21 October 2015

Yaşam Annemin Hatırladıklarıysa / Mehmet Hakkı Yazıcı





Yayınevi: Nota Bene Yayınları 

Sayfa Sayısı: 120
Baskı Yılı: 2015

Kitap tanıtım bülteninden:

Yalandı. Getirmediler oğlumu geri. Nereye götürdüklerini, ne zaman döneceğini ve hatta sağ olup olmadığını bile bilmiyordum. Sanki bir iblis yeryüzüne inip alıp kaçırmıştı oğlumu. Gavur komitacıları bile yapmazdı bunların yaptığını. Nereye başvurduysam bulamadım yavrumu. Karakolları, amirlikleri, hapishaneleri
ve hastaneleri tek tek dolaştım.

Mehmet Hakkı Yazıcı’nın kalemi acılar, ölümler, kayıplar arasından çıkıp geliyor, hapishanelere, sürgünlere uzanıyor, devlet dersinde öldürülmekten beter edilmiş bir kuşağın sesi olup bugünü yankılıyor. Kahretmeyen, diz çökmeyen, yürümeyi yol eylemiş insanların öykülerini edebiyatımıza taşıyor. En başa çıkılması zor durumları bile gülümseyerek anlatıyor Mehmet Hakkı Yazıcı. Hayat boyumuzu aştığında, onunla başa çıkma yöntemlerimizi inceliyor titizlikle. Hatırlamanın ve hatırlatmanın ötesinde bugünümüzü anlatıyor geçmişe ait denemeyecek zamansız öykülerde.  Kendi sesini bulmuş bir yazardan, hayatı ıskalamamak bir yana hayat için mücadele eden öyküler.

İçindekiler:

Annemin Hatırladıkları
Yaşam Annemin Hatırladıklarıysa                                5
296’lık Konuk                                                              29
Dedem Dimitri                                                             43
Bunca Yıl Sonra Ne İş                                                52                                              
Komen,..Komen                                                          63

Yaşam
Nalbandın Fayton Sefası                                             68
Yalnızlık Başa Bela                                                      73
Ömer Beyin Kedisi                                                       76
Hayatımın Kaçan Penaltısı                                          84

09 October 2015

Marazi aşk ( Şiir ) / M. Hakkı Yazıcı


Marazi aşk


Olur olmaz zamanlarda düş, düş, düşüyorum.
Her gece hep aynı lanet düşü görüyorum
Sabah akşam ben, hep, ama hep seni düşünüyorum.

Bazen isyan edip, yeter artık çüş diyorum.

Bu kadar üzme kendini,
Biraz da düşün aç kedini.

Yağmur damlaları düşüyor,
Gözlerim nemli, yerler ıslak,
Yüreğim buruk, pat düşüyorum.
Mintanım ıslak, yine üşüyorum,
İnan ki hep seni düşünüyorum.

Bazen isyan edip, yeter artık çüş diyorum.

Bu kadar üzme kendini,
Biraz da düşün aç kedini.

Kasvet emmi evimizde misafir
Sanki ailemizin yeni bir ferdi, derdi
Annem, ben ve şu benim aç kedi
Bir de davetsiz misafir kasvet emmi
Odamda, mutfakta, tavan arasında,
Hep benimle, hep karşımda
Kasvetli kış gecelerini kestane de kesmiyor
Şu onulmaz, kaçılmaz, kaçınılmaz derdi.

Elimde avucuma yapışmış gibi kara uzaktan kumanda,
Pencere açık, televizyon açık, dizi dizi diziler karşımda,
Çekyata uzanmış, sızıp uyuyorum,
Kasvet emmi düş olup, sızıp giriyor uykuma
Oluyor mu bana kocaman bir kabus
Bir karışık durumlar, acayip bir muamma
Mahallede diz boyu fesat, dedikodu, kumkuma.

