24 April 2021

“FARKLI COĞRAFYALARDA ÜRETENLER”

Yazar Müslüm Kabadayı’nın, benim de içinde yer aldığım yurtdışında yaşayan ve eğitim, bilim, sanat, edebiyat alanlarında çalışmalar yapan 20 Türkiyeliyle yaptığı söyleşi kitabı “Farklı Coğrafyalarda Üretenler”  Klaros Yayınları tarafından Mart 2021’de yayımlandı.



Kitapta yer alan sorular ve cevaplarım şöyle:


“ZOR(UN)LU ÜRETKENLİK”TE BULUNANLARA SORULAR

  

M. Hakkı Yazıcı


1.    Türkiye’den ne zaman ve niçin yurt dışına çıktınız?

On seneyi aşkın bir süredir Rusya’da, Moskova’da yaşıyor ve çalışıyorum.

Hesapta olan bir şey miydi?

Hayır.

Aslında buralara gelirken plan yapmamıştım. Bir arkadaşımın iş teklifi üzerine 2008 yılının Ekim ayında, öyle çok fazla nazlanıp, düşünmeden, hemen karar verdim ve Moskova’ya geldim.

İlginç!.. Geriye dönüp baktığımda bana ilginç geliyor.  Aniden kendimi Moskova'da çalışıyor ve yaşıyorken bulmuştum.

Geliş, o geliş…

Bu serüven daha ne kadar sürer bilemiyorum.

Eskiden, Soğuk Savaş döneminin en sıcak olduğu dönemlerde, Türkiye’de sağcılar solculara “Komünistler Moskova’ya” diye bağırıp, slogan atarlardı.

Hiç üstüme alınmazdım. Zira ben ve benimle aynı sol siyasi gelenekten gelen arkadaşlarım hiçbir zaman Rusya’da olup bitenlere yakınlık duymazdık. Kuşkusuz Rusya’nın tarihine, edebiyatına, muhteşem kültürel birikimine ilgisiz değildim. İtirazımız siyasetteki temel hatalara idi. Daha o zamandan, “Duvar” yıkılmadan, Sovyetler Birliği dağılmadan çok önceleri bir şeylerin ters gittiğini düşünüyorduk. Rusya’ya gidip görme imkanımız olmamıştı. Gitsek de hoş karşılanmayacağımızın farkındaydık.

Neden sonra Sovyetler Birliği dağıldı. Beklenmedik pek çok şey oldu. Kapılar açıldı.

Kaderin garip bir cilvesi…

Rusya’ya hiç yolum düşmemişken, seneler sonra, otuz yıllık çalışma hayatımın ardından ekmeğimin peşinden buralara gelmek varmış kısmette.

Rusya’ya geldiğimde bir baktım ki bize o zamanlar “Komünistler Moskova’ya!” diye bağıranların görüşlerine sahip insanlar bizden önce gelip, Rusya’da köşeleri tutmuşlar.

2.   Ayrılmadan önceki konumunuz, son durumunuz, koşullarınız nasıldı? 

Türkiye’den ayrılmadan önce arada fasılalar olsa da çalışıp, emekli olmuştum.

Emekli olduktan sonra da çalıştım.

Çalışmak benim için para kazanmanın ötesinde bir şey. Emeğe ve emekçilere olan saygım nedeniyle, öyle önemli bir para kazanamasam bile üretim ortamlarında, emekçilerle birlikte olabilmek beni hep mutlu etmiştir.

Ancak kriz, diğer faktörler falan derken profesyonel iş yaşamı hep düz bir çizgide gitmiyor. Yükselmek, iyi para kazanmak için bilgi ve tecrübe yeterli olmuyor; hele ki liyakat yoksunlarının daha muteber olduğu şu zamanda.

“İyi” pozisyon alamazsan iyi işin de olmuyor.

Ben, futbolu severim, oynamasını da, seyretmesini de; bir şeyler anlatırken futboldan örnekler vermeyi de... Profesyonel iş yaşamı, yine profesyonel futbolculuğa benziyor: Küçükken mahalle aralarında oynamaya başlarsın, işi biraz daha ileri götürüp kulüplerin alt yapısında yetişirsin, yetenekliysen A takıma seçilirsin, çok yetenekliysen ve şanslıysan büyük kulüplere transfer olursun, sonra yaşlanır eski gücünü kaybeder, düşüşe geçersin, küçük takımlarda oynamaya ve en sonunda da halı sahada yaşıtlarınla maç yapmaya razı olursun. İş hayatı da böyle işte…

Şikayet olsun diye söylemiyorum, ama artık “ne iş olursa yaparım, abi” konumuna geldiğim bir anda, aniden Rusya maceram başladı.

3.    Yurt dışına gidişiniz nasıl oldu? (Öykülemeniz çok yararlı olacaktır.)

 Yurtdışına gidişim tarifeli bir uçakla oldu.

Bu işin şakası tabii…

Ancak, ilk geldiğimde günlük tutmaya başlamıştım. Şöyle yazmışım ilk birkaç günü:

“14 Ekim 2008, Salı:

Pazartesi gecesini Salıya bağlayan gece yarısı Türk Hava Yollarının 1409 sefer sayılı uçağıyla Moskova Şeremetevo Havalimanı’na indim.

Rus Gümrüğü’nde hiç beklemeden geçtim.

Beni karşılayacağını söyledikleri çocuk yok. Verilen telefon numarasını arıyorum. Sergey isimli birinin beni alacağını söylüyorlar. Uzun süre bekliyorum. Benim uçağımla gelen herkes dağılıyor. Neden sonra genç bir adam yanıma yaklaşıyor, “Mercedes Taxi” diyor. Önce anlamıyorum. Sonra gidip, bir kez daha yanıma yaklaşıp “Mercedes Taxi” diyor. Meğer bu, beni götürecek çocukmuş.

Şoför, annesi Tatar, babası Rus, sevimli, konuşkan bir genç. Ama Rusça dışında bir dil bilmiyor. Benim gelmeden önce aldığım üç aylık hızlı Rusça kursu da pek bir işe yaramıyor. Bir ara yolu kaybedip, dolaşıp, telefonla adres tarif ettirdikten sonra kalacağımız eve geliyoruz.

Benim bir süreliğine kalacağım evin sahibi, aşağıya inmiş bizi karşıladı. Genç, iriyarı, saygılı biri... Bana evin anahtarlarını teslim etti, evdeki kullanmam gereken şeyleri, yolu tarif etti. Sonra beni yalnız bırakıp gitti.

Yastığa başımı koymadan önce düşünüyorum. Çok endişeliyim aslında. Bu halime bakmadan, bir de içimden meydan okuyorum: Ve işte geldim Moskova… Sen mi beni yiyip bitireceksin, sırtıma yere getireceksin, yoksa ben mi seni? Yoksa dost mu olacağız?

En iyisi dost olmak…

Bu yaşta atıldığım macera akıllı işi mi zaman gösterecek.

15 Ekim 2008, Çarşamba:

Ertesi günü öğlene doğru kalktım.

Kaldığım ev Dinamo Metro İstasyonu’nun hemen karşısında, bizim işyerinin bulunduğu Novokuznetskaya Metro İstasyonu ile aynı hatta.

Metro bileti almayı, binmeyi, gitmem gereken istasyonda inmeyi becerdim. Başlangıç için iyi… Sevinçliyim.

