diye haykırdım.

“Niko ya!.. Niko tabii, koca adam.”

Loş, köhne dükkanımda çiçekler açtı.

Senelerdir görmediğim çocukluk arkadaşım karşımdaydı. Hasretle kucaklaştık. İkimizin de göz pınarlarından birer damla yaş, artık buruşmuş olan yanaklarımızdan aşağı süzüldü.

Evet,... en iyi arkadaşım Niko, beni unutmamış, yıllar sonra da olsa gelmişti.

Niko, “Nasılsın?” diye sordu.

“Geçinip gidiyoruz,..kala yarabbim şükür,” diye cevap verdim ve güldüm.

“Suzi n’apiyor?”

Suzi’nin Kapalıçarşı’da dükkanı olan bir kuyumcu ile evlendiğini, Ada’dan taşındıklarını, biri kız, ikisi oğlan üç çocuğunun olduğunu Niko bilmiyordu.

“Suzi yok..,”dedim.

Eski güzel günler geldi hatırımıza… Koşarak birer ağaç kapıp, tırmanırdık; kimimiz bir elma ağacına, kimimiz bir kiraz ağacına...Yıldızlara daha yakın olduğumuzu sanırdık böylece...Sonra tek tek yıldızları paylaşırdık: Kutup yıldızını Suzi’ye bırakırdık.

Çok iyi arkadaştık; hiç kavga etmemiştik. Minicik aklımızla ömür boyu sürecek bir dostluk olduğunu düşünüyorduk aramızdaki ilişkinin. Kırmamıştık birbirimizi. Aynı kıza aşık olduğumuzu fark ettiğimizde bile...Annesinin iki yanından ördüğü, omuzlarına kadar sarkıttığı sarı saçları, çilli yüzü, hülyalı bakan ela gözleri ile Foti Bakkalın kızına... Suzi takmıştık adını.

Bizim hikayemiz farklıydı; aramızda sorun olmasın diye kendimize “esas oğlan”ın, Tom Miks’in adını takmamıştık. Tom Miks yoktu bizim dünyamızda. Ben, Konyakçı olmuştum; Niko ise Doktor olmuştu, oyunlarımızda. Hikayelerimizde delikanlı Tom Miks’in yerine ihtiyar Konyakçı ile Doktor’un ikisi de aşıktı körpe Suzi’ye.

Binbir Surat’ın kaçırdığı Suzi’yi kurtarmak için serüvenlere atılırdık. Faytonlar, Kızılderililerin saldırdığı posta arabalarıydı. Suzi’yi kurtardıktan sonra, pastaneden aldığımız dondurmalarla Aya Yorgi Kilisesinin yanındaki arsadaki sığınağımıza, Nevada Kalesine gitmek üzere faytona binerdik. Suzi ortamıza otururdu. Apaçilerin her an olabilecek saldırılarına karşı tetikteydik. Bir elimizde dondurma, diğer elimizde oyuncak tabancalarımız dikkatle kolaçan ederdik etrafı.

Niko’yla her şeyimiz ortaktı : Hayallerimiz, tutkularımız… Nevada Kalesi’nde kan kardeş olmuştuk. Cebinden çıkardığı çakıyla önce kendini sonra benim elimi kanatıp, kanayan elimi tutmuştu. Söz vermiştik; dostluğumuz hiç bitmeyecek, birbirimize her zaman sahip çıkacaktık.

Ortak bir de hazinemiz vardı. Hayallerimizi besleyen kitaplar: Annelerimizin çantalarından aşırdığımız elli kuruşluk bozuk paralarla aldığımız Tom Miks, Texas, Pekos Bill, Kinova, Teks mecmuaları. Ortak kitaplarımız o kadar birikmişti ki bir sandık dolusu olmuştu. Annem, babam Niko’nunkiler kadar hoşgörülü değildi; o tür kitapları okumamı istemiyorlardı. O yüzden de kitapları Niko’ların evinde, bir sandıkta saklıyorduk.

Ama bir sabah evlerine gittiğimde Niko’ların aniden gittiklerini öğrendim. Haber vermeden…Hem de bir daha gelmemecesine…Vedalaşmadan….Ellerinde avuçlarında taşınamayacak her şeylerini satıp, savıp Yunanistan’a göçmüşlerdi.

Çocuk aklımla anlam veremedim…Çok kırıldım.

Sağdan soldan Atina’ya yerleştiklerini, iyi olduklarını duymuştuk sadece.

“Kaç yıl oldu görüşmeyeli?...Niye habersiz, aniden çekip gittin!?” diye sitem ettim.

Niko’nun cevabı daha sitemkardı :

“Yok yaaa!...Gitmeseydik de siksindi sizinkiler bizimkileri, d’il mi,” dedi.

Kısa bir sessizlik oldu aramızda.

O korkunç, toplumsal cinnet günleri aklıma geldi.

6-7 Eylül Olayları olmuştu… O zaman çok küçüktüm; ne olduğunu anlayamamıştım.
Bir sabah babamla dükkanımıza birlikte gitmiştik… Sabah saatlerinde Galatasaray Lisesi'nin alt tarafından, Tophane tarafından korkunç uğultu ve küfürlerle,ellerinde bayraklarla büyük bir kalabalık peydahlanmıştı…Şuursuz bir güruh… Rum evlerine yöneliyorlardı. Türk komşularımız,Rumları çoktan kendi evlerinde saklamıştı. Kalabalık kapılarına dayandığında önlerine çıkıyor ve bunların Türk evi olduğunu söyleyerek savuşturuyorlardı. Ancak sokağın başında mobilyacı Aleko'nun dükkanının tabelasını görmüşlerdi. Dükkanın vitrinini, tezgahı, aleti edevatı, her şeyi parçaladılar…Tam benzin dökmeye hazırlanırlarken komşularımız bütün mahalleyi yakacaklarını, Türklere de zarar vereceklerini söyleyerek onları durdurdu. Şuursuz güruh, yine bağıra çağıra, küfür ve uğultularla yokuştan aşağı yeni hedeflere yöneldi. Öğlene doğru babamın elinden tutup Beyoğlu'na çıktık.Galatasaray Lİsesi'nin karşısındaki dükkanın cumba biçimli cam vitrini parça parça olmuştu, her gelip geçtiğimde hayranlıkla baktığım vitrindeki kocaman Çin vazosu bin parça olmuş, kaldırımda dağılmış yatıyordu. İstiklal Caddesinin zemini top top kumaşlardan, kırılmış tabak çanaklardan, mutfak eşyalarından, vitrin camlarından görünmez hale gelmişti. Yer yer buzdolapları, çamaşır makineleri ve antika dolap ve mobilyalardan oluşmuş dağlar yükseliyordu… Kırılmamış tek bir cam, tek bir vitrin yoktu…Yürümek mümkün değildi… Kepenkler bile parçalanmıştı. O sırada Taksim yönünden Caddeye tankların girdiğini gördük. Babamla ellerimizi sıkı sıkı tutup uzaklaştık.

