12 August 2010

Kalemin Öyküsü

Ne olacak, alt tarafı kalem işte, deyip geçiştirmeyin! Kalbim kırılır. Bir kalemin kullananın elinde ne önemli işlevlere sahip olduğunu herkes bilir.

Ben, artık eskimiş de olsam yeni olduğum zamanlarda fiyakalı, yeni model bir 0,5 uçlu bir versatil kalemdim. Markamı boşverin; reklama girer.

Çok engin bir hayat tecrübem oldu. Kimler gelip, kimler geçmedi ki hayatımdan. Bir süre bir mahalle bakkalının veresiye defterinin arasında yaşadım. Ondan apartman sakinlerinin alışveriş siparişlerini not alan bir apartman kapıcısının eline geçtim. Daha sonra kapıcının bir lokantada garsonluk yapan amcaoğlunun kalemi oldum.

Bir ara gerçek bir kalem efendisi olan bir devlet memuruna hizmet ettim. Masasının üzerindeki kalemlikte, çakısıyla özenle yontup, ucunu sivrilttiği çeşitli renklerdeki eski tip kurşun kalemlerin arasına koyardı beni. Benim ve kurşunkalemlerin yanımız sıra kalemlikte bir pompalı dolma kalem, bir de divit vardı. Eski tip kurşun kalemlerden çok şey öğrendim. Yanlışlarını düzelten silgileri severlerdi, ama kalemtraşların dostları mı, yoksa düşmanları mı oldukları konusunda fikirleri yoktu. Öyle ya kalemtraşlar onların uçlarını açıp, sivriltip yazılabilir hale getirseler de ömürlerinden de alıyorlardı. Her sabah ütülü takım elbisesi, kolalı gömleği, elbisesine uygun renkteki kravatıyla, sinek kaydı tıraşlı olarak işinin başına gelen memurun sakalı ve tıraş bıçağı arasındaki ilişki gibi değildi ki bu. Sakal kesilse de daha gür olarak uzardı; ama kurşunkalemler açıldıkça ömürleri azalırdı.

Bu bakımdan yeni nesil bir kalem olarak ben onlardan daha şanslıydım. Hele yumuşak HB bir uç takıldığında kağıdın üzerinde kayar gibi hareket eder, güzel bir iz bırakırdım. Bilmem bu kötü bir huy mu; ama ben de insan seçerim; el yazısı güzel olanları daha çok severim. En çok da yazı yazarken, düşünme aralarında kaleminin sapını kemirenlere kızarım.

Bu kurşun kalemlerin çok iyiliklerini, dostluklarını gördüm. Hele bir tanesi vardı, yontula yontula neredeyse yok olmuştu. Bana deneyimlerini aktarır, bolca öğütte bulunurdu. Memur onun gövdesini özel bir sapa takıp boyunu uzatıp, hala kullanılabilir bir duruma getirmişti. Bu haline rağmen göreve devam ediyordu.

Sıfırcı bir öğretmenin öğrencilerinin notlarını yazdığı not defterinin arasında yaşamak hayatımın bunalımlı dönemlerinden biriydi.

Kalemlerin yazgısıdır. Elden ele dolaşırlar. Başından sonuna kadar tek bir sahibi olan kalemlere ender rastlanır. Ya sahipleri tarafından bir yerde unutulurlar, bir başkası bulur alır. Ya kullanılmak için birisinden ödünç alınır sonra geri vermeye unutulur. Ya da kaybolurlar.

Aslında mecazi anlamda değil, gerçek anlamda da korkum hep kırılmak oldu.

Atlattığım en büyük badireyse bir sıkıyönetim yargıcının kalemi olduğum dönemde oldu.

Aynı kalemin başka insanların ölümüne imza atmaması dileğiyle idam kararlarının verilmesi ve kararın imzalanmasından sonra sembolik olarak kalemin kırılması geleneğini biliyorsunuz sanırım. Benim korkum da yargıcın kalemi olduğum dönemde böyle bir şeyin başıma gelmesiydi.
Adamın yumuşacık bir kalbi olduğumu biliyordum. Günlük dertlerinden kurtulduğu, karısı ve iki çocuğuyla yaşadığı mutlu bir yuvası vardı. Ceketinin sol iç cebine beni yerleştirdiğinde kalbiyle daha yakın bir temasım oluyordu. Kalbinin ritminden neler hissettiğini anlayabiliyordum.

Ama askeri yargıçtı işte… Zaman çok kötüydü. Bu dönemde onurlu bir askerin, dürüst bir hukukçunun görev yapması çok zordu. Görev yaptığı mahkemede savcı iddianamesini okumuştu. Genç siyasi bir tutuklu için idam cezası isteniyordu. Şişirmece bir iddianame olduğunu herkes biliyordu. Egemenlerin gerekli bulduklarında raftan indirip başvurdukları Türk Ceza Kanunu’nun ünlü 146/1. maddesinden, “Anayasanın değiştirilmesi, bozulması ve kaldırılmasına "zor”la teşebbüs edenlere verilen idam cezasıyla yargılanıyordu.

“Gereği düşünüldü,” diye söze başlayıp herkes ayağa kalktığında, yargıcın sağ elinin avucunda, baş parmağı ve işaret parmağı arasında büyük bir baskı hissettim. Beni sıkı sıkıya kavramıştı. Diğer üç parmağıyla da gövdeme bastırıyordu. Belli ki çok gergindi. “Eyvah!..Tamam”, diye düşündüm; genç delikanlının sonu geldi, bu arada benim de sonum geldi. İdam cezası verildi ve yargıç birazdan çat diye beni ortamdan kıracak.

Kararın okunduğu dakikalar, uzun yaşanan bir hapislik gibi geldi bana. Yargıç, kararı hiçbir zaman anlayamadığım hukuk diliyle ağır ağır, tane tane okudu. Sonra herkes yerine oturdu. Yargıç, beni kürsüdeki dosyanın üzerine bıraktı. Şaşkındım, ne olduğunu tam anlayamamıştım. Ancak beni dosyanın üzerine bırakırken yargıcın kaslarının gevşediğini, elindeki gerginliğin yerini bir rahatlığın aldığını fark etmiştim. Ne olduğunu yargılanan genç de anlayamamış olacak ki şaşkın bir yüzle avukatına baktı. Avukat, gülümseyerek, beraat ettin gibisinden bir işaret yaptı. Ortalığa bir sessizlik hakim oldu. Sessizliği genç delikanlının izleyiciler bölümündeki anasının heyecan ve sevinçle hıçkırarak ağlamaya başlaması bozdu.

Korktuğum başıma gelmemişti, ancak bu gerginlik neredeyse ömrümün yarısını almıştı. Zaten bu olaydan çok kısa bir süre sonra yargıç emekliliğini isteyip serbest avukatlık yapmaya başladı.

Oysa yaşamımın başlangıcı biraz sorunlu da olsa ne kadar mutlu olmuştu.

Okula yeni başlayan bir çocuktu ilk sahibim. Babası, ilk çocuğunun okula başlamasının mutluluğuyla, beni kırtasiyeciden çizgili defterler, silgi, boya kalemleri, kalem kutusu ve bir de okul çantasıyla birlikte almıştı. Akşam çocuk babasını heyecanla karşılamış; beni, diğer kalemleri ve silgiyi kalem kutusuna koyup, defter ve kitaplarla birlikte çantasına özenle yerleştirmişti.

Çocuğun babası zaten okulda öğretecekler diye oğluna hiçbir şey öğretmemişti. Ancak okulun bulunduğu mahallenin sakinleri çoğunlukla memur aileleriydi ve çocuklarına daha okula başlamadan okuma yazmayı öğretmişlerdi.

İlk başta her şey güzeldi. Öğretmenin kara tahtaya tebeşiri cızırdatarak yaptığı şekillerin aynısını çizgili defterlerine yapıyorlardı: Düz çizgiler, yatık çizgiler, oval çizgiler… Aradan günler geçtikçe alfabenin harfleri, heceler...Fişlerin ve alfabenin okunması…Sayıların öğrenilmesi başladı…Öğrenilmesi diyorum, yanlış bir ifade oluyor; çünkü sahibimin dışındaki neredeyse bütün çocuklar bunları önceden biliyorlardı. İşte sıkıntılı günler bu zamanda başlamıştı. Arkadaşları alfabeyi sular seller gibi okurken o, hiçbir şey anlamıyor, okuyamıyordu. Okuma sırası kendine geldiğinde, buğulu gözleri alfabenin sayfalarında, onun için hiçbir anlam ifade etmeyen yazılarda, kımıldamadan oturuyordu. Nerede “Ali topu at”, nerede “Ayşe ip atla”?!

