03 April 2020

Davulcu içeride ( Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı



Davulcu içeride

Annesinin, komşularının toplaştıklarında hep konuştukları, fısıldaşıp dedikodu yaptıkları bir şeyler olurdu.
Bazen onun anlamadığı dilden bazı şeyler oluyordu bunlar.
Örneğin şu günlerde komşulardan bir kadının kocası için “Davulcu içerde, karısına allah kolaylık versin,  vah garibim,” diye konuşuyorlardı.

Birisi, "Oh, iyi olmuş. Çoktan haketmişti," demişti. Onu da anlamamıştı.
Tanıyordu adamı. Davulculuk yapıyordu. Bir kaç kere düğünlerde davul çalarken görmüştü onu.
Evde içeride, oturuyormuş herhalde diye düşündü. Bunda ne tuhaflık vardı ki?
Peki, hiç çıkmıyor muymuş evden davulcu? Çıkmıyorsa niyeydi? Hasta mıydı ne?
Yoksa tembelliğinden mi evde oturuyordu?
Kahveye de mi gitmek için dışarı çıkmıyordu?
Belki de adamcağız hepten işssiz kalmıştı, Kimse artık onu düğün derneğe çağırmıyordu. Parasızlıktan kimsenin düğün yapacak hali kalmamıştı. O da umutsuzluktan bunalıma girmiş, kendisini eve kapatmıştı.
Merak etmişti. Defalarca davulcunun evinin önünden geçti. Belki bahçede, pencerelerden birinde adamı görürüm umuduyla.
Davul balkonlarındaydı. Orada bir dolap rafına yerleştirmişlerdi.
Bir arkadaşı, “Adam davulun içinde yaşıyor,” dedi.
Saçma bir şeydi. İnanmadı, ama yine de içine bir kurt düştü. Ya gerçekten adamcağız davulun içinde yaşıyorduysa. Ne kadar sıkıcı bir hayat olmalıydı. Hiç dışarı çıkmadan davulun içinde oturmak kötü bir şey olmalıydı. Hem hatırladğı kadarıyla adam, sıska, kısa boylu, ufak tefek biriydi, ancak öyle davulun içine sığabilecek kadar da değildi.
Dayanamadı dedesine sordu.
Onun da çok bilgisi yoktu.
“Şimdi düşünelim,” diye başladı. “Ne demek ‘davulcu içerde’?... Belki senin dediğin gibi evde oturuyor. Evet olabilir”
“Peki, davulun içinde olabilir mi?"
“Nasıl yani? Davulu ortasından yarınca, içerden davulcu mu çıkacak?”
Cevap veremedi, bu ona da çok mantıksız gelmişti.
Ama fantastik bir düşünce idi. Gerçekten, mesela panayırdaki bir gösteri anında sihirbaz tokmağı davulun gövdesine bütün gücüyle vurur. Davul ortasından yarılır, içinden biraz önce sihirbazın yok ettiği davulcu çıkar.
***
Aylar sonra davulcunun içeriden çıktığı haberi geldi.
Dedesi:
“Davulcu meğer mapusaneye düşmüş?” dedi. “Adamcağız belediye seçimlerini muhalif aday kazanınca davulunu çok hararetli çaldı diye yakalayıp, içeri atmışlar. Zavallıcık boşu boşuna aylarca içeride yatmış,” dedi.
Davulcu, içeride yatmanın acısını her fırsatta kendisini dışarı atarak çıkardı. Her yerde görünmeye başladı. Sokakta, kahvede, her yerde...

Davulu boynunda, "Gümbe de güm, güm," dolaşıyordu.
Kafası çok kızmış olacak ki, başının yeniden derde gireceğine bile aldırmadan Ramazan boyunca kendisini tutuklatan savcının evinin penceresi önünde her gece yıldırırcasına davulunu çaldı.

Böylesi zurnacıyı bile isyan ettirirdi.
Sonunda savcının komşularından biri isyan etti:
“Yav akideş, sağol sayende uyandık, sahura kalktık, yedik, içtik; şincık artık yatcez, uyucaz. Yeterin gari!”