Olur olmaz zamanlarda düş, düş görüyorum
Sabah akşam ben hep seni düşünüyorum

Bazen isyan edip, yeter artık çüş diyorum

Bu kadar üzme kendini,
Biraz da düşün aç kedini.


09 Ekim 2015, Moskova


05 August 2015

Rüya dediğin işte böyle olmalı / M. Hakkı Yazıcı



Rüya dediğin işte böyle olmalı

Rüyamda yine babamı gördüm
Doğum günümde bana yine saat almış
Bizde öyle doğum günü, kutlama falan olmazdı, ama rüya işte
Baba bekle ben de yanına geliyorum, az kaldı diyorum
Deli olma, orda dur ben geliyorum diyor
Aldığı saati gösterdi, bir tuhaf
Ne akrebi var, ne yelkovanı
Bir şeyi var yelkovana benziyor, ama değil.
Nedir bu baba, diyorum
“Yılkovan” diyor, yılları geri kovalıyormuş
İşte insanın böyle bir saati olmalı.
Babamla düşündük, taşındık
Otuz beş yaşımızda yarı yolda
Buluşmayı kararlaştırdık
Rüya dediğin işte böyle olmalı.


26 Haziran 2015, Moskova

Elveda orta yaşım / M. Hakkı Yazıcı


Elveda orta yaşım

Eh, yani hadi bana eyvallah diyorsun öyle mi?
Yeter bunca yıl beraber olduğumuz
Başının çaresine bak artık, diyorsun değil mi?
Orta yaşım, madem çok ısrarlısın git o zaman
Bir zamanlar gençliğim de aynen böyle yapmıştı
Delikanlıdır, toydur diye ses çıkarmamıştım
Sanmıştı ki sanki o giderse bir daha aşık olamam
Kuşların ötüşünün, çocukların gülüşünün
Dağlardaki çiçeklerin kokusunun farkına varamam

Çıkamam sanıyorsun yeniden dağlara değil mi?
Git bakalım orta yaşım, git o zaman
Güle güle bile demeyeceğim sana
Git, ama giderken sağlığımı bırak
O her şeyden çok lazım bana.

Biliyor musun benim ruhumda tek bir tel bile ak saç yoktur
Sana inat sokaklara, deniz kenarına atacağım kendimi
Kunduralarım ayaklarıma hasret kalmayacak hiç
Sabahları fırından çıkan ilk ekmeği ben alacağım
Ötme zamanının geldiğini ben söyleyeceğim bahçedeki çil horoza
Müezzini ben kaldıracağım yataktan sabah ezanı için
Sabah gazeteleri erkenden haberlerini ilk bana verecek
Ağları dolu balıkçıları ben karşılayacağım iskelede.

Elveda orta yaşım yolun açık olsun
Sen de git bakalım nereye gideceksen.


26 Haziran 2015, Moskova

12 June 2015

Nazım’ın yamacında / M. Hakkı Yazıcı

Nazım’ın yamacında

Dün sabah efkarlandım yine, Lenin Tepelerine gittim
Yüksektir, belki görürüm diye bizim memleketi
Göremedim haliyle, parmaklarımın ucunda yükselip baktıysam da
Karşıda, uzakta Lujniki Stadyumu vardı, Moskova Nehri’nin arkasında
Biraz ötesindeyse Nazım’ı misafir eden Novodeviçiy Manastırı Mezarlığı
Anton Çehov’la, Gogol da var orada
Nazım’la yarenlik ediyorlar arada
Saçları saman sarısı, kirpikleri mavi Vera Nazım’ın ayakucuna uzanmış.
Nazım, hala Anadolu’da bir köy mezarlığına gömülmeyi bekliyor,
Uyarına gelirse, tepesinde bir çınar da olursa taş maş da istemiyor hani…

Korkulukların üzerine çıktım memleketi görürüm diye bu defa
Telaşla bir militsiyoner koştu geldi yanıma
Korkma dedim, atlayacak değilim aşağıya
Daha eksik bir sürü işim var tamamlamaya
Pasport pajalusta, dedi, var mı registratsiya?
Var tavariş militsiyoner, var dedim.
Bir tuhaf baktı yüzüme, görev suratsızlığıyla.
Sordum: Belki sen bilirsin, neler oluyor ortalıkta?
Bir şey demedi, evraklarıma bakıp, spasiba deyip geri verdi
Gerisin geri döndü gitti.