Başı uğulduyordu. Utanıyordu. Defterine yazarken sıkıntıdan kalemine o kadar bastırıyordu ki kırılacağım diye ödüm kopuyordu.

Öğretmenin çabaları da bir işe yaramıyordu. Sınıftaki diğer öğrenciler onun bu durumuna gülüp, alay ediyorlardı. Öğretmen, her gün arkadaşlarıyla eve haber gönderiyordu: Annesi babası biraz çalıştırsınlar,…Ona kadar sayı saymasını öğretsinler, diye.

Babası, kollarını sıvadı. Önce bit pazarında küçük bir kara tahta bulup, satınaldı, sahaflardan resimli masal kitapları aldı. Annesi ilkokul mezunu bir ev kadınıydı, ama oğluna ilk eğitimini verecek kadar bilgiliydi. Heceleye heceleye kitapları okudular, babaannesine, halasına, teyzesine, amcasına mektuplar yazdılar. Annesi küçük karatahtaya tebeşirle yazdı; o mektup kağıtlarına… Durmadan, usanmadan çalıştılar. Birlikte yazılar yazıp, ev ödevleri hazırlamaya, aritmetik problemleri çözmeye, resimler yapmaya başladık.

Çok zaman geçmedi arkadaşlarının seviyesine geldi. Ve hatta onları geçti. Akıllı, gayretli bir çocuktu. Kendine güveni gelince, eline ne geçerse okudu, aklına ne gelirse yazdı, resimler yaptı. Okuldaki mutsuz günlerin yerini mutlu günler aldı. Keyfimize diyecek yoktu. Onunla birlikte ben de çok şey öğrendim.

Ta ki bir kış günü, okul dönüşünde çocuğun ayağı karda kayıp düşene kadar. Yolun kenarındaki bayırdan aşağıya, ağaçların arasından yuvarlana yuvarlana düştü. O kadar kötü düştü ki kendisi bir tarafa, çantası diğer tarafa savruldu. Allahtan çocuğa bir şey olmadı, ama çantanın kapağı açılıp, içindekiler, defterler, kitaplar, kalemler ortalığa saçıldı. Yardımına koşanlar onu yerden kaldırdılar, kitaplarını, defterlerini, kalemlerini topladılar, çantasına yerleştirdiler. Şansıma bakın ki beni bulamayacakları bir yere, çalılıkların arasına savrulmuştum.

Burada belki bir aya yakın kaldım. Karlar eridi, çamurlara bulandım. Kirlenmiş, leş gibi olmuştum. Neredeyse toprağa karışıp tümüyle kaybolacaktım. Bir sabah köpeğini gezdiren yaşlı bir kadın beni buldu. Köpek yakınımdaki bir ağaca bir ayağını dayayıp ihtiyacını gördü. Sıçrayan damlalar bana da bulaşacak diye korktum. Bir bu eksikti zaten.

Kadın beni fark edince gelip yerden aldı, mendiliyle özenle temizledi; çantasına koydu, evine götürdü. Apartman yöneticisi kocasına verdi.

Yeniden normal hayata dönmüştüm. Elden ele dolaşma serüvenimin de başlangıcı oldu…Ondan öbürüne, öbüründen diğerine...

Yaşamımın diğer evrelerinde de mutsuz olduğum söylenemez. Geriye baktığımda mutlu günlerimin daha çok olduğunu düşünüyorum. Yaşadıklarımın hiçbiri öyle bir kalemde silinecek şeyler değil.

Hele hele şu günlerde keyfime diyecek yok. Ünsüz, genç bir şairin kalemiyim. Ünsüz olduğuna bakmayın bir gün herkes fark edecek onun yazdıklarını; elden ele, dilden dile dolaşacak şiirleri. Aşkla ilgili olanları delikanlıların, genç kızların sevdalarını süsleyecek.

Üniversitede öğrenci olan bu delikanlının inanılmaz bir ifade yeteneği var; duygularını kaleme dökme ustası, gerçek bir şiirbaz.

Darmadağınık çantasının içine koyuyor beni. Çantanın içinde ben ve kitaplarıyla birlikte mutlaka bir defteri olur. İlham geldiğinde hemen çantanın içine elini daldırır, önce beni, sonra defterini bulur, not alır.

Son zamanlarda iyice üretken oldu. Hele hele aynı fakülteden lüle lüle sarı saçları olan pembe yanaklı bir kıza aşık olduktan sonra…Okuluna giderken genellikle vapura biner. Dikkat ettim en çok vapur iskeleden ayrılıp Galata Köprüsü, Sarayburnu, Topkapı, Ayasofya manzarasını yakaladığında ilham gelip, kaleme kağıda sarılıyor. Eeee, çocuk haklı tabii; bu güzellik kimlere ilham vermedi ki…

Ben de tam efkarlanıp eski günlerimi andığım şu anda yine vapurla karşıya geçiyorduk. İçime tatlı bir hüzün çöktü. Yanlış anlamayın keyfim yerinde, beni sımsıkı kavrayıp, çalakalem yazan delikanlının parmakları arasında mutluyum.

Yakından motoruyla geçen bir balıkçının radyosundan yankılanan, onun çatlak sesiyle eşlik ettiği, Aşık Turabi’nin türküsünün ürperten dizeleri bile keyfimi kaçırmıyor:
“…
Neyin var da bugün neye yazmıyon

Kalem seni parça parça kırarım
Hiç mi benim hallerimi sezmiyon
Kalem seni parça parça kırarım…”

Ah balıkçı, bir bilsen biz şimdi parmaklarının arasında hazdan kendimden geçtiğim delikanlıyla ne işler beceriyoruz?

Ha gayret şair!.. Sarıl kalemine, sun yüreğinin güzelliklerini herkese.

12 Ağustos 2010, Moskova

31 March 2010

Kısacık Öykü

Fotoğraf:Selçuk Kayan


Kelebek Arkadaşım

Benim bir kelebek arkadaşım vardı, Allah rahmet eylesin.
Bir gün, tanıştığımız günün sabahında; Boğazda bir çay bahçesinde oturmuş çay içerken, olmadık şeylere üzülüp dertlendiğimi görüp, yüzünde bilgece bir ifadeyle:

“Aptal olma! Yaşadığın anın kıymetini bil, keyfini çıkar,” dedi, “Hayat bir gün, o da bugün.”

O an ne dediğini çok anlayamamıştım; aynı günün akşamı acı ölüm haberini aldım.
Gerçekten de dediği doğruydu.

31 Mart 2010,Moskova



26 February 2010

Şiir: Su Gibi Olmalısın
















Su Gibi Olmalısın
“Kendime”

Biliyorum be kardeşim, hayat zor;
Ekmek aslanın ağzında, her yerde kavga, gürültü…
Ama sen, su gibi olmalısın.
Bardakta bardak, şişe içinde şişe şeklini alabilmelisin.

Şimdilerde gerçi ben bir sürahi gibiyim; ancak umudum çok.
Durgun suların türküleri hüzünlüdür…

Eskiden dünya ateşten bir toptu
Sonra su, sonra da hayat oluştu.

Bazen yağmur, bazen kar…
Herkes buharlaşıp yok oldun sanırken sen,
Güzel bir günün müjdecisi güneşin araladığı bulutlardan
Süzülen ılık bir bahar yağmuru olabilmelisin.
Bir dağ yolu molasında sevgilinin
Ağaç kovuğundaki pınardan ağzına dolmalısın.
Dişlediği armudun içinden çıkabilmelisin.
Ya da yağan yağmurda saçlarından süzülen damla…

Bazen sevinç, bazen de hüzün gözyaşları
Ya da bir emekçinin alnındaki ter olabilmelisin.
Bir dost sofrasında rakıya eşlik edebilmelisin.