Ancak çıkışta sorun yaşadım. Halbuki istasyonun tek çıkışı vardı; ancak “vhot vgorad” yazısının anlamını bilemediğim için metronun içinde başka istasyonlara gidip, dönüp,epeyce dolaştıktan, sorduktan sonra dışarı çıkabildim. Kapıda beni Aleks karşıladı, birlikte ofisin bulunduğu Arkadia iş merkezine, henüz  kira işlemleri tümüyle bitmediği için uzun süredir ofis niyetine oturulan Kafe Tun’a gittik.

16 Ekim 2008, Perşembe:

Artık Arkadia’ya gidip gelmeyi öğrendim.

Eve alıştım. Eski, koridorları küf kokan bir apartman irisi. Girişi, asansörler ve koridorlar ürkütücü; ıssız. Kapıdan içeri girince rahatlıyorum. Geçici olarak kaldığım bu ev, tek odalı, küçücük, sempatik bir apartman dairesi.

Apartmandaki meçhul komşum Ponka’nın internet hattını kaçak olarak kullanıyorum. Artık affetsin.”

Dahası var.

Seneler sonra o günlerde yazdığım bu notlara bakınca ne kadar çok yazmışım diye şaşırıyorum, ister istemez gülümsüyorum.

Benim maceram iş nedeni ile başladığı için çok ilginç değil.

Ama ne de olsa yabancı bir ülkeye gelmiştim. Yeni insanlarla, yeni bir kültürle karşılaşacaktım. Zor iş…

İlk geldiğimde büyük heyecan duydum kuşkusuz. Her ne kadar edebiyatını, kültürünü, siyasi tarihini önceden çok okumuş olsam da ve hatta pek çok Rus’tan daha iyi bilsem de geçkin yaşımda yeni bir ülkeye gelip, farklı bir kültürle karşılaşmak, tutunmaya çalışmak, dünyanın zor dillerinden biri olan Rusçayı öğrenmek, mücadele etmek zaman zaman yılgınlığa kapılsam da büyük bir heyecan verdi.

Süreç içinde başardıkça özgüvenimi kazandım. Mücadele halen, bugün de hızını kaybetmeden sürüyor.

4.    Gittiğiniz ülkeye vardığınızda nelerle karşılaştınız? Sorunlar-zorluklar-karşılaştığınız kolaylıklar nelerdi? 

İlk karşılaştığım şey kuşkusuz Rusya’nın meşhur “Ayaz Dede” si ( Ded Maroz) oldu. Buralarda “General Kış” derler, ilkin Napolyon’u, sonra Hitler’i yenilgiye uğratan dondurucu kış soğuklarına.

Ekim ayında gelmiştim, çok geçmeden “General Kış”la tanıştım.

Rusya’da ve tabii ki Moskova’da hava koşulları insanların ruh halini belirliyor. Kışı uzun, yazı kısa bir ülke burası. Ruslar, şaka yollu, her yerin bembeyaz kar rengine büründüğü kışa “beyaz kış”, yaza da “yeşil kış” diyorlar.

Bir başka zorluk değindiğim gibi dil sorunu. Farklı bir kültür, farklı bir dil...

Öğrenmek için başlangıçta kurslara gittim. Ama sonra hem zamansızlıktan, hem de parasızlıktan belli bir seviyeden sonra zamana bıraktım. Sokak benim en iyi öğretmenim oldu. Metroda, tramvayda, pazarda konuşulanları dinlerim hep. Yanılıp da bana adres soranları hiç reddetmem, yolu biliyorsam onlara uzun uzun anlatırım. Güzel bir pratik yapma imkanı oluyor.

Diğer önemli zorluk ise yalnızlıktı.

Dilini bilmediğiniz insanlarla dolu sokaklarda tek başınıza dolaşıyorsunuz.

Zamanla alışılıyor., sorunları aşıyorsunuz.

***

Epey bir zamandır ben, Nazım Hikmet’in evinin olduğu mahallede yaşıyorum.

Ara sıra evinin bulunduğu binanın avlusunda, önündeki parkta otururum. Belki bir anı, anekdot yakalarım umuduyla, ihtiyar birilerine rasgelirsem Nazım’ı tanıyıp tanımadıklarını sorarım.

Ve her gün elektrikli trenle Nazım’ın mezarının önünden geçiyorum. Ona her gün trenin penceresinden selam sarkıtıyorum.

Nazım’ın çektiği çile hep aklıma gelir, düşünürüm. Kendi yaşadığım zorlukları hatırladıkça onu daha iyi anlıyorum.

En güzel vatan hasreti şiirlerini Nazım yazmış.

"İki şey var ancak ölümle unutulur / Anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü" demiş. 

Ben de bazen hüzünlenip, onun dizelerindeki gibi  "Memleket mi, yıldızlar mı / Gençliğim mi daha uzak?” diye mırıldanmıyor da değilim.

İbn-i Haldun, asırlar önce bugün ezberlediğimiz bir söz bırakmış dünyaya: Mukaddime’sinde  “Coğrafya kaderdir,” demiş.

Bu söz, coğrafi özelliklerin toplum hayatına etkilerini açıklıyor. İbn-i Haldun, bir kültürün ve toplumun, bulunduğu coğrafya özelliklerine göre şekillendiğini belirtiyor.

İnsan, başka bir ülkede yaşarken çocukluğundan itibaren kişiliğinin nasıl şekillendirilmiş olduğunu daha iyi anlıyor.

Ne kadar uzak yaşasan da memleketinin doğasını, denizini, dağlarını, ovalarını; insanını, şarkılarını, türkülerini, kültürünü ve hatta küfürlerini özlersin. Aklından çıkaramazsın.

Edip Cansever bunu dizelerinde şöyle anlatmış:

İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
Konyanın beyaz
Antebin kırmızı düzlüğüne benzer

Her gün Nazım’ın mezarının önünden geçtiğim trenin güzergahı bir çember hattı; tren fır döner, hiç inmezsen döner dolaşır yine aynı noktaya gelirsin.

Konstantinos Kavafis’in dizeleri geliyor aklıma:

‘Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim’, dedin
‘bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.
Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.”

İşte böyle!

Bazıları soruyorlar, “Moskova’da yaşam nasıl?” diye.

Çok zor geliyor bana cevaplamak.

Hani, başı kesilen kurbağa yaşamaz dediği için sınavdan kovulan öğrencinin kapıda durup, “yaşamasına yaşar da ben o hayata hayat mı derim?” dediği gibi yani…

5.    Gittiğiniz ülkeyi tanıma süreciniz hakkında bilgi verir misiniz?

Bahsettiğim gibi, aslında gençliğimde, Rusya’nın tarihi, edebiyatı, kültürü, siyasetiyle ilgili çok okumuş, öğrenmiştim. Ancak öğrenecek daha çok, ama çok şey vardı.

Başlangıçta hızla her şeyi öğrenmeye, çabuk uyum sağlamaya çalıştım.

Gördüğüm her şeyi sordum, notlar aldım. Daha sonra bulduğum yazıları, yeniden okumak istersem elimin altında olsun diye oluşturduğum bir blogta topladım. Sonra biraz da kendim için yazmaya başladım.

Rusya'da bilerek yaşamak ve daha çok sevmek için okuduğum, derlediğim; bazıları da kendi gözlemlerimden oluşan yazıları topladığım bu Blogum (https://moskovanotlari.blogspot.com/ ) zamanla güvenilir, zengin bir kaynağa dönüştü.

Tanıma, öğrenme sürecinde epey bir mesafe katettim, ancak daha çok yolum var.

6.    Dil öğrenme, iş-meslek edinme, geçim sağlama konularında nasıl yol aldınız?

Rusça dünyanın zor dillerinden.

Bahsettiğim gibi Moskova’ya gelmeden önce de biraz Rusça öğrenmiştim. Geldiğimde, başlangıçta kurslara gittim. Sonrasında hayatın içinde öğrenme sürecimi sürdürmeye karar verdim.