Korsan mitinge gider gibi, bayırdan koşa koşa indim aşağıya
Moskova Nehri’nin kenarında avlanan balıkçılara baktım
Belki Nazım’ın çileli ömrünün bir parçası oltalarına takılmıştır,
Çekip çıkarmışlardır onu mavi suretiyle diye.
Belki takılmıştı da benzetememiş bir şeye
Ne balığa, ne pabuç eskisine
Atmışlardı gerisin geriye
Ola ki terk edip Novodevidiçiy’i, Moskova Nehri’yle akıp
Ayvazovskiy’nin fırtınalı denizlerini falan aşıp
Okyanuslara kavuşmuştu Nazım’ın çileli ömrünün bir parçası
Karayip Denizi kokan Küba kıyılarına varmıştı bile belki
1961 yazı ortalarında mutluluğunun resmini Abidin’in bile yapamadığı Küba’nın
Varmışsa çok şükür, çok şükür o günleri de görmüştür gam yemeden.

Metroyla geçip Sportivnaya’ya, Nazım’ın yanına gittim
Bana yine mutad soruyu sordu
Buralarda on dokuz yaşına rastladın mı?
Biliyordum, rastlaşmıştı o da on dokuz yaşıyla.
Rastladım dedim Lenin Kütüphanesi’nde
Fotoğraflarımız yoktu, ama birbirimizi birden tanıdık
El sıkışmak istedik, ama ellerimiz birbirine dokunmadı
Aramızda kırk yıllık zaman duruyordu.
Elinde Lenin’in “Ne Yapmalı?”sının İngilizcesi vardı,
Ben elimdeki Rusçasını, “Şto delat?”ı gösterdim hava olsun diye.
Ciddi, sert bakışları; Stalinvari kalın bıyıkları vardı.
Yaz günü ve hava sıcak olmasına rağmen ayağında
Hala eskiden benim de giydiğim gibi bitpazarından alınmış Amerikan asker postalları
Üzerinde muhtemelen yine bit pazarından alınmış haki renkli bir asker gömleği ve siyah keten pantolon vardı,
Kış olsa yeşil renkli bir asker parkası giyeceği kesin.
Sanki Latin Amerika dağlarında savaşan bir gerilla timine mensup,
Che’nin yoldaşı bir militan gibi…

Eskiler canlandı yine belleğimde,
Yitirdiğimiz yoldaşları andım,
Dağda, sokakta, zindanda, işkencede,
Durdum, sustum, hüzünlendim.
Biliyor musun ustam, dedim, gerçekten doğru söylemişsin
On sekiz, on dokuzunda en değersiz eşyamız canımızdı.
Senin gibi meğer ne çok şeyi severmişim de
Ancak ben de Altmışında farkına vardım bunun.


13 Haziran 2015, Moskova

11 June 2015

Bahtiyarım, çok bahtiyarım / M. Hakkı Yazıcı

Bahtiyarım, çok bahtiyarım

Bahtiyarım, çok bahtiyarım
Bu benim en şanslı yanım.

Ne mutlu bana, -ki olay haliyle takdire şayan
Daha avluya girince bir pencerem var, el sallayan,
Eşikte bir kapım var, beni kucaklayıp karşılayan.

Çöpleri karıştıran aç fareler,
Umarsız, şımartılmış kediler,
Kedilerle dost, sünepe köpekler,
Başıma uğurunu bırakan güvercinler,
Evi istila eden koca, kara böcekler,
Hepinizi çok, ama çok seviyorum.

