09 November 2019

Obruk (Öykü) / M. Hakkı Yazıcı



Obruk
M. Hakkı Yazıcı


Zeytinlibahçe yolu üzerinde, bir üzüm bağında kocaman bir obruk oluşmuştu.
Neredeyse otuz metre çapında, yüz metre derinliğindeki obruk, yolun hemen kenarındaydı.
Günlerce, durmadan, bardaktan boşanırcasına yağmur yağmış; zemin yumuşamıştı. Olacağı buydu.
Kasabada haberi hemen yayılmış, duyanlar görmek için meraktan koşup gelmişti.
Yolun devamındaki mezarlığın yakınındaki bir mezar taşı atölyesine mermer taşıyan kamyoncu Sadri, “Tam o sırada oradan geçtim. Biraz daha sağdan gitsem beni de kamyonumla beraber yutardı bu çukur, maazallah,” diye söyleniyordu.
“Ben geçtim, bu olay oldu. Sarsıntıdan kamyonun kasasından bir iki levha mermer düşüp, çukura yuvarlandı. Arkamdan bir motorlu geliyordu. Selesinde de bir kadın mı vardı ne? Kamyonu durdurup, indim bakmak için. Sonra o motorluyu göremedim. Obur obruk çekip aldı belki.”
Kalabalığın içinden bir delikanlı:
“Abi, o motorlu bendim. Senin sağından geçtim fark etmedin. Bir şey olmadı şükürler olsun.”
Jandarma, olay yerine gelmiş, tedbir almış. Obruğun etrafını kalabalık fazla yanaşmasın diye şeritle çevirmişti.
Obruğa düşen birisi olmuş muydu acaba?
Herkes telefonlarını çıkarıp, eşini dostunu aramaya başladı. İyi haber alanlar rahatlıyordu.
Ancak hemen bir tevatür yürümüştü: “Marika, ölmüş. Bedeni toprağı yarıp burada içine girmiş.”
“Zavallı kadıncağız! Meğer ne kara talihi varmış.”
“Ah obruk! Ah, obur kara toprak, canımızı veren de, canlarımızı alan da sensin.”
Olayın olduğu üzüm bağı eskiden Marika’nın dedesi, kasabanın zenginlerinden Aleko Efendi’nin idi. Mermer atölyesinin olduğu yerde de bir tuğla fabrikası vardı, ona ait. Senelerdir tütmeyen uzun bacası zamana meydan okurcasına ayakta idi.
Kasabada püfür püfür sigara içenlere kızanlar, “Ne ülen, sen hala civarayı bırakmadın mı? Aleko Efendi’nin pavlikesi gibi tütüyon,” derlerdi.
Obruğa hemen bir isim takıldı: “Marika’nın Çukuru”.
İnananı çoktu, ama aklı başında olanlar, “Yahu bu zamana Marika mı kalır, saçmalamayın,” diyordu.
Öyle ya bu zamana Marika mı kalırdı? Neredeyse bir asır öncesinin hikayesi…
***
Marika, güzeller güzeli, karakaşlı, kara gözlü bir Rum kızıydı. Mübadeleye isyan etmiş, ailesiyle beraber göçmemişti. Sebebi sadece memleket sevgisi değildi. Severdi doğup, büyüdüğü memleketini, ama daha ötesi kasabanın yakışıklı delikanlılarından marangoz Hüseyin’e sevdalıydı.
“Bir Harb-i Umumi daha çıksa, kimse beni Hüseyin’imden ayıramaz,” diyordu.
Marika, bir yolunu bulmuş gitmemişti. Kasabalılar da kollayıp, onu saklamışlardı.
Hüseyin’in bir motosikleti vardı. Selesine onu alıp dağ bayır dolaşırlardı. Marika’nın siyah, dalgalı saçları uçuşurdu motor hızla giderken.
Kötü kader; Marika’cık “bizi kimse ayıramaz” diyordu, ama lanet bir kaza onları ayırmıştı.  
Yağmurlu bir günde, Yunt dağı yolunda Hüseyin yalnız başına giderken çamurda motorunun tekerlekleri kaymış, virajı alamayıp, aşağıya uçmuştu. Köylüler, parçalanmış, cansız bedenini günler sonra çalılıkların arasında bulmuşlardı.
O olaydan sonra Marika bir daha kendine gelemedi. Nerdeyse aklını yitirmişti.
Konu komşu, onu korudu. Giden Rum’ların yerine gelen muhacirler, daha çok sahip çıktılar. Zira onların da hemen hepsinin arkalarında bıraktıkları memleketlerinde bir komşu kızı Marika’ları vardı.
Ama olmadı, marangoz Hüseyin’in acısını içinden atamadı Marika.
Halbuki ne güzel bir kadındı.
Kadınların bazıları onu kıskanırdı. Kocalarının ona sevdalanacağından korkarlardı. Kızdıkları, dedikodusunu yaptıkları kadınlara “Bak sen Marika’ya,” derlerdi.
Zaten kasabada uzun zaman yaşamadı. Birden ortadan kayboldu.
Kimse ne olduğunu, nereye gittiğini bilmiyordu.
Rivayet yayıldı, Marika’nın Yunt Dağlarında kurda, kuşa karıştığı söylenmeye başlandı.
Bir evde bir alet, ya da yiyecek bir şey kaybolsa, “Marika, gelip almıştır,”  deniyordu.
“İhtiyacı vardır zavallının, yoksa almaz.”