Birkaç gün sonra babam, akşam yemeğinde, sofrada anlatmıştı. Niko’nun babası ile vapurda karşılaşmışlardı… Çok üzgündü… Onların da Beyoğlu’ndaki tuhafiyeci dükkanları talan edilmiş, yağmalanmıştı. “Dedelerimin memleketi İstanbul’da yaşamak bize haram oldu,” demiş, ağlamıştı.

Hepimizi suspus olmuştuk sofrada… Lokmalar boğazımızda düğümlenmişti… Niko’nun ailesi kadar üzülmüştük. Bizimkisi daha farklı, karmaşık duygulardı; olanlar hem kendimize yapılmış gibi üzgün, şaşkın ve kızgın, hem de bütün bunları kendimiz yapmış gibi utanç içindeydik. Evet,...Utanç ve üzgünlük bir arada.

Babalarımız da birbirine benzerdi; rakıyı ve aynı mezeleri severler, aynı ezgilerle hüzünlenirlerdi.

Babasını sordum.

“Geçen sene kaybettik. Ölürken hep memleketini, İstanbul’u sayıkladı. Onun İstanbul’u sizinkinden güzeldi,” dedi Niko. “ Rakıdan sonra “uzo”ya da bir türlü alışamamıştı.”

“Kitapları ne yaptın ?” diye sordum. “Bir sandık dolusu kitabımız vardı.”

Niko, çantasını açtı, içinden pırıl pırıl ciltli birer Tom Miks ve Texas çıkardı, tezgahın üzerine koydu :

“Al vre kitaplarını ! Çok agladin.”

13 June 2006

Yazı / Seçilmiş Hikayeler-Salim Şengil'in Dergiciliği



Öykünün nabzı başkentte atıyor 

Doğan HIZLAN

02 Haziran 2006, Hürriyet 


EDEBİYATÇILAR Derneği ile Çankaya Belediyesi’nin birlikte düzenledikleri Uluslararası Ankara Öykü Günleri bu yıl 10 yaşında.1-5 Haziran tarihleri arasında yapılacak etkinliğin niteliği şöyle özetlenebilir: "Türkiye’nin pek çok bölgesinden ve yurtdışından öykü yazarı, eleştirmen, akademisyen, editör ve yayıncıyı bir araya getirecek olan 10. Uluslararası Ankara Öykü Günleri, son yılların en yaygın üretilen edebiyat türü öykü üzerine, gerek kuramsal düzeyde, gerek uygulama düzeyinde bir tartışma ortamı yaratmaya, öykücülerle öykücüleri, öykülerle okuru buluşturmaya, dünya ülkeleri arasında kültür sanat köprüsü kurmaya yönelik bir çalışma." Edebiyatçılar Derneği Genel Başkanı Gökhan Cengizkan’ın tanıtım açıklaması böyle. … Dün yapılan bir önemli panel de; M.Sadık Aslankara, Çiğdem Ülker, Ahmet Yıldız, Leyla Ruban Okyay, M.Hakkı Yazıcı’nın katıldığı, "Salim Şengil Öykücülüğü" idi.




Seçilmiş Hikayeler-Salim Şengil’in Dergiciliği 

M.Hakkı Yazıcı 

(* Bu yazı, 1 Haziran 2006 tarihinde 10. Uluslar arası Ankara Öykü Günlerinde yapılan panel konuşmasının notlarıdır.) 


Bir dönem oynanan roller insanın kimliğini belirler. 

Ne kadar çabalasanız da bu rolün belirleyiciliği peşinizi bırakmaz. Hoşnut olsanız da, olmasanız da bu böyledir. 

Nasıl Varlık Dergisi yayıncılığı Yaşar Nabi Nayır’ın şairliğinin önüne geçmişse, Salim Şengil’in dergiciliği de öykü yazarlığının önüne geçmiştir. 

Salim Amcamız bundan şikayetçi olmuş mudur? 

Sanmıyorum. 

Çıkardığı Seçilmiş Hikayeler Dergisi’nde ilk öyküleri yayımlanan o zamanın genç yazarlarının, onların etkisinde kalan daha sonraki nesilden yazarların Salim Amcası olmak hep hoşuna gitmiştir mutlaka. 

92 Yıllık ömrünün sonuna kadar da öykücülerin Salim Amcası olarak yaşadı. 

50’li yıllarda herkesin bir amcasının olması normaldi. Kimilerinin Sam Amcası vardı; öyküdaşların ise Salim Amcası… 

Seçilmiş Hikayeler Dergisinin serüveni 1947 yılında başlıyor. Öykü dergiciliği anlamında da uzun bir süre yaşamını sürdürüyor. 

Seçilmiş Hikayeler Dergisinin öykücülüğümüzde çok önemli bir yeri var. 

Çağdaş Öykü yazınımıza öykü yazarlarının katkılarını bir kenara koyarsak, dört önemli unsurun çok önemli katkısının olduğunu düşünüyorum : 

O dönemin, özellikle 50 kuşağının öykücülerinin yapıtlarına kucağını açan Salim Şengil’in Seçilmiş Hikayeler Dergisi, çok yakınlarda 58. Sayısının ardından bizi geride, mahzun bırakıp yayın hayatına son veren Semih Gümüş’ün Adam Öykü Dergisi ( Adam Yayınları’nın değil de Semih Gümüş’ün dememin özel bir sebebi var.), genç yazarların ticari kaygı duymadan kitaplarını yayımlayan Erdal Öz’ün Can Yayınları ve Özcan Karabulut’un senelerdir emek verdiği Öykü Günleri. 

Salim Şengil, Eylül 1947’de Seçilmiş Hikayeler dergisini çıkarmaya başlıyor ( O yıllarda henüz amca değil, tabii.) Varlık Yayınlarının eskiden yayımladığı Cep Kitaplarının boyutunda, 96 sayfalık, sadece öykülerden oluşan bir dergi bu. 

Künyesinde şunlar yazılıdır: Sahibi ve yazı işlerini fiilen idare eden: Salim Şengil. Ayda bir çıkar. Fiyatı 50 kuruş. Adres P.K. 2045 Bakanlık-Ankara. Basımevi, Ankara’da Ar Basımevi. 

Salim Amcanın o yıllarda “… ödediği telif 7,5 lira. Sait Faik’e 15 lira verir. Çünkü Varlık Dergisi 10 lira vermektedir. 

İlk sayılar 2000 adet basılır, sonra tiraj 4000’e çıkar. Dergiye bankalardan reklam alınır. 

Ve yavaş yavaş Şengil, genç yazarları bastıkça, “Ben yazmasam da olur” duygusuna kapılır. 
Oysa ilk sayılarda hep vardır öyküleri…” (Sennur Sezer / Evrensel Gazetesi / 30.6.2005-On yıl önceki bir söyleşiden ) 

İlk sayıda yayımlanan öyküler; S. Anadol’un “Fakirin Kısmeti”, Melih Cevdet Anday’ın “Şilte”, Cahit Beğenç’in “Tarladan mı, Tohumdan mı?”, Fahri Erdinç’in “Afili”, Sadi Günel’in “Kınalı Parmaklar”, M. Oğulcuk’un “Bu Yollar Uzar” (Memduh Şevket Esendal’ın resmi görevleri nedeniyle öyküsü bu isimle yayımlanmıştır.), Şahap Sıtkı’nın “ İnsanlar ve Kuklalar”, Salim Şengil’in “Bir İlk Yaz Günüydü”, İlhan Tarus’un “ Altındağ”, Cahit Uçuk’un “Postacı”, Peter Stinling’in “En Güzel Gözlü Kız” isimli öyküleridir. 