02 April 2020

Pilot Polat ( Öykü ) / M. Hakkı Yazıcı




Pilot Polat

Nezahat hanım, yeğenine musallat olan havadan ilaçlama uçağının pilotu Polat’ı bir punduna getirip iyice benzetmeye karar vermişti.
Adam, bahçelerinin üzerinde uçağıyla fır dönüyor; bazen çiçekler, bazen aşk şiirleri yazılı kağıtlar atıyordu.
Deli miydi, ne!?
Aynı Şener Şen’in filmindeki pilot Vecihi gibi… Tipi de benziyor muydu ne?
“Abovvv, aylardan mart değil, bişi değil, nerde çıkıvedi bu hava kedisi başımıza?”
Yeğeni Neriman’ı sigaya çekti.
“Ne’bleyim ben be teyze adamı bir defa gördüm, o kadar.”
Kızcağızın bir suçu yoktu, ama içten içe hoşuna da gitmiyor değildi. Öyle ya beğenilmeyi herkes ister.
Nezahat hanım, bir sabah tavuklara yem vermek için bahçeye çıktığında yeğenine caka yapmak için alçaktan uçan uçağı görünce yine cinleri tepesine çıktı.
O kadar alçaktan uçuyordu ki, nerdeyse uçağın içinden Neriman’ı görmek için bakan pilotun fel fecir gözlerini fark etmişti.
Ayağındaki terliğinin tekini kaptığı gibi hınçla fırlattı.
Terliğin uçağa isabet etmesi tabii ki mümkün değildi. Ama hınç işte...
Terlik uçağa isabet etmemişti, ancak süzülüp Hatice ninenin penceresinin camına çarpıp kırmıştı.
Uçağa niyetti, cama isabet etmişti.
Terlik boşa atılmış sayılmazdı, Nezahat abla, Hatice nineye de kızgındı.
Zira pilot Polat Hatice ninenin uzaktan akrabasıydı ve Neriman’ı onun evinde bir ziyaretinde görüp, bir görüşte aşık olmuştu.
Eski komşuydular, ama bu olay aralarındaki ilişkiyi tümden bozacak gibiydi. Hatice nine bir şey bahane edip, Neriman’i eve çağırmıştı. Güya tesadüf ya, pilot Polat’ın da o gün ziyaret edesi tutmuştu. Kahve yapmak Neriman’a düşmüştü.
Kahve fincanını tepsiden alırken, pilot Polat yalnız olup olmadıklarını kontrol ettikten sonra, “İlk görüşte aşka inanır mısınız?” diye sormuştu.
Neriman’cık, soruyu anlamamıştıki cevabını versin. Öyle bakakalmıştı.
Pilot Polat, Nezahat ablaya göre bir şıpsevdi idi. Ciddi bir niyeti olsan usulüne göre Neriman’ı annesini babasını gönderip istetirdi.
Neydi öyle havalarda uçup, hava atmak, caka satmak falan.
Evlerinin camı kırılan Hatice nine kocasını gönderdi. Nezahat abla da kocası Recep Beye “Erkek adamsan şunlara haddini bildirirsin,” dedi.
Adamcağızların ikisinin de işi zordu. Eski komşu, akrabadan öte dosttular. Bahçenin bir köşesinde dertleşip ayrıldılar. Karıları işin peşini bırakmadılar, “Ağzının payını verdin mi?” sorusunu, “Hem de nasıl,” deyip savuşturdular.
Pilot Polat da az değildi. Birkaç kere Nezahat hanımların bahçesine yaklaşırken uçağıyla havada akrobatik takla atmıştı.
Çocukların bu numaralar çok hoşuna gitmişti. Daha uçak uzaktan görünür görünmez bağırmaya başlıyorlardı:
“At, at, at!
Pilot Polat, takla at!”
Olay herkesin kulağına gitti. Kahvede, sokakta konuşulmaya başlandı.
Zaten köylülerin organik tarım yapanları havadan ilçalama yapılmasından rahatsızdılar. Kasaba nerdeyse ikiye bülünmüştü. Bu olay da iyice zıtlaşmanın bahanesi,tuzu biberi oldu.
Konu, başka bir mahiyet alıp; havadan ilaçlama yanlısı köylülerle organik tarım yapan, ilaçlamaya karşı olan köylüler arasında mücadelenin bir parçası haline geldi.
İlaçlamaya karşı olanlar pilot Polat’a kızıp, “Bu sinek gibi herif mi zeytin sineğini yok edecemiş akideş?” diyordu.
***
Olay, havadan ilaçlama şirketinin genel müdürünün kulağına gidince, pilot Polat’ı derhal makamına çağırtıp, bir güzel kalaylayıp, işine son verdi.
Polat’ın işten atıldığını duyan zaten zor durumda olan şirketin sahibiyse “Sen ne yaptığının farkında mısın, nasıl kovarsın adamı sezonun ortasında, elimizde kaç pilot var?” diye genel müdürü fırçalayıp, kovdu.
Patron da kendine göre haklıydı. İlaçlama uçuşu pilotluğu zor bir işti ve iyi pilot da öyle kolay bulunmuyordu. Kısa meydanlardan kalkıp 30-50 cm’den uçup, günde on saat çalışmak öyle her insanın becerebileceği bir değildi.