Bazıları da Marika’nın Hüseyin’in ölümünden sonra Yunanistan’a ailesinin yanına gittiğini söylüyordu. Ama günün birinde büyük ablası Yunanistan’dan kız kardeşini aramaya gelince, oraya gitmediği anlaşılmıştı.
Kasabada olay, unutulacağına, efsane haline dönüştü. Her geçen gün daha gizemli bir hale gelerek nesilden nesile anlatılmaya başlandı.
Ara sıra Marika’yı gece karanlığında Hüseyin’in mezarının başında gördüklerini söyleyenler; bazen kasabanın meydanından veya ormanda ağaçların arasından motorla geçtiğini ve hatta selesinde marangoz Hüseyin’in olduğunu söyleyenler çıkardı.
Dinleyenlerin hepsi bunlara pek inanmazlardı, ama bir başkasına haber olarak aktarmaktan da alıkoyamazlardı kendilerini.
Marangoz Hüseyin’in motoru, kardeşinin oğlu Hasan’ın ambarında kaderine terkedilmişti. O lanet kazadan sonra hiç kullanılmamıştı. Sadece bir akşam Hasan Dayı, keyfi yerindeyken karısını da alıp, kasabanın içinde bir iki tur atmıştı, o kadar.
Bir keresinde motoru ambarın koyduğu köşesinden bir başka yerde bulduğunu söylemişti karısına.
Takılmıştı kafasına.
Acaba?
Ama çok emin değildi. Öyle ya, ondan habersiz çocuklar da binmiş olabilirlerdi.
***
Marika’nın ölüp de, obruğun içine kendisini gömdüğüne inanan çoktu.
Kasabalılar, merakla toplaşmış, sabit gözlerle çukurun içine bakıyorlardı.
Bu arada kalabalığı yarıp, nefes nefese çukurun başına gelen Hasan Dayı’nın karısı Zeliha, “Ah herifim, yoksa!?..” diye hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Kocası öğle yemeğinde biber dolmasına kusur buldu diye ağzına geleni söylemişti.
Sinirlenen Hasan Dayı, kapıyı çarpıp evden çıkarken arkasından Zeliha kadın, “Yettin gari, git; Marika yengen sana daha iyisini yapsın!” diye bağırmıştı.
Sonra pişman olmuş, akşam olur, kızgınlığı geçer, eve döner diye düşünmüştü; ama kocası gelmemişti.
Çok meraklanmıştı.
Kocasıyla evde imalı bir konuşma olunca lafı “Senin Marika yengen”e getirir, onu kızdırırdı. Huyu kurusun, yine öyle yapmıştı.
Yoksa kocacığı, bu çukura mı düşmüştü; ya da Marika yengesi ölürken onu da yanında mı götürmüştü?
Zeliha, bağrış, çağrış, “Ben çukura girip, kocamı çıkaracağım,” deyip, güvenlik şeridini geçmeye çalışınca jandarmalar zor bela yakalayıp, geri çektiler.
Kadını zorla teskin edip, uzaklaştırdılar.
***
Çok geçmedi obruğun başındakilere başka bir haber ulaştı. Hasan Dayı, ağaçta kalmıştı. Bir komşu çocuğu onu görmüş, koşa koşa haber vermeye gelmişti.
Adamcağız karısına kızıp, kendisini sokağa atınca, çoktandır ihmal ettiği zeytinliğine gitmeye karar vermişti.
Keyfi yoktu. Sadece karısına değildi öfkesi. Hem “yok yılı” idi, yetmiyormuş gibi her şeyin fiyatı almış başını yürümüştü.
“İlaca mı, gübreye mi, mazota mı para yetiştirem; şaşıdım kaldım, akideş,” diye şikayetleniyordu.
Zeytinliğine küsmüştü, ama yine de merak edip, bir bakmaya niyetlenmişti. 
Halbuki Hasan Dayı delicelere Gemlik aşısı yaptığı zeytinliğindeki üç yüz ağacıyla çok övünürdü. “Ben tabur komutanıyım,” derdi hep. Kahveye girdiğinde köylüler onunla eğlenmek için masalarından kalkıp “Binbaşım” diye asker selamına dururlardı.
Dalgın dalgın yürürken komşu bağın azgın köpeği zincirinden kurtulmuş üzerine saldırmıştı. Hasan Dayı, kaçmış, köpek kovalamıştı. Adamcağız önüne ilk çıkan koca bir incir ağacına tırmanmakta bulmuştu çareyi. Köpek, uzun süre ağacın dibinde hırlayıp, havlayarak beklemiş, sonra uzaklaşmıştı, ama Hasan Dayı, ağaçtan inememişti. Bağırıp, yardım istese de duyan olmamıştı.
Saatlerce beklemiş, yorulmuş, acıkınca birkaç incir yemişti.
Haber üzerine koşup giden iki delikanlı ağaca tırmanıp Hasan Dayı’yı kollarından tutup, aşağıya indirdiler, “Marika’nın çukuru”nun başında dövünen karısının yanına getirdiler.
Bekleşenler, zeytinliğindeki ağaçların tabur komutanını “Geçmiş olsun binbaşım” diye karşıladılar.
Çok pırpırlı jandarma astsubayı, Hasan Dayı da sağ olduğuna göre, obruğun yutma şüphesi olan tek şahsın Marika olduğunu zapta geçti.