Kuytuda karlı bir kayın ormanının süsü,
Bir yumurcağın avucunda kartopu,
Bazen camda buğu, bazen yeşil bir vadide akarsu, sel olmalısın.
Bir çiçeğe can verebilmelisin.
Bazen kayaları döven hırçın bir dalga,
Damla damla birikip göl,
Çorak toprakların umudu olmalısın.
Uygun bir yatak bulabilirsen bir deli ırmak olup
Okyanuslara ulaşmalısın
Koynunda balıklar yüzmeli.

Moskova, 26 Şubat 2010

16 March 2009

Kerteriz Devri ( Öykü ) / M. Hakkı Yazıcı




















Kerteriz Devri



O akşam balıkçıların toplaştığı kahvede yine sigara dumanından göz gözü görmüyordu.
Selahattin, gözleriyle etrafı kolaçan ettikten sonra Mustafa’yı arkadaşlarıyla okey oynadığı masada otururken buldu. Yanlarına bir sandalye çekip oturdu.

“Oyunun bitince çıkıp biraz konuşalım,”dedi.

Mustafa:
“İstersen bir saat sonra senin eve uğrayayım.”

Masada oyun oynayan yeni yetme balıkçılardan biri:
“Abimizin alışkanlığıdır, eve erken gitmez; malum eve erken gider de bir sürprizle karşılaşır falan, d’imi?” diyerek densizlik yaptı.

Selahattin, sanki bu sözleri hiç duymadı. Mustafa sinirlenip, kötü bir şeyler söyleyecek oldu; Selahattin, aldırma, sesini çıkartma anlamında kaş göz işaretiyle onu susturdu.

Mustafa:
“Çıkalım istersen, buranın tadı kalmadı; dışarıda hava daha güzel,”dedi.

Birlikte kahveden çıktılar. Ayın bulutların arkasına gizlendiği, serin bir akşamdı. Hiç konuşmadan yürüdüler yolda.

Yürürlerken Selahattin, “O pezevenk trolcüdür,”dedi, “Her türlü meymenetsizlik vardır onda,” diye devam etti..

Sahile inip, Mustafa’nın sandalını denize saldılar. Mustafa, gençliğinin gücüyle küreklere asıldı, sonra motoru çalıştırdı.

***
Boğaziçi’nde, sonbaharda Eylülden başlayarak göçmen balıkların fener alayı geçişi başlar. Bahar aylarında Karadeniz’e çıkan, burada üreyen göçmen balıkların dönüşüdür bu… Karadeniz’den Boğaza sırayla girip, Marmara’ya geçerler. Önce Eylül-Ekim aylarında istavrit, sonra palamut hazretleri arzı endam eder; arkasından lüfer; onun arkasından havalar soğuyup, kışın ortasına gelindiğinde hamsi sökün eder: Balıkçıların bayramı başlar.

Ama ne var ki, İstanbul’da insanlar çoğaldıkça, balıklar azalmıştı. Yalnız balıklar değil, balıkçılar da azalmıştı.

Zaman değişmiş, eskilerin deyişiyle kötüleşmişti; Haliçte palamutların neredeyse elle yakalanacak kadar bol olduğu zamanlar çok geride kalmış, Sait Faik’in öykülerindeki balıkların çoğu tükenmişti artık:. Dülger Balığı, Sinagrit Baba...Bu duruma üzülmek, kolayına kaçılıp, nostalji, eskiye öykünme deyip geçiştirilemez.

Yine de balık bereketinin uğradığı yıllar da olmaz değildi.

Balıkçılar, martıların bile uykuda olduğu sessiz İstanbul gecelerinde denizin vereceği rızkın peşine düşerler.

Denize dik inen dar sokaklarda balıkçıların evleri, kahveleri, alışveriş ettikleri bakkalları, manavları vardır. Balığın bereketi varsa sokaklar şenlenir. Sokak aralarında koşuşturan, oyun oynayan çocukların neşesinden bile anlarsınız bunu. Evlerin bacaları keyifle salarlar dumanlarını. Belli ki balık bereketi odun kömür bereketini de beraberinde getirmiştir. Veresiye hesaplar kapatılır, dolu filelerle dönülür evlere.

***
Hikayemizin kahramanı Selahattin Menekşe, balıkçı mahallelerinde bir efsane gibi anlatılan, namı yürümüş ihtiyar bir balıkçıydı. Denizden eli boş döndüğü hiç görülmemişti. Bazıları bunu meslek sırrı olarak gizlediği, onun da yaşlanmış, kendisini emekli etmiş bir Rum balıkçıdan devraldığı söylenen kerterizine yorarlar; ancak onun usta bir balıkçı olduğu hiç tartışılmazdı.

Zamanın acımasızlığına o da yenilmiş, yaşlanmıştı. Oysa bir zamanlar deniz gibi fırtınalı bir hayatı vardı. Kıyılar ona göre değildi; dalgaların kucağında otururdu. Balık peşinde bitkin düşse de, acı poyraz yüzünü dilimlese de denizin suyu bütün yorgunluğunu silerdi.

Onun hakkında başka hikayeler de anlatılırdı. Denizin cimrileştiği, balıktan ümidin kesildiği bir gece, eve her zamankinden erken döndüğünde çok güzel olduğu dillerde dolaşan karısını mahalleden bir taksiciyle birlikte yakalamıştı. Daha sonra karısı taksiciye kaçmış, o da hayata küsmüştü… Bir daha hiç evlenmemişti… Ancak onun İskele Meydanı’nda küçük bir tuhafiyeci dükkanı olan bir kadına gizliden sevdalandığı yine dilden dile dolaşırdı.

En az haftada bir kez kadının dükkanına uğrar, ufak tefek alışverişler yapardı. Ama aldıklarını ne yaptığını, tuhafiyeci kadınla daha ileri düzeyde bir ilişkisi olup olmadığını kimse bilmezdi.
Selahattin’in aşkı belki de dokunmadan yaşanan aşklardandı. Temiz, ama karşılıksız…

İşte böyle biriydi ihtiyar…

Selahattin, artık emekli olma zamanının geldiğine kanaat getirdiğinde sevdiği, güvendiği genç bir balıkçıya kerterizini devretmeyi düşündü. Bu bir gelenekti…

Uzun uzun düşündükten sonra bütün diğer yeni yetme balıkçılardan farklı, sakin, efendi, dürüst biri olduğunu düşündüğü genç balıkçı Mustafa’ya meslek sırrını aktarmaya karar verdi.

***
Denizden esen rüzgar Selahattin’in keyfini geri getirmişti.

“Sen Sait Faik’i bilir misin?”

“Duydum,” diye cevap verdi Mustafa.

“İstanbul’u seversen Sait Faik’i, Orhan Veli’yi bilmelisin; o zaman daha çok seversin.”

“...”

“Bak sana Sait Faik’le ilgili duyduğum bir hikayeyi anlatayım:
Sait Faik’e, o vakitlerin yazarlar derneği bir ödül verecek olmuş. Dernekçi takımı, bu hiç kimseye müdanası olmayan, uçarı yazarı birkaç gün öncesinden Beyoğlu’nda yakalamış, binbir ricada bulunmuşlar, töreni unutmayıp zamanında gelsin diye sıkılamışlar… Bizimki dernekçileri kırmamış; tören günü, zamanında yazarlar derneğine gitmiş. Yağmurlu bir günmüş...Sait’in sırtında o meşhur buruşuk yağmurluğu, başında da eski bir şapka varmış. Dudağının kenarından hiç eksik etmediği sigarasıyla kapıya dayanan bu garip adamı dernek lokalinin kapısındaki görevlinin gözü hiç tutmamış. Onu içeri almamış. Biraderim, burası yazarlar derneğinin lokali, balıkçıların işi yok, demiş…Zaten Sait Faik’in canına minnet; bahanesi hazır nasıl olsa, fazla üstelemeden geri dönmüş.

Dernekçiler Sait Faik törene gelmeyince fena bozulmuşlar. Ertesi gün, yine Beyoğlu’nda bir yerde yakalamışlar. Yahu söz verip de niye gelmedin, bizi rezil ettin, diye çıkışmışlar.