Bahtiyarım, çok bahtiyarım
Bu benim en şanslı yanım.

Ne mutlu bana, -ki olay haliyle takdire şayan
Daha avluya girince bir pencerem var, el sallayan,
Eşikte bir kapım var, beni kucaklayıp karşılayan.



11 Haziran 2015, Moskova

08 June 2015

Arif’e ders vermek şart olmuştu / M. Hakkı Yazıcı



Arif’e ders vermek şart olmuştu

Kadınlar durumdan ilk defa hamamda haberdar oldular.

Gülşen, ne kadar peştamalını çekiştirip o yerlerini kapatmaya çalıştıysa da kadınlar vücudundaki morlukları fark ettiler.

Avniye teyze:

“Ne o kız bu vücudundaki morluklar?” diye kestirmeden soruverirdi.

“Bir şey değil abla, zeytin toplarken düşüverdim de,” diye cevap verdi, Gülşen.

“Kız, o ne biçim düşmekmiş, sanki zeytin toplarken düşen ilk sensin,” deyiverdi.

Gerçekten de Gülşen’in vücudundaki morluklar vücudundaki morluklar başka başka yerlerdeydi. Sırtında, kıçında, baldırında, karnında,.. Düştüğünde olsa, bir tarafında olurdu.

Göbek taşından fırlayıp gelen Gülşen’in karşı komşusu Emine abla:

“Bu kızcağızı o ayyaş herifi her gece dövüyor,” diye konuya açıklık getirdi.

Bütün kadınlar içleri acıyarak baktılar Gülşen’e.

Kasabanın kadınlarının çoğu için müşterek bir sıkıntıydı bu. Herifler kahvede pinekleyip, tembellik ettikleri yetmezmiş gibi akşamları da içip içip karılarını dövüyorlardı.

“Öfff öf,” diye içini çekti Avniye teyze.

Tarihte bir zamanlar, Avniye teyzenin de başına gelmişti buna benzer vakalar, ancak kocası öleli seneler geçmiş unutmuştu bütün bunları. İki lafın arasında Salih amcayı anar, “Pek iyi adamdı benim herif,” diye gözü yaşlı yaşlı anlatırdı.

***
Gülşen’in kocası manifaturacı Arif, kötü bir adam sayılmazdı, ancak çok içmeye görsün; ilk kadehten sonra keyiflenmeye başlar, ikincisinde ağzından bal akmaya başlar, yakası açılmadık fıkralar anlatır, üçüncüde şiirler söyler, şarkılara eşlik eder, dördüncüde efkarlanmaya başlar, suskunlaşır; beşincisinden sonrasında ağlamaya, haykırmaya, önüne gelen sataşmaya, kavga etmeye başlardı.

Hışmından kurtulmanın tek çaresi iyice sarhoş olup, sızmasıydı.

Sonra uyurdu. Bazen yatağın yolunu zor bulurdu. Yatağa varamadan yerde halının üzerinde sızıp, uyuduğu da çok olurdu.

***
Avniye teyzenin kilosu gibi ağırlığı vardı kadınlar üzerinde.

“Ne mıymıntı kadınlarsınız be siz, heriflerinizin bi hakkından gelemiyorsunuz,” diye çıkıştı.

Kadınlar, boynunu büküp, başlarını öne eğdiler.

“Kızlar ister misiniz şu Arif’e bir ders verelim?”

Gülşen, telaşlandı. Tarzan’a özenip Spil dağının eteklerinde yaşayan deli Kadir’e kocasını dövdüreceklerini sandı, “Aman,” diye atıldı.

Avniye teyze:

“Dur sen kız, karışma,” diye ittirdi.

***
Arif’in manifaturacı dükkanı çarşının merkezindeydi.

İşleri nasıl derseniz, siftahsız kapattığı günler az değildi. Konfeksiyon, her şeyin hazırı moda olup, İzmir de komşu kapısı olduktan sonra herkesin alışverişini oradan yapar olmuştu.