İktisat tarihimize not düşmek açısından; ilk sayının arka kapağına alınan T.İş Bankası reklamında “1947 İkramiye Planı’na göre yapılacak çekilişlerde 4 adet arsa, 1 adet 3.000 Liralık, 300 adet 20 Liralık ikramiye” verileceği bildiriliyor. 

2. Sayının arka kapağında ise şu ilan var: “ Philips. Dünyanın en büyük radyo fabrikaları. Türkiye’nin her tarafında acentaları vardır.” 

Başka bir ilan : “Bir Rüzgar Esti, Dram 1 Perde, yazan Salim Şengil. 60 Kuruş, posta pulu karşılığında gönderilir. 

Yine bir ilan: “Tüccar Terzi Kuruçayırlı Salih Zeki. Her cins İngiliz ve yerli kumaşları, temiz bir dikiş, üstün bir zevk her zaman hakimdir.” 

3. Sayının arka kapak ilanı Halk Bankasının “Tank biçimi kumbaralarını herkes kapışıyor acele ediniz.” Vakit, 27 Mayıs’a çeyrek var. 

3. Sayıda iç sayfa ilanı : “Bulgur yiyen ihtiyarlamaz, Büçel T.A.Ş.” 

Size gereksiz bir ayrıntı gibi gelebilecek bu ilan ve reklamları, Dergi ile ilişkilendirdiğimden değil, bir iktisatçı olarak iktisadi-siyasi tarihimize olan özel merakımdan ve ilginç bulduğumdan not ettim. 

İlk sayısından 47. sayısına kadar Dergi, bu formatını koruyor. Hem yayın politikası, hem boyut olarak. 

Yani 5 ciltte toplanan 47 sayıda yalnızca öykülere yer veren bir dergi. 

Hemen hemen her sayısında “Bize Gelen Kitaplar” köşesinde yeni yayımlanan öykü kitapları, Hikayecilerimizi Tanıtıyoruz köşesinde bir öykücü tanıtılıyor. 

Her sayıda Ernest Hemingway, John Steinbeck, William Saroyan, Erksine Caldwell, Peter Stinling, Frances Frost, L.J. Daventry, Stanislava Kuşelevska, V.S. Pritchett, Maksim Gorki gibi yabancı yazarların birer öyküsüne yer veriliyor. 

6. Sayıdan itibaren öykülerin yanı sıra kuramsal yazılar da yayımlanmaya başlıyor. 

9-10. sayıdan (Nisan-Mayıs 1948) başlayarak öykü dergilerinin iki ayda bir yayınlanış geleneğini başlatıyor. 

Ancak Dergi’nin künyesinde hala “ayda bir çıkar” ibaresi yazılmaya devam ediyor. 

47. Sayıdan sonra da, Temmuz 1957 yılına, 66. sayıya kadar yayın hayatına devam ediyor. 

Ancak Seçilmiş Hikayeler artık sadece bir öykü dergisi değildir; kardeşi şiir de Dergi’ye konuk gelmiştir. 

Attila İlhan’ın şiirlerine, Ece Ayhan’ın öykülerine rastlarız Dergi sayfalarında. 

Boyutları da farklılaşmıştır. 

Dergi sayfalarındaki ilanlar da o dönemin siyasi-ekonomik gelişmesine şahitlik etmeye devam eder: “Bütün ağrılara karşı Gripin”, “Banyoda Puro” devri başlamıştır. 

İlk 47 sayılık dönemde çıkan dergiler 5 ciltte toplanır : 1. Cilt, 1-5. sayılar; 2.Cilt, 6-14. sayılar; 3.Cilt, 15-25 sayılar; 4.Cilt, 26-37. sayılar; 5.Cilt, 38-47. sayılar. 6.Cilt 1. sayı ile yeni bir seri başlanır. 

5 Yıl sonrasında Derginin içeriği farklılaşmıştır. Bu sayıda bir ilan: “GE Bu Memleketin Ampulü. Yıl 1951 (ve ben doğuyorum). 

Öykü dergiciliğinin kutsiyetini, meşakkatini bilen biz Öyküdaşları asıl ilgilendirenin o ilk beş ciltlik (47sayı ) dönem olduğunu düşünüyorum. 

Değişikliği biraz daha örnekli açıklamaya kalkarsak Adam Öykü, Adam Sanat Dergisi’nin içine girmiş gibi oldu diyebiliriz. 

Seçilmiş Hikayeler Dergisi, o yıllar boyunca öykücülerin vitrine çıktıkları, öykülerini okurları ile buluşturdukları önemli bir araç olmuştur. 

Dergide bu dönem boyunca öyküleri yayımlanan öykücüler (Soyadı harf sırasına göre); Mehmet Akalın (2 öykü),Oktay Akbal ( 5 öykü), Fahir Aksay (3 öykü), Malik Aksel, S.Aldanır, M. Sabri Altınel, Sabahattin Anadol (6 öykü), Melih Cevdet Anday (2 öykü), Orhan Asena, Osman N. Atmaca, Ece Ayhan, Halil Aytekin (3 öykü), Selami Başkurt, Tahsin Batman, Faik Baysal, Tuna Baltacıoğlu, Fakir Baykurt, Cahit Beğenç, Kemal Bekir, Vüs’at O. Bener (2 öykü), Kemal Bilbaşar, Salah Birsel, Müzeyyen Boralı, Yalçın Bükülmez, Necati Cumalı, Kemal Çal, Emel Çandarlı, Saadet Diniz, Raur Erbay, Fahri Erdinç ( 15 öykü; 8. Sayı Fahri Erdinç Özel Sayısı , Mart 1948), Memduh Şevket Esendal (2 öykü, M. Oğulcuk ismiyle 1 öykü), Sait Faik (2 öykü), Muzaffer Gökaşan, Mümtaz Göktürk (2 öykü), Sadi Günel, Halikarnas Balıkçısı (2 öykü), Fethi Giray, Ayhan Hünalp (2 öykü), Zeynel İlhan (5 öykü), Canip S. İlter, Şahap Sıtkı İlter (23 öykü; Sayı 22-23 Şahap S. İtler Özel Sayısı, 1949), İsmet İmamoğlu, Teoman Kahraman, A. Faruk Kakınç, Orhan Veli Kanık (2 öykü), Ceyhun Atuf Kansu ( 4 öykü ), A. Faik Karabudak (2 öykü), Orhan Kemal ( 11 öykü; 30-31. Sayı Orhan kemal Özel Sayısı ), Y. Sait Keskin, Samim Kocagöz ( 6 öykü), Yunus Kazım Köni, Kemal Bekir Manav (2 öykü), Nezihe Meriç (13 öykü; Sayı 40-41 Nezihe Meriç Özel Sayısı), İlhan Müstecaplı, Ümran Nazif, Mustafa Niyazi, M. Oğulcuk (M.Ş.E), A. Ferhan Oğuzkan, Hamdi Olcay (5 öykü), Hafit Otmar, Feride Özpay, Avni Öztüre, Elin Pelin, Cavide Rifat, Resai Savaşman, Aclan Sayılgan, Cevdet Kudret Solak (2 öykü), Sabri Soran (5 öykü), Mükerrem Kamil Su (2 öykü), Salim Şengil( 2. sayısında “Es Be Süleyman Es” isimli ödül kazanacak öyküsü yer alır;toplam 20 öykü), Sedat Tanaydı, İlhan Tarus (9 öykü), Ziya Termen (3 öykü), Şevket Tezel, Naim Tirali, Ercüment Uçarı, Cahit Uçuk, Cavit Yamaç (2 öykü), Ziya Yamaç, Adnan S. Yücebaş, Tahsin Yücel, Sabahattin Zengin, 