Aslında imkanım olsaydı, akademik bir ortamda eğitim almayı çok isterdim.

Bir iş teklifi üzerine çalışmak için geldiğimden başlangıçta iş sorunum olmadı. Ancak sonrasında o iş sona erince, biraz işsiz, biraz işli yeni bir süreç başladı.

Şu anda hala çalışıyorum.

7.    Gittiğiniz ülkeye-topluma kendinizi kabul ettirmek için neler yaptınız? 

Göçmenlik genlerime işlemiş herhalde.

Ben,  Mübadele sonrasında Selanik’ten zorunlu göçe tabi tutulan, Manisa Kırkağaç’a yerleştirilen bir m’acir ailesinin çocuğuyum.

Bizim yerleştirildiğimiz Ege kasabalarında mübadillere göçmen, göçeden anlamında muhacir derler.

Malum bütün göç hikayeleri hüzünlüdür. İnsan köklerinden, sevdiği topraklardan, komşularından kopmak istemez.

Göçmen...Göç...Hicret...Daha da ötesi hicran.

Yaşar Kemal’in dediği gibi, “Kolay iş değil.., İnsanın yurdundan ayrılması yüreğinin kopması gibi bir şey.”

Onca zaman geçmiştir, ancak evlerde anlatılan memleket hikayeleri, acılar, hasretler hep belleklerde, yüreklerde...Öykülerimin pek çoğunda bunları bulmak mümkün.

Sonra babamın memuriyeti nedeniyle Ankara...

Hani bizde adettendir; ilk tanışmada “Nerelisin hemşerim?”  diye soraralar. Ben bu durumlarda, cevap vermeden önce, hep tereddüt ederim.

Ankara doğumlu; ilk, ortaokul, lise, üniversite eğitimini ODTÜ’de, Ankara’da tamamlamış; iş yaşamına yine Ankara’da başlamış; daha sonra sevdalısı olduğu İstanbul’a göçüp, orada yaşayıp, çalışmaya başlayan; bir ara İzmir, sonra yeniden İstanbul, daha sonra Moskova’da çalışıp, yaşayan; oradan oraya dolaşan, dolaşmaktan başı dönen biriyim.

“Gençliğimi, çocukluğumu düşleyince Ankara, kader bağlayınca İstanbul” derken bir de nereden çıkmıştı bu Moskova!

Kimimiz ekmek parası için, kimimiz yaşamımızda yeni bir sayfa açmak için Rusya'ya gelmiştik; burada yaşıyorduk... Rusya'da hayat bazılarımız için çok zordu; bazılarımız ise bu zorlukları çoktan aşmış, burada çoluk çocuğa bile karışmışlardı. Hepsi bir tarafa mademki burada yaşıyorduk sevmek ve öğrenmek zorunda olduğumuzu düşündüm.

Sonra benim Blogumda yazdıklarımı fark edenler oldu. Kendi internet gazetelerinde, dergilerinde yazmamı istediler.

Başladım. Hala da yazıyorum.

Rusya’da TurkRus.com  ( http://www.turkrus.com/ ) isimli bir internet gazetesinin düzenli yazarları arasındayım.

Bu internet gazetesinin editörü Suat Taşpınar, yazdıklarım için tanıtımında “Öykü tadındaki makaleler... Rusya’da, hayata dair çelişkileri, ince bir bakışla fark edilebilecek detayları bazen mizahın, bazen hüznün sosuna batırarak sunuyor okurlarına,” demiş sağ olsun.

Burada yayımlanan yazılarım, bir sonraki gün Türkiye’de Medya Günlüğü (http://medyagunlugu.com/) isimli bir başka internet gazetesinde tekrardan yayımlanıyor. 

Daha önce tanımadığım başkaları yazılarımı Azerbaycan diline çevirip yayımladılar.

Bu yazılar, daha çok Rusya’da yaşayan Türkler için yazılmış, ağırlıkla bilgilendirme ve eğlendirme amaçlı. Bazen ciddi konuları, öykülendirerek, araya anektodlar katarak kolay okunur hale getirmeye çalışıyorum.

Öykü tadındaki yazılarımda yer alan kahramanlar kalıcı hale geldiler. Sık sık başka yazılarda da okurların karşısına çıkıyorlar.

Çok değişik, hoşlandığım tepkiler alıyorum. Özel olarak arayanlar, yazanlar oluyor. Yazılarımda konu ettiğim sevdikleri kahramanlara daha çok yer vermemi isteyenler bile oluyor. 

Tür olarak ne demek gerekir, bu tür yazılara?

Rauf Mutluay, buna benzer yazım türleri için "Eskilerin musahabe, sohbet, Nurullah Ataç'ın söyleşi diye andığı yazı türü; çok kesin olmayan bir düşünce konusunda konuşma edasiyle ve gizli diyaloglarla beslenerek yazılmış ürünlerdendir. Kesin kuralları olmamakla, denemenin gittikçe genişleyen sınırları içine girmekle birlikte eski yazarlarımızın bazı verimlerine dayandırılır; oysa, sohbet denen yazılar çoğunlukla anılar ve izlenimler karışığıdır. Aslında söyleşileri, makale ile deneme arasında, daha çok İkinciye yakın özgür yazılar saymak gerekir," demiş.

Yani bazıları kestirmeden yazı diyor, bazıları öykü, diğerleri fıkra,

Veya musahabe…

Bu yazılar birikiyor. Belki bunlar Rusya’da kitap olarak basılır diye umuyorum.

Niye yazdım bu yazıları?

Kendimi fark ettirmek ve kabul ettirmek için kuşkusuz. Bence masum bir çaba.

8.    Bilim, eğitim, kültür-sanat-edebiyat alanlarında kendinizi nasıl geliştirdiniz?

Ben çok küçük yaşlarda, mesela altı yaşımda yazmaya başladım diye anlatmaya girsem ciddi olmaz.

Bu, biraz televizyonda söyleşi yapılan şarkıcıların cevapları gibi olur. Şaka bir yana yazmak bir birikim olayı tabii ki… Okuma-Yazma diyoruz; öne “okuma”yı koyuyoruz. Okumaya başlamadan yazmayı beceremiyoruz. İyi yazmak için de çok okumak lazım. Herkesinki gibi benim yazma serüvenim de okuma serüvenimle başladı diyebilirim. Başlangıçta bunlar edebi şeyler değildi, tabii ki. Her küçük çocuğun yaptığı gibi resimli romanlar, hikayeler; bolca Tom Miks, Teksas, Red Kit, Karaoğlan okudum.

Altı yaşımda, biz, Ankara’da Emek Mahallesine taşındığımızda orası etrafta tek tük evlerin olduğu, daha ismi bile konulmayan bir yerdi. Kendisini birdenbire tek tük evlerin, göz alabildiğince boş arsaların olduğu, arkadaşlık edebileceği çok fazla çocuğun olmadığı bir mahallede bulan küçük bir çocuk ne yapar? Eline ne geçerse okur; okuma yazma öğrenmeden önce sadece resimlerine bakar, kendi düş evreninde onlara yeni hikayeler uydurur. Ben de öyle yaptım: Bulduğum ne varsa saatlerce baktım; hayaller kurdum; resimlerini, yazılarını taklit edip boş kağıtlara döktüm.

