25 May 2014

Veda / M. Hakkı Yazıcı

 

Veda


Veda etmek kolay değil. Biliyorum, kesinlikle kolay değil.

Öyle değil mi?

Ama galiba bazen cesaret edip veda etmek gerekiyor. Bir şeylerin iyi gitmediğini fark ediyorsan, ama buna rağmen idare ediyorsan; kötü…

Kar mıdır, yoksa zarar mıdır hanemize yazılan?

Ayrılmayıp da biraz daha mı denesek, diye düşünmeye başlamışsan; kötü…

Yüreğin muhasebecisi ile tartışıp üste çıkmakmış veda.

D’il mi ya?

“Gitme zamanı gelmişse 'dur' demenin; zaman geçmişse 'dön' demenin ve aşk bitmişse 'yeniden' demenin hiçbir anlamı yoktur,” dememiş mi Marquez?

Zordur veda etmek. Zor,…Ama sonunda ettiiim!...Ettim işte.

Hatırlıyor musun? Demiştim de inanmamıştın. Var ya demiştim... O gün işte,.. Öyle bir veda ederim, ederim ki, nasıl kanatlandığımı gözlerinle görürsün. Bir Şagal tablosuna bakar gibi bakakalırsın arkamdan bana…

Ve işte, varlığımın kıymetini bilmeyen seni yokluğumla baş başa bırakıyorum.

Ama niye, ne oldu, deme. Düşün biraz. Her şey hiçbir şeyden çıkıyor, oysa her şeyde hiçbir şeye yer yok...

Var mı öyle, hiçbir şey diye bir şey!?..

Meseleleri mesele etmezseniz ortada mesele kalmaz?

D’il mi ya?

Ama öyle kolay değil.

Ben diyordum gözlerin, sen diyordun sözlerin. Ben diyordum gökkuşağı, sen diyordun yağmur, çamur.

Ah şu ertesiler yok mu, ertesiler, Öteleten yaşamı ertesilere…

Her karar bir vazgeçiş. D’il mi ama?

Hayat baki…

Neyse ki dışarıda hava güzel, sahil boyu yürüyorum.

Kuzguncuk’ta kızlar, pencerelerin önünde oturmuş; kaçamak bakışlarında delikanlıların yeni bir hayat arıyor gözleri.

Hava güzel derken güneş, aniden saklanıyor bulutların arkasına. Ortalığı bir serinlik kaplıyor. Daha bir saat önce bahar gelmiş diye seviniyordum.

Kış, kışt kışt! Git artık, yeter. Bak görmüyor musun, çiçekler açmış; bahar kapıyı zorluyor... Hadi git, seneye görüşürüz artık.

Göğsümü yalıyor bir esinti. Hey rüzgar, sen hangi rüzgarsın? İncinmiş ruhumun ilacı mısın yoksa?

Hava öncesine göre biraz serinlemişti, ama sokak iyi gelmişti.

Çok mu aç gözlüyüm? Sokakta olan her şeyi çok seviyorum.  Hele güneşli bir bahar gününde,.. çiçekleri, ağaçları, denizi; sokak eylemlerini, sokak kedilerini ve sokak şarkıcılarını...

Düşüncen terk etmiyor beni. Şimdi yalnızım…

Yalnızım işte! Hep peşimden koşup gelen gölgem de olmasa…

Seni bir kez yüzüstü bırakmışsa birisi, kuşkusuz bir kez daha bırakacaktır....Gidene hoşça kal diyebilmek de bir meziyettir...

Kapıyı çekip, inerken basamaklarından merdivenlerin kuşkusuz makus talihimdi, tarihimdi düşündüğüm. Yakıştıramıyorum kendime şakaklarımdaki akları, yüzümdeki kırışıklıkları.

Yaşlandıkça zaman konusunda daha hasis oluyor insan. Boşa geçen, harcanan zamanlara daha çok acınıyor.

Bu kadar mı haindi geçen yıllar, nedir alıp veremediği benimle.

Unutamadığım aşklarım?