Bankacının kasabası (Öykü) / M. Hakkı Yazıcı



Bankacının Kasabası

M. Hakkı Yazıcı


Ferruh Bey, kasabadan değildi. Yöreden birilerinin eşi, dostu, akrabası falan da değildi. Ve hatta daha önce buralardan bir tanıdığı da olmamıştı. Daha önceleri gelmişliği, kasabanın yakınından geçmişliği bile yoktu desek doğru olur. Ama o, burayı seçmişti.
Niyeti hayatının daha sonraki diliminde yaşayacağı uygun bir yer bulup yerleşmekti.
Burası ilk baktığı yer değildi. Karar vermesi zaman almış; uzunca bir süre düşünmüştü. Aylarca arabasıyla dağ bayır gezmiş, dolaşmıştı.
Doğrusunu söylemek gerekirse yerinde bir seçimdi. Denize biraz uzaktı, ama doğası çok güzeldi buraların. En sıkı şairler bile bu güzelliği hakkıyla anlatmakta aciz kalırdı.
Bir ilkbahar günü geldiğinde hani ilk görüşte aşk denir ya, aniden böyle bir duyguya kapılmış; dağlarla çevrili yemyeşil koca bir ovanın ortasında sevimli bir adacık olan, eski Rum evlerinin süslediği bu kasabayı sevmiş, bir süre burada kalmıştı.
Gerçi arabasıyla dağın arkasından tatlı virajları dönerek, yokuş aşağı inerken karşılaştığı manzara muhteşemdi; güzel, güneşli pırıl pırıl bir gündü, sabahın erken saatlerinde yağan kısa bir yağmur sonrasında bulutlar aralanmış, gökkuşağı kendini göstermişti, bahar çiçekleriyle süslü tepeler bir renk cümbüşü içindeydi; bu görüntüden etkilenmemek mümkün değildi, ancak onun kararını vermesine neden olan daha güçlü gerekçeleri vardı.
Ferruh Bey, yöreyi sevmişti; ama o, asıl insanlarını çok sevmişti.
Önceleri yabancılara karşı kuşkulu bir mesafe içinde olan bu insanların yüreklerinin derinliklerindeki iyilikleri hemen sezmişti.
Burada bazı küçük yerlerin en güzel tarafı olan şeyi, gitgide kalabalıklaşan şehirlerdeki yalnızlaşan insanların aksine, birbirine saygılı, birbirini seven ve olumsuza direnen güzel kasabaların güzel insanlarının var olduğunu farketmişti.
Bu insanlar, yeter ki birisini sevmesin akan suyu bile durdururlardı. Biraz abartılı oldu belki, ama kesinlikle gerçeklik payı var.
Bir süre sonra karısını da getirmiş. Uzun yıllar çalışırken kenarda biriktirdiği dünyalıkları ile de bir kaç dönümlük bağ almıştı.
Arazinin içinde zaten bir bağ evi vardı. Gerçi ona yeterdi, ama yetinmedi; evin, çevrenin biraz elini, yüzünü düzeltince yaşanacak güzel bir mekana dönüştürdü.
Kasabalılar, önceleri, bu adam da hani o artık çok duyduğumuz, hep söylenen “Bıktım artık bu şehrin keşmekeşinden, karmaşasından , kalabalığından, insanlarının hoyratlığından; biz karar verdik Ege’de güzel bir kasabaya yerleşiyoruz. Havası güzel, denizi çok hoş, sonra yediğin, içtiğin taze, sağlıklı,” diyen çok sayıdaki büyük şehir insanlarından biri işte diye çok umursamamışlardı.
Gerçi o da büyük “plaza”larda toprağa ve bitkiye el sürmeden uzun saatler çalışan iş insanlarından biriydi. Uzunca yıllar çalışıp, kağıt yığını içinde artık boğulacak hale gelmiş, iyice bunalmıştı. Sonunda direncini kaybetmiş, aniden doğayla iç içe olmak isteği doğmuştu.
Daha da ötesi içinde bulunduğu tekdüze yaşamın ona daha fazla para dışında bir mutluluk sağlamayacağını anlamıştı.
Çocuklar da büyüyüp, artık kendi başlarının çaresine bakacak hale geldiklerine göre...
Karısının da hiç itirazı olmamıştı ve hatta sevinmişti.
Oysa iyi bir kazancı, işinde itibarı vardı. Bankanın müfettiş yardımcılığından başlayarak tepelere kadar yükselmişti.
Aldığı ani karar duyulunca iş çevresinde şaşkınlıkla karşılanmıştı. Önceleri olur böyle bazen, zavallı, yoğun iş temposundan, ağır sorumluluklardan bunalmıştı, geçer diye düşünmüşlerdi.
Ancak onların düşündüğü gibi olmadı, istifasını bastı. İstanbul’daki evini kapatıp, karısıyla birlikte kasabanın yolunu tuttu.
Eşyalarını arabasının bagajına yerleştirirken apartmanlarının Sivas’lı kapıcısı Fehmi Efendi, “Abi, biz kendimizi gurtarmak için köyden şeere geldik, sen şincik şeerden köye mi gidiyon?” diye anlamazlığını ifade etmişti.
İlkin bir emekli sakalı bıraktı, sonra saçını uzatıp arkadan bağlayıp at kuyruğu yaptı.
Karısı bu haline gülüyordu, “Madem böyle bir hevesin vardı, bari öğrenciliğinde yapsaydın,” diyordu.
Halbuki o öğrenciliğinde de tertemiz, ütülü gömleği, pantolunu olmadan sokağa adımını atmazdı. Onu traşsız gören hiç olmamıştı.
Demek ki zavallı bütün bu arzularını içine gömmüştü onca zaman.
Sonrasında malum bankacılık yılları...Giydiği lacivert takım elbisesi, beyaz kolalı gömleği ve özenle seçilmiş desenli ipek kravatıyla ciddi bankacı görüntüsünü destekleyen Ferruh Bey, hızla kariyer hedefinde ilerlemişti.
Uzun yıllar boyunca içinde kalıp da yapamadığı her şeyi, ama her şeyi tek  tek uygulamaya başlamıştı.
Çocukluğundan beri hayali olan bir motosiklet aldı.
Hadi sakalı neyse, “Hacı amca,” deyip geçerlerdi, ama ya o, böyle şeylere pek alışık olmayan köylüleri ilk görüşte hoplatacak atkuyruklu saçı!..
Aslında bu yaptıkları köylülerin ondan uzak durmasını pekiştirecek şeylerdi. Hayatında yeni bir sayfa açmak isteyen, buralara yeni bir serüven için yolu düşen bir şehir züppesi görüntüsüne sahip olmak için her şey vardı üstünde.