Arkadaşlarımın çoğu memur ailelerinin çocuklarıydı. Okuma yazmayı mahalledeki pek çok çocuk okula başlamadan önce öğrenmişti. Benimki öyle olmadı. Babam, okulda öğrenmenin daha doğru olacağını düşünmüştü. Bu yüzden de sınıftaki arkadaşlarımın çoğundan sonra yarışa katıldım. Bunun başlangıçta çok zorluğunu çektim. Neyse, zamanla arayı kapattım. Okuma yazmayı söktükten sonra babamın aldığı resimli hikaye kitaplarının hepsini okudum. Bunlar bittikten sonra çocuk romanları, öyküler, masallar okumaya başladım. Ortaokula başladığımda artık Yaşar Kemal, Orhan Kemal okuyordum. Böyle devam etti; liseye giderken klasiklerin, Nobel ödülü kazanmış yabancı yazarların eserlerinin pek çoğunu okumuştum. Sonrası malum, böyle devam etti işte… Kitaplara daldım, kitaplarda başka dünyalara girdim, önce aklımı kaybettim; ancak sonra oralarda yeni bir akıl buldum.

9.    Bu alanlarda ortaya koyduğunuz yapıtlarınız var mı? Bu yapıtları gerçekleştirme sürecinizi betimler misiniz? 

Kendimi her ne kadar başka türlerde yazma çabam da olsa öykücü olarak tanımlıyorum.

İlginçtir, yazdıklarımın neredeyse tamamını gurbette, Moskova’da yazdım.

Şu ana kadar dört kitabım yayımlandı. Fırsat bulduğumda söyleşi, kitap fuarı, imza etkinliklerine katıldım.

Öykülerimin, şiirlerimin ve yazılarımın bir kısmı dergilerde, sanal ortamdaki sanat ve kültür sitelerinde daha önce yayımlanmıştı. Önemli bazı siyasal-kültürel dergilerin kurucuları ve yayın kurulu üyeleri arasında yer aldım. 2.Gila Kohen Öykü Yarışmasında Teşvik Ödülü ile ödüllendirilen “Fanus”  ve “Tiyatrocu” isimli iki öyküm  “Renkler, Öyküler...” isimli seçki kitabında, 2002 yılında, “Dedem Dimitri” isimli öyküsüyse Mübadele Öyküleri seçki kitabında 2010 yılında yayımlandı.

Hepsi Moskova’da yazılmış olmak üzere bir siyasi-anı kitabım, üç öykü kitabım var. İki yeni öykü dosyam ise basım aşamasında.

2013 yılında “Koca Bir Sevdaydı Yaşadığımız” isimli siyasi-anı kitabım Dipnot Yayınevi tarafından basıldı. Kitapta önemli kısmını genç bir ODTÜ öğrencisi olarak yaşadığım siyasi maceramı anlattım. O dönemin ODTÜ tarihini, siyasi gençlik hareketini merak edenler için derli toplu bir referans kitabı oldu aslında. Bu kitap çok ilgi gördü; yayımlandığı yıl yayınevinin en fazla satan kitabı oldu. Kitabın baskı adedinin neredeyse yarısı kadar eşten, dosttan olumlu mesajlar aldım. Bu, beni çok mutlu etti.

2014 yılında “Yitik Zamanlar Dükkanı”, 2015 yılındaysa “Akvaryumdaki (Ba)balık” isimli öykü kitaplarım Kanguru yayınevi, “Yaşam Annemin Hatırladıklarıysa” öykü kitabım ise Notabene Yayınevi tarafından yayımlandı.

Yayıncımın gazıyla  “Masal, mesel, mesela” isimli bir öykü-masal kitabı yazdım; sırasını bekliyor. Gezi olaylarının yaşandığı sıralarda başlayarak üç ay içinde daha çok “kronolojik anımsatıcı” diye adlandırabileceğimiz “Onlar taştan, biz ağaçtan” isimli, yayıncısını arayan bir roman yazdım.

Falan…

10. Çalışmalarınıza ya da yapıtlarınıza gittiğiniz ülkenin halkından, orada yaşayan Türkiyelilerden ne gibi dönütler aldınız?

Buradaki Rus yazarları ve edebiyat ortamıyla ilişkilerde bazı teşebbüslerim olsa da çok yol alamadım.

Bu da olacak inşallah.

Burada benim gibi gelmiş çok sayıda insanla tanıştım. Benim gibi yazma çabası içinde arkadaşlarım oldu. Birlikte adı mesela “Mosfanzin” olabilecek bir dergi çıkarmayı tasarlıyoruz. 

11. Çalışmalarınızı/yapıtlarınızı Türkiye’de kamuoyuna mal edebildiniz mi? Toplumla buluşturma çabalarınız oldu mu?

Mazeret değil belki, ama ben yazmaya biraz geç başladım.

Kaçmaktan kovalamaya vakit bulamamak; edebiyatı ve yazmayı çok sevsem de arzuladığım kadar zaman ayıramamak ve zorunlu bir ihmalkarlık durumu hasıl oldu, haliyle.

Malum ben de ekmeğimi çalışarak kazanıyorum. Bundan şikayetçi falan değilim aslında. Keşke şu, kendimi zinde, verimli ve deneyimli bulduğum geçkin yaşımda da daha uzun süre çalışabilme olanağım olsa. Yaklaşık otuz yıllık bir çalışma yaşamım oldu. Öncesinden; on beş, on altı yaşlarımdan başlayarak süren onur duyduğum bir siyasi duruşum var. Çalışma yaşamım ve kültürel faaliyetlerimle ilgili çeşitli öz yaşam öykülerim oldu; ama ben, en çok hem bir 68’li, hem de bir 78’li olma halimi sevdim.

Öykülerim geç kitaplaştırıldı. Yazdıklarımın okurla buluşması ise ne yazık ki henüz bitmemiş, acıklı bir başka öykü konusu. Mutlu sona ulaşmak için daha çok mücadele vermek gerekiyor.

Günümüzde kitapların dağıtım kanallarına girmesi, kitapçı raflarında yer alabilmesi her geçen gün daha da zorlaşıyor. Ancak az sayıda yazarın ve büyük yayınevlerinin kitaplarını kitapçılarda bulabiliyoruz. Kapitalizmin kötü adaleti bu konuda da geçerli…

Edebiyat meraklısı biri olarak bilinenden çok değerli bir edebiyatımızın olduğunu iddia ediyorum. Genç ve değerli yazarlarımız var; ancak bu iyi edebiyat okurla buluşmak olanağını çok zor bulabiliyor.

Malum, öykü yazınının ülkemizde ticari bir cazibesi yok. Bir öykümdeki kahramanın ağzından söyleyeyim: “Öykü dünyasının insanları iyi insanlardır. Okurları, yazarları, yayıncıları… Çıkar ilişkisi yoktur aralarında… Zira öykü, çok okunmaz, satılmaz; ticari bir yanı yoktur. Öykünün ekonomisi yoktur”. Durum aynen böyle…

Bir yazar için kuşkusuz en kötü şey, okuruna ulaşamamaktır. Bu, bir futbol takımının seyircisiz oynaması gibi bir şeydir. Sevilmek, takdir ve teşvik edilmek, bütün yazarların besinidir. Yazarın okuruna kavuşması ve sevilmesi daha önce yazdıklarından daha iyilerini yazabilmesinin ön koşuludur.

Yazma nedenine birçok yazar farklı cevaplar vermiştir. Örneğin “yazmasaydım çıldırırdım,” falan gibi. Ben kendime en çok Marquez’in gerekçesini yakın buluyorum.  “Dostlarım beni daha çok sevsin” diye cevap veriyor, Marquez. Gerçekten de bana göre yazmak insani bir ilişki için gerekli olan bir şey. Paylaşmak isteğimi hayata geçirdiğim bir alan.