Biliyor musun, kızıyorum sana. Kıyıya vurup, uzaklaşan dalgalar gibisin. Dostluğun karanlıkta kaybolan mavnalardan ışığını esirgeyen dolunay gibi…

Demek ki sen de bulutların arkasına gizlenen, sonrasında kesilip yıldız yapılan eski aylardansın.

İşte veda ettim sonunda. Bir Şagal tablosuna bakar gibi bakakalırsın arkamdan bana, demiştim de çok gülmüştün.

Şimdi aşkta mesafe var.

Aşk, seni kanatlandırır; uçarsın ya da uçamazsın…Artık bu senin bileceğin bir iş…
Uçamazsan kanadı olup da uçamayan kuşlardan biri olarak tarihe geçersin.

Evet, zamanı gelmişti. Gelmişti de, geçmişti bile.

Sana sırtımı döneceğim.  yürüyüp uzaklara gideceğim.  Farkına vardığında, çok arayacaksın bende kalan kalbini.

Hava serinledi. İster misin bir de üstüne yağmur yağsın. Kapalı bir yer bulup oturmakta fayda var.

Anlamıyorsun değil mi? Gönül yorgunuyum.

Sığmıyor bedenime bunca farklı hayat.

Oysa ne güzeldi seninle yürümek, deniz kenarında gezinmek;… gezinmek hayallerin kıyısında; inmek, çıkmak dalgalarla…

Her günümüz iyi değildi kuşkusuz. Ama her günün içinde iyi bir şeyler vardı.

Hayatımın sonbaharında seni kucaklamıştım ilkbahar gibi. Bana yeni ümitler getirmiştin.

Hani bir keresinde sormuştun, seni ne üzer diye.

Hani sararmış, kurumuş yaprakların dökülmesi değil de, kurumamış yaprakların vakitsiz dökülmesi, demiştim.

Sen de oturup ağlamıştın.

Güneş iyice çekildi. Hava serinledi. Güzel bahar günü yavaş yavaş yerini serin bir akşama bıraktı.

Yürümenin de keyfi kalmadı. Yolumun üzerinde bir çayevi bulsam, içeri girip sıcak bir çay içsem, biraz dinlensem.

Ben çayımı yudumlarken mesela sen arasan?

Bir arasan?..Hiç olmazsa bir mesaj yollasan? Nerdesin desen. Hava serin gibi, üşüyor musun, diye sorsan.

Biliyorsun zor bir şey veda.

Dahası kahrolsun elveda!



Moskova, 26 Mayıs 2014


17 May 2014

Anlat Bana Zeytin Ağacı





















Anlat Bana Zeytin Ağacı (1)

Manisa’da, Zeytinliova’da
Yaşı on asırı aşkın bir zeytin ağacı,
Benim sevgili zeytin dedem,
Diğer ağaçlara ayıp olmasın diye
Kasabanın ismi değişse, dedi.

Ova da ona uydu,
Dağlara ayıp olmasın diye…

Zeytin ağacı, biz, dedi
Diğer ağaçlarla kardeş gibi yaşarız onca zamandır
Ova da dedi ki ben de hakkı yenmesin isterim
Bana sularını gönderen şu karşıdaki dağların.

***
İşte bana her şeyi anlatan,
Her şeyi bilen
Bu zeytin ağacıdır.

***
Zeytin dedem, diye başladım;
Bana yarenlik edecek biri lazım
Uzanıp, sırtımı vereyim yaşlı gövdene
Sığınayım ulu gölgene
Rüzgarda hışırdayan yapraklarının serinliği
Ferahlatsın içimi.
Sonra usul usul anlat bana
Neler oldu?
Nedir bu işler?

Çok sorum var sana
Tek tek sorayım,
Usul usul anlat bana.

Tanrı sevdiği insanları
Zeytin ağacı olan yerlerde yaşatırmış,
Daha çok sevdiklerinin ise
Zeytin ağacı olurmuş...
Doğru mu?

Peki, öyleyse, yani doğruysa
Böyle bereketli topraklarda
Onca yoksulluk, onca dert niye?

İnsanlar?
Ya insanlar?...
Nedir bu insanın insana ettiği?