***
Ne kasabalılar, ne de o, birbirlerini çok seveceklerini başlangıçta hiç bu kadar ummamışlardı.
Kasabalılar, ilk yıl boyunca ona karşı bütün yabancılara yaptıkları gibi saygılı, ancak mesafeli oldular.
Onun da herkes gibi bir adı vardı: Ferruh. Bankacı Ferruh Bey… Ama köylüler mesleğini öğrendikten sonra arkasından adıyla değil, sadece “bankacı” diye konuşmaya başladılar. Bankacı aşağı, bankacı yukarı… Bunda kuşkusuz biraz dalga geçme payı da vardı.
Önceleri çok güldüler, “Bankacıdan da bağcı mı olur?” diye.
Yetmezmiş gibi aldığı bağ da yörenin en sorunlu arazilerinden biriydi.
Bunu anladığında bile keyfi kaçmadı, “Tamam, belki ucuza aldın da,...” diye kazıklandığını ima edenlere cevabı hep o bildik sözdü: “Bakarsan bağ olur...”
“Alemin adamı çölleri yeşertiyorsa, ben niye yapamayayım ki,” diye işe girişti.
Ziraat fakültelerinin bütün ders kitaplarını toplayıp getirdi. Yurtdışından İngilizce kitaplar getirtti. Sabahlara kadar okudu.
Köylülerin hepsi çok eğlendiler. Öyle ya, bağcılık kitaptan mı öğrenilirdi?
Aldırmadı.
Sonra köylülerden ve kitaplardan öğrendiklerini kendi bağında uyguladı.
Gelen geçen köylüler aralarında konuşuyorlardı.
“Bankacı meğer doğayı ne de çok sevemiş!”
Kamyonet kasaları dolusu organik madde taşıyıp, öğütüp, kompost yaparak, törf ekleyerek, hayvan gübresi katarak toprağın su tutma kapasitesini arttırdı.
Gününün büyük bir kısmını bağında geçiriyordu.
Arasıra umutsuzluğun onun yakınından da hafif bir esinti gibi gelip geçtiği olmuyor değildi. Yorgun anlarında bir ağacın gölgesinde otururken düşüncelere dalıyordu.
Dünya çapındaki çevre felaketi, türlerin yıkımı kendi bahçesine de yansımıştı. Sadece onun bahçesine değil, tüm ovalara ve dağlara da yansıyordu.
Güneşin altında serinleten rüzgar, bir dost nasihatı vermek istercesine sanki kulağına fısıldıyordu:
“İklim değişikliği karşısında çaresizsin bankacı. Vaktini boşa harcama, vazgeç bu deli sevdadan.”
Aldırmayacak, yılmayacaktı.
Bağı ise sanki şöyle söylüyordu:
“Siz insanlar altıncı büyük yıkımın sebebisiniz. Sizin yüzünüzden her yıl binlerce tür yok oluyor, ama onlarla birlikte siz de geleceğinizi öldürüyorsunuz.”
Bir yandan çalışıp, bunları düşünürken gülüyordu.
Doğru lafa ne denir? Ama yine de bir şeyler yapmak gerekiyordu.
Artık genç değildi, ama “Valla, ben doğal ömrümü tamamlarım. İstersem keyfime de bakarım,” diyemezdi.
***
Çalışmaya devam etti.
Emekleri yavaş yavaş karşılığını vermeye başladı, bağı yeşillendi.
Şehirden aldığı zirai malları kasabaya taşıtırken tanıştığı, ahbap olduğu bir de yakın arkadaş edinmişti kendisine: Kamyonetçi Mustafa, namı diğer Sarı Mustafa.
Sarılığı saçlarının rengindendi. Kamyonetinin arkasında “Tanıdın mı Sarıyı?” yazdırmıştı. Yollarda sollayıp geçtiği arabaların şoförlerine nispet olsun diye...
Yöredeki hemen herkes tanırdı Mustafa’yı, tanımayanlar da kamyonetiyle yanlarından tozu dumana katarak geçtikten sonra tanıyordu.
Kasabanın bitirimlerindendi. Gülüp, konuşmasını; yemesini, içmesini severdi. Muzipti.
Bankacı Ferruh Bey ile Sarı Mustafa’nın ilk karşılaşmaları bir sabah erken saatlerde karayolunda olmuştu. Ferruh Bey, motosikletiyle kasabadan İzmir’e giderken kamyonetiyle yanından hızla, tozu toprağı kaldırarak geçmişti. Kamyonetin arkasındaki yazıyı görünce hoşuna gitmişti. “Görürsün sen şimdi,” deyip, motorunu topuklamış, onu geçmiş, sonra da arkasına dönüp, “Sen de Bankacıyı gördün mü?” dercesine gülmüştü.
Haliyle Sarı Mustafa’yı ifrit etmişti.
Ferruh Bey, sonra, işi didişmeye vardırmamak için onun geçmesine izin vermişti. Bir kaç kilometre ileride bir istasyonda benzin almaya girdiğindeyse, o da durmuş, yanına gitmiş, şakalaşmış; böylece “Sarıyı tanıyanlar” arasına katılmıştı.
Ferruh Bey’in İzmir’den alacağı malzemeleri taşıtmak için birilerine ihtiyacı vardı. Mustafa’yla işle ilgili başlayan tanışıklıkları çok geçmeden sıkı bir dostluğa dönüştü. 
En önemli destekçilerinden biri oldu. Bankacı’nın gayretine hayrandı. Onun uzun denemelerden sonra ürettiği şarabı ilk tadan da o oldu.
Bir gün köylüler Sarı Mustafa’yı sabaha karşı bir elektrik direğinin dibinde şarap şişesine sarılmış, sızmış, uyuyorken buldular.
Bankacı ile eğlenip, gülen köylülerin hedefine böylece Mustafa da girmiş oldu.
Ancak bu uzun sürmedi.
Yaptıklarına gülen köylüler, Bankacı’nın imal ettiği şarap Fransa’daki hatırı sayılır bir yarışmada ödül kazanınca onu ciddiye almaya başladılar.
Bankacı, kendi öğrendiği yetmezmiş gibi, babadan, dededen bağcı olan köylülere de öğretmeye başladı bildiklerini. Gününün bir yarısını kendi bağında, diğer yarısını da komşularının bağında onlara destek olmak için geçiriyordu.
Arada kendisiyle eskiden dalga geçen köylülere laf sokuşturmadan da geri kalmıyordu:
“Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur.”
Ferruh Bey’le vaktiyle dalga geçen köylülerin derdi artık Bankacı’dan sonra hangilerinin daha kaliteli şarabı üretecekleri iddiasıydı.
Derin bir dostluk oluştu aralarında.
***
Keşke her şey böyle gidebilseydi.