Yazdıklarımın okura ulaşmasından ziyade, benim dostlarımla aramdaki hayat bağlarımı oluşturması tarafını daha çok önemsiyorum. Benim gibi gurbette, dostlarından uzakta, yılın sekiz ayında soğuk ve uzun kış gecelerinin yaşandığı Moskova’da olan birisi için bunun önemini anlarsınız herhalde.

12. Yurt dışına çıktığınızdan bugüne kadar ayrıldığınız insanlarla, Türkiye toplumuyla, ülkenin durumuyla ilgili bağınız ya da çalışmanız nasıl?

Türkiye’ye fırsat buldukça gidiyorum. Uçak biletlerinin pahalılığı ve zamansızlık tabii ki engel.

İnternetin olanakları sağolsun, bu sayede  bağım hiç kopmuyor.

Yani memleket meseleleri biraz karışık.

Istrati usta, “Yabancı demek memleketini sırtında taşıyan insan demektir,” demiş.

“Bu mudur, yoksa vatan hasreti dedikleri!? / Her sabahım gurbet gurbet / Yalnızlık sevişiyor baktığım karlı, boş sokaklarda / Bir şarkı duyuyorum sanki uzaklardan / Hüzzam ayrılıklar makamında,” diye başlamışım bir şiirime. Durum bu şiirdeki kadar acıklı değil tabii ki; ancak Türkiye benim sevgili vatanım, İstanbul ise en büyük aşkım; eninde sonunda birbirimize yeniden kavuşacağız.

Geçen sene oğlum da Moskova’ya yerleşip, çalışmaya başladı. Sekiz yaşında benden daha iyi Rusça konuşan Türk-Rus melezi bir kız torunum var.

Hemen dönsem falan derken işler karıştı, bilmiyorum devamı nasıl olacak?

Ancak bunca vatan hasretine rağmen artık uzun süren göçmenlik serüvenimden sonra biraz da her yerin insanı oldum.

Nasıl hissettiğime de kendi dizelerimle cevap vereyim:

“…

Birden annemi, babamı, kardeşimi, oğlumu ve tüm hısım akrabayı

Arkadaşlarımı, okulumu, mahallemi, misket yuvarladığım sokakları

Memleketimi, onunla da yetinmeyip çepeçevre bütün dünyayı,

Nehirleri, denizleri, ağaçları, çiçekleri, böcekleri,

Türkleri, Kürtleri, Ermenileri, Arapları, Çerkesleri, M'acirleri,

Rusları, Çinlileri, İspanyolları ve hatta Amerikalıları,

Ve şu içimi ısıtan, ışıtan, her şeye can veren güneşi,

Mehtaplı gecelerin kahramanı aydedeyi, yıldızları çok sevdiğimi fark ettim.

Acunistim desem olmazdı,

Evrenistim desem yine uymazdı

Ben kosmozistim deyiverdim

Bütün kosmozun aşığıydım.”

10 April 2021

“FARKLI COĞRAFYALARDA ÜRETENLER” YAYINLANDI

 


Yazar Müslüm Kabadayı’nın, benim de içinde yer aldığım yurtdışında yaşayan ve eğitim, bilim, sanat, edebiyat alanlarında çalışmalar yapan 20 Türkiyeliyle yaptığı söyleşi kitabı “Farklı Coğrafyalarda Üretenler”  Klaros Yayınları tarafından Mart 2021’de yayımlandı.

***

Tanıtım yazısı:       

Çoğunluğu zorunlu nedenle yurtdışına giden Türkiyelilerden Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda, İsviçre, Belçika, İsveç, Norveç, Rusya ve Avustralya’da tutunma mücadelesi veren yaratıcı-üretici 20 kişi, kitaptaki sıralamaya göre şunlardır: Şair-çevirmen Özkan Mert, yazar-çevirmen Fırat Ceweri, müzisyen Selahattin Yılmaz, yazılım mühendisi Aysima Karcaaltıncaba, masalbilimci ve eğitimci Yücel Feyzioğlu, şair-gazeteci Murat Altunöz, yazar-senarist Dursaliye Şahan, yazar Nimet Çetiner, şair-çevirmen Aytekin Karaçoban, gazeteci Doğan Özgüden, şair ve eğitimci İbrahim Eroğlu, yazar ve eğitimci Murat Tuncel, doktor ve şair İsmet Özer, ressam ve eğitimci Sabahattin Şen, gazeteci ve çevirmen Ahmed Arpad, yazar Muhittin Çoban, gazeteci ve yazar Özgür Topsakal, yazar ve ressam Muzaffer Oruçoğlu, yazar M. Hakkı Yazıcı, mineralog ve dilci Musa Güner.

İlk kez 1959’da İsveç’e giden Musa Güner’den 2017’de Norveç’e yerleşen Aysima Karcaaltıncaba’ya kadar yaklaşık 60 yıllık “göç(ert)me” olgusunun çok değişik boyutlarının, dramatik hikayelerinin dile getirildiği “Farklı Coğrafyalarda Üretenler”, göç ve sürgün konusunda çalışma yapanlara oldukça zengin malzeme sunmaktadır. Ayrıca, öykülere, romanlara ve film senaryolarına dönüştürülecek olay ve durumlar anlatılmaktadır.

Yazar Müslüm Kabadayı, söyleşilerden hareketle “Nasıl ki tarihin değişik dönemlerinde Fergana Vadisi’ndeki, Sogdlardaki, Mezopotamya’daki, Fenikelilerdeki, Maya’daki gelişkin kültür ortamını o dönemin göçmen kavimlerinin kaynaşması gerçekleştirdiyse, geleceğin ortak yaşam kültürünü de yaratıcı-üretici göçmenler hayata geçirebilir.” tezini ileri sürmektedir. Ülke ve Dünya sorunlarına duyarlı okurun, geleceğin barış kültürünün nasıl oluşturulabileceğine dair dinamikleri de keşfedeceği bir kitaptır “Farklı Coğrafyalarda Üretenler.”

318 sayfalık kitap, Klaros Yayınları’nın röportaj-söyleşi türündeki ilk yayını olarak raflarda yerini aldı.     