Genel müdür kovulduktan sonra pilot Polat işe geri döndü. Ertesi sabah iş başı yaptı.
Patrondan aldığı talimatla o gün ve sonraki günlerde Polat, Nezahat hanımların bahçesine yakın uçmadı.
***
Nezahat hanım, biraz huzura kavuşmuştu, ama yeğeni yemekten içmekten kesilmişti.
Pilot Polat’ın attığı çiçekler, şiir yazılı kağıtlar, Neriman’ın teyzesiyle yaşadığı evin bahçesine bir Serendip yağmurunun ılık damlaları gibi düşüvermişti.
Meğer kızcağız bu ilgiye hiç de kayıtsız değilmiş.
Evlenme yaşını geçmesine az kalmıştı. Mesleği olan, düzgün bir kısmet çıkmamıştı karşısına. Çok fazla tanıma imkanı olmamıştı Polat’ı, ama çirkin sayılmazdı, iyi bir işi vardı. En önemlisi de eğer numara yapmıyorsa romantik bir aşıktı. Nerden bulacaktı bir daha böylesini?
Birden patladı:
“Teyze, senin derdin ne? Kime vereceksin beni. Var mı başka talibim? Doktorlar, mühendisler sıraya mı girmişler beni almak için?”
Nezahat hanım, Neriman’ın bu tepkisi karşısında sustu kaldı.
“Vah benim öksüz yetim yavrucağım” diye düşündü. “Meğer içten içe dertliymiş. Dertliymiş de anlayamamışız. Kıyamam ben sana!”
Neriman’ın annesi onu doğururken ölmüştü.  Kamyonculuk yapan babasını da bir kazada yitirmişti. Kızıyla bir başına kalan adamcağız gece gündüz demeden evinin rızkının peşindeyken bir geceyarısı bir anlık uykunun kurbanı olmuştu.
Öyle işte…
Tek başına kalıveren Neriman’a teyzesi sahip çıkmış, evine almıştı. Kızı gibi benimsemiş, sevmişti onu.
***
Nezahat hanım, o gece kocası Recep Bey’e durumu anlatıp, danıştı. Yoksa pilot Polat gerçekten kötü bir adam değil miydi? Adamın niyeti gerçekten iyi ise belki haksızlık ediyorlardı.
Adamcağız, “Yarın düşünürüz hanım, hele bir de araştıralım bakalım. Kimmiş, neyin nesiymiş bu adam?” deyip yorganı tepesinde çekip uyudu.
Ertesi gün kasabada güvendiği bir kaç arkadaşına konuyu açıp, pilot Polat hakında bilgi toplamaya çalıştı. İyi diyen de vardı, kötü diyen de.
Birisi, “Duyduğuma göre herif anarşikmiş,” dedi.
“Ne demek oluyo o?” diye sordu.
“Solcuymuş yani!
Recep Bey, “İyi ya, bunda ne kötülük var ki?” dedi.
“Eskiden, pilot yüzbaşı iken bir toplantıda okuduğu bir Nazım Hikmet şiiri yüzünden mimlenmiş, Ordudan atılmış.”
Doğruydu, pilot Polat, Ordudan atılmıştı. Halbuki Nazım’ın bu şiiri siyasi bir şiir de değilmiş, o güzelim aşk şiirlerinden bir tanesiymiş.
O da işsiz kalınca bu işe başlamıştı. Jet uçağıymış, havadan ilaçlama uçağıymış onun için fark etmezdi. Hepsini uçurmanın ustasıydı.
Recep Bey, bir süre düşündükten sonra, “N’apsın adamcağız ekmeğini çıkarmak için bildiği işi yapıyor namusuyla. Hırsızlık yapmıyor ya,” dedi.
Böyle deyince kimseye bir şey söylemek düşmezdi.
***
Kasabada bir sessizlik vardı.
Ahaliden bazıları, pilotun Neriman’ı uçağıyla kaçıracağını, birlikte gizli gizli plan yaptıklarını, kızın bohçasını çoktan hazırlayıp yatağının altına sakladığı Polat’tan haber beklediği dedikodusunu yaymaya başlamışlardı.
Bu böyle olmayacaktı.
Recep Bey, Hatice ninenin kocasını bir kenara çekip “Bak Hüsam, milletin diline düşüyoruz. Ben senin şu pilot yeğenini araştırdım. Kötü bir çocuk değil aslında. Niyeti ciddi ise usulüne, adabına uygun olarak gelip kızı istesin,” dedi.
Adam bunu duyunca sanki bu haberi beklermiş gibi sevinçle Recep Bey’e sarıldı.
Bir akşam pilot Polat, şirketin sahibini, Hatice nineyi ve kocasını da alıp, bir buket çiçek, bir paket lokumla Neriman’ı istemek için gitti.
Önceden haberli oldukları için iyi karşılandılar.
İlginçtir; içlerinden hiçbiri farkında değildi, akıllarına da gelmemişti, ama Nezahat hanımın giymesi için Polat’a uzattığı terlik ta o zaman bahçede ona fırlattığı, ancak Hatice ninenin camını kıran terlikti.