Sait Faik, mavi gözlerinde ışıltıyla gülmüş: Ben ödülümü kapıcıdan aldım arkadaşlar, gerisini boşverin, demiş."

“...”

“Bak Mustafa, iyi bir asker nasıl üniformasını hiç çıkarmaz, onunla gurur duyarsa, iyi bir balıkçı da kılık kıyafetinden utanmaz.”

“...”

Selahattin, sanki bütün balıkçı hikayelerini bir gecede anlatıp, bitirmek istercesine devam etti.

“Peki Kör Agop’u bilir misin?”

“Onu da duydum.”

“Kör Agop, İstanbul’un efsane balıkçılarındandır. Sonra meyhaneci oldu ya, olsun… Ben, ayda bir kere Agop’un mezarına ziyarete gider, toprağını rakıyla sularım.”

Kerteriz mekanına yaklaşmışlardı. Deniz zorluk çıkarmamış, çabuk yol almışlardı.

Selahattin:
“Kör Agop’un anısına içelim,” diyerek iç cebinden eksik etmediği otuzbeşlik rakı şişesini çıkardı.

Birbuçuk saat sonra Selahattin’in kerterizinin bulunduğu denizin kayalarla kucaklaştığı yere gelmişlerdi.

Artık Selahattin’in kerteriz sırrı Mustafa’daydı.

***
Kıyıya geri döndüklerinde saat iyice ilerlemiş. Nerdeyse balıkçıların denize açılma saati gelmişti.
Hem sarhoşluk, hem de yorgunluk bir araya gelince Selahattin ayakta duramaz hale gelmişti. Mustafa koluna girdi; sürükleye sürükleye evine götürdü.

Bahçe içinde, tek katlı, eski, dökük ahşap bir evdi. Evin içinde küf kokusu vardı.

Selahattin’in yattığı odaya girdiler.

Odanın bir köşesinde dağınık bir yatak vardı. Diğer köşesindeyse hiç kullanılmamış tuhafiye malzemeleri istiflenmişti.

Bir zamanlar deniz gibi dalgalı olan, dalgaların kucağında oturan usta bir balıkçının dokunmadan yaşadığı aşkının hikayesini anlatıyordu bunlar. Sevdalandığı kadını görme bahanesi olan alınmış tuhafiye malzemeleri duvarın dibinde tepeleme yığılmıştı.

15 Mart 2009, Moskova

05 January 2009

Albüm


Albüm

(Yeni Rus yazınından kısa öyküler -1) 

Anatoli Gavrilov

Çeviri:
M. Hakkı Yazıcı

Kaynak: Dünyanın Öyküsü Dergisi, Nisan-Mayıs 2012


Nikolay Petroviç emekli olduğunda ona bir albüm ve bir çalar saat armağan edildi.

“Çok bir şey değil,” dedi karısı.

“Ivır zıvır,” diye yılışıkça güldü kızı.

Nikolay Petroviç cevap vermedi. Ara sıra vakit geçirdiği, üstünkörü düzenlenmiş odasına çekildi: bir masa, bir divan, bir eski transistörlü radyo.

Kullanma talimatlarını okuduktan sonra çalar saati kurdu, ayarladı ve uzak stepte donarak ölen bir çoban hakkındaki şarkının çınlayan tanıdık melodisini duydu.

Albümün kabı, üzerinde bir altın işlemeli yazı bulunan yeşil kadifedendi: “Sevgili Nikolay Petroviç’e Kıyma-Makinesi Mağazası topluluğundan.”

Şimdi, kendi fotoğraflarını aile albümünden şahsi albümüne aktarabilirdi.

Bunların hepsi onbeş kadardı: okul, askerlik, evlilik, 1 Mayıs gösterileri, Gorlovka’ya gezi…

Bütün bu fotoğrafların içinde onu sarsan ilk şey, hüzünle baktığı, bir sebeple hoş görmediği, yalnız şu küçük solmuş olanıydı-gülümsüyor muydu: çıplak, tombiş yumurcak, bacaklar havada, iki ön dişi görünen, bir yer kilimin üzerine uzanmış ve gülümsüyor…

Arkası yazılıydı:”Nik bir yaşında.”

“Nik bir yaşında,” dedi Nikolay Petroviç yüksek sesle.

Pencereden alacakaranlığın köyün üzerine çöktüğü görülüyordu.

Ortalık tamamen kararmıştı.

Köpek ulumaya başladı.

Duvarın öbür tarafında kızı kaset çalarının düğmesini açtı: “Haa-yat yee-ni-den yaa-şan-maa-ya-caaaak…”



"Yeni Rus Yazını-Booker Ödülleri "GLAS Yayınevi, Moskova-Rusya
1994 baskısından



Anatoli Gavrilov (1947), dış dünyayla ve edebiyat çevreleriyle çok fazla ilişkili olmadan, postanesinde çalıştığı, Vladimir’de, küçük bir Rus kasabasında yaşıyor. Geleneksel Rus edebiyatının çekim alanında “küçük adam”ın öykülerini yazıyor.
Pek çok Avrupa diline çevrilen Gavrilov’un öyküleri Rusya’daki taşra yaşamını anlatmaktadır.

03 January 2009

Moskova Öykücükleri (1)


Vladimir

Yılbaşı yaklaşıyor. Rusya’da on günlük uzun bir tatil var; herkes çoktan tatil planlarını yaptı ve gitti. Bense buradayım. Bu uzun on gün yalnız başıma nasıl geçecek diye kara kara düşünüyorum.
Nasıl vakit geçirsem?

Dolaşsam, Arbat’a gitsem. Eğer oradaysa, sokağın başını mekan tutan dostum Vladimir’in saksafonundan çıkan ezgileri dinlesem…

Vladimir Matiushionok, Belarusya Radyo-Televizyon Senfoni Orkestrası’nın solistlerinden. Yani önemli bir sanatçı, ama ekmek derdinden sokak müzisyenliği de yapıyor. İlk gördüğüm ve müziğini dinlediğimde biraz sohbet olanağı bulmuş, CD’sinden de almıştım. Benim Türk olduğumu ve müziğinin hayranı olduğumu öğrenince o da çok mutlu olmuştu.

Moskova Metrosunda her köşede bir sokak çalgıcısı bulmak mümkün... Hangi metro istasyonunda kim çalar biliyorsun. Geçenlerde Arbat’ta metro girişinde akşam üzeri amfisiyle, çalgıcılarıyla bir orkestra kurulmuştu. Bateristin kocaman davulunun üzerinde “Arbat Beat” yazıyordu; demek ki orkestranın ismi bu.

Ancak Vladimir’in yeri benim için başka… Bana göre çok önemli bir müzisyen.

Vladimir’i uzun süredir göremiyor; merak ediyordum. Havalar malum çok soğudu; belki ondan gelmiyordur, diye düşünüyorum. Ama endişe etmiyor da değilim. Yoksa kötü bir şey mi; ağır hastalık falan mı var?

Arbat Meydanı’na kadar yürüdüm. Sonra tabii ki sevdigim güzergahın başından sonuna kadar, eski Arbat Sokağı’nı baştan sona katettim. Meşhur Rus blininden yedim.

Arbat Sokağı yine çok canlıydı. Sokak ressamları, müzisyenleri mutad mesailerindeydi. Sokağın başında Vladimir’i de görünce sevinçten deliye döndüm.

Selamlaştık. Çalmaya ara verdiği bir sırada, “Yahu Vladimir, nerelerdesin, uzun süredir seni göremiyorum. Merak ettim,” dedim.

“Merak edecek bir şey yok; orkestra ile uzun süreli bir turneye çıktık,” dedi. Mutlu bir şekilde gittikleri yerleri, verdikleri konserleri anlattı.

İçim rahatladı.

Beni mutlu etmek için çok sevdiğimi bildiği bir Rus şarkısını, “Kak upanitelniyi vı Rassiye veçeram”ı çalmaya başladı. Eksi on derece soğukta, ayakta, kımıldamadan, nefesim kesilmiş bir halde dinledim.

Arkasından Beatles’dan “Yesterday”i çalmaya başladı. Bu parçayı da çok severdim ve onu sabaha kadar dinleyebilirdim; ama hava çok soğuktu. Soğuğa Vladimir kadar alışkın değildim.