Sabahın erken saatinde, daha sabah serinliği varken ilkin Sabahat abla girdi dükkanın kapısından. Arif, elindeki gazetenin birinci sayfasını “cık cık”layarak göz gezdirip, çayını yudumluyordu.

Sonra Sümüklülerin Emine, arkasından da berber Hüseyin’in karısı Aysel girdi.

“Komşu şu puanlı basmayı bi indirive de bakıverem.”

“Bi de şu emprimeyi indirivesene.”

Arif, aylardan sonra dükkanında bu kadar müşteriyi bir arada görmenin keyfiyle birinci sayfasında kaldığı gazeteyi, soğuyan çayını unutmuş habire raflardan kumaşları indirip gösteriyordu.

Dükkan doluydu. Yan dükkanlardaki komşular da bu müşteri bereketine akıl erdirememiş kapıdan kafalarını uzatmışlardı.

Çarşı Camii’nin müezzini minareden kafasını uzatıp, sanki Arif’i camiye gelirken görünceye kadar devam edecekmiş gibi öğle ezanını uzattıkça uzattı.

İkindide de aynısı oldu.

Esnaf lokantasının aşçısı Arif’in sevdiği yemekten bir porsiyonu işi çıkmış geç kalmıştır, birazdan gelir diye bir kenara ayırmıştı.

Öğleden sonra da müşteri bereketi vardı, ancak siftah yoktu.

En son Avniye teyze girdi dükkana:

“Arif’im nassın, nasıllar çoluk çocuk, Gülşen’im iyi mi?”

“İyi be Avniye abla, uğraşıp duruveriyoz işte.”

Sonra kadınlar, teker teker, “neysene bi düşünüverem de gari, sonra kara verdiğimde almaya gelirim,” deyip dükkandan ayrıldılar.

“Arif olan anlar,” derler, ama Arif bir şeyler anlayıp, ders çıkarmış mıydı kendine bilinmez; ancak o gün, gece yarısına kadar tezgahın üzerine yığılmış kumaş toplarını yeniden raflara yerleştirmekle uğraştı.


08 Haziran 2015, Moskova


17 May 2015

Söyleşi : Öykü; öykü kuramı, öyküler...


Akvaryumdaki (Ba)balık



"M. Hakkı Yazıcı modern öykünün usta isimlerinden.
Bu kitabında da toplumsal yaşamın sarmaladığı hayatların çaresizliğini ironik bir dille anlatırken, ideallerin etrafında kimlik arayışını sürdüren insanların, değişen değerlerin karşısındaki açmazları ve hüzünleri yansıyor.

Geçmişle gelecek arasındaki yol ayrımlarının öne fırladığı, aşkla amaçların çatışmaya başladığı, toplumsallaşmanın yüküyle bireyselleşmenin savurucu etkisinin adım adım duyulduğu, kent merkezinin ve çevresinin aynı anda soluk alıp verdiği trajik-komik öyküler…

İçten, sahici bir yazar ve onun yalın dille yazdıkları…
Öyküler…"
-Aydın Şimşek-



13 April 2015

Bütün kosmozun aşığıyım / M. Hakkı Yazıcı
















Bütün kosmozun aşığıyım

Oyunda sahipsiz bir rol vardı
Onu da bana vermek istediler
Sahnenin bir kenarında durup
Alkışlayacaktım her söyleneni
“Pışık”, dedim parmağımla gözümü gösterip
Ben de o göz var mı?
Sahnenin kenarından oyunu izleyip,
Her söyleneni alkışlayacak.

Sivri akıllı biri bir soru attı ortaya
Arkadaş herkes açıkça söylesin “ist”lerden hangisi olduğunu.

İlk cevap İstanbul’dan geldi:
“Ben İSTanbulum”
Kimsenin itirazı olmadı.
Zevzek birisi ben de İSTasyonum diyecek oldu, susturdular.