19 January 2020

Osman’ın mühimi ( Kısa öykü) / M. Hakkı Yazıcı




Osman’ın mühimi


Osman, “Uygun bir zamanında seninle mühim bir konuyu konuşmak istiyorum abi,” demişti.
“Uygun bir zamanda görüşmek istiyorum” dediği yer, uygun bir yer değildi.
Ben Metroya binmek için yürüyen merdivenlerden inerken, o da Metrodan inmiş, karşı istimaketten yukarı doğru çıkıyordu.
Tesadüfen karşılaşmış, o bir kaç saniyelik zamanda selamlaşmıştık. Aceleyle tam yanımdan geçerken söylemişti bunu.
“Uygun bir zamanında seninle mühim bir konu konuşmak istiyorum, abi,”
Uzaklaşırken arkasından seslendim:
“Hangi konuda Osman’cım?”
O da arkasını dönüp, “Görüştüğümüzde söylerim abi,” diye bağırdı.
İçime tecessüs virüsünü bırakıp, geçip gitmişti.
Metroya binmeden önce aramak için cebimden telefonumu çıkardım. Hat yoktu.
Çıktıktan sonra bir daha aradım, bu sefer de onun telefonu kapalıydı.
Bir başka aradığımda “Şu anda yurt dışındayım abi, telefon roaming ücretleri yüksek malum; ben, seni dönünce arayayım,” deyince kısa kesip kapatmıştık.
Aradan epey bir zaman geçti, haber çıkmadı. Konuşamamıştık. Yurtdışından dönüp dönmediğini bile bilmiyordum.
İçimdeki merak duygusu bir türlü geçmemişti.
Bana ne söyleyecekti? Neydi o mühim konu?
Bir akşamüstü Tünel’den çıkmış Beyoğlu’na doğru yürürken, onu karşı yöne doğru yürürken gördüm. Hızlı adımlarla yürüyordu. Seslendim, duymadı.
Acele bir işim olduğuna bile aldırmadan arkasından yetişmek için dönüp ben de hızlı adımlarla yürümeye başladım.
Uzun boyluydu, hoplaya zıplaya, koca adımlarla yürüyordu. Benden daha genç ve sportif olduğunu biliyordum, ama bu kadarını ummamıştım.
Yetişmek için koşturmaya başladım.
Nefes nefese kalmıştım.
Etraftan gelip geçenler, tuhaf ve meraklı gözlerle bana bakıyorlardı.
En nihayetinde yetişip, omuzuna dokundum. Döndü, beni görünce sevinip, sarıldı; öpüştük.
“Ne o, hayrola nefes nefesesin abi?” dedi.
“Sana yetişmek için...” dedim, zorlukla.
Gülümsedi.
Biraz sakinleşince; “Hatırlıyor musun, seninle Metro merdivenlerinde karşılaşmıştık. Bana uygun bir zamanında seninle mühim bir konuyu konuşmak istiyorum demiştin.”
“Öyle mi ne zamandı?”
“Yahu, sonra birkaç kez telefonla aradım konuşamadık. Hatırlamıyor musun?”
“Tamam, biliyorum; bir kaç kez aradın. Hatırlıyorum, ama şimdi konuyu hatırlamıyorum,” dedi.
Kalakalmıştım. Yüzüne baktım.
“Abi, şu anda gerçekten ne olduğunu hatırlamıyorum; demek ki mühim bir şey değilmiş,” dedi.

29 December 2019

57 Model Cadillac ( Öykü ) / M. Hakkı Yazıcı




57 Model Cadillac





Adını Detroit kentini kuran kaşiften alan Cadillac otomobillerden 57 Model olanı... Rock’n roll müziğin, arabayla gidilen sinemaların, fast-food yemekler ve yeni ekspres yolların çağdaşı... Gösterişli, ön tarafını bütünüyle saran yuvarlak uçlu ön camdan alnı, Douglas Fairbanks’in yukarı kalkık ince bıyıklarını andıran Cadillac motifi, zenginliğin ifadesi altın kaplama dişlerle sırıtır gibi kocaman ağzı, geniş pancurları, iri kromajlı tamponu ve arkasında koca kanatları ile sekiz silindirli 1957 Model bir Cadillac... Amerikan rüyasının sembolü...

Mc Donalds’tan, Coca-Cola’dan önce girmişti yaratılmak istenen “Küçük Amerika”ya, Türkiye’ye...

Demokrat Parti, “her mahallede milyoner yaratma” eyleminden önce milyonerleri Millet Meclisi’ne taşımıştı. ”Yeter söz milletin” deyip, “46 ruhu”yla iktidara gelmişlerdi. 57 Model Cadillac’ın ilk sahibi de aslında zengin bir çiftçi olan bir mebus idi. Demokrat Parti’nin meclise taşıdığı zenginlerden biri... İthalatçısı onu daha galeriye koymadan satmıştı. Otomobili lacivert takım elbiseli, kokartlı lacivert kasketli, yaşlı, güngörmüş bir şoför kullanıyordu. Arka koltuğa kurulmuş Mebus Beyi Millet Meclisi’nden alıp, Ulus’tan aşağı süzülüp, İstasyon’dan Tandoğan Meydanı’na, oradan Beşevler’den Emek Mahallesi’ne, İsrail Evleri’ndeki konutuna götürürken bütün diğer araçların sürücüleri hayranlık ve saygıyla ona yol verirlerdi. Asfalt yolda süzülerek yol alırken bu hayranlığın Mebus Bey’den ziyade kendisine gösterildiğinin bilincinde gururlu ve cakalıydı. Ancak çok uzun sürmedi bu keyif. Amerika’dan göç edip geldiği bu garip ülkenin insanları demokrasisine değil de parıltılı yaşam biçimine özenmişlerdi, Batılı ülkelerin.