Elimi sallayıp, “Hoşça kal,” dedim. O ise dudaklarını saksafonundan, parmaklarını tuşlardan ayırmadan çalmaya devam ederken “güle güle” anlamında gözünü kırptı.

İstemeye istemeye, arkamda saksafonundan çıkan güzelim ezgileri bırakarak uzaklaştım.

01 Ocak 2009, Moskova

Öykü : Bir çift kırk numara ayakkabı;



Bir çift kırk numara ayakkabı;
bir çift de, aynısından, kırk iki numarasından


Ankara’da Ulus Şehir Çarşısı’nda Güneş Ayakkabı Mağazası diyeceğim; neresi diyeceksiniz?

Ben henüz çocukluktan çıkmış, erkekliğimi yeni yeni fark ettiğim sıralarda diyeceğim; ne zaman diyeceksiniz?

Neyse, bunların hiçbirinin anlatacağımla ilgisi yok.

Başımdan geçen bir olayı anlatacağım anlatmasına da bu defa, olur mu böyle şey diyeceksiniz. Aslında bana da tuhaf geliyor, ama gerçek: Ben oniki onüç yaşlarında iken çırak olarak çalıştığım ayakkabıcıda başıma geldi bu olay.

Her ne kadar mağazanın erkek ayakkabıları bölümünde çalışıyor, kadın ayakkabıları bölümünde çalışan arkadaşım Nafiz’i için için kıskanıyor olsam da işimden memnundum. Çırak olarak dediysem de bunun ötesine geçmeye yeltenmediğim de yok değildi.

Ankara’nın insanı canından usandıran sıcak yaz günlerinden biriydi. Bir Çarşamba günüydü diyeceğim, nerden hatırlıyorsun bunca zaman sonra, diye yine kuşkuyla soracaksınız. İyi hatırlıyorum; zira bizim mağazanın duvarının hemen arkasındaki Karpiç Gazinosu’nda Çarşamba günleri yapılan kadınlar matinesinde sahne alan şarkıcıların hançerelerinden çıkan nağmelerle dükkan şenlenmişti.

Benim nerdeyse ondan daha fazla satış yapmamı bir türlü kabullenemeyen öğretmen emeklisi tezgahtar Osman Abi, sırf bana eziyet olsun mağazanın bizim bölümümüzdeki ayakkabı kutularını tek tek açtırıp ayakkabıları sildirdiği, yerleri bir kez daha paspaslattığı o öğlen sonrasında, işimi bitirip dükkanın önüne çıkmış, vitrine bakan, artık ezberlediğim, “Buyurun içeride daha fazla çeşidimiz var. Almanız şart değil bir bakın,” sözleriyle avlayıp içeri çektiğim bir müşterim oldu.

Giyinişinden, davranışlarından çevredeki devlet dairelerinden birinde memur olduğu izlenimi veren orta yaşlı, takım elbiseli bir adamdı. Teşhirdeki bütün ayakkabıları tek tek süzdü; sonra beğendiği birkaç ayakkabıyı denedi.

Beğendiği kırk numara, siyah, mokasen ayakkabıyı gösterip “Bunun kırk iki numarası da var mı?” diye sordu. Raflardaki kutulara uzanıp istediği ayakkabıları çıkarıp verdim.

“İki çifti de alıyorum,” dedi. Meraklanmış ifadeyle baktığımı fark edip, mahçup bir şekilde açıklamada bulundu:

“Benim bir ayağım kırk, diğer ayağım kırk iki numara,” dedi. “Pek rastlanan bir şey değil, ama öyle.”

Ayakkabıları paketlerken “Sizin için çok masraflı oluyordur. İhtiyacınız için aynı ayakkabıdan iki çift almak zorunda kalıyorsunuz,” dedim.

“Üzülmene gerek yok,” diyerek gülümsedi. “Benimkilerin tersine bir ayağı kırk, diğer ayağı kırk iki numara olan bir erkek kardeşim var. Benim zevkime güvenir, itiraz etmeden aldığım ayakkabıları giyer. Açığa çıkan ayakkabıları da o giyiyor,” dedi.

Uğurlarken “Ayağınızda paralansın,” dedim.

Şaşırmıştım, ama sonuçta iki çift ayakkabı satmıştım. Tabii ki en çok da patronum memnun oldu.

Benim o mağazada çalıştığım süre içinde aynı müşteri bir kez daha geldi. Ayakkabılardan çok memnun kalmış. “Geçen defa bir ayakkabı beğenmiş, aklım kalmıştı; onu da alacağım,” dedi: İki çift daha ayakkabı sattım.

31 Aralık 2008, Moskova

26 September 2008

Adnan Özyalçıner’in, “3. İşçi Öyküleri Ödülü” için hazırladığı rapor:

“Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Ödülü Seçici Kurul Başkanlığına,

Elime geçen 184 öykü okunduktan sonra aşağıdaki sonuçlara varmış bulunuyorum:
Gelen öyküler, genel olarak bana zayıf göründü. Birçok yazar, işçi ve işçilik konusunu, anlattığı herhangi bir olaya dekor olarak kullanmış. Kimi de grev, sermaye emek çelişkisi, sendika, sigorta gibi konuları öykü içine yedirmeden, olay örgüsü dışında makale anlatımıyla toplumsal nutuklara dönüştürmüş. Dolayısıyla anlatılanlar, her ne kadar yarışma konusuna, belirlenen temaya uygun düşüyorsa da öykü olamamış. Bunları eledim. Bir de Hasan Cüneyd Boz-kurt’un Helios adlı 60 sayfalık öyküsünü kısa bir roman konumunda olduğu için derecelendirmeye almadım.
Öyküleri gözden geçirirken önce öykü olup olmadıklarına baktım. Dereceye girebilecekleri temaya uygunluğu, dili, anlatımı, kurgusu yönünden değerlendirdim.
...

Yayınlanabilecek düzeyde gördüklerimse şunlar:
86 İlkay Noylan- Kalorifer Petekleri, 64 Uğur Becerikli- Taş, 65 Uğur Becerikli-İndirim Zamanı, 47 Mehmet H. Yazıcı- Kış Halleri, 46 Mehmet Fırat Pürselim- Ölümün Ötesindeki Köy, 114 Ayten Kaya Görgün- Baban Tezek Kokardı, 89 Nermin Gürbüz-Kule İhsan, 97 İlkay Aydoğan- Kestane Ayıklamak Zor İş Arkadaş, 94 Perihan Taylan- Suç ve Tıkınma, 90 Tülin Çetin Bektaş-Eller, 92 Zekiye Yüksel- Kefillik, 93 Mevlut Kırnapçı – Beş Tireni, 106 Ahmet Taşcıoğlu- Bir de Devran Dönmese.”

12 June 2008

Dedem Dimitri ( Öykü ) / M. Hakkı Yazıcı




Fotoğraf: 
Kemal Cengizkan

Dedem Dimitri


Çok sevinçliyim?!.. Doktora tezimin konusunu seçme zamanım yaklaştıkça uykularım kaçıyor, uyuyabildiğimde de kabuslar görüyordum. Ama işte, korktuğum başıma gelmemişti. Kolayca altından kalkabileceğime inandığım bir tez konusu almıştım. İçeriğini tam detaylandırmasam da ana başlık: Lozan Nüfus Mübadelesi.

Tez hocam Profesör Kevorkyan, “Bak hemşerim, bu konu çok yazılmış, çizilmiştir. Sakın kolayına kaçıp, baştan savma bir tez yazma. Hemşerimsin diye seni kayırırım sanma”demişti.

Üzme kendini hocam. Senin yüzünü kara çıkarmayacağım.

Tez hocam Kevorkyan olunca çok korkmuştum; Ermeni asıllı bu sevimli ihtiyar tarihte olan biten her şeyin hesabını ya benden sormaya kalkarsa diye…

Bu korkum da boşa çıkmıştı. Dünyanın bir başka ucunda, Kanada’da, gurbette köylüsüne rastlamış insanlar gibi kaynaşıvermiştik. Benim Türk olduğumu öğrendiği zamandan beri hep Türkçe konuşuyorduk. “Buralarda bu dili konuşabileceğim birilerini bulmak zor” diyordu. Göz kırpıp, “Haaa bak küçük hanım! Tezini de Türkçe yazmak yok, onu İngilizce yazacaksın” diye ekliyordu.