Genç bir kız, “Ben feministim”, dedi,
Bir diğeri nasyonalist, öbürüsü enternasyonalist olduğunu,
Genç bir delikanlı Marksist-Leninist ve hatta Maoist olduğunu söyledi.
Ekolojist, Kemalist, anarşist, sosyalist, komünist, 
Humanist, ateist, antagonist, budist...

Üüüü, neler vardı, neler; bildiğim, bilmediğim. 
Hiç bu kadar İzm'i bir arada görmemiştim.
Nedir bu insanlığın “bağzı” “izm”lerden çektiği!
Biliyordum aralarında faşistler de vardı.
Ama bizim memlekette adettendir,
Sümme haşa faşistler, kendilerine faşist demezler, dedirtmezler.

Sıra bana gelmişti biraz absürdist bulacaksınız ama
Birden annemi, babamı, kardeşimi, oğlumu ve tüm hısım akrabayı
Arkadaşlarımı, okulumu, mahallemi, misket yuvarladığım sokakları
Memleketimi, onunla da yetinmeyip çepeçevre bütün dünyayı,
Nehirleri, denizleri, ağaçları, çiçekleri, böcekleri,
Türkleri, Kürtleri, Ermenileri, Arapları, Çerkesleri, M'acirleri,
Rusları, Çinlileri, İspanyolları ve hatta Amerikalıları,
Ve şu içimi ısıtan, ışıtan, her şeye can veren güneşi,
Mehtaplı gecelerin kahramanı aydedeyi, yıldızları çok sevdiğimi fark ettim.
Acunistim desem olmazdı,
Evrenistim desem yine uymazdı
Ben kosmozistim deyiverdim
Bütün kosmozun aşığıydım.


12 Nisan 2015, Moskova ( Yuri Gagarin’le uzaydaki ilk insanlı yolculuğun 54. yıldönümü )

01 April 2015

Hayatımın kaçan penaltısı ( Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı








Hayatımın kaçan penaltısı




Sanki penaltı kaçırmış bir futbolcunun hali vardı üzerimde; başım öne eğik.

Tanrım şimdi benim oyundan çıkarılmam mı gerek? Hayatında penaltı kaçırmış ilk insan ben miyim?

İçimden bir ses-kimin sesiydi bilmiyorum, babam da olabilirdi- oğlum kendine gel, bu her şeyin sonu değil, yaşam devam ediyor cinsinden bir şeyler söyledi.

Bu sese inandım. Her şeyi yeniden düşünmeliydim. Bunun için beni bekleyen muhtemel iyi ve tabii ki kötü şeyleri düşünebileceğim sakin bir yere ihtiyacım vardı.

Ve hatta içimi ısıtacak demli bir çaya.

Kendimi hep iyi hissettiğim denizin kenarındaki çay bahçesine gittim.

Hava üşütmeyecek kadar güzelse, hafta sonu kalabalığı yoksa oturup, huzur bulmak için bulunmaz bir yerdi.

Kendime her zamanki gibi ortalığı da kolaçan edebileceğim bir masada yer bulup oturdum. Hep yanımda taşıdığım küçük not defterimi ve kalemimi çıkarıp masanın üzerine koydum. Bunlar olmadan düşünememek gibi bir huyum vardı.

Sonra gelsin çaylar.

***

Satışların iyi gittiğini söyleyen patrona, kağıt üzerinde satışların karlı göründüğünü, ancak genel giderlerin umulandan fazla olduğunu ve işlerin pek parlak olmadığını söylemiştim.

“Öyle mi?” diye yüzüme bakmıştı, şaşkınca. “Bu konuya bir bakalım.”

Uyarma görevimi yapmış olmanın iç rahatlığıyla yanından ayrılmıştım; ancak öğle yemeği paydosundan sonra beni yeniden odasına çağırdı.