26 May 2020

Bütün bayraklar bembeyaz ( Öykü ) / M. Hakkı Yazıcı




Bütün bayraklar bembeyaz



Hatice nine, Kezban’a iş bulmuştu. Uzak bir akrabasının oğlu sahilde turistik bir otel açmıştı; eleman arıyordu.
Kezban önce çekindi. Böyle bir işi hiç yapmamıştı. Becerebilir miydi? Onun ötesinde, işin bir de dedikodu tarafı vardı. Elin insanlarının kaldığı odaları temizleyecekti. “Adamların karılarla yattığı çarşafları, nevresimleri yıkıyor, odalarını temizliyor,” diyeceklerdi.
Hatice nine, Kezban’ı bir kenara çekti uzun uzun konuştu.
Temizlik temizlikti. Her yerde aynıydı. Dikkatlice yaparsa mesele yoktu. Dedikodulara gelince, kısa kesti; “Senin el alemin ne dediğine bakacak halin mi var kızım?” dedi.
Zaten el alemin yatıp kalktığı çarşaflardan, nevresimlerden ona neydi; elleriyle yıkayacak değildi ya, çamaşır makinası vardı
Çaresi yoktu, eve ekmek lazımdı. Hayırsız kocası ya hapisteydi, hapiste olmadığı zamanlarda da kahvede, ya da meyhanede pinekliyordu. Şikayetlenemiyordu bile, anasına dert yansa “Yaaa, bizi dinlemedin elin serserisine koca diye kaçtın. Oh olsun sana!” derdi.
Kezban, işe başladı. Önce istemeye istemeye işe gidip, geldi. Birkaç gün geçince uyum sağladı.
Başlangıçta odaları temizlerken, topladığı kirli çarşaflarda sevişme artıklarının lekelerini görünce aklı çıkmıştı. “Elin adamlarının karılarla yattığı çarşafları, nevresimleri yıkıyor, odalarını temizliyor,” diyeceklerinden korktuğu kadar vardı; ama zamanla alıştı.
Ona neydi ki odasında, kapalı kapılar arkasında kimin ne yaptığından. Herkesin günahı kendineydi.
Patron iyi bir adamdı. Şiş göbekli, kel, hep gülen, tonton bir ihtiyardı. İşini her bitirdiğinde “Eline sağlık bacım, misler gibi yapmışsın her yeri,” diyordu.
Bir gün patron otelin girişindeki direklerde asılı bayrakları yıkamasını istedi.
Kezban otelin bekçisi Emin’den rica etti. Genç çocuk, heyecanlı, ipleri çözüp bayrakları indireceğine ona poz olsun diye, kedi gibi direklerin tepesine tırmanıvermiş, bir çırpıda toplamıştı bütün bayrakları.
Rengarenkti bayraklar. O zamana kadar Türk bayrağının dışındaki bayrakları bilmezdi, tanımazdı.
Emin, tek tek gösterdi; bu Alman, bu İngiliz, bu Amerikan bayrağı diye. Fransız bayrağı ile Rus bayrağını hep birbirine karıştırdığından yakındı.
Yağmurdan, çamurdan, tozdan kir içinde kalmıştı bayraklar. Çoktandır yıkanmadıkları belliydi.
Güzelce yıkansa, ütülense bu rengarenk bayraklar rüzgarda ne güzel dalgalanırlardı.
Kezban, depoda bulduğu çamaşır suyunu boca ettiği koca bir leğene bastı bayrakları. Şöyle bir gün kalsınlar, sonra sabunlu suyla yıkar, durularım diye düşündü.
Ertesi günü çamaşırları yıkadığı bodrum katına indiğinde leğene bastığı bayrakları görünce eli ayağı titremeye başladı.
Çamaşır suyu bayrakları bembeyaz yapmıştı. O rengarenk bayraklardan eser kalmamıştı.
Yani, akça, pakça olmuşlardı.
Ne olacaktı şimdi. Nasıl açıklayacaktı patrona.  Çok kızacaktı. Bağırıp, çağırıp, belki de işine son verecekti.
Ne yaptığını bilmez bir halde bayrakları sudan çıkardı; sabunladı, duruladı, kuruttu. Sonra da niye yapıyorsa ütüledi.
Niye yapıyordu? Şaşkınlıktan herhalde.
Bir yandan ütülüyor, bir yandan da “Elim kırılsaydı da şu bilmediğim çamaşır suyunu leğene boca etmeseydim,” diye söyleniyordu.
Bayrakları katlayıp, Emin’e götürdü. O daha da şaşırdı.
“Olan olmuş yenge, yapacak bir şey yok, asalım bari,” dedi.
Yine kedi çevikliğiyle direklere tırmanıp bayrakları astı.
Denizden karaya kuvvetli bir rüzgar vardı. Direklerdeki bembeyaz, lekesiz, tertemiz, bayraklar yan yana dalgalanıyorlardı.
Patronun bayrakları fark etmesi çok gecikmedi. Pencereden görmüş, gömleğini giymeden, önünü iliklemeden kendisini idare odasından dışarıya, bahçeye atıvermişti. Direklerin dibinde, hiçbir şey söylemeden ellerini beline koymuş, iyice aptallaşmış bir suratla bayraklara bakıyordu.
Kezban, kenarda bir yere sinmişti. Eli ayağı titrer bir halde onun kızıp bağırmasını bekliyordu.
Bu arada ellerinde plaj çantalarıyla otelin devamlı müşterilerinden Fransız Jean Pierre, İtalyan sevgilisiyle plajın yolunu tutmuş, direklerin dibinden geçerken bayraklara bakışlarını sabitlemiş patrona; “Bravo mösyö, çok güzel olmuş. Şimdi bütün bayraklar beyaz ve temiz. Hepsi aynı renk… Ayrım yok. Hepimizin artık ortak bir bayrağı var, renksiz olsa da. İyi fikir; kutlarım sizi, bravo,” dedi.
Patron, dalga geçtiklerini zannetmişti. Öyle kalakalmış, bakıyordu.
Jean Pierre, kolundan tutup, “Bakınız mösyö, biliyorsunuz beyazın içinde bütün renkler vardır,” dedi.
“Nasıl yani?”
“İnanmazsanız Isaac Newton’a sorun.”
Patron daha da aptallaşmış suratıyla baktı:
“Kim o arkadaş? Bizim otelde mi kalıyor?”


Moskova, 22 Mayıs 2017

23 May 2020

Hipokrat Yemini ( Öykü ) / M. Hakkı Yazıcı





Hipokrat yemini


Koridorun ucundaki odasının önünde banka oturmuş bekleyen adamı fark etti.
İster istemez keyfi kaçmıştı. Halbuki biraz önce hastanenin güzel hemşirelerinden biriyle şakalaşıp, gülüşmüşlerdi.
Neyse, eski günler, yeni günler, derken hayat devam ediyordu.
Adam, elinde bir buket çiçek, koltuğunun altında içinde muhtemelen çikolata, baklava ya da lokum olan bir kutuyla oturuyordu. Ameliyat sonrasında iyileşen bir hastanın doktoruna yaptığı teşekkür ziyaretinde verilecek bir minnet ifadesi.
Gören kendi halinde bir ihtiyarcık derdi. Tonton bir hacı amca….
Daha ilk muayeneye geldiği zaman tanımıştı herifi. Sakal bırakmıştı, haliyle yaşlanmıştı, ama buna rağmen hatırlamıştı.
Hele o, hırlayan vahşi bir hayvan gibi, genizden gelen tipik sesini nerede olsa ayırt edebilirdi.
Çok, ama çok uzun seneler geçmişti, ancak unutması mümkün değildi.
Nasıl unutabilirdi ki!
Acaba o da tanımış mıydı kendisini?