Bildik isimlerin yanı sıra hiç duymadıklarımız… 

Tam 82 öykücüye kapılarını açmıştır Seçilmiş Hikayeler Dergisi. 

Kim bilir kaç güzel öykü Dergi sayfalarında kaldı ve bilmiyoruz? 

Seçilmiş Hikayeler Dergisi, öykü yazarlarına kapısını hep açık tutmuştur. İlk sayısından itibaren her sayıda bir kutucuk içinde Dergi yayın politikasını özetleyen bir duyuru yer almıştır : “Bu güne kadar isim yapmış hikayecilerimizle, genç istidatlara sayfalarımızı her zaman açık bulunduracağız!..” 

Dergi’nin 15-16. Sayısı (Yıl: 1949, Cilt: 3), Salim Şengil Özel Sayısı. Bu sayıda sekiz öyküsü yayımlanır. Biyografisinde şöyle tanıtılıyor 1913’te Selanik’te doğdu ( yani hemşerim). Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını Fethiye’de geçirdi. Hikayelerinin çoğunda bu küçük şehir yahut kasaba hayatının hususiyetlerine, insanlarına rastlanır.” 

Fötr şapkalı, kravatlı, çizgili ceketli, kaytan bıyıklı, gözlerini ufka dikmiş bir fotoğrafı basılıdır. 

Aynı sayıda bir ilan : “Gölge kaybolup gider, duvarda resim kalır. İnsanlar göçer dünyadan, hatırda isim kalır. Foto Adnan.” 

“Fotoğrafın tarihine göre, Salim Şengil’in Toprağa Dönüş adlı öyküsüyle, CHP’nin açtığı Türkiye Hikâye Yarışması’nı kazanmasının üstünden 11 yıl, ilk öykü kitabı Kafasını Törpüleyen Adam’ın yayımlanmasının üstünden 6 yıl geçmiş; Salim Şengil 36, Seçilmiş Hikâyeler 2 yaşında. 36 yaş! …36 yaş vurgusuna, sanki Salim Şengil’in hayatı yeni başlıyormuş gibi “Seçilmiş Hikâyeler 2 yaşında”yı ekledim. Çünkü Salim Şengil’in diğer yüzü Seçilmiş Hikâyeler dergisidir. Edebiyat tarihlerinde Türk öykücülüğünün ‘50’li yıllarda büyük bir atılım yaşadığı, o kuşağın Türk öykücülüğüne bir kimlik kazandırmak için yoğun çaba gösterdiği bilgisi yer alır ancak buna neden olan yayın çalışmaları hakkında fazla bir bilgi verilmez. Seçilmiş Hikâyeler dergisi işte bu verilemeyen bilginin gerçek bilgisidir. 

Seçilmiş Hikâyeler’den önce Resimli Hikâye (12 sayı, 1927-28), Küçük Hikâyeler Kolleksiyonu (4 sayı, 1930) adlı iki öykü dergisi daha çıkmış, dolayısıyla okur, bunlar üstünden “tür” dergisine kısmen alıştırılmıştır. Seçilmiş Hikâyeler dergisi bu anlamda bir ilk dergi değildir ancak formatı, içeriği, yayım periyodu itibariyle “tür” dergiciliğine tek başına örnek oluşturabilmiş ilk dergidir. 

Sanat dergisini bir ihtiyaç olarak gören ve kimi çoğul girişimlerin başarısızlığına tanık olan Şengil, tek başına bir dergi çıkarma niyetini ilkin Memduh Şevket Esendal’la paylaşır ve Esendal’dan şu net cevabı alır: “Şengil, sen öykücüsün. Boşver sanat-edebiyat dergisini. Yalnız öykülerden oluşan bir dergi çıkar.” 

Bu öneri doğrultusunda, Seçilmiş Hikâyeler dergisinin serüveni başlar. (Ömer Lekesiz, Kuramdan Yoruma Öykü Yazıları, s.144) 

Başka bir ilan : “Doğan çocuğunuza Türkiye İş Bankasından kumbaralı bir tasarruf hesabı açtırınız! İkisi birlikte gelişir.” 

Hemen her sayısında Derginin sayfalarının “genç istidatlar”a açık bulundurulacağı duyurulsa ve çok sayıda yeni, genç yazarın öykülerine yer verilse de yakınmalar eksik değildir. Derginin 18-19. sayısında İsmet İmamoğlu isimli bir okuyucunun mektubu ve öyküsü yayımlanır. Sitemkar mektupta şunlar yazmaktadır : “…Bir öykümü gönderiyorum. Ama açık konuşmam gerekirse Dergide çıkacağından pek umutlu değilim. Dergi sahipleri çoğunlukla ancak tanıdıklarının ve tanıdıklarının sağlık verdiklerinin yazılarını koyuyorlar dergilerine.” Bir ilan : “6 ayak General Electric Buzdolapları gelmiştir. Koç Ticaret T.A.Ş. (Ankara-İstanbul-Eskişehir) Öykülerinin yayımlanmasını isteyen sitemkar okurlar sanki birbirlerinden taktik almaktadırlar. 26-27. sayıda yine sitemkar bir okuyucunun, “Zira duyduğuma göre; ya arkadaşlarınızın veyahut ta arkadaşlarınızın tavsiye ettiği hikayecilerin yazılarını basıyormuşsunuz diye yazan Yıldırım Sait Keskin’in mektubuna Salim Şengil, “Kendi Kendimizi Tenkit” köşesinde “Eğer bugüne kadar Derginin çıkan sayılarını incelemiş olsaydınız, bu kadar bol yeni imzaların, hepsinin arkadaş veya dostumuzun dostu olmasına imkan bulunmayacağını görecek ve bu fikrinizi değiştirecektiniz”, diye cevap verir. Bir sonraki sayı, 28-29. Sayı “Yeni İmzalar Sayısı” olur. Bu sayıda 9 yeni öykücünün öyküleri yayımlanır. Bir önceki sayıdaki sitem mektubunu yazan Yıldırım Sait Keskin’in “Başıboş Gezenler” hikayesi şöyle başlıyor: “Şu İstanbul, bir garip şehirdir vesselam! Ne insanlarına, ne de mevsimlerine emniyet olur.” Yine bu sayıda Salim Şengil’ in öyküsü yayımlanan öyküler ve öyküleri ile ilgili olarak kısa notları yayımlanır. 