Bilirsin Epikür dedem, demiş ki
Tanrı varsa bu evrende,
Bunca kötülük niye?

***
Sorma, dedi zeytin ağacı,
Bugün çok efkarlıyım…Çok
Haberler kötü.
Gökyüzünde kara bulutlar
Kömür karası, kara bir gün
Felaket hanelere düştü.
Hepimizin içi karardı.

Bir Fatma kız var, muhtemel tanımazsın
Yorulunca gölgeme sığınır senin gibi
Yarenlik eder bana
Fatma’nın dikili bir zeytin ağacı bile yoktu,
Ama olsun zeytin kasabasında yaşıyordu
Kadir’i ve yavrusu Bünyamin’iyle
Mutlu yaşarlardı bu zeytin kasabasında

Canı çıkasıya didinir evinin rızkı için

Kendisi zeytinde.
Kocası madende.

O getirdi
Kara kömür ocağından kara haberi
Üçyüz can kalmış toprağın dibinde
Kara deliğin kara labirentlerinde

 “Kocam bir cebe sığınmış olsa bari,” dedi Fatma
Kartı yukarıda maden girişinde
Kendisi, lambasıyla aşağıda
Kocası Kadir ve can arkadaşı
Soğanını, ekmeğini paylaştığı Soma’lı Kader  
Son yolculuklarında yine beraber.

*** 

Kadir’in kaderi böyle mi olmalıydı?
Hiç umut yok mu zeytin ağacı?

***
Yoktu!
Tek tek söndü umutlar,
Madenci lambalarının ışığı gibi.

Fatma, kara deliğin dibine çöktü
Yemedi, içmedi, dört gün bekledi.
Ancak Kadir’i dönmedi

Şimdi Fatma’cık nasıl tutunacak yaşama
Şimdi nasıl sevecek yavrusunu,
Yetim Bünyamin’ini
Eskisi gibi
Kömür karası gözlerinden ötürü
Kömür gözlüm diye!

İşte böyle, geldi
Kömür karası kara günler
Gökyüzünde kara bulutlar

Yüz karası, kömür karası,
Böyle mi kazanılmalı ekmek parası?


M. Hakkı Yazıcı
Moskova, 16 Mayıs 2014

28 April 2014

Heyhat, budur işte hayat!

























Heyhat, budur işte hayat!

Hayat bazen,
Gülfidan’ın düğününde tatlı bir telaş,
Direğin dibinde sızmış mutlu bir ayyaş,
Marangoz Hilmi’nin hızarında talaş,
İntifadada bir çocuğun sapanından havalanan taş,
Dağda bir gerilla kampında coşkulu bir marş.

Ve bazen,
Ekmek almaya giderken avlanan Berkin,
Yaralı, kanadı kırık, ürkek bir güvercin,
Ayazın ardından tarlada don vurmuş ekin,
Sofralara ulaşamadan ağacının dibine düşen zeytin.

Bakkalın kızı İffet’in kaybolan iffeti,
Varoşta kanlı, aptal bir töre cinayeti.

Bir esnaf lokantasında çorba tasında sinek,
Merasız kalmış köyde sütten kesilmiş bir inek.

Demircinin alnında ter,
Çayına tad veren şeker,
Bazen hayır, bazen şer.

Bazen de,
Bir Zapatista selamıdır, Chiapas’tan,
Yoldaş Subcomandante Marcos’tan,

İster bağır çağır, haykır, isyan et,
De: “Yahu, bu da olmaz, hayret!”
İster mutlu yaşa, ister kendini kahret,
İsterse kenarından, köşesinden seyret.

Heyhat,
Budur işte hayat

Bu, daha ne başlangıç, ne de son.

Alık alık bakmayı bırak sulara,
Bence asılalım küreklere…

M. Hakkı Yazıcı
Moskova, 28 Nisan 2014



21 March 2014

Yağmur Yağıyor

















Fotoğraf: Ercan Arslan







Yağmur yağıyor

Yağmurdu odasında oturup penceresinden bakan bana
Gel dedim, gel dışarı.
Bak, çiçekler suya muhtaç.
Gelemem, dedi.
Güneşi kızdırdım, cezalıyım. Bana oyun yasak.