***
Daha yeni, Tıp Fakültesinde 6. sınıfta “intern” doktor olduğu seneydi. Yüzmüş yüzmüş kuyruğuna gelmişti. Bitirince ihtisasını da yapıp iyi bir uzman doktor olmaktı bütün hayali.
Karısıyla öğrenciliklerini bitirmeyi bile beklemeden evlenmişlerdi. Bununla da kalmayıp bir çocuk yapmışlardı. Ancak toy gençlik yıllarında yapılabilecek türden bir çılgınlıktı bu. Ama aşk işte, olur böyle şeyler diyeceksiniz. Ailelerinin desteği olmasa okullarına devam etmeleri, yaşamlarını sürdürebilmeleri mümkün değildi.
Hani fare, geçemeyeceği delikten kuyruğuna kabak bağlayıp geçmeye çalışırmış ya, öyle bir durum vardı.
Bir de çevresindeki bütün onurlu arkadaşları gibi kendisinin de asla ilgisiz kalamayacağı memleket halleri…
Eylemler, direniş. Ve baskı… Zor ve karışık günlerdi.
Sıcak bir yaz günüydü. Oturdukları eve yeni taşınmışlardı. Üç yaşındaki oğullarını da koyunlarına almış uyuyorlardı.
Gece geç saatlerde, sabaha karşı kapıları çalınmıştı.
Israrlı bir kapı çalışıydı bu. Derin uykusunun arasında bile duymaması olanaksızdı. İrkilerek uyanıp, kalktı.
Bu saatte hayırlı bir iş olması çok düşük bir ihtimaldi.
Devletin eski başbakanı Süleyman Demirel’in bile "Sabahın erken saatlerinde kapınız çalındığında, kapıyı çalanın sütçü olduğundan eminseniz, demokratik bir ülkede yaşıyorsunuz demektir” dediği, ama bundan çok uzak, karanlık günlerin yaşandığı kötü bir dönemden geçiyordu ülke.
Milliyetçi Cephe hükümetlerinin bile mumla arandığı bu kötü günlerde gözaltılar, tutuklamalar furyası devam ediyordu.
Kimdi kapıyı çalan. Bu saatte kim kimin kapısına dayanırdı?
Göz deliğinden baktı. Kapıda birkaç sivil giyimli kişi vardı.
Açmasa ne olurdu? Kırar girerlerdi. Daha kötü olurdu.
Uykulu gözlerle kapıyı açtı.
Polis olduklarını söylediler. Söylemelerine gerek yoktu, heriflerin üstünden akıyordu ne oldukları.
“Burada sizden daha önce oturanlarla ilgili bir fuhuş vakası ihbarını aldık, bilginiz var mı?” diye sordular.
Mümkün olmadığını, kendilerinden önce bu evde mazbut bir ailenin oturduğunu söyledi.
Kibar ve nazik konuşuyorlardı. Acaba diye düşündü bir an.
İçeride küçük oğullarıyla birlikte uyuyan karısı da uyanıp kapıya gelmişti.
“Bilgi için bizimle karakola kadar gelebilir misiniz?” dediler.
Olacakları sezinlemişti, ancak yapacak bir şey yoktu.
Aceleyle giyinip çıktı.
Aşağıda, apartman sahanlığından daha dışarı çıkmadan birlikte indiği polislerden biri, “Ne suratıma bakıyorsun lan!” diye bağırarak daha sonra olacakların müjdesini vermişti.
İşte bu, o adamdı.
Öyle ya, işkencecini tanımaman, onun çalışma rahatlığını elinden almaman gerekiyordu. Maazallah, ileride eline fırsat geçip hesap falan sorardın.
Macera başlıyordu.
Ama hangi macera olduğunu bilmiyordu. Bir beyaz renkli Reno’ya bindirildi. Başını arka koltuğa yatırarak, kafasını bir kazakla örttüler. Etrafını görmüyordu; ama şehri iyi biliyordu, mesafenin uzunluğundan, kavşaklardan, kasislerdeki sarsılmalardan nerelere geldiğini tahmin etmesi zor değildi. Bunlar olmasa bile gidilecek yer malumdu: Emniyet Müdürlüğü’nün arkasındaki işkence merkezi.
Onu bir hücreye koydular.
İçerisi karanlıktı.
Seslerden ve hücrenin çelik kapısının ince bir çizgi kadar olan aralığından gözünü uydurup koridora bakarak olan biteni anlamaya çalışıyordu.
Niçin getirildiği konusunda bir fikir edinmeye çalışıyordu, ama bu mümkün görünmüyordu. Ancak öğrenmesinin çok zaman almayacağını tahmin ediyordu.
İkiye üç metrelik hücresindeydi.
Sanki yeni bir mektepteydi.
Ya bu sınavı geçemezse, ya onurunu yitirirse?
Korkuyordu, insanca bir duyguyla. Aslında bu, o değildi. Korkuyu kendisine yakıştıramıyordu.
İçeride sanki başka birisi daha vardı, kendisini yüreklendiren.
“Korkman normaldir. Bu utanılacak bir şey değil, insanca bir hal; ancak başaracaksın,” dedi öbürü, yürekli eylemci tavrıyla.
Sonra şangırtıyla demir kapı açıldı. Hücresinden aldılar, götürdüler onu.
Gözlerini siyah bir bantla kapatmışlardı işkence odasına alırlarken.
Sürükleyerek göremediği yerlerden geçirdiler.
Sırtına inen yumrukların, bacaklarına yediği tekmelerin haddi hesabı yoktu.
Gözündeki bandın arasından sızan ışıktan içeride bir lambanın yandığını anladığı bir odaya aldılar.
Kafasına sert bir yumruk yedi.
Etrafını göremiyordu. Yeni bir yumruk daha yiyeceğini zannederek kendisini savunmak için geriye çekti. Bu defa ters taraftan bir başkası karnına bir yumruk attı.
Bir daha öbür taraftan, bir daha bu taraftan… Sayısını bilemediği kadar yumruk ve tokat yedi.
Hırıltılı sesi olan biri:
“İndir ulan pantolonunu,” diye bağırdı.
İndirdi.
“Donunu da indir lan, o. çocuğu!”
Uymaktan başka çaresi yoktu. Direnebilir, bayılıncaya kadar dayak yiyebilirdi. Ama direnmenin yersiz olduğunu düşünüp yapmadı.
Tanımadığı bu heriflerin karşısında anadan üryan kalmıştı. Ne kadar utanç verici bir durumdu.
Bir banka sırtüstü yatırıp, kollarını, bacaklarını sıkıca bağladılar.
Gözündeki bandın aralığından hırıltılı bir sesle, genzinden konuşan adamı gördü. Apartmandan çıkmadan önce kendisine bağıran herifti.
Tuhaf bir ayrıntı: Adamın gömleğinin üst düğmeleri açıktı. Kıllı göğsünün önünde boynundaki altın zincir kolye sallanıyordu.
İşkence ve sorgulama faslı başladı. Çok eskiye dayalı ilişkiler ve önceden tanıdığı bazı arkadaşlarının bilgisi dışında süren beraberlikleri, eylemleri üzerine bir sorgulama yürütülüyordu.
İşkencecilerine aradan çok zaman geçtiğini, pek çok şeyi hatırlamadığını söyledi.
İşkence hız kesmeden sürüyordu.
Bir elektrik kablosunu bağladılar cinsel organına.
“Ulan bununla mı düzdün karını? Allah bilir o çocuk senden değildir.”
Etrafındakiler için bu bir eğlence idi adeta.
Gülüşüyorlardı.
“Puştun aleti nasıl da büzüştü. Kes at oğlum sen bunu. Zaten bir işine yaramıyordur.”
Heriflerin söylediklerini duyuyordu, iğrençtiler; ama cevap verecek gücü yoktu.
Zaman geçmiyordu. Sorular, sorular… İsnatlar… İddialar…
Bitap düşmüştü. Ancak her şeye rağmen onurunu yitirmemeliydi.En değerli varlığı oydu.
Üç saat sonra ara verdiler. Getirip, yeniden attılar onu hücresine.
İyice hırpalamışlardı, ama korkmuyordu artık.
Gelirken yanında onurunu da getirmişti. Giderkenki korkan halini üzerindeki atmıştı. Hücredeki eylemci hali ile yeniden karşılaştılar. Sarıldılar birbirlerine, yeniden eski o oldu.
Daha sonraki günlerde de aynı şekilde devam etti işkence faslı.
Günlerce süren işkence ve sorgulama faslı bir süre sonra hızını kaybetti.
İşkenceciler de, çok gayretkeş bile olsalar sonuçta devlet memuruydular. Ellerindeki işi bir an önce bitirip, dosyayı kapatıp evlerine gitmek istiyorlardı.
Verdiği ifadeyi çalakalem yazıp, zorla imzalattıktan sonra rahatladılar.
Bu fasıl burada bitmişti, ancak maceranın devamı vardı. Gözleri yine kapalı, savcılığa götürülmek üzere polis minibüsünün yanında bekletilirken aynı herif yanına yanaşarak “Sen şimdi buradan kurtuluyorum diye seviniyorsun belki, ama hapishanede burasını arayacaksın,” demişti.
Neyse ki adamın dediği gibi olmamıştı. Kısa bir tutukluluk sonrasında tahliye oldu.