Nazar mı değdi demek lazım?
Bankacı’nın aniden sağlığı bozuldu. Önceleri önemsemeyip, aldırmadı. Ama sonra karısının ısrarıyla kasabanın sağlık merkezine gitti.
Doktor, bilgili ve iyi bir insandı; ama çaresizce ellerini iki yana açıp, “Maalesef bizim cihazlarımız yeterli değil, burada teşhis koyabilmemiz mümkün değil,” deyince İstanbul yolu gözükmüştü.
Bankacı, tedavi ve teşhis için karısını da yanına alıp bir süreliğine İstanbul’a gitti.
Döndüğünde o uzatıp, arkadan atkuyruğu yapıp bağladığı saçlarından eser yoktu.
Onu o halde gören Sarı Mustafa yıkıldı.
İş ciddi idi, ama Bankacı ümitsiz değildi; bu hastalığı yeneceğine inanıyordu.
Mustafa, önce çok üzülmüştü, ancak onun direncini görünce dostunun bir badireyi atlatacağına inandı; ona destek için o da saçlarını kazıttı.
Eskisini bilmeyen onun sarışın olduğunu bile anlayamazdı.
***
O haliyle kahveye girdiğinde köylüler, “Ne o ülen Mıstaa, kel mi oldun yoksa sen!” diye bağrıştılar.
Tarlasından daha yeni dönmüş Urgancıların Salih, arkasından gizlice yanaşıp, kirli elleriyle kafasını okşayarak "Sihirli cam küre,  bi deyive bene, havala nassı gidcek, mahsul bu sene iyi mi olcek gari?"
İşin aslını öğrenince kahvedekileri de bir keder aldı. Şakalarının ne kadar tatsız olduğunu anladılar.
Kimse konuşmuyor, gülmüyordu.
Ertesi günü sanki herkes sözleşmiş gibi kahveye saçlarını kazıtıp geldi.
Kasabanın iki berberi de akşamın geç saatlerine kadar dolup taşmıştı.
Birbirini gören herkes gülme krizine kapılıyordu, kendilerini zor tutuyorlardı.
En çok şaşırıp, gülen de köylülerin karıları olmuştu:
“Aboov, bizim herif kel oluvemiş!” deyip kahkahalarını salıveriyorlardı.
Bu durum komşu kasabalardan, köylerden de duyulmuştu; “Ne o yahu, sizin kasabada saçkıran salgını felan mı va?” diye soruyorlardı.
Orada saçkıran falan yoktu, birisini sevmek ve destek vardı.
Haberi Bankacı’ya kadar gitti. Çok duygulandı, mutlu oldu. Ne de olsa sevildiğini bilmekten iyi bir duygu yoktu.
Burada gerçek dostlarının olduğunu bir kere daha anladı, ama bunun hastalığına faydası olur muydu?
Belki olurdu. O, buna inandı. Yenecekti bu lanet hastalığı.
***
Aradan aylar geçmişti, bir gün Bankacı, arabasını kahvenin önünde durdurdu.
İçeri girip, içerdekilere “Akideşler, merhabayın!” diye seslendi.
Onlar gibi “Akideş” demişti.
Kahvedeki herkes o gelince ayağa kalktı. Dışarıdan bakınca kahvehane Ferruh Bey dahil, saçları kazınmış adamlarla doluydu. Komik, garip bir durum vardı bilmeyenler için. Ona da komik gelmişti, kahkahalarla gülmeye başladı. Onun kahkahalarına diğerleri de eşlik etti.
“Dostlar, bu sağlık işini buradan idare etmek zor; ben bir müddet İstanbul’da olacağım. Merak etmeyin, turp gibi döneceğim,” deyip ve vedalaştı.
Köylüler, özellikle de Sarı Mustafa, aylarca bir gün “Turp gibi”, iyileşmiş olarak dönecek diye onu beklediler.
Saçlarını kazımaya devam ettiler.
Civar köylerden durumu anlamayanların alay konusuydu bu.
Her kimse komşu köylerden bir yumurcak karayolundaki köy sapağındaki tabeladaki kasabanın isminin üstünü çizip, “Keloğlan’ın köyü” diye yazmıştı.
Mustafa, bu haberi alınca bir boya kutusuyla, bir fırçayı kaptığı gibi gidip, o yazıyı sildi, üstüne “Bankacının kasabası” yazdı.
***
Bankacı’nın yokluğunda köylüler, onun bağına da bakıp, üzümünü toplayıp, onun o artık ünlenmiş şarabından yaptılar.
Dönüşü uzayınca meraklandılar. Ama bankacı, ne bir adres, ne de irtibat kurulabilecek bir telefon bırakmıştı.
Hiç haber yoktu.
Aylar geçmişti, ama kasabalılar, onun yokluğunda da saçlarını kazıtmaktan vazgeçmemişlerdi.
En fazla kederlenen kuşkusuz Sarı Mustafa idi.
Bir sabah onu yine bir elektrik direğinin dibinde şarap şişesine sarılmış, sızmış uyurken buldular.
Sonrasında Mustafa da üç ay ortadan kayboldu. Bazıları onun Bankacı’yı bulmak, haber almak için İstanbul’a gittiğini söylediler.
Bir gün Sarı Mustafa, kasabanın kahvesine aniden giriverdi.
Önceki akşam dönmüştü. Sarı saçları yine eskisi gibi lüle lüleydi.
En dipteki masalardan birine oturdu.
Herkes, oturduğu yerden kalkıp, çevresini sardı. Mustafa’nın dışındaki herkesin saçı kazınmış haldeydi. Meraklı gözlerle konuşmasını bekliyorlardı.
Mustafa’da tık yoktu.
Arka masadan Himmet Emmi, dayanamadı:
“Ülen oğlum Mıstaaa, adamı deli etme de konuş gari! Bankacıdan habeğ va mı?”
Mustafa, kahvecinin getirdiği çayını yudumlarken bir şeyler söylemeye çalıştı, ama sözcükler boğazında düğümlendi.
Eliyle “Anlasınız artık gari,” der gibilerinden yeniden uzatmaya başladığı sarı saçlarını gösterdi.
Ardından kahvede bulunan herkes derin bir iç çekti.
Himmet Emmi, Sarı Mustafa’nın konuşmasını beklemeden, “Öfff, ben dayanamicem,” deyip, gözleri dolu, ayağa fırlayıp, kapıya yöneldi.
Mustafa, çayından bir yudum daha alıp, konuşmaya tam başlayacaktı ki kahvenin girişindeki patırtı üzerine başlarını o yöne çeviren köylüler kapının önünde çarpışıp biri bir tarafa, diğeri öbür tarafa yere yıkılan Himmet Emmi ile Bankacı’yı gördüler.
Bankacı’nın sırtında taşıdığı çuval da bir başka tarafa savrulmuş,  içindekiler yere dökülmüştü.