Pek iyiye yorulmaz bu…
Öyle ya, sadece çiçekler değil, tarlalardaki ekinler de su bekler.
Sıkıntılar, acılar köylülerin kapısında pinekler.

Bir sabah kalktım,
Dışarı baktım.
Dışarıda yağmur yağıyordu. Belli ki cezası bitmiş, dedim.
Sevinçle dışarı fırladım,
Bütün çiçekleri uyandırdım.
Avazım çıktığı kadar bağırdım: “Yağmur yağıyor, seller akıyor.”
Baktım, Arap kızı da camdan bakıyordu.
Canlanıp, koşa koşa gelmişti gecikmiş yeni mevsim.
Doğa, delirdi, coştu…

Bunu hep beraber kutlamalıydık,
Komşumuzun oğlu, arkadaşım Ahmet’e seslendim:
“Ahmet, pabucu yarım, çık dışarıya oynayalım!”
Ahmet de dışarı fırladı.
Ayağında babasının aldığı yeni pabuçlar vardı.

Yağmur yağıyor, buğday bitiyor
Fırınlarda ekmek pişiyor.

20 Mart 2014, Moskova

21 February 2014

Aşk Hikayesi



Desen : Mete Ertekin 



Anı-Öykü: M. Hakkı Yazıcı



Bir süre önce yeni bir ev taşıma macerası yaşadım; “üç taşınma bir yangına bedeldir” sözünün doğruluğuna bir kere daha inandım.

Günlerce süren yerleşme telaşı sırasında, kitaplarımı kolilerden çıkarıp kütüphaneme yerleştirirken bir kitap beni geçmişin hüzünlü anılarına götürdü: Erich Segal’in “Aşk Hikayesi”(Love Story) isimli romanı. Toplanan, yakılan, kaybolan yüzlerce eski kitabımdan arda kalmaktan utanarak, suçluluk duygusuyla bana bakıyordu sanki.

Bülent Habora’nın Habora Yayınları tarafından 1970 yılında basılmıştı. Fiyatı da insanı gülümsetiyor: 10 Türk Lirası. Yazarı Erich Segal, Amerika’da Yale Üniversitesi’nde Karşılaştırmalı Edebiyat okutan bir öğretim üyesiydi. Amerika’da ve dünyada basıldığında kısa sürede milyonlarca satarak seyrek raslanılan bir rekor kırmıştı-ki daha o tarihlerde sinemaya aktarılmamış, o çok sevilen şarkısı yapılmamıştı.

Kitabın yayıncısı Bülent Habora, yayımladığı kitaplar nedeniyle toplatma, yargılanma ve ceza alma rekorunu elinde bulunduruyordu o zamanlar; Castro’nun, Che’nin kitaplarının yayıncısıydı- Seneler sonra Bülent Abiyle, 90’lı yıllarda İzmir’de, 1379. Sokakta Sevgi Yolu’ndaki kitapçı tezgahlarından birinin sahibiyken rastlaştık. Maceralı yayıncılık döneminden yorgun çıkmış, mütevazi bir sokak kitapçılığını seçmişti; ama hala çok sevecen ve inançlıydı.

***

1970 yılında Koray’ın ODTÜ’de Fikir Kulübü adına kafeteryada kitap satma işini bana yıktığı sıralardaydı. “Sen bu işi çok iyi yapıyorsun,” diyordu. O zamana kadar ben ona yardım ediyordum, ama belli ki bu işten artık sıkılmıştı ve tümüyle bana devredip başka işler yapmak istiyordu.

Kitapları Kızılay’da, Kocabeyoğlu Pasajının altından, dağıtımcı Aydın Sami’den yüzde yirmibeş toptan indirimiyle alıyor, yüzde yirmi indirimle satıyorduk. Kulübe kala kala yüzde beş kalıyordu. Taksi ile taşısak içeri girerdik. O yüzden İzmir Caddesi’nden Milli Müdafa Caddesi’ne, Genel Kurmay’ın bahçe duvarının yanından kalkan, 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikan askerlerini taşıyan, o nedenle bizim  “et arabası” dediğimiz, savaştan yıllar sonra da ODTÜ’ye hibe edilen servis otobüslerine kadar kitap kolilerini taşımak gerekiyordu.