27 Mayıs Darbesinde, askerler, Mebus Beyi sabah erken saatlerde, tavuk kümesinde saklanırken yakaladılar. Cadillac’ın ilk yürek yaralanması o zaman olmuştu. Millet Meclisi yerine, önce İstanbul’da Yassıada’da yargılanan, daha sonra da Kayseri Cezaevi’nde cezasını çeken Mebus Bey’i ziyarete giden karısını, çoluğunu çocuğunu taşıdı yıllarca. Yorgun düştü, bakımsız kaldı.

Mebus Bey, cezaevinden çıktıktan sonra sanki uğursuzmuş da, bütün bunlara o sebep olmuş gibi İstanbullu yeni zengin bir tüccara, Osman Bey’e sattı, onu. Osman Bey, ithalatçı idi. Devlet ihalelerinden yolunu buluyordu. Bu arada sanayiciliğe de niyetlenmişti. Sanayicilik dediysek, “bacasız”ından idi. O zamanlar, “montaj sanayii” modası vardı. Devletin dışında ağır sanayi yatırımı yapacak babayiğit pek yoktu. Cadillac hayatından memnundu. Yine zengin bir eve kapağı atmıştı. Yeni sahibi uyanıktı. Paranın kokusunu iyi alıyordu. Yeşilçam filmlerinin sinemaları tıklım tıklım doldurduğu yıllardı. Zengin kızların evin fakir, ama yakışıklı genç şoförlerine aşık olduğu filmleri çeken sinemacılara kiraladı arabasını. Artist de olmuştu. Belgin Doruk, Türkan Şoray, Muhterem Nur’la aynı filmlerde rol arkadaşlığı yaptı. Herkesin kendisini tanıdığını düşünüyor, gururlanıyordu. Akşamları açık hava sinemalarının önünden geçerken şoför kornasına bastığında daha bir güzel ötüyordu.

Yaşanan güzel şeylerin de bir sonu oluyordu. Otomobiller de yaşlanıyor, yani eskiyorlardı. Değerleri düşüyordu. Muhasebeciler, ellerinde kalem, amortisman hesabı dedikleri bir hesapla acımadan değerlerini düşürüyorlardı. Yeni modeller çıkıyor, pabuçları dama atılıyordu. Olsun, o bunlara aldırmıyor, kocaman gövdesiyle şişinip geziniyordu. Piyasaya hakim olmaya başlayan, o cimri Avrupalıların ürettiği kıtıpiyos, küçük arabalar gibi değildi. Olamazdı da zaten. Gariban Avrupalılar çok sıkıntı çekmişlerdi. Daha yeni yeni bellerini doğrultuyorlardı. Pek tabii ki Amerikalıların zenginliği yoktu.

Ancak çok sonraları farketti, sahibinin “lıkır lıkır” benzin içtiği için ona kızdığını ve gözden düştüğünü. O kızgınlıkla Osman Bey, yeni model bir Avrupa arabası, bir Mercedes edindi, kendisine. Onu da bir galeriye satılmak üzere bıraktı. Çok kalmadı galeride. Uygun bir fiyatla satıldı. Bostancı-Taksim dolmuş hattında çalışan, doğma büyüme Erenköylü Serhat’ın sevgili arabasıydı artık. Ta ki yerini bir Ford minibüse bırakıp emekli olana kadar. Senelerce sabahları mahmur gözlerle okula giden öğrencileri, işe giden genç kızları, erkekleri, geceleri sarhoşları taşıdı. Onların tatlı muhabbetlerini dinledi, aşklarına şahit, sırlarına ortak oldu. Pırıltılı Bağdat Caddesinden, dünyanın en güzel manzarasına sahip Boğaziçi Köprüsünden, Bostancı’dan Taksim’e, Taksim’den Bostancı’ya gitti geldi. Serhat, ortaya ilave bir sıra koltuk koyup, daha fazla müşteri alabilmek uğruna gövdesini kestirip, ekleme yaptırıp boyunu uzatmıştı. Bununla da yetinmeyip daha az masraflı olsun diye zamanın modasına uyup LPG tüp taktırmıştı. Orasına burasına takıştırdığı “süslü” aksesuarlar da cabasıydı. Şekli şemali iyice değişmişti. 50’li yılların en fiyakalı arabasından geriye bir şey kalmamıştı. Serhat, arabasını çok seviyor, “ekmek teknem” diyordu, ama Cadillac’ın Serhat için aynı duyguları beslediği söylenemezdi. Hele Belediyenin de içinde bulunduğu bir komplo sonucunda, kendisi gibi akranı diğer Amerikan otomobilleri ile birlikte hattan çıkarılıp, yerini “sıfır” bir minibüse terkettirilip, haraç mezat bir hurdalığa satılınca kırgınlığı iyice artmıştı.