***
Bütün bu olanlar sonrasında dışarı çıkmış, okulunu bitirmişti.
Kara bulutlar, nispeten dağılmıştı.
İhtisasını yaptı. Alanında aranır bir uzman, hastalarının aylarca önce randevu aldığı bir operatör doktor, hocaların hocası profesör oldu…
Seneler, seneler sonra o herifle hiç ummadığı bir zamanda ve mekanda karşılaşacağı hiç aklına gelmezdi.
Hastaneye olağan muayene günlerinden birinde gelmişti. Daha odasının kapısından içeri girince tanımıştı.
Acaba o da tanımış mıydı?
O da tanımıştı belki. Ama o kötü günlerde gözlerinin bağlı olmasına güvenip, onu görememiş olduğunu düşündüğünden rahatlık içinde olabilirdi.
Hem o kadar zaman geçmiş, ikisi de yaşlanmışlardı. Haliyle değişmişlerdi. Birbirlerini tanıyamamaları normaldi.
Tanıdıysa belki de muayene sonrasında korkup gidecek ve bir daha hiç gelmeyecekti.
İlginç; ta o zaman gördüğü altın zincir kolye hala boynundaydı.
Çok endişeliydi. Yüzünde renk kalmamıştı.
Bazı analizlerin, kontrolların yapılması için sevk etti.
Adam ikinci kez geldiğinde uzattığı kan tahlilini, diğer analizleri ve ultrason sonuçlarını aldı. Gözlüklerini takıp uzun uzun inceledi.
“Rahatsızlığınız ilerlemiş beyefendi. Keşke daha önce gelmiş olsaydınız.”
“Eşeklik işte, ihmal ettim doktor bey. Kabahat benim.”
“Zaman geçirmeden ameliyat etmemiz gerekiyor.”
Konuşurken gözü ultrason sonuçlarını anlamaya çalıştığı bilgisayar ekranındaydı.
“Tıp ilerledi artık, bu tür ameliyatlardan iyi sonuçlar alıyoruz. Endişe etmenize gerek yok. Karar verdiğiniz zaman ameliyat programını yapalım.”
“Tamam, doktor bey sizin uygun bulduğunuz bir zamana ben uyarım.”
Adam, ameliyata razı olmuştu. Çekinmiyordu. Demek tanıdığını anlamamıştı.

***
Operasyon günü gelmiş, sabah erkenden ekibi hastayı ameliyata hazır hale getirmişlerdi.
Ameliyathaneye girdiğinde hastası ameliyat masasında sırtüstü yatıyordu. Narkoz sonrası kendinden geçmişti.
Cinsel organı açıktaydı.
İster istemez o eski kötü günleri, işkence odasında gözleri bantlı, cinsel organıyla anadan üryan bu adamın önünde olduğu zamanı hatırladı.
Kaderin garip cilvelerinden biri… Şimdi o, bu durumdaydı.
Konsantre olması, bütün mesleki becerisini kullanması gerekiyordu. Ameliyat zordu. Riskliydi. Adam ameliyat masasından kalkamayabilirdi de.
Uzun, ancak başarılı bir ameliyat oldu. Bitmişti, çıkmadan önce dönüp bir kez daha hastasına baktı. Narkozun etkisinin geçmesine daha çok vardı, herif kan revan içinde baygın yatıyordu.
“Hadi ulan, şanslısın, her şey yolunda gitti,” diye mırıldandı.
Ekibindeki yardımcılarına dikkatli pansuman yapmalarını tembih ederek çıktı. Enfeksiyon riskini minimuma indirmeleri gerekiyordu.
Yorucu operasyon sonrası ter içinde kalmıştı. Ameliyathaneden çıkıp, yüzünü gözünü yıkamak için tuvalete gitti. Musluğun üzerindeki buğulu aynada karışık duygular içindeki bir adamın yüzünü, kendi aksini gördü.
Önlüğünü çıkarıp, yorucu iş gününe devam etmek üzere odasına geçti. Koridor deva bekleyen diğer hastalarla doluydu.

***
Adam, ameliyat ertesinde, hastanede bir iki gün kontrol altında tutulduktan sonra taburcu edilmişti. Biyopsi sonuçları iyi çıkmıştı. Hücre kanserli değildi. Aradan neredeyse bir buçuk ay geçmiş, nekahat dönemini atlatmış, normal yaşamına dönmüştü.
Artık bu, bir teşekkür ziyareti olmalıydı.
Koridorda göz göze gelmemeye çalışarak odasına girdi. Arkasından o da kapıyı tıklatarak, elinde çiçek buketi ve koltuğunun altında kutu ile girdi.
“Hoş geldiniz, nasıl hissediyorsunuz kendinizi?”
“İyi. Arada biraz ağrılarım oluyor, ama zor bir ameliyat sonrası normal herhalde.”
“Olması normal. Bunun için size ağrı kesici vermiştim. Alıyorsunuz değil mi? Bir süre sonra zaten ağrılarınız tamamen kesilecektir.”
“Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Ameliyat öncesi çok endişeliydim, ama sonra sayenizde başarılı bir operasyon geçirince korkularımın yersiz olduğunu anladım.”
Arada bir sessizlik oldu.
“Beni hatırladınız mı doktor bey?”
Birden o günlere gitti. Durgunlaştı.
“Evet, hatırladım ve unutmam mümkün değil,” diye cevap verdi.
“Ben görevimi yapmıştım,” dedi özür niyetine.
“Görevinizi mi yapmıştınız?” dedi alınması gereken ilaçların olduğu reçeteyi yazarken.
“…”
“Ben de görevimi yaptım.”
“Peki, hiç kin duyup, intikam duygusuna kapılmadınız mı? Narkoz sonrası savunmasız olarak elinizdeydim.”
“Hayır. Sizinle sokakta karşılaşmadık ki. Sokakta karşılaşsak yüzünüze bile bakmazdım veya yüzünüze tükürürdüm. Ama siz, bu hastanenin kapısından girdiğinizden itibaren benim bir hastamdınız.”
Bu arada bir hastabakıcı odaya girip, doktorun masasındaki bir dosyayı alıp, çıktı.
“Hipokrat Yeminini biliyorsunuzdur. Sağlık çalışanlarının mesleklerini onurla uygulayacaklarına dair tarih boyunca ettikleri yemin… Biz doktorlar için hastanın kimliğinin hiçbir önemi yoktur. Bizim görevimiz hastaları iyileştirmektir. O kadar.”
Reçeteyi uzattı. Devam etti konuşmaya:
“Ne diyoruz biz, yemin ederken bir yerinde? ‘Din, milliyet, cinsiyet, ırk ve parti farklarının görevimle vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma, namusum ve şerefim üzerine yemin ederim’ diyoruz.”
Bunları söyledikten sonra elindeki kalemi masaya fırlattı.
“İyiymiş,” dedi adam fısıltıyla.
“Geçmiş olsun. Endişelendiğiniz gibi olmadı değil mi? Şansınıza her şey iyi gitti. Umarım bana veya başka bir doktora bu nedenle bir daha işiniz düşmez.”
Adam, yavaşça oturduğu yerden kalktı. Saygıyla doktoru selamlayarak kapıdan çıktı.
Arkasından baktı.
İyileşmişti, ama ameliyat sonrası halsizliğinin ötesinde bir yorgunluk vardı üzerinde.


23 Mayıs 2020, Moskova