Bir akşam Aydın Sami’den peynir ekmek gibi sattığımız Politzer’in “Felsefenin Başlangıç İlkeleri”, Nikitin’in “Ekonomi Politik”i başta olmak üzere üç koli kitap almıştım. O sırada yeni çıkmış Aşk Hikayesi isimli kitap dikkatimi çekti. Bu kadar çok satan bir kitap iyi bir kitap olabilirdi; kendim okumak için aldım, kolilerden birinin içine koydum.

Hava kararmak üzereydi. Üç koliyi birden taşımak mümkün değildi; bir koliyi elli metre taşıyıp bırakıyor, geri dönüp diğerlerini alıyor, yavaş yavaş yol katediyordum. O sırada yolda babama rasladım. Davranışlarına akıl sır erdiremediği oğlunun ne yaptığını yine anlayamadı; “Okula gidiyorum, akşam biraz geç gelirim,”diye ayrıldım. O bir süre daha arkamdan baktı. Sonunda servis otobüslerinin kalktığı durağa ulaştım. Okula varıp, kafeteryanın önünde indiğimde ise hava iyice kararmıştı.  

Hiç hesaba katmadığım bir şey olmuş, geç kaldığım için kafeterya kapanmıştı; binada kimse yoktu; üç koli kitapla kapıda kalakalmıştım. İçerdeki kitapları muhafaza ettiğimiz çelik dolaba koymazsam ne yapacaktım? En iyisi yurtlara gidip, kolileri bizim çocuklardan birinin odasına bırakmaktı. Aynı şekilde kolilerden birini elli metre taşıyıp bırakıp, dönüp diğerlerini alarak yurtlara kadar gittim. Bizimkilerden bir grup 1. Yurt ile 2. Yurt arasındaki ağaçların dibinde oturmuş muhabbet ediyorlardı. Durumu anlattım; “Bir odaya koyalım yarın gelir alırım,” dedim.  Deniz, lafa karıştı, “Sen bırak, yarın öğlene kadar kafeteryaya getiririm,”dedi-Deniz, o sıralar yurtlarda bizimkilerin misafiri idi. Benim şaşırıp, tereddüt ettiğimi görünce ne düşündüğümü anlayıp kızdı. Öyle ya koskoca Deniz kitap kolisi mi taşırdı? O benim gibi sıradan bir militan değildi ki! Bu düşündüklerime kızdığını farkedip çaresiz kabullendim.

Gece eve döndüğümde sabaha kadar tedirgin yattım. Ya Deniz, kolileri açıp, içinde “Aşk Hikayesi” kitabını görüp, bana “okuyacak başka şey bulamadın mı,” derse?!..

Ertesi gün öğlenden önce kafeteryaya gidip, kitap tezgahını hazırlarken Deniz, kolileri taşıyarak getirdi. Hem de benim gibi teker teker, birini ileri taşıyıp, geri dönüp diğerlerini alarak değil; üçünü birden sırtına vurmuş, güle oynaya…Sırtında da o meşhur parkası vardı. “Al,” dedi, “kitapları getirdim.”  Sonra tezgahın üstündeki kitaplardan birini, Che’nin “Gerilla Günlüğü”nü satın alıp gitti.

Akşam eve gittiğimde Erich Segal’in kitabını bir oturuşta okudum. Sade, duru bir anlatımla yazılmış bir “aşk hikayesi” idi. Oliver, “Aşk, hiçbir vakit çaresiz olduğunu söylememektir,” diyordu, romanın sonunda. Çok ustalıkla yazılmış diyalogları vardı.

***

Korktuğum başıma gelmemişti; Deniz, kolinin içindeki Aşk Hikayesi kitabını farketmemişti. Aslında yaşasaydı ve bir karşılaşmamızda ben bu olayı anlatsaydım belki de “Yahu hocam, ver şu kitabı bir de ben okuyayım, merak ettim,” diyecekti.