Yaşanan bunca ihtişamın arkasından kendisini bir hurdalıkta bulmuştu. Hurdalığın bulunduğu arsada yıllarca, yağmurun, karın altında yattı. Güzelim kaportası çürümeye başlamıştı. Kimsenin yanına uğradığı yoktu. Yalnızca arabacılık oynayan mahallenin çocukları ile dostluk edebiliyordu. Bu çocuklar yoksul ailelerin çocukları idi. Babaları onlara uzaktan kumandalı oyuncak arabalar alamıyordu. Çok zeki, sevimli yumurcaklardı. Direksiyonuna oturup oynuyorlardı. Hemen hepsinin düşü büyüdüklerinde şoför olabilmekti. Onların düşlerini paylaşabilmek hoşuna gidiyordu. Yaşlanmıştı. Hurdacının iki padişah, yedi cumhurbaşkanı görmüş anneannesi gibi o da 27 Mayıs Darbesi’nin arkasından iki askeri darbe ve bir “post modern” darbe yaşamıştı, bu Amerika karikatürü, ikinci vatanı ülkede. Bütün yaşananlara rağmen bu ülkenin insanlarını çok sevmişti. Onların sevinçlerine, üzüntülerine ortak olmuştu.

Tam ümitsizliğe kapılmışken eski, hurda arabaları adam edip, allayıp pullayıp antika meraklılarına Dolapdere’nin aşağısındaki galerisinde satan Kasımpaşalı Recep tarafından farkedildi. Recep, hurdalıktan aldığı Cadillac’ı bu işlerin erbabı kaportacı-boyacı arkadaşının ellerine teslim etti. Bir ay içinde eskisi kadar olmasa bile gıcır gıcır olmuştu. Galerinin en görünür yerine konuldu. Oradaki en fiyakalı araba gene oydu. O gelmeden önce galerinin gözdesi olan 56 Chevrolet kıskançlıktan çatlıyordu. Yoldan geçenlerin hemen dikkatini çekiyordu. Eski araba meraklıları sorup duruyorlardı, ama hiç kimse istenilen parayı verip almaya cesaret edemiyordu.

Sonbaharın son güneşli havalarından biriydi. Kasımpaşa Bahriye Caddesi yönünden Çevreyoluna doğru giden kıpkırmızı renkli, yeni model Alfa Romeo otomobil, ani bir frenle Galerinin önünde durdu. Allahtan ABS’si vardı. İçinden inen sürücüsü heyecanla ona doğru geldi. Sonra önde oturan yaşlı kadına seslendi:

“Anne bak! 57 Model bir Cadillac.”

Annesi onaylar gibi başını salladı.:

“Ya, evet! Aynı rahmetli babanın otomobili.”

“Ne kadar güzel değil mi?”

Tanımıştı bu genç adamı. Tesadüfe bakın, Orhan’dı bu. Mebus Bey’in küçük oğlu. Yıllar geçmiş, koca adam olmuştu. Küçükken bir gün, şoför tuvalete gittiğinde, fırsattan istifade direksiyona oturmuş, vitesi boşa alıp, kontak anahtarını çevirmişti. Allahtan ayakları gaza yetişmiyordu. Yoksa büyük bir kazaya yol açabilirdi. Bir ağaca çarpıp, ufak bir hasarla atlatmıştı. “Rahmetli babam” demişti. Demek ölmüştü, adamcağız.

Orhan, otomobili uzun uzun inceledi. Küçüklüğünün arabasının izlerini aradı. Zoraki akşam gezmelerinden dönüşte arka koltuğunda uyuduğu otomobili özlemişti. Çocukluk anıları canlandı, gözünde. Yaşlanınca insanların boyu çeker, küçülürlerdi. Cadillac’ınsa dolmuşçu Serhat’ın marifetiyle gövdesine ekleme yapılmış, boyu uzamıştı. Arka bagajında ise bir LPG tüpü vardı.
Galerici Recep, yanlarına geldi. Alıcı olduklarını anlamıştı. Orhan fiyatını sordu. Annesi de Alfa Romeo’dan inip gelmişti.

“Alalım mı anne?”

“Sen bilirsin.”

Orhan, kararını çoktan vermişti. Cebinden çek defterini çıkarıp vadeli bir çek yazdı.

“Bizim çocukları gönderir aldırırım. Muamelelerini yaparız,” dedi.

Bunca maceradan sonra, bir peri masalındaki gibi kader onu ilk sahipleri ile yeniden bir araya getirmişti. Mebus Bey ölmüş, karısı yaşlanmıştı. Orhan, büyümüş, akademik kariyer yapmış, profesör olmuştu. Bir vakıf üniversitesinde çalışıyordu. Evlenmiş, bir kızı olmuştu. Cadillac da yaşlanmıştı, ama üçüncü nesle yetişmişti. Tıpkı bu ülkenin tarihi gibi, çalkantılı, inişli çıkışlı bir hayatı olmuştu. Gene de çok mutluydu. Hurdalığa kadar düşmüş, ordan kurtulup yenilenmiş, ilk sahiplerinin yanında eski itibarına tekrar kavuşmuştu.