Kevorkyan, tez konum belirlendikten sonra, “Bunu kutlayalım,” dedi. Kutlama olur da hiç kaçırır mıyım? Birlikte Ontaria’daki bir Yunan tavernasına gittik.

Uzomuza eşlik eden mezelere hücum etmişken,

“Mübadelenin etnik esaslı olduğu söylenir, ama ilginç, farklı durumlar da var,” dedim.

Kevorkyan, “Ne gibi?” diye sordu.

“Gerçi Anadolu topraklarında yerleşmiş Rum-Ortodokslar ile Yunanistan topraklarında yerleşmiş Müslüman Türkler zorunlu göçe tabi tutuldular; ancak Yunanistan’a göç edenler arasında dini ortodoks olan, ama tek kelime Rumca bilmeyen ve İncilleri dahi Türkçe olan insanlar vardı. Bunlar önemli iddialara göre Selçuklulardan önce Anadolu’ya gelip ortodoks olan Türk boylarından idiler. Buna benzer durumlar Yunanistan’dan Türkiye’ye göç edenler arasında da var.”

Ben heyecanla kitabi, uzun cümleler kurup konuşurken, Kevorkyan kısa cümlelerle geçiştiriyordu. Ancak elinde olmadan benim sıkıcı ayrıntılara girmeme neden olacak sorular sorma tuzağına düşüyordu.

“Bu konuyu çok araştırmış değilim. Emin misin?” diye sordu.

“Herhalde yani hocam, ailem Mübadelede göç edenlerden.”

“Senin bir mübadil torunu olman tezin için büyük bir avantaj” dedi Kevorkyan.

Kitaptan konuşmaya devam etmeye niyetli idim; ancak hocamın yüzünde muhtemelen “Yahu küçük hanım, n’olur bu işkenceyi yapma bana… Buraya eğlenmeye geldik; sırası mı şimdi dersten, tezden konuşmanın?” diye düşünen bir adamın yalvaran ifadesini fark ettim ve son bir cümle ile konuyu kapatmaya karar verdim.

Ağzımda Ege mutfağının güzelim mezeleri, yüzümde özlediğim bir lezzete kavuşmanın mutluluğu, haklısınız anlamında başımı salladım. Uzoma uzanırken:

“Tarihin tekerleği her iki halkın üzerinden geçti. Tarihten, yüzlerce yıl bir arada yaşamış olmaktan, benzer kültürlerinden, ortak ezgilerinden, yemeklerinden, yaşam biçimlerinden kaynaklanan yakınlıkları vardı. Aslında aralarındaki fark, sadece rakı ile uzo arasındaki fark kadar“ dedim.

Bu sırada müzik grubu sahne almış, ezgisi ortak şarkılardan birini çalmaya başlamıştı.

« Sala sala, mes sti sala ta milisame
Na me paris, na se paro simfonisame. »

Melodiyi yakalayıp, en şirin halimi takınarak şarkıya Türkçe eşlik etmeye başladım.

« Bir dalda iki ceviz
Aramız derya deniz
Sen orada ben burada
Ne bet kaldı ne beniz. »

Kevorkyan da keyiflenmiş elindeki çatal bıçakla masaya vurarak tempo tutmaya başlamıştı.

***
Geç vakitte yurda döndüğümde gözümden uyku akıyordu.

Başımı bir an önce yastığa koymak için sabırsızlanırken başucumdan hiç ayırmadığım iki eski resme gözüm kaydı. Biri dedemle birlikte olduğumuz, ben küçükken çekilmiş bir resim. Diğeriyse iki genç erkeğin görüldüğü daha eski bir resim.  Bu sararmış resimde Selanik’te, arkalarında eski yazıyla Selanik Hatırası yazılı bez, Beyaz Kulenin önünde fotoğraf çektiren iki delikanlı yan yana poz vermiş objektife bakıp gülümsüyorlardı: Mehmet ve Dimitri. Mübadeleye tabi tutulan; biri Anadolu’dan, diğeri Yunanistan’dan göçe mecbur edilen iki ailenin çocukları.
  
Aslında dedem kendisini mübadilden saymazdı. “Ben köşeden döndüm, be evladimu. Mübadil denmez bana” derdi.

O zaman ben bunun ne anlama geldiğini anlayamazdım.

Yüklükte bir kutuyu karıştırırken bulduğum resimlerden birindeki iki delikanlının kim olduğunu sorduğumda da hep kaçamak cevaplar aldım. Ailenin diğer fertlerinden, ninemden, babamdan, annemden de aldığım cevaplar hep aynı türdendi. Gençlerden biri dedem, diğeri eski bir arkadaşıydı.

Aslında dedemin ara sıra dalıp gitmesinden, yalnız kaldığı zamanlarda mırıldanıp, iç çekmesinden bir şeyler anlamalıydım. Gerçi bir şeylerden kuşkulanmıyor da değildim.

Dedemin o müthiş sırrını öğrendiğimde on beş yaşımdaydım. Benim artık bu sırrı öğrenme ve saklama yaşımın geldiğini düşünmüştü herhalde. Ninemle birlikte bahçede otururken aniden “Bak sana ne anlatacağım,” diye başladı. Önce şaka yapıyor zannettim. Şakası hiç eksik olmazdı zaten. İnanmadım, üsteledim. Ancak ninem de hikayeyi doğrulayınca ikna oldum. Öğrendikten sonra da defalarca dinlesem de gizemli bir masal gibi usanmadan, yeniden anlattırdım.

O yaşta bir kız çocuğu için heyecan verici, matrak bir hikaye idi. Çarpılmıştım. Günlerce ağzım açık dolaştım. Dedemin peşinden ayrılmıyor, hayran hayran onu izliyordum. O benim için aşkı uğruna inanılmaz bir macerayı göze alan bir kahramandı.

 “Anlatsana be dede,” derdim.

“Ne anlatayım be evladimu? Kaç kere anlattım, dinlemekten usanmadın mı?” dediğinde “Anlat işte!” diye üstelerdim.

Dedem önce nazlanır, sonra ilk kez anlatıyormuşçasına bütün ayrıntılarıyla hikayesine başlardı.

***
Yeni bir hayata başlamak hiç kolay değildi. Hele bildik güzel bir memleketi bırakıp, bilinmedik yeni bir geleceğe doğru zorunlu bir yolculuğa çıkmak…

Bütün göç hikayelerinde hüzün vardır. İnsan köklerinden, sevdiği topraklardan, komşularından kopmak istemez.

Göçmek...Göç...Hicret...Daha da ötesi hicran.

Yahu ben, öyle dindar falan da değildim. Kiliseye gitmiyorum diye köyün papazıyla papaz olmuştum.

Helenikayı da bilmezdik be yavrumu.

Yunanistan’a göçtüğümüzde şaşkındık.

Günün birinde zabitler kapımıza dayandılar. Sizi Yunanistan’a göndereceğiz, buraya da oradan Müslümanlar gelip yerleşecek; toparlanın, hazır olun dediler. Ama niye, biz memleketimizden memnunuz; burada Hıristiyan, Müslüman hep birlikte yaşarız; aramızda hiç kavga gürültü olmaz; birbirimizi severiz sayarız dedik. Zabitler, bizi dinlemediler; biz bilmeyiz emir böyle dediler.

Yanınıza fazla bir şey almayın; hayvanlarınızı, taşıyamayacağınız eşyaları ya satın, ya da komşularınıza bırakın demişlerdi.

Önce inanmadık, olmaz böyle şey dedik; ancak iş ciddiydi. Yavaş yavaş toparlanıp, hazırlandık. Evimizi, bağımızı bahçemizi, pınarlarımızı, hayvanlarımızı, o senenin hasadından arda kalan ürünümüzü, ecdadımızın kabirlerini arkada bırakıp; komşularımıza veda edip, ağlaya sızlaya yanımızda götürebileceğimiz eşyalarımızla yola çıktık.