(*) Bu anı-öykü, Mart 2013'te yayımlanan "Koca Bir Sevdaydı Yaşadığımız" isimli anı kitabında yer almıştır.


04 February 2014

Horozla Baykuş ( Masal ) / M. Hakkı Yazıcı


İllüs. : Anna Silivonçik

Horozla Baykuş



Bir zamanlar kümesin kralı olan horoz çok ihtiyarlamış. Kocayınca sahibi olan köylünün de gözünden düşmüş.

Fiyakası bozulmuş.

Sadece köylünün değil, tavukların da gözünden düşmüş; meydan genç horozlara kalmış.

Her şey bir tarafa, yaşlı horoz, en çok çoluk çocuğun; piliçlerin ve hatta civcivlerin maskarası olmasına, onunla dalga geçip alay etmelerine içerler, kızarmış.

Eeee, kolay değil tabii…Bir zamanların anlı da şanlı horozunun bu hallere düşmesi; bunu içine sindirmesi zor bir şey kuşkusuz.

Köylü, “ Bu horozun eti bile kartlaşmıştır, ama kesip yemek en iyisi,” dediğinde horozu çok seven kızı razı gelmemiş, “Babacım, bu horoz çok kart, pişirmek uzun zaman alır. Odunumuzu, kömürümüzü boşa harcamayalım,” demiş.

Köylü, kızının horozu çok sevdiğini bildiğinden, dayanamadığı için böyle konuştuğunu anlamış, “Madem kestirmiyorsunuz, pazara götürüp satayım bari,” demiş.

Sonra da eklemiş, “Hoş, kimsenin bu kart horozu alacağını da sanmıyorum; ama bir şansımızı deneyelim,” demiş.

Sabah atını arabaya koşmuş, horozu ayaklarından bağlayıp bir sepetin içine koymuş; kızını da yanına alıp kasabanın pazarının yolunu tutmuş.

Köylünün kızı, horoz kadar tasalıymış. Ya horozu birisi satın alır; kesip, yerse diye…

Ne yapsa da horozu kurtarsa?

Hava güzel ve güneşliymiş. Köylü keyiflenmiş bir türkü söylemeye başlamış.

Arabanın önünde oturan babasının dikkatinin başka şeylere kaydığını fark edince kız, gizlice horozun ayaklarını çözüp, salmaya karar vermiş.

Ormanın içinden geçerken sepetteki horozu çıkarmış, ayaklarını bağlayan ipi çözmüş; şaşkın ve ürkek bakışlarla etrafına bakan yaşlı horozun kulağına, “Horozcuk, aklın varsa, fark ettirmeden kaç, ormanın içlerine gizlen. Sen akıllı, deneyimlisin başının çaresine bakarsın,” demiş.
Horozun başka çaresi yokmuş, ama endişeliymiş de. Ormanda yaşamak kümeste yaşamak gibi değilmiş. O, vahşi bir hayvan değilmiş ki, alt tarafı şimdiye kadar sahibinin verdiklerini yeyip, hayatını sürdüren, bununla yetinen bir kümes hayvanıymış.

Yapacak başka bir şey yok deyip, arabanın arkasından yere atlayıvermiş; önce yolun kenarındaki çalıların arasına saklanmış, sonra da ormanın derinliklerine doğru koşmuş.
Köylü neden sonra horozun kaçtığını anlamış, ama “ Nasıl olsa bu kart horozu alan olmazdı,” diye düşünüp, fazla dert etmemiş.

***
Horoz, uzun süre ormanın içine doğru yürümüş. İyice içerlere doğru yürüdükçe de içini bir korku bürümeye başlamış. Eee, doğru tabii, orman bin türlü tehlikeli vahşi hayvanla doluymuş.

Hava kararmaya yüz tutunca geceyi geçireceği güvenli bir kovuk aramaya başlamış.

Birden yanından geçtiği ağaçlardan birinin dallarında birinden birinin seslendiğini duymuş. 

Yukarıya bakmış. Bakmış, ama pek bir şey görememiş.