*Bu öykü ilk kez Ocak-Şubat 2003’te sanal dergi Dergi@Net’te, ayrıca Notos Edebiyat Dergisi’nin 25. Sayısında (Aralık-Ocak 2011) yayımlanmıştır.
2014 yılında ise Kanguru Yayınları tarafından yayımlanan “Yitik zamanlar dükkanı” isimli öykü kitabında yer almıştır.

28 December 2019

Yitik Zamanlar Dükkanı ( Kısa öykü ) / M. Hakkı Yazıcı




Yitik Zamanlar Dükkanı
                                                
                                                                              
                                                
                                                                              
Ben de sokakta uzun bir kuyruk gördüğümde merak edip soranlardanım. Caddenin karmaşasından, kalabalığından eser olmayan tenha bir sokakta oluşmuş uzun kuyruğu görünce durdum. Sıranın başında içeride ne satıldığı belli olmayan, camları kirli eski bir dükkan vardı. Dükkanın vitrininde ne açıklayıcı bir yazı, ne de sergilenen bir ürün vardı; tabelası da yoktu. Kuyruktakiler sırayla, teker teker içeri alınıyordu.

Sıranın en sonunda elindeki kitaplardan üniversiteli olduğu anlaşılan bir genç kız vardı. Yanaşıp sordum:

“Burası Yitik Zamanlar Dükkanı,” dedi.

Dediklerinden hiçbir şey anlamadım tabii.

“Yitirdiğiniz, boşa geçtiğini, harcandığını düşündüğünüz zamanlarınızı geri satın alıyorsunuz. Ben de bir arkadaşımdan duyup geldim,” diye açıkladı.

Biraz anlar gibi olmuştum: Hayatınızda beyhude geçtiğini, avarelik edip boşa geçirdiğinizi düşündüğünüz zamanlarınızı makul bir ücret karşılığında, yeniden ömrünüze eklenmek, daha iyi değerlendirilmek üzere geri satın alıyordunuz.

Aslında pek inandırıcı olmasa da merak edilebilecek bir konuydu. İvedilikle yapılacak bir işim de yoktu; bayilerin denetlenmesi için çıktığım seyahatte işim erken bitmiş, önceki gece İstanbul’a dönmüştüm. İşyerinde beni hala seyahatte biliyorlardı; işe gitmesem de olurdu.

Kuyruğa dahil oldum. Yavaş da ilerlese çok önemli değildi, bekleyebilirdim. Benim arkamdan sıraya girenler oldu.

Bekleşenler arasında koyu bir sohbet vardı. Herkesin derdi başka idi.

Erkeklerin çoğu askerlikte geçen yıllarını geri istiyordu.

68’li bir eski solcu Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra yaşadığı hayal kırıklığından söz ediyor; sosyalizm için mücadeleyle geçen gençlik yıllarını geri istiyordu. Sırada onun iki önünde bulunan, Sıkıyönetim Mahkemesinde beraatla sonuçlanan bir siyasi dava devamınca hapiste tutuklu olduğu süreye isyan eden başka birisi ona şiddetle karşı çıkıyor; yanıldığını, yenilenin sosyalizm değil, başka bir şey olduğunu söylüyordu. 

Orta yaşlı bir adam yirmi beş yaşında bir kıza aşık olduğunu, o ana kadar farkına varamadığı bir duyguyu tattığını anlatıyor; otuz senedir evli olduğu karısıyla geçirdiği yıllar için hayıflanıyordu: “O kadınla geçen yıllarımı geri istiyorum,”diyordu. Yanında getirdiği çantanın içi para doluydu; otuz yılı geri alabilmek için çok para gerekiyordu.

Bir kadınsa çaresi olmayan bir hastalık yüzünden birkaç aylık ömrü kalan sevgili kocacığı için zaman almaya gelmişti. Söylediğine göre çok parası yoktu; ama sağdan soldan ne bulabildiyse alıp gelmişti.

Öğrenci seçme sınavı sonucu metalurji mühendisliği okuyan; ancak alanında iş bulamadığı için bankacılık mesleğini seçen,  ekonomik kriz nedeniyle de işsiz kalan bir adam kuyruktakilerin en dertlilerinden biriydi.

Emekli bir hakim olan İrfan Bey,  avareliğin, vakit öldürmenin ağır cezalık bir suç olduğunu söylüyordu, ama çelişki içindeydi; ATM kartı olmasına rağmen maaşını çekmek için bankaların önünde kuyruğa giriyordu. Aslına bakılırsa vakit geçirecek başka bir işi de yoktu.