“Çok çalışkan, dürüst, bilgili bir elemansınız, ancak benim içimi karartıyorsunuz. İsterseniz birlikte çalışmaya son verelim,” dedi.

Beklemediğim bir olaydı bu. Hazır değildim, çalışmaya ihtiyacım vardı.

“Peki, efendim, siz bilirsiniz,” demekle yetindim.

Hep parlak, hoş şeyler duymaktan hoşlanan bir işverene ne söylenebilirdi ki? Böyle patronlara parlak hayaller sunan yalancı satış elemanları lazımdı.

Kös kös çıkıp gitmeden önce, yine de bir şeyler söylemek gerekirdi. Patron da benim gibi futbol meraklısıydı.

“Efendim,” dedim, “Zaten bizim iş tarzlarımız birbirine uymuyordu. Siz Brezilya tarzı bir futbolu seviyorsunuz, bense Almanların oyun tarzını daha uygun buluyorum.”

“Evet, oyun tarzlarımız birbirine uymuyor,” demekle yetindi.

***

Niye ben hep başkalarının pisliğini temizlemek üzerine bir hayat kurdum? Başkaları mı bu misyonu bana uygun gördü, yoksa benim yaradılışımda mı böyle bir hal var?

Niye muhasebeci oldum ben? Okuldayken muhasebe dersinden nefret etmeme rağmen niye?

Kader mi demek lazım?

Peki, gençliğimde futbol oynarken neden hep savunmada oynadım? Bol bol gol atıp, herkesin sevgilisi olmak yerine gizli bir kahraman olmak… Akıl karı bir iş mi?

Evet, evet benim yapımda var bu.

Ayıptır söylemesi savunma oyuncuları sahayı en iyi gören, oyunu en iyi okuyabilecek mevkidedirler. Takım arkadaşlarının yaptığı her hatayı kapamak da onlara düşer. Onlardan sonra kaleci de hata yaparsa gol olur. Rezalet! Zaten ne yapsın ki zavallı kaleci?

Aslında önemli adamlardır muhasebeciler. Ancak patronun akıllı, işini bilen biri değilse muhasebecinin kıymetini bilmez. Çoğu patronlar işler nasıl olsa yürüyor, muhasebeciler yalnızca yasal olarak gerekli olan kayıtları yaparlar, diye düşünür.

Patronlar, en çok satış elemanlarını severler. Hele hele iyi ciro yapıyorlarsa patronların gözdesi olurlar. Ama satışın karlı olup olmadığı sonradan bütün maliyetler ortaya çıkınca anlaşılır.

Satış elemanları genellikle şımarıktırlar. Şirketin diğer elemanlarına tepeden bakarlar.  Hep şirket dışında, müşteri ziyaretinde olurlar. Çok para harcarlar-kendi paralarını değil, şirketin parasını tabii ki. Harcama belgeleri her zaman eksiktir; bu belgelerin düzgün ve düzenli olarak getirilmesini, iş avansı hesaplarının zamanında kapatılmasını isteyen muhasebecilere de hep bürokratik engeller çıkaran lüzumsuz insanlar gözüyle bakarlar.

Forvet oyuncuları da satış elemanları gibi şımarıktırlar. Onların derdi genellikle takım oyunu, rakibe topyekün saldırmak değil; gol atıp, takım arkadaşlarına sarılmak, antrenöre, seyircilere koşup fiyaka yapmaktır.

Taraftarlar da hep gol atan oyuncuları daha çok sevmez mi zaten?

Bütün dönen topları karşılamışsınız, iyi yer tutmuşsunuz, rakibe göz açtırmamışsınız; buna kimse bakmaz. Bunu ancak oyunu dikkatlice izleyen, futbolu gerçekten iyi bilen kimseler anlar.

***

Epey oturup, son çayımı da içtikten sonra kalktım. Biraz da deniz kenarında yürürken düşünmek lazımdı.