Malum tavuklar geceleri iyi göremez. Yukarıya doğru seslenmiş:

“Kimsin sen?”

Yine ağacın dalları arasından aynı sesi duymuş:

“Asıl sen kimsin? Pek buralarda yaşayan hayvanlara benzemiyorsun.”

Ne diye cevap versin zavallı horozcuk. “Evet, buralara yabancıyım,” deyivermiş.

Baykuş:

“Kanatların var. Kuş olmalısın,” demiş.

“Ehhh, öyleyim.”

“O zaman uç da yanıma geliver.”

“Yapamam. Kanatlarımı çırparım, ama uçamam.”

“Tuhaf! Senin gibi kuşa da ilk defa rastlaıyorum,” demiş baykuş.

“İyi de sen kimsin?”

“Ben bir baykuşum.”

“Yani, galiba sen de bir kuşsun.”

“Tabii yani, adımdan da belli olmuyor mu? Bay ve de kuş…Kuşların beyi de diyebilirsin. Senin gibi de değilim uçarım, hem de iyi uçarım.”

Horoz, bir eksiklik duyuvermiş, sesini çıkarmamış.

Baykuş, “Uçamayan bir hayvan kuş olur muymuş? İlk kez şahit oluyorum. Garip…” diye devam etmiş.

Horoz, “ Olur tabii,” demiş, “ Uçmaya uçmaya uçma melekelerimizi yitirmişiz. Hem sadece biz tavuklar değil, örneğin bizim gibi kümes hayvanı olan hindiler de öyle. Bir de devekuşları var. Hoş onların daha çok kuş mu, yoksa deve mi olduklarını anlayabilmiş değilim ya.”

“İlginç, bilmiyordum,” demiş Baykuş.

Baykuşla horozun birbirlerini tanımamalarında şaşılacak bir şey yok tabii ki. Biri gündüzleri erkenden uyanıp, hava kararınca uykuya çekilirken, baykuş gündüz uyuyup, geceleri avlanmaya çıkar. Biri gündüz iyi görebilirken, diğeri geceleri iyi görebilir.

Baykuş:

“Madem uçup, yanıma gelemiyorsun, ne yapacaksın? Buraların acemisisin, bin türlü vahşi, tehlikeli hayvan var. Nasıl uyuyacaksın?”

Horozun içini iyice korku sarmış.  Ancak yapacağı da bir şey yokmuş. Alçak bir ağaç dalına sıçrayıp, büzüşmüş.

Baykuş:

“Korkma, ben nasılsa uyanığım. Sana göz kulak olup, korurum. Rahat uyu,” demiş.

Baykuş, bunu demese de zaten horozun uyanık kalacak hali yokmuş.  Bütün gün yaşadıklarından sonra çok yorgunmuş, gözleri kapanıp, uykuya dalmış.

***

Huyudur ya, ertesi gün horoz erkenden uyanıp ötmeye başlamış.

"Üü üürü üüüü!"

Bütün orman ahalisine sabah olduğunu haber vermiş.

Baykuş, zaten uyanıkmış.

“O zaman iyi sabahlar olsun, günaydın,” demiş, “ Bakıyorum iyi bir uyku çekip, keyfin yerine geldi.”

Horoz, o geceyi sağ salim atlatmış olduğuna sevinmiş, biraz duruma alışmaya başlamış olmanın keyfiyle, “Sana desteğin için teşekkür ederim. Bak, seninle dostluğumuzu geliştirelim. Aslında birbirimizi tamamlıyoruz. Sen bana geceleri, ben de sana gündüzleri göz kulak olayım,” diye teklifte bulunmuş.

Baykuş, bu ortaklık teklifine pek akıl erdirememiş, ancak olmaz da dememiş, zira horozdan hoşlanmışmış.

O zamandan başlayarak iyi arkadaş olmuşlar; ancak çok muhabbet edebildikleri olmazmış, çünkü biri uyurken öbürü hep uyanık oluyormuş. Konuşup, yarenlik edebilme zamanını çok fazla bulamıyorlarmış.


(*) 04 Şubat 2014, Moskova