Beklerken sıra bana geldiğinde ne isteyeceğimi kurmaya başlamıştım. Düşünüp bir karara varmalıydım. Boşa geçmiş zamanlarım nelerdi?

Üniversiteye giremediğim yıl avare avare dolaşmıştım. İstanbul kazan, ben kepçe gezmiştim. İstanbul gez gez bitmiyordu. Aşık olmuştum İstanbul’a, buna pişman olmak doğru değildi.

Üniversitede iken Sedef isimli bir kıza aşık olmuştum; tam bir sene peşinden koşmuş; ayılıp, bayılıp yemekten içmekten kesilmiştim. Sonunda kızı tavlamış, uzun süreli bir aşk yaşamış; sonra anlaşamayıp dostça ayrılmıştık; zaten aşk da bitmişti. Bu aşkın peşinde koştuğum yılları mı geri isteseydim? Yok, yok olmazdı, bu yıllara boşa geçmiş diyemezdim; sonu ayrılıkla bitmiş olsa da çok güzel duygular yaşamıştım.

Peki ya kahvede pinekleyip, tavla, kağıt oynadığım saatleri mi geri isteseydim? 

Bir türlü karar veremiyordum. Gözden çıkarıp sil baştan yapabileceğim yaşanmışlıklarım ne olabilirdi?

Bir ahşap masanın arkasında oturmuş kayıt alan şişman, gözlüklü görevli “Buyrun beyefendi!” diye uyarmasa sıranın bana geldiğini fark edemeyecektim. Uzun süre yüzüne tereddütle baktım. Gergin ve sabırsız bir ifadeyle:

“Lütfen biraz acele edin, kuyruktaki diğer insanların vaktinden çalıyorsunuz,”dedi.

Kararsız kaldığımı ve geriye almak istediğim bir zamanımın olmadığını, vazgeçtiğimi söyledim. Hiçbir yaşanmışlığıma kıyamıyordum, birden hayatımın her dakikası kıymete binmişti.

Görevli:
“Emin misiniz? Biraz daha düşünün,” dedi.

“Yok, yok yeterince düşündüm; ben vazgeçtim,”dedim.

“O zaman,” dedi adam “En azından kuyrukta boşa geçirdiğiniz zamanı size geri satalım.”

“İyi fikir,”dedim. “En azından o olabilir.”

Sabahtan beri Yitik Zamanlar Dükkanı’nın önünde kuyrukta bekleyerek harcadığım zamanı uygun bir fiyata alarak mutlu bir şekilde dükkandan çıktım.










22 December 2019

Garip, kısa, duygusal bir aşk hikayesi ( Öykü ) / M. Hakkı Yazıcı



Garip, kısa, duygusal bir aşk hikayesi

Adam, lokantaya girdi, kapının önünde durakladı. Boş bir yer var mı diye bakınırken, garson kızla göz göze geldiler. Kız, hızla içerideki masalara göz attı. Öğle saatleriydi ve bütün masalar doluydu. Ona bir yer bulamamanın üzüntüsüyle, özür diler gibi yüzüne baktı. O da uzaktan “sağlık olsun” der gibilerden boynunu büktü.
Kızın ve onları izleyen kasadaki adamın gülmesinden yüzündeki ifadenin çok komik olduğunu anladı. O da merak etmişti suratını nasıl bir şekle sokup da onları güldürdüğünü. Keşke hemen oracıkta bir ayna olsaydı da baksaydı, kızı bu kadar güldürdüğünü anlayabilseydi.
Ya kızın yüzü? Ne güzel, masum bir yüzdü bu! Ya o gözler? Buğulu, yeşil gözler…
Birkaç dakika içinde bir yer boşalır, otururum umuduyla beklemeye karar verdi.
Garson kız, bir mutfağa, bir masalara tatlı bir telaş içinde koşuşturup duruyordu. Elinde tabaklarla geçerken, arada göz göze geliyorlardı; “Size de bir yer bulamadık,” mahcubiyetiyle gülümsüyordu.
Beş on dakika daha geçti. Hala yerinden kıpırdayan yoktu.
Kasadaki, büyük bir ihtimalle de lokantanın sahibi olan yaşlı adam, ayakta bekleyenlerin olduğunu gördükleri halde yemeğini yiyip, bitirip hala hesabını ödeyip kalkmayanlara ifrit olurdu. O da sabırsızlıkla bir masa boşalacak mı diye bakınıyordu.
Adam, hala kapının ağzında dikiliyordu. Başka bir lokantaya gitse daha iyiydi belki. Ancak gidemiyordu, sanki gizli bir güç onun gitmesini engelliyordu.
Garson kızın sorumlu olduğu birkaç masada oturanların bazıları yemeklerini bitirmiş, çene çalıyorlardı. Bazıları da telefonlarıyla oynuyorlardı. Ya gelen bir mesajı okuyor, ya da bir mesaj yazıyorlardı.
Kız, “Hadi artık, yediniz, içtiniz; zıkkımlandınız, daha ne oturuyorsunuz gitsenize!” der gibi masalara baktı.