Parkın kenarında, ağaçların gölgesinde sahile yakın yürüdüm.

Severdim bu parkı.

Biraz daha yürüdüm. Yakınlardaki evlerde oturanlardan bazıları köpeklerini gezdirmeye gelmişlerdi.

Bir grup oğlan çocuğu, çimenlerin üzerinde, patlak, havası kaçmış bir plastik topun peşinde koşturup, tek kale maç yapıyorlardı. Birisinin vurduğu top ayaklarımın dibine kadar geldi. Geri atayım derken vurduğum top alakasız bir yere gitti. Köpeğini gezdiren bir kadının yanına doğru yuvarlandı.

Köpek topu kaptı, kadına götürdü.

Mahçup olmuştum, bu sarsaklığımla top kazayla birisinin suratına da gelebilirdi.

Kadından özür diledim. Fakat o, kibarca, “Önemli değil,” anlamında bir şeyler söyledi, sonra bana daha dikkatli bakıp çığlık attı:

“Ay, senin ne işin var buralarda!”

Ben de daha dikkatli baktım. Tanımıştım; lisede aynı sınıfta okuduğumuz, güzelliğini hiçbir zaman yüzüne söyleme cesaretini bulamadığım Günseli’ydi bu.

Senelerce birbirimizi görmemiştik, izimizi kaybetmiştik.

Rumelihisarı’ndaydık. Yukarıda, Torlak Fırın Sokağı taraflarında bir yerleri işaret edip, “Bak, benim evim işte şurada,” dedi.

“Oturalım mı biraz,” diye teklif ettim.

Oturduk.

Yakındaki çay ocağından bir demlik dolusu çay getirtip, muhabbete daldık.

Aysel’i görüyor musun? Abidin ne yapıyor? Filan…

Ortak anılarımız çoktu. Her ikimiz de evlenip, ayrılmıştık. Hatta o, iki defa evlenip, ayrılmıştı.

Şaşkınlığımı, biraz da hayranlığımı belli ederek, “Helal olsun, bana göre daha gayretli imişsin,” deyip güldüm.

Sonra birden hüzünlendim. Ona gizliden aşık olup, bir türlü söyleyemediğimi hatırladım.

Birden nasıl olduysa ağzımdan çıkıverdi:

“Yahu, nasıl olsa çok zaman geçti aradan, müruru zamana uğradı; şimdi söylesem kızmazsın artık. Sana okuldayken aşıktım, ama bir türlü söyleyememiştim. Sen hayatımın en büyük kaçan penaltısıydın,” deyiverdim.

Bunları söylerken yüzüne yine bakamamış, başımı yere eğmiştim.

Bir süre kızacak mı, ne diyecek diye bekledim. Sonra başımı kaldırıp, yüzüne baktım.

Kızmamıştı. Belki de hoşuna gitmişti. Şimdi de susma sırası ona gelmişti.

Başka şeylerden konuştuk.

Sonunda laflar da bitti. Kim “Hadi kalkalım, geç oldu. Yine, sonra görüşürüz,” diyecek diye birbirimize bakmaya başladık.

Köpeği de artık gidelim dercesine çekiştirmeye başlamıştı.

“Seninki yoruldu herhalde, kalkalım mı?” dedim.

“Hı hı, kalkalım, yine görüşürüz,” dedi.

Sonra biraz daha düşünüp, bana bakıp sordu:

“Sen daha iyi bilirsin, penaltı kaçınca maç biter mi?”

O gözler,.. Ah, o gözler hala aynı güzellikteydi.

Küçük bir çocuk saflığında cevap verdim:

“Bitmez tabii ki,” dedim.

..... 

01 Nisan 2015, Moskova

( Bu öykü Dünyanın Öyküsü Dergisi'nin 9. Sayısında (Haziran-Temmuz 2015) yayımlanmıştır.

"Yaşam Annemin Hatırladıklarıysa" isimli kitapta yer almaktadır.)