Yıldırım Sait keskin için şunları azar: “Bir köprü tasavvur edin. Vakit karanlık bir gece olsun. Köprünün üstünden bir çok insanlar gelip geçsin. “Başıboş Gezenler” hikayesiyle Yıldırım Sait keskin, bu gelip geçen insanlar içinde ateş böceği gibi ışık verenidir. Daha ileride, köprüyü geçtikten sonra yıldız olup parlayacağına inanıyoruz.” Seçilmiş Hikayeler’ in “Yeni İmzalar Sayısı” gerçekten öykücülüğümüze yeni imzalar kazandıran bir köprü olmuştur adeta. Bunların arasında Tahsin Yücel ve Nezihe Meriç de vardır. Bu sayıda bir ilan : “Tamsu Türk-Amerikan Su ve Sondaj Şirketi.” Yine aynı sayıdan bir özlü söz : “Her sanatkar ilk önce bir müptedidir.” Başka bir ilan : “Fındıklarınızı Fındık Tarım Satış Kooperatifleri Birliği’nden alınız.” Salim Şengil, Tahsin Yücel içinse şunları yazar: “Bizden istediği eli, Tahsin Yücel’in “Ver Elini Tanır Köyü” hikayesini neşretmekle, ona uzatmış oluyoruz. Henüz genç olan bu arkadaşımızın vaatli çalışmasiyle hikaye sanatında verimli olmasını dileriz.” Nezihe Meriç’in yayımlanan “Bir Şey” isimli öyküsü şöyle başlamaktadır: “Bilge hayretler içinde. Buna tam hayret de denemez; henüz tesiri geçmemiş olan bir sevinç ve şaşkınlık hali.” Nezihe Meriç için şunları yazar: “İşte ilerisi için büyük ümitler beslenecek bir imza daha! Bu, hakikatte bir kadın ismi midir? Yoksa müstear imza mıdır? Bunu bilmiyoruz ama, hakikat şudur ki; “Bir Şey” isimli hikayesini, benim diyen ustaların başaramayacağı muvaffakiyete ulaştırmıştır.. “Bir Şey” de çok şeyler var. Beklemek bizden, çalışmak ondan.” Çok fazla beklenmeyecektir. Nezihe Meriç, arka arkaya güzel öyküler yazar ve bunlar Seçilmiş Hikayeler Dergisinde yayımlanır. 

Derginin 40-41. sayısı Nezihe Meriç Özel Sayısı’dır. 

Salim Şengil ve Nezihe Meriç, 1951’deki tanışmalarının sonrasında 1956’da evlenirler. Dergi yönetimine ikinci bir öykücü katılır. 

Derginin yayınlanma fikrinin ortaya atılmasından itibaren yol arkadaşlığı yaptığı Memduh Şevket Esendal’ın ölümüyle sonlanan Esendal-Şengil birlikteliğinin yerine Derginin yönetiminde, politikasının belirlenmesinde Şengil-Meriç birlikteliği doğar. 

Türk edebiyatında derin izler bırakan yayıncı ve aynı zamanda edebiyatımıza güzel öyküler kazandıran, Salim Amcamızı çoğunluğu edebiyatla, yayıncılıkla geçen ömrünün 92 yılında, geçen sene bu zamanlarda, 28 Haziran 2005 tarihinde kaybettik. 

Edebiyatımız ‘Amca’sız kaldı! 

Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’nde Salim Şengil hakkında şu bilgiler veriliyor:

Günümüz yazarlarından. Ortaokulu İzmir’de bitirdi (1936). Bir süre banka memurluğu yaptı. 1935-36 yıllarında Tan Gazetesi’nde muhabir, daha sonra Ankara Radyosu’nda tiyatro sanatçısı olarak çalıştı. Seçilmiş Hikáyeler (66 sayı, 1947-1957) ve Dost (102 sayı, 1957-1973) dergilerini çıkardı, Dost Yayınları’nı kurdu. Eserleri: Kafasını Törpüleyen Adam (hikáyeler, 1943), Bir Rüzgár Esti (piyes, 1945), Es Be Süleyman Es (hikáyeler, 1980), Güzel Bir Oyun (hikáyeler, 1983), Savrulup Gidenler (1987), Anılarda Kalan Portreler (anı, 1991), Penceredeki Işık (öykü, 1992). CHP’nin açtığı öykü yarışmasında ‘Toprağa Dönüş’ adlı öyküsüyle birincilik (1937) ve Komşumuz Bulgaristan adlı röportajıyla 1972 Türk Dil Kurumu Basın Dil Ödülü’nü ve ayrıca Ankara Halkevi’nin öykü yarışmasını (1944 ve 1945 yıllarında iki kez) kazandı. Arkasından çok yazıldı, çizildi; çok ağlandı…Kolay değil o ; -Öykücülüğümüzün yılmaz emekçilerindendi; -1950 kuşağı öykücülerinin ortaya çıkmasını sağlayan Seçilmiş Hikâyeler dergisinin kurucusu ve editörü, -4. Ankara Öykü Günleri Onur Ödülü sahibi, -Edebiyatımızın nirengi taşlarından biriydi. İşte, Salim Amcayla ilgili olarak yazılanlardan kısa kısa alıntılar: “Salim Şengil yok artık. Ama yeri belli. Neresi bu yer? Türk öykücülüğünün taa kalbi…” 