İlkin katırlarla, arabalarla köyden Mudanya’ya indik. Oradan vaporla Tekirdağ’a gittik.  Orda da biraz eğleştik. Sonra trenle Selanik...

Güzelim memleketimizi bırakıp yaban ellere gelmiştik.

Selanik’ten bizi bir kasabaya gönderdiler. Müslüman bir ailenin evine yerleştirdiler. İki katlı bir evdi. Evin bir katını boşalttılar. Bir katında onlar oturuyorlardı, bir katına da biz yerleştik.

Uzun süre birbirimize alışamadık. Selam sabahın dışında pek bir şey konuşmuyorduk. Konuşmamamızın sebebi dilimizin farklı olduğundan değildi. Bizimkiler Türkçe dışında bir dil bilmiyorlardı zaten. Onlarsa Türkçeden başka konu komşudan öğrendikleri kadarıyla çat pat Urumca da konuşuyorlardı.

Mutfağımız, banyomuz, helamız ortak idi. Evin içinde su yoktu. Bahçedeki kuyudan kovalarla taşıyorduk.

Geldiğimizin ikinci günüydü. Anam elinin altında buyuracağı beni bulmuş olacak ki elime bir kova ile bir güğüm tutuşturdu. Kuyunun yerini öğreniver de şunları doldurup getiriver, dedi. Elimde kovayla güğüm bahçeye çıktım. Kuyunun yerini sorabileceğim karşıma çıkan ilk kişi yandaki evin küçük kızı idi: Ayşe, bizim yerleştiğimiz evin hanımının kız kardeşinin kızı…

Karşı karşıya gelince birbirimize bakakaldık. Konuşamadım önce… İnsanın içine bir görüşte sevda ateşinin düşmesi buymuş meğer…

Toparlanıp kuyunun yerini sordum. “Gel benimle, seni götüreyim”, dedi. Meyve ağaçlarının arasından geçtik. Büyükçe bahçenin bir köşesindeki kuyuya gittik. Bana yardım etti. Kuyunun başındaki kovayla çektiğimiz suyu benim götürdüğüm kovaya, güğüme doldurduk.

Bahçedeki ağaçtan kopardığı iki incirin birini bana verdi.

“Şu incir ağacını kıskanıyorum biliyor musun?” dedim.

“Niye?” diye sorduğunda, “O kadar sağlam kökleri var ki onu toprağından söküp başka bir yere dikmek imkansız,” dedim. “Oysa biz!?..”

Gözlerine baktım. Merakla bana bakan, hayatımda gördüğüm, görebileceğim bu en güzel gözlerde hüzün vardı.

“Biz de kendimizi toprağımızda köklü zannediyorduk, ama koparıldık. İşte şimdi buradayız,” diye devam ettim.

Bana hak veren bir ifade ile başını salladı:

“Kuşlar bile istediği dala konar. Sen bu dala konma, şu dala kon denebilir mi?” dedi.

O günden sonra Ayşe’yi görebilmek için kuyudan su taşıma işini gönüllü olarak üstlendim. Ayşe de öyle. Su taşımak bahanemiz, kuyunun başı buluşma yerimiz oldu. Haliyle de evimiz hiç susuz kalmadı.

Bir süre sonra aileler birbirine alıştı. Kaynaştık. Farklı toprakların insanları olsak da aynı kaderi, aynı evi paylaşan iki aileydik sonuçta. Daha önemlisi hepimiz mağdur olan taraftaydık.

Bazı akşamlar aynı evin içinde birbirimize misafirliğe giderdik. Konu hep memleket hikayeleriydi.

Bizimkilerin hali haraptı… Memleketimizden ayrıldığımıza, doğduğumuz büyüdüğümüz, sevdalandığımız toprakları belki de bir daha hiç göremeyeceğimize hala inanamıyorduk. Onlarsa bizi avutmaya, gönlümüzü almaya çalışıyorlardı; ama yakın bir zamanda aynı akıbetin onların da başına geleceği akıllarına gelince üzerlerine bir hüzün çöküyordu.

Halimiz haraptı, ama onların durumu da bizden farklı değildi. Ayrılık günleri yaklaştıkça kara kara düşünüyorlardı.

Ayşe’nin babası komşumuz Salim Aga’ya bir haller olmuştu. O koca gövdeli, sert görünüşlü adam yumuşamış, dokunsan ağlayacak bir halde geziniyordu. Sabah erkenden, gün ağarmadan evinden çıkıyor; önce camiye gidip namazını kılıyor, sonra da dağ tepe dolaşıyordu. İlkin bahçesinde dolanıyor; ağaçlarına bakıyor, sarılıyor okşuyor; kümesindeki, ahırındaki hayvanlarına, ineklerine, eşeğine tavuklarına bir şeyler söylüyordu. Sanki onlarla vedalaşıyordu. Sonra da dağ tepe gezmeye başlıyordu. Karacaova’da sarılıp, okşamadığı, vedalaşmadığı tek bir ağaç kalmamıştı.

Ben, o vakitler on dokuz yaşındaydım. Onların da Mehmet isimli ben akran bir oğulları vardı. Arkadaşları ne demekse ona Şuşut Mehmet derlerdi. Lakabı öyleydi. Boyumuz posumuz, yüzümüz birbirine pek benzerdi.

Benim ilk görüşte sevdalandığım komşu kızı Ayşe, evin oğlu Mehmet’in teyzesinin kızı idi.

Zamanla Mehmet’le iyi ahbap olmuştuk. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyordu.

Sık sık yaptığımız gibi bir gün yine kaçamak yapıp, mahalledeki diğer arkadaşlarımızla, Kokoz Ali, Burunsuz Yorgo, Baydak Salih’le birlikte Selanik’e gittiğimizde ırakı içip, çok sarhoş olduk. Yol üstünde rastladığımız bir şipşakçıda Mehmet’le ikimiz resim çektirdik.. Sana gösterdiğim bir resim var ya, o resmi işte… Beyaz Kule’ye yakın bir yerde denizin kenarına oturduk.

Saatin ilerlediğine aldırmadan tatlı bir muhabbetin koynuna bırakıverdik kendimizi. Mehmet, bir türkü tutturdu. Sonra ağlamaya başladı. Sarhoşluk işte. Meğer kara sevdalı imiş. Komşu köyden bir Hıristiyan kızını severmiş. Adı Eleni imiş. Ben de Mehmet’in teyzesinin kızına, Ayşe’ye gizliden sevdalanmıştım, ama açık etmiyordum.

Efkar dağıtmaya gitmiştik, ama iyice efkarlandık.

O gece eve döndüğümüzde aklıma bir cin fikir geldi: Mehmet’le kimliklerimizi değiştirecektik.

Ben Mehmet’in ailesiyle memlekete geri dönecektim, Mehmet de benim kimliğimle Dimitri adını alarak Yunanistan’da kalacaktı; böylece hiç kimse memleketinden ve sevdiğinden ayrılmayacaktı.

Sevda ateşi yüreğe düşünce akıl senelik izne çıkarmış, ama benim kafam çalışmıştı be yahu…

Mehmet’in bu fikri seveceğinden nerdeyse emindim. Eleni’den ayrılmak istemezdi. Ailesini de ara sıra görmeye gelirdi. Ya ben? Niyetim sadece Mehmet’e kıyak yapmak değildi. Anamdan babamdan, kardeşlerimden ayrılmak kolay değildi, ama öbür tarafta da Ayşe’ye olan sevdam, daha da ötesi memleket hasreti vardı. Kafam karmakarışıktı.

Ertesi sabahı zor ettim. Sabahın köründe Mehmet’i uyandırdım; planımı anlattım. Önce anlamsız anlamsız yüzüme baktı, olur mu gibilerinden.

“Yahu, dedim biz birbirimize benzemiyor muyuz? Yaşlarımız da aynı sayılır. Bizi tanımayan kim bilebilir ki benim Dimitri, senin de Mehmet olduğunu? Yeter ki
ailelerimizi ikna edelim; onlar he derse bu iş olur.”

“Delilik ulan bu!” dedi.

“Tamam, be biraderim, biz de delikanlı değil miyiz zaten!”

“Peki ya ailelerimiz; sen ailenden ayrılabilecek misin?” dedi Mehmet.