Bankacı, yerdeki paketleri gösterip, “Tohumlar,” dedi, çuvalı düşürdüğü için mahcup, ama mutlu, sırıtıyordu. Onun da saçları uzamaya başlamıştı. “Organik tohumlar, bir yerlerden bulup getirdim. Hepimize yeter.”


15 April 2018

Kocam kuş olup, uçtu gitti! ( Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı




Kocam kuş olup, uçtu gitti!
                                                                                                


Bir sabah kalktığımda benim herifi yatakta bulamadım.

Benden önce kalkmış, diye düşündüm. Hiç utanmadım desem yalan olur. Anneden, aileden gelen bir terbiye olsa gerek kocamdan sonra kalkmayı kendime ayıp sayarım.

Bütün gece kuru kuru öksürmüştü. Ne kendi doğru dürüst uyumuştu, ne de beni uyutmuştu.
Kaç kere söylemiştim, “Bırak artık, şu mereti içmeyi,” diye. Her seferinde sırıtır. Elindeki nerdeyse izmarit şekline gelmek üzere olan sigarasını gösterip “Yahu kadın şuncacık bir keyfim var, dokunma n’olur,“ der.

Tuvalete gitmiştir ya da sigara içmek için bahçeye çıkmıştır diye düşündüm.

Bir süre kalkmadan yattım. Evin içindeki sesleri dinledim, yattığım yerden.

Ses yoktu benim heriften.

Bakınmak için kalktım. Mutfakta, tuvalette, bahçede yoktu.

Fenalaşmış, bir yere yığılıp, bayılmıştır diye domates fidelerinin, çiçeklerin arasında dolaştım.

Yoktu!

Benim büyük kıza telefon ettim, “kız baban size falan gelmiş mi?”, diye.

Çocukların ısrarıyla jandarma karakoluna gidip, bildirimde bulundum.

Başçavuş genç bir çocuktu, ciddiye alıp, zabıt tuttu. Merak etmeyin, dedi, ben diğer karakollara, arama noktalarına gerekli duyuruyu yaparım, kendimiz de ararız, dedi.

Yoksa kocam değişime mi uğramıştı? Bana yalvara yalvara okuttuğu o kitaptaki gibi böcek falan olup, evin içinde mi dolaşıyordu?