M. Sadık Aslankara, Dünyanın Bir Kahramanı: Salim Şengil, İmge Öyküler, Sayı 4, Ağustos-Eylül 2005. “Salim Şengil, sağlam yayıncılık ilkeleri ve tutarlı davranışları doğrultusunda, Ekim 1947’den Temmuz 1957’ye Seçilmiş Hikâyeler (66 sayı), Ekim 1957’den 1973’e Dost dergisi (102 sayı) ve yayıneviyle yaklaşık çeyrek asır, genelde edebiyatımıza, özelde öykücülüğümüze sürekli taze kan taşımış; edebiyatla yaşamış, edebiyat eylemiş ve edebiyatta bıraktığı “temiz” bir isimle gitmiştir.” (Ömer Lekesiz, age.) “1947-1997 yılları arasında, Ankara ve İstanbul’da, Salim Amca kadar hiç kimse yürümemiştir. Tamı tamına yarım yüzyıl!Salim Amca’nın nüfus kağıdındaki adı Salim Şengil’dir. Salim Amca’ya ‘Salim Amca’ adını eşi, ‘Anamız’, yazarlar yazarı Nezihe Meriç taktı. Sonra hepimizin ‘Salim Amca’sı oldu. Salim Şengil’in Ankara’da yayınladığı Seçilmiş Hikáyeler (1947-1957) ve Dost (1957-1973) adlı dergiler, çağdaş Türk edebiyatının en önemli dergileri arasında yer alır. Bence Varlık ve Yeni Dergi kadar önemli iki dergidir. Ankara’da yayınlandığı için İstanbul vitrinine pek çıkmamıştır bu dergiler ama işten anlayan kültür ve sanat insanları bu iki derginin Türk edebiyatındaki yerinin çok önemli olduğunu iyi bilirler.Salim Şengil’in Nezihe Meriç’le birlikte çıkardığı dergiler, Türk edebiyatının özgürlük sığınağı olmuştur. İktidarlar, dergi yönetimleri, yayınevleri tarafından soluğu kesilmek istenen yazarların çoğu Ankara, Ulus, Rüzgárlı Sokak, OVE Han’daki büroda yönetilen dergilerde kendilerine özgürlük sığınağı ve yayınlanma olanağı bulmuşlardır.Örneğin Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal yapan ‘Pis Hikáye’, Seçilmiş Hikáyeler’in bir özel sayısında yayınlanmıştır. Şimdi edebiyat seçkinlerinin gözdesi olan, edebiyatımızın en büyük öykücülerinden Vüs’at O.Bener, öykülerini Seçilmiş Hikayeler ve Dost’ta, ilk kitaplarını ise Dost Yayınevi’nde yayınladı. Aralarında Bilge Karasu da olmak üzere 1950-60 kuşağı öykücüleri Salim Amca’ya uğramıştır.Attila İlhan’ın ilk şiir kitapları Duvar, Sisler Bulvarı, Yağmur Kaçağı, ilk romanları Sokaktaki Adam ve Zenciler Birbirine Benzemez Salim Amca tarafından yayınlandı.Salim Şengil modern anlamda, Yaşar Nabi’den sonra ikinci dergi ve yayınevi editörüdür. Ancak Salim Amca, Yaşar Nabi’ye nazaran daha yenilikçi ve öncü bir editördür. Kitapların kapaklarına bir anlam, renk ve hareket getirmiştir. Örneğin Attila İlhan’ın Sisler Bulvarı ve Sokaktaki Adam kitapları dönemine göre başdöndürcü bir estetik düzeye sahiptir.Salim Şengil’in Dost dergisi ve Dost Yayınevi, Názım Hikmet yasağını delen ilk dergi ve yayınevi değilse, ikincidir.Ben kendi adıma Salim Şengil’in kendisine, dergi ve yayınevine çok şey borçluyum.Türk edebiyatında, benim durumumda en azından elli yazar ve şair vardır, Salim Amca’ya borçlu olan.Salim Amca, başkalarının yapıtlarını yayınlamak için 40 yıl kendi yapıtını ihmal etti. Ama 1980’lerin ortalarına doğru yapıtına geri döndü ve önemli kitaplar yayınladı. Dünya edebiyatında Salim Şengil gibi adamlar vardır ama sayıları çok değil.Salim Amca, 28 Haziran 2005 günü 89 yaşında Erden Irmağı’na doğru yola çıktı. Ona bir çift sözüm var yolluk olarak:Salim Amca, Aden bahçesinde de çok yürüme, krome karton, üçüncü hamur kağıt arama! Yaz, oku, istersen tek başına kazazka oyna, istersen hayranın genç hurilerle vals yap!” Özdemir İnce, Böyle nereye Salim Amca? , 03 Temmuz 2005, Hürriyet. ”1960'lı yıllarda Ankara devletin imkanlarıyla kurulan bir kültür merkeziydi ve aslında donuk bir Balkan başkentiydi. Hiç kuşkusuz Türkiye'nin gerçek kültürel zenginliğini en iyi biçimde temsil eden bir kent değildi. Zira Türkiye kendi tarihi mirasını tanıyan, onun tadını çıkaran bir ülke hiç olmamıştır. Bir azınlığın dışında "Batı" henüz çok kimsenin adım atmadığı, hakkında hayal ve söylentilere dayanarak hayranlık veya düşmanlık beslediği bir dünyaydı… Ankara henüz memuriyetle geçinen Türk aydın takımının toplandığı bir yerdi. İstanbul'un zorluğundan kaçanlar da buraya birikmişti. Salim Şengil,…1940'ların fakir Türkiye'sinde genç yazarları topluma takdim için didinip "Seçilmiş Hikayeler" külliyatını çıkarttığı gibi o sıralarda da Dost dergisini çıkarıyordu. Eşi hikayelerinden ve tiyatro eserlerinden tanıdığımız Nezihe Meriç yani kısacası Nezim gibi o da öztürkçeci, sırf yazarlıkta değil yaşantılarında da temiz ve titiz, yaptıkları iş için sıkıntıya tahammül eden kişilerdi. Salim Şengil aynı dergide Türkiye'de rastlanmayan başka öncülükleri de yaptı... O kıtlıkta bir takım genç yazara telif ücreti bile verirdi. Dahası var, kendi yazdıklarından önce milletin öykülerini derleyip toplayıp yayımlama gayretindeydi. Parası olsa da olmasa da yaşamayı bilirdi. Salim amca bu dünyaya geldiği gibi gitmeyen adamlardandır. Sevgi Soysal'ın "Tante Rosa"sı eşi Nezihe Meriç'in hikayeleri gibi daha nice şey onun gayretiyle hayata geldi. Bu dediklerim Salim amca olmasa "Benim eserimi basın" diye de kimsenin kapısını çalmazlardı. Toplumlar da aslında işini sessizce, ısrarla Prusyalı disipliniyle yapan böyle adamlar sayesinde bir yerlere giderler. Uzun yaşadı, çok kimsenin fark etmediği, fark edenlerin de çok saygı duyduğu işler yaptı.” (İlber Ortaylı, 1960'larda Ankara ve Salim Şengil , 12 Temmuz 2005, Milliyet.) 

“Gönen'den ilk öykülerimi yolladığım "Seçilmiş Hikayeler Dergisi" sahibi Salim Şengil, bunları İlhan Tarus'a okutup onun hem Gönen'e, hem Kavacık'a mektup yazmasını sağladı. Tarus'un mektubu, sonra buna eklenen dostluğu kimi biçimsel zorlukları birden atlatmama yardım etti…” ( Fakir Baykurt , Fakir Baykurt’la Söyleşi / Semih Gümüş / Adam Öykü, Kasım-Aralık 1999.) 

“Salim Amca’yı bizim edebiyatçılar kuşağı, Ankara’da yayımladığı, önce ‘Seçilmiş Hikayeler’, sonra da ‘Dost’ dergileriyle tanımıştır. 1950’li yılların genç şair ve hikayecileri nezdinde fevkalade itibarlı edebiyat dergilerinden biriydi ‘Seçilmiş Hikayeler Dergisi; -Hüsamettin Bozok’un ‘Yeditepe’si, Vedat Günyol’un ‘Yeni Ufuklar’ı gibi... Şiir ya da hikayeleri bu dergilerde yayımlanma bahtiyarlığına erişenlere gıptayla bakılırdı!” ( Himi Yavuz, Haziran! Ayların en zalimi!, Zaman, 06.07.2005 ) 

Kaynaklar : 

- Seçilmiş Hikayeler Dergisi, Sayı 1-47 ( 5 Cilt) 

- Ömer Lekesiz, Kuramdan Yoruma Öykü Yazıları, Selis Kitaplar, Şubat 2006, -İmge Öyküler, Sayı 4, Ağustos-Eylül 2005. 