Ayrılmak zordu, ama başka çözüm yoktu ki.

“Yahu Mehmet, gurbete çalışmaya gitsek ya da askere gitsek ailemizden ayrılmayacak mıyız?.. Ne farkı var ki?” dedim.

Mehmet, ikna olmuş gibiydi. Sen ne uyanıksın, der gibi baktı:

“Alavere dalavere…fan fini fiston fistana…” dedi ve güldü.

Sırtıma muzırca vurduktan sonra,

“Bak bu işi yapacaksak senin de sünnet olman lazım. Ne olur ne olmaz, önünde askerlik falan olacak, sünnetsiz olduğun fark edilirse başın derde girer,” dedi.

Gırgır geçme der gibi gülmüştüm, ama o sıralarda yapılan bir sünnet düğününde sünnetçiyi ayarlayıp gizliden beni sünnet ettirdi. Eee tabii kolay olmadı. Kimseye çaktırmadan idare etmek daha zordu.

***
İki ailenin bir araya geldiği bir akşam konuyu açtık. Herkes şaşırmıştı. Önce itirazlandılar. Ama Mehmet’le benim kararlı olduğumuzu görünce çaresiz kabullendiler.

Bir sabah erkenden kalktık. Ayrılık zamanı gelmişti… Mehmet, at arabasını hazırladı. Birkaç kap kacak, yatak döşeği, denklerimizi arabaya yükledik. Ayşe, bir daha böyle güzel şeftali bulup yiyemeyiz diye bir sepet rodakino almıştı yanına.

Yorucu bir yolculuktan sonra Selanik’e geldik. Bizi götürecek vaporu beklerken, birkaç gün eğleştik.

Ayrılık zor oldu. Mehmet’in ailesi, iki teyzesinin aileleriyle vapora, meşhur Gülcemal’e binip İzmir’e geldik.

Böyle olmasını ben istemiş ve planlamıştım, ama garip duygular içindeydim. Hem seviniyor, hem hüzünleniyordum; yüreğimde anaforlar vardı. Memleketime yeniden kavuşmuştum, sevdalandığım kızla beraberdim; ama geride öz ailemi bırakmıştım. Anamı, babamı, kardeşlerimi bir daha ne zaman görebilecektim?  Ayrılık-kavuşma, kavuşma-ayrılık; her şey iç içe idi.

Mehmet’in ailesi, daha doğrusu benim yeni ailem nereye yerleşeceklerini bilmez, kararsız haldeydiler.

Bir süre oradan oraya dolandırıldıktan sonra Ayşe’nin ailesiyle aynı kasabaya yerleştirildiler. Bir ay onlarla kaldım. Mehmet’in kimliği ile güvendeydim. Kendi köyüme gidemezdim. Tanınır, yakalanır, yeniden Yunanistan’a gönderilirdim.

Sık sık Mehmet’in ailesini ziyaret ediyordum.

İşin ikinci safhası benim için daha da zordu. En az yüz okka çeken, her zaman ciddi ve sert görünümlü olan Salim Aga’dan kızını istemek kolay iş değildi.  Bir gün ziyaretlerine gittiğimde Ayşe’yi babasından istedim.

Ortalık yeniden karıştı. Ama beni seviyorlar ve aileden sayıyorlardı. Biraz nazlandıktan sonra Ayşe’yi bana vermeyi kabul ettiler. Böylece kağıt üzerinde Mehmet teyzesinin kızı Ayşe ile evlenmiş oldu.

***
“Yaaa, dede kafam karıştı. Kim Dimitri, kim Mehmet?”

“Yahu be evladimu, ne var karışacak! Ben Dimitri idim, Mehmet oldum; Mehmet de Dimitri oldu. Mehmet memleketinde kaldı, ben de memleketime geri döndüm.”

“Offf, yine çok karışık. Peki sonra?”

“Sonrası işte, bildiğin gibi… Büyük aşkımla, Ayşe ninenle evlendim, çocuklarım oldu, güzel torunlarım oldu.”

Nineme baktım. Bizim konuşmalarımızı dinlerken tebessüm ediyordu. “Canım ninecim, tontoşum,” diye sarıldım.

“Peki ya gerçek Mehmet’e ne oldu?”

“Uzun zaman birbirimizden haber alamadık. Zor zamanlardı…

Bir gün bir adam geldi bizim oraya. Dükkandaydım… Adım Dimitri, dedi. O kadar sene birbirimizi görememiştik, ama hemen anladım. Sarıldık birbirimize...Eleni’yle evlenmişti. Yanında karısı ve oğlu vardı. Bak, dedi karısını ve oğlunu gösterip, kaldığım iyi olmuş değil mi, dedi.

Eve götürdüm. Ayşe nineni, teyzesini, anasını babasını, kardeşini görünce ağlamaya başladı. Sarılıp, karşılıklı ağlaştılar.

Sonra ara sıra mektuplaştık. Birbirimizden haber aldık. Bir ara mektupların arası kesildi. Karısından mektup aldık. Meğer Alman işgaline karşı komitacılarla birlikte dağa çıkıp direnişe katılmış. Yaralanmış.

Seneler sonra yine çıkıp geldi. Bu sefer yanında beş yaşında bir kız çocuğu da vardı. Almanları, vatanımızdan kovduk, dedi gururla. Gömleğini sıyırıp yara izini gösterdi.

Sonra bir süre haber alamadık. İç savaşta başını yine belaya sokmuş. Faşistlerin eline düşmüş, hapse atılmış. Daha sonraları birkaç kere anası babası kardeşi de görmeye gittiler. Ben gidemedim.”

“En son ne zaman görüştünüz, dede?”

“Albaylar Cuntasının iktidarda olduğu sıralardaydı oğlundan bir haber aldık. Bu kadar rezalete dayanamıyorum, diyormuş. Bir sabah kalp sektesinden vefat etmiş. Ölmeden önce de benden söz edermiş. Epeydir görüşemedik diye… Allah rahmet eylesin.”

***
Ha Mehmet, ha Dimitri ne fark eder ki? Dedem dedemdi işte… Aşkı uğruna muhteşem bir macerayı göze alan bir kahramandı benim için. Hem nineme, hem de memleketine, doğduğu topraklara sevdalı biri!.. Ya öbür Dimitri !? O da bir kahramandı. Evlendiği kıza sevdalı; doğduğu, vatan saydığı toprakları işgalcilere karşı savunmuş, halkının mutluluğu için mücadele etmiş bir kahraman.

Ah dedecik sağ olsan ne çok sevinirdin senin o müthiş maceranın doktora tezi konuma ilham verdiğine…


Haziran 2008, İstanbul- Kozyatağı

(Bu öykü, ilk kez 2009 yılında Lozan Mübadilleri Vakfı tarafından yayımlanan Mübadele Öyküleri seçki kitabında yer aldı.) 



Kadir Yüksel yazmış:


"Mehmet Hakkı Yazıcı’nın üçüncü öykü kitabı Yaşam Annemin Hatırladıklarıysa. 



Geniş bir zaman dilimine ve coğrafyaya, tarihsel arka yapıya oturtuyor öykülerini. Kitapla aynı adı taşıyan öyküde darbelerin içine yol alıyoruz. Darbelerin yıkıntılarıyla bellek yitimine uğrayan bir annenin trajik boyutlu öyküsünü okuyoruz. Bir başka öyküde mübadele günlerine götürüyor bizi yazar, bir başkasında 6-7 Eylül olaylarına. Yaşamın ağır yanlarını anlatıyor Mehmet Hakkı Yazıcı, acılardan, kayıplardan, ölümlerden, baskılardan söz ediyor ama aşksız, umutsuz bırakmıyor bizi, bütün sıkışmışlığımıza rağmen. Öykü dilindeki ironiden, gülümseten bakıştan mutlaka söz edilmeli. Akıcı, yalın bir anlatımı var öykülerin. Sahiciliği hiç zedelemiyor, kolay iletişim kuruyor okuyucusuyla."




















* Bu öykü, ilk kez 2009 yılında Lozan Mübadilleri Vakfı tarafından basılan "Mübadele Öyküleri" isimli kitapta yer almıştır.