Bazen kenara çekilir, sahaftan aldığı eski kitapları okurdu. Ses çıkarmazdım. Hatta işime gelirdi, hiç olmazsa ortalıkta dolaşıp maraza çıkarmazdı.

İyice deliriyordum galiba. Gözüm yerlerde, dolaşan böceklerdeydi.

Akşam oldu yoktu. Sabaha kadar uyku tutmadı. Kulağım kapıda, hep birden geliverecek diye. Sabahı zor ettim.

Benim herif sanki kuş olup uçup, gitmişti.

Kuş!?

Ben, oraya buraya koştururken evin önündeki büyük incir ağacının hep aynı dalında tünekleyip bana bakıyormuş gibi olan kuş?

Saçmalama dedim kendi kendime. Ancak illa olmaz diye de tutturamazdım. İnanırdım böyle şeylere.  Nenem anlatırdı buna benzer hikayeler. Eğlenceli bulurdum. Güler geçerdim.

Kusuru da vardı, ama iyi adamdı. Kocamı hiç sevdim mi? Ona aşık oldum mu? Hayır. Öyle işte, eski zaman evlenmeleri malum, seni istemeye gelirler, ailen razı olur. Sana yarım yamalak sorarlar. Nişan, düğün dernek falan derken kendini bir adamın koynunda bulursun.
Çok sevmezdim onu, ama üç çocuk yapıvermiştim, ona.

Geceleri, olmadık saatlerde üstüme abanırdı. Çok itirazım yoktu, ama bir de dört günlük sakallı suratını oralarıma, buralarıma sokmasa…

Geliyorum, geçiyorum kuş bana bakıyor. İllet oldum. Yerden bir taş alıp fırlattım. Bana mısın demedi, Biraz uçar gibi kanatlarını açtı. Sonra yine konduğu daldan bana bakmaya devam etti.

“Bak, kuş, n’olur, eğer sen kocamsan bana söyle, ben böylesine de razıyım.  Seni yemlerim, suyunu eksik etmem.”

Sevmezdim, diyorum, ama seviyor muymuşum meğer?

İki gün geçmişti, ama nasıl geçmişti bana sormalı.

Akşam oturmuş, evin önünde fasulye doğruyordum. Pek sever benimki, olur a gelir diye ümitlenmiştim.

Sanki içime doğmuştu, kapının önünde beliriverdi.

“Bırak fasulyeyi şimdi, bak ne getirdim,” diye elindeki balık dolu sepeti gösterdi. “Hadi hemen temizleyip, ızgara yapalım, yanına da rakı açalım,” dedi.

“Be herif,” diye haykırdım. Hem bağırıyor, hem de sevinç gözyaşları içinde üzerine atlamış buruşuk yanaklarını öpüyordum. “Boyun devrilsi emi, nerelere kayboldun?”

“Yav, hatun hani o gece çok öksürmüştüm de uyuyamamıştım, ya. Kalktım bahçeye çıktım, biraz nefesleneyim diye. Sonra biraz yürüyeyim dedim. İskeleye kadar yürüdüm. Baktım bizim balıkçı Haluk teknesini hazırlamış gidiyor. Beni görünce, n’ediyon bu saatte Adem abi dedi? Hiç dedim, uyuyamadım, şöyle bir nefesleneyim dedim. Hadi gel dedi beraber çıkalım. Çok uzağa gitmeyeceğim, Balık vurursa vurdu, vurmazsa da kısmet, geri döneceğim. 

Sabaha dönmüş oluruz. Yanında Kürt Cemal de vardı. Lan oğlum Kürtten balıkçı mı olur? Ne işin var senin balıkçı teknesinde dedim? Neye olmasın abi, öğrendik işte, dedi.

Neyse açıldık denize. Haluk, bir yerler biliyordu belli. Balıkçının teknesinde rakı eksik olur mu? Açtık şişeyi, domatesleri, hıyarları doğrayıp güzel bir salata yaptık kendimize meze niyetine.

Sonra aksilik bu ya teknenin motoru bozulmaz mı sana? Denizin ortasında kalakaldık. Bu kadarla kalsa iyi, akıntı bizi ilerilere sürüklemeye başladı. Sonra aniden dibimizde bir askeri tekne belirdi. Ellerindeki megafonlarla bir şeyler söylemeye başladılar. Ne diyorlar oğlum, bu adamlar, diye Haluk’a sordum. Ne’bleyim abi, ben de anlamıyorum, dedi. Meğer biz farkında olmadan Yunan adasının yakınına sürüklenmişiz. Bizi yakalayan da Yunan Sahil Güvenlik botuymuş. Bizi yedeğe alıp, götürdüler, ağırladılar. Yatak döşek gösterdiler. Neyse sorgu, sual, derdimizi anlattık. Kibar çocuklardı. Tamirci çağırıp, bizim motoru da onarttılar. Bizi saldılar. Teşekkür edip ayrıldık. İşte böyle.”

“Bak herif,” dedim kızgınlıkla; “bir daha böyle bir şey yapıp beni bu hallere düşürme. Şuncacık hayatta moruk da olsa bir tanecik kocam var.”

O gece benim herif öksürmedi, yorulmuş meğer garibim, hemencecik uyuyuverdi. Bir ara uyansa, üzerime abansa diye bekledim sabaha kadar.



07 April 2018

Olmayınca balık? ( Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı





Fotoğraf: Murat Uzsoy 



Olmayınca balık?



Karısı oğlunu da alıp anasına gidince Haluk’un hepten keyfi kaçmıştı.

Neymiş efendim, iyi bir koca değilmiş, evinin rızkını getirmiyormuş.