- Hüseyin Su, Öykümüzün Hikâyesi, Hece Yay., Ankara 2000 

- Özdemir İnce, Böyle nereye Salim Amca? , 03 Temmuz 2005, Hürriyet 

- İlber Ortaylı, 1960'larda Ankara ve Salim Şengil , 12 Temmuz 2005, Milliyet 

- Sennur Sezer, Evrensel Gazetesi, 30.6.2005 ( On yıl önceki bir söyleşiden ) 

- Düşler ve Öyküler Dergisi, Salim Şengil ile Seçilmiş Hikayeler Üzerine Söyleşi, İmge Öyküler, Sayı 4, Ağustos-Eylül 2005. 

- M. Sadık Aslankara, Dünyanın Bir Kahramanı: Salim Şengil, İmge Öyküler, Sayı 4, Ağustos-Eylül 2005. 

- Kadir Yüksel, Öykücülüğün “Dost”u Salim Şengil, İmge Öyküler, Sayı 4, Ağustos-Eylül 2005.

11 June 2006

Dalyan / Murat Uzsoy


Abidin'i Yitirmek ( Öykü ) / M. Hakkı Yazıcı





















Abidin'i Yitirmek




Dizüstü bilgisayarı ve dosyalar...Çantası, içinde tomar tomar kağıtlar,

Ne kadar pasaklıyım,” diye kızdı kendi kendine…Uçları kıvrılmış, tiftiklenmiş, üzerine çay, kahve dökülmüş, sigara külü düşürülüp ortası yanmış kağıtlar… Tasdikli bilançolar, gelir tabloları, ayrıntılı mizanlar, faaliyet Raporları, hazirun cetvelleri...

Her gün evden bankaya, bankadan eve taşıyıp durduğu bütün bu ıvır zıvırla dolu çantası, bilgisayarı elinde, topuklu ayakkabılarının üzerinde güçlükle dengede durarak koşturuyordu…

Ya yetişemezse, servisi kaçırırsa?.. Rezilliğe bak!...

Bu her gün, ama her gün böyleydi. Bıkmış, usanmıştı. Bu hayatsa, içine ederim ben böyle hayatın;  son zamanlarda sık sık, sakız gibi ağzında gevelemeye başlamıştı bu lafı.

Bankada geç saatlere kadar çalıştığı yetmiyormuş gibi eve de taşıyordu dosyaları; işten eve, evden işe...İşte, evde, serviste; uygun olan, olmayan her ortamda çalışan seyyar iş ünitesi adını takmıştı kendisine.

Sabahın geç saatlerine kadar süren uykusuz gece çalışmaları. Bol çay, kahve ve tabii ki çoklukla caz müziği, bazen de romantik popüler şarkılar eşliğinde yapılan ömür törpüleyen didiklemeler; rasyolar, analizler, istihbarat raporları Çalışıyordu da ne oluyordu, çok mu para kazanıyordu, terfi mi ediyordu? Senelerce böyle çalışmanın getirisi bir arpa boyu yol” ; artı sıkıntıdan çokca içilen sigaranın sararttığı parmaklar, dişler, sırtında kambur, bozulan feri kaçmış gözler ve nerdeyse yitirilmiş bir adet Abidin.

Destansı bir aşkla başlayan evliliği çöktü, çöküyordu. Abidin’i, biricik aşkını, sevgilisini, kocacığını yitiriyordu muydu ne?!

Her sabah servisle kağıtların dünyasına yapılan yolculuk...Ne pahasına?..

Yine koşturuyor. Yerler buz tutmuş, yürümekte zorlanıyor; incecik çorapları bacaklarını soğuktan korumuyor, dizkapaklarından kasıklarına kadar işleyen soğuk. Ve ıslaklık hissi... Yine mi o lanet aylık olağan kirlilik günleri?!

***

Bir gün yine serviste Yeşim’in yanına oturmuştu. Şubenin iç yönetmeni…Durmadan konuşuyordu.”Bak hayatım,” dedi, “Canını sıkma, ama sana söylemek zorundayım.”

Banka personelinin servislerinde yapılan bildik dedikodulardan; batık kredilerden, şube zararlarından, kimin haksız yere ne kadar jestiyon aldığından farklıydı bu söyledikleri:

“ Şule...Abidin Bey’in sekreteri...Biliyorsun benim eltilerle aynı apartmanda oturuyor, onlardan duydum.”

Servisin penceresinden yan şeritten havalı kornasına basarak bir kamyonun hızla geldiğini gördü. Servis şoförü de görmüştü. Görmemek mümkün mü? Kamyonun kornası içerdeki müziği, konuşmaları bastırdı.

“Şule, Abidin Bey’den çocuk aldırmış.”

Kamyondan kurtulmak isteyen servis şoförü direksiyonu sağa kırdı, kontrolünü kaybetti. Araba bariyerlere sürtünerek bir süre gitti,.. ancak durabildi. Servis minibüsünün içindeki herkesin yüzü bembeyaz kesilmişti. Öylece kalakaldılar.

“Duyamadım seni hayatım,” demişti Yeşim’e.

Şaşkınlıklarını attıktan sonra servisten indiler.

Abidin bunu yapmış olabilir miydi?

Sabahın erken saatinde akan araç kalabalığına boş gözlerle baktı.

Abidinin çocuk istediğini biliyordu. Ama her şeyin sırası vardı. Birlikte bir karar vermişlerdi: Çocuk yapmak için acele etmeyeceklerdi, önlerinde yaşanması gereken uzunca bir hayat ve henüz başında oldukları meslek yaşamları vardı.-“Kariyer” hedefleri!?.. Ertelenen her şey gibi çocuk yapmak da ertelenmişti.

***
Sabah erken; henüz elindeki çek karşılıksız çıkınca bankonun önünde kalakalan adamlar, havale talimatları, vadeli hesap sahipleri gelmemişler.  Hamiline yazılmış çek sahipleri, beklemeden sıranın önüne geçmek için ricacı olan ihtiyarlar, hamile kadınlar yok.

Hamile kadınlar?!

Yıllar geçmiş, sonuçta çocuk da yapamamıştı, kariyer de. Yaşama hükmedeceğini zannederken, gün gelmiş yaşamın hükmetmesine boyun eğmişti. Aşksa hüzünle anımsanan bir şeydi artık.

Şule,…müşteri ziyaretlerinden artakalan ender zamanlarda Abidin’in şirketine uğradığında ne kadar nazik ve güler yüzlüydü ona karşı…Demek ki o zaman bütün bu nezaket ve güler yüz iyi bir oyunculuk ürünüydü…Yazık!..

Kocasının ve kendisinin geç saatlere kadar uzayan çalışma saatleri, evde çalışmaya devam etmek, Abidinin son zamanlarda iyice sıklaşan ve süreleri giderek uzayan iş seyahatleri derken birbirlerini ara sıra gören, ancak koridorda selamlaşan iki yabancıya dönmüşlerdi. Birlikte tatile çıkmak bile hayal olmuştu.