Sanki varmış da o getirmiyormuş.

Balık yok! Yok işte!...

Balık yoksa para da yok.

Olmayınca balık, neylesin Haluk?

Olsa ne olur ki, bu aralar alan da yok, satan da.

En iyisi biraz içip, kafayı dağıtmak.

***
Balığa yalnız da çıkılır, ama yanında bir can yoldaşının olması daha iyi.

Cemal’i alıyor yanına. Bir işe yaramaz, fakat sesi pek çıkmaz, kafa ütülemez; ancak bir salaklık vardır hep üzerinde.

Cemal, soruyor:

“Ağları atayım mı abi?”

“At oğlum.”

Yarım saat geçiyor, Cemal yine soruyor:

“Abi, balık gelmiyor?”

“Olsaydı gelirdi oğlum. Biraz bekle.”

“Peki, abi.”

Yarım saat daha geçiyor.

Cemal:

“Balık gelmez mi dersin?”

“Belki gelir oğlum.”

“Abi, boş oturacağımıza bir şeyler yiyip, içelim. Rakıyı açayım mı?”

“Aç oğlum.”

Kafayı bulunca Cemal, tatlı bir çocuk oluyor. Ayşe’yi ne kadar çok sevdiğini anlatıyor da anlatıyor.

Cesaretini toplayıp bir mektup yazıp göndermiş. Laflarını internetten “en güzel aşk mektupları” isimli bir siteden bulmuş. Çok güzel bir mektup yazdığından, etkili olacağından emin. Ama bir hafta geçmiş cevap gelmemiş.

“Cevap yazmaz mı abi?”

“Bekle oğlum biraz, gelir.”

Cemal, rakıları tazeliyor. Ağları bir kez daha yokladıktan sonra bir türkü tutturuyor.

Sesi güzel herifin; karanlıkta, ıssız denizin derinliklerinde yankılanıyor.

“Abi, ben sana sormadan türkü söylüyorum, ama balıklar kaçmaz d’il mi?”

“Kaçmaz oğlum, merak etme; sen türküye devam et.”

Bir büyüğün dibine vuruyorlar. İkincisini açıyorlar.

Ay ve yıldızlar bulutların arkasına saklanınca, yakamozların raksı başlıyor; ama ikisi de bu güzel şöleni fark edemeyecek kadar kafayı bulmuşlardı.

Tekne kendi halinde sürüklenip, gidiyor.

Yoruluyorlar. Haluk, bir ara kafasını kaldırıp bakıyor. Uzaktan karayı seçiyor.

“Oğlum, “diyor Haluk, “Tekneyi kıyıya bağlayıp biraz uyuyalım.”

Neresiyse, sığ bir yer burası. Fazla düşünmeden sahilde kumların üzerine bırakıveriyorlar gövdelerini.

***
Sabah olmuş, güneş yükselmeye başlamış. Gözlerini güçlükle açıyorlar.

Kumsalda bir kalabalık. Haluk, birini yakalıyor.

“Kardeş bura nere?”

Adam dediklerini anlamıyor, Arapça konuşuyor.

Cemal’e bakıp, “Ulan oğlum, akıntı, rüzgar bizi Suriye’ye mi getirdi ne?” diyor.

Cemal, hala kendine gelememiş, cevap vermiyor. Başını kumlara gömüp uyumaya devam ediyor.

Haluk da kumsala serilip, sızıyor yeniden.

Rüyasında babası başına dikiliyor:

“Sana kaç kere bu kadar içme demedim mi?”

Birisi dürtüklüyor. Gözlerini açıyor. Elinde silah biri asker postalıyla vücudunu dürtüklüyor.
Uyku sersemliğiyle bakıyor. Askeri elbiselerin içindeki şişman adam bir Türk askeri.

Cemal de uyanıyor. O da gözlerini açmış, şaşkınlıkla bakıyor.

“Abi, bizimkiler Suriye’ye girmişler galiba,” diyor.

Durumu anlayamıyor, ama “Yok lan,” diye cevap veriyor.

***
Karakol, savcılık derken; zor bela sahilde biriken insanlarla ilgileri olmadığını, insan kaçakçısı olmadıklarını anlatıyorlar.

Sürüklendikleri yerin Suriye olmadığını da anlıyorlar, ama hala neresi olduğunu anlayabilmiş değiller.

Akşama kadar oralarda oyalanıyorlar.

Yolun kenarındaki sergide kan kırmızısı karpuzlar var. Hemen yanında da buz gibi akan bir çeşme ve “hava çok sıcak, gelin gölgemize sığının” diye çağıran koca gövdeli ağaçlar…

Bir karpuz kesiyorlar. Tekneden getirdikleri rakının dibine vuruyorlar.

Cemal’in türkü söyleyecek bile hali yok. Yine uyuyorlar. Uyanıyorlar.

Yol yordam öğrenmek lazım. Karpuzcunun dünyadan haberi yok. O, durmadan kamyonetiyle geldiği şosenin sonundaki tepenin ardından esas yola nasıl çıkıldığını, oradan da pazara nasıl varıldığını anlatıyor uzun uzun.

Neyse ki benzincideki pompacı biliyor denizi.

Niyetleri güneş çekilince açılmak.

“Abi, evdekileri merak basmıştır. Dönsek?”

“Tamam oğlum döneriz. Bak, dönerken içmek yok, türkü de yok; bakarsın balık rasgelir. Evdekiler ekmek bekliyor.”


Moskova, 07 Ağustos 2016

Notos Öykü, Sayı 60, Ekim-Kasım 2016