Akşamları belki Abidin’in erken geleceği tutar, birlikte sofraya otururlar ümidiyle yemek yaparken, farkında olmadan diline takılan şarkı :

“ Dediler ki zamanla hep azalırmış sevgiler. Olsun, bana seninle geçen yıllarım yeter…”; ne komik bir avunma; pörsümüş aşkının tesellisi…

İlk tanışıp arkadaşlık etmeye başladıkları yıllarda ve hatta evliliklerinin ilk yıllarında mutlu anlarında Nazımın o çok sevdiği şiirinin dizeleriyle takılırdı biricik aşkına;

Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?

O da istiyordu artık çocuk yapmayı… Bir çocukları olsa belki de soğuyan ilişkilerini düzeltmek olasıydı.

Ama ne demişti o uğursuz doktor!..

Yuttuğu o lanet hapları çoktan bırakmıştı, ama buna rağmen malum aylık olağan kirlilik günleri eksik olmuyordu. Birinci ay, ikinci ay ve daha sonraki aylarda...

Merak ayları başlamış ve doktora gitmişti. “Çocuğunuzun olması mümkün değil,” mi demişti?

Riyakarlığını gizleyemeyen bir sırıtışı vardı bu doktorun; nedense güvenemiyordu ona. Bu adam ancak Şule’ye kürtaj yapan jinekolog olabilirdi.

Peki ya gerçekten o, olabilir mi? Neden olmasın, olabilir de; çok yakışır.

Başka birine mi gitmeli? Yoksa jinekologu bırakıp psikologa mı gitmeli?

***

Elindeki bütün dosyaları yere fırlattı; bilançolar, faaliyet raporları, hazirun cetvelleri, rasyolar havada uçuştu. Boşuna mı içmişti bunca yıl, onca doğum kontrol hapını! Bu haplara verdiği parayla bir araba alınırdı, servislerde sürünmekten kurtulurdu.

Abidin, her zamanki gibi, ruhunu soymadan girmişti yatağa. Sırtını dönmüş, horuldayarak uyuyan kocasına haykırmak düşüncesi geçti aklından;

Ben mutluluğun resmini yapamadım Abidin!

***

Gecenin sabaha kavuşacağı saatlerde, uykusunun arasında, kalçalarında, kasıklarında dolaşan bir el; iri, kıllı bir el...Bedeninin ücralarında, teninde gezinen bir günlük sakallı yüz...Sonra onu uyandırmamaya özen göstererek, usulca üzerine abanan, kıllı elin, sakallı yüzün sahibinin iri, kıllı gövdesi...

Uykunun kıyılarında görülen tatlı bir rüya gibi...

***

Sabah; iri kıllı elin sahibinin traş olurken aynadan yansıyan, sanki sana dün gece gördüğün tatlı rüya yeter, diyen somurtkan suratı...

Kapıdan çıkarken adet yerini bulsun diye yanaklarına kondurduğu hoşçakal öpücüğü...

Arkasından bakakalıyor. İkiyi birledikleri anları, göğsünde kayboluşunu özlüyor. Bir çocukları olsa farklı mı olurdu? Eskisi gibi olabilir mi her şey? Birazcık ümit...

Biz bu aşkı ayrılsak da mı saklasak,  sarımsaklasak da mı saklasak?

***

Rüyalar birbirine karışıyor. Gerçek ne, hangisi rüya?

Doktorun muayenehanesinin olduğu apartman dairesinin zilini çalmak için uzun süre düşünmüştü. Geri mi dönseydi? Geri dönüp de bir psikologa mı gitseydi? Yoksa her şeyden vazgeçip deniz kenarına inip martılarla, kedilerle mi yarenlik etseydi?

Yine gözlüklü, sürekli gülümseyen hemşire açmıştı kapıyı:

“Buyrun doktor bey içeride. Yalnız…Hasta randevumuz yok bu saatte.”

Kapıyı aralayıp içeri girdi. Doktor üzerinde beyaz önlüğü, başında bir kukuleta, geniş bir berjer koltuğa gömülmüş; elinde şişler, yün örüyordu: Bir patik, küçük bir bebek patiği… Gözlüklerini devirmiş seri parmak hareketleriyle patik örüyordu doktor. Onu görünce bütün yılışıklığı ile gülümsedi.

“Hoş geldiniz.”

“Bugün için gelin demiştiniz de.”

“ Evet, öyle demiştim.”

Yerinden kalkmadan yün örmeye devam ediyor.

“Şule hanımın kocanızdan hamile kalması imkansız.”

Hiç yeri değilken niye anlatıyor bunları?

“Zira maalesef kocanız kısır. Sizde bir sorun yok, müsterih olabilirsiniz.”

Şişleri, yünü bir tarafa bırakıp ayağa kalkıyor; yüzünde yine o lanet, yılışık gülümseme var:

“Soyunun da sizi bir kez daha muayene edeyim.”

Bakışlarında bu kez sapıkça bir şehvet de var. O sırada balkon kapısı hızla açılıyor. Rüzgar ve soğuk dışarıdan odaya doluyor. Kocası…Abidin, balkon demirlerinden tırmanmış  içeri atlıyor.

“Sen ne yapıyorsun!?.. Neler saçmalıyorsun? Çek o pis ellerini karımın üzerinden,” diye haykırıyor.

Abidin, doktorun kafasına esaslı bir şaplak atıyor. Kukuletası yere düşüyor.

Koşup kocasına sarılıyor.

“Aslan kocacım, ne güzel vurdun!”

***

Bankaya gider gitmez tuvalete girdi. Kirlilik günleri başlamamış.

Bir gün, iki gün, daha sonraki günler geçmiş,..aylık olağan kirlilik günleri gecikmişti; merak günleri başlamıştı. Yoksa ?!..

Aynada soluk bir yüz bakıyor:

“Ayna… Ayna, söyle bana Şule mi daha güzel, yoksa ben mi?”

Duygularını neredeyse yitirmiş, mutsuz birinin aksi var aynada.

“Pis ayna…yalancı ayna. Sen ne anlarsın güzelden!”

Tuvaletin kapısı aniden aralanıyor; bıyıklı şaşkın bir yüz içeri bakıyor:

“Pardon!..”

Teoman Bey, Kredi Pazarlama yetkilisi. Hep aynı şeyi yapıyor; güya tuvaletleri karıştırıyor. Aynı sertlikle kapıyı kapatıyor.

Onca işin gücün arasında öğle aralığıyla birleştirilmiş bir saatlik izin sırasında doktora gitmesi gerekiyor.

Hava kapalı, soğuk…Her şey gözünde büyüyor.

***

Doktor, elinde testin sonucu sırıtıyordu; Müjdemi isterim, sonuç pozitif.

Pozitif nedir ki, iyi bir şey midir?

Hamilesiniz.

Hamileydi!..

Kuşlar havalanıyor  yüreğinden... Çiçekler açıyor yüzünde.

Doktora sarılıp öpüyor:

“Çok teşekkür ederim doktor bey, ne kadar iyisiniz.”


* Bu öykü, ilk kez  Edebiyat Haber internet sitesinde yayımlandı.

http://www.edebiyathaber.net/m-hakki-yazicidan-abidini-yitirmek-adli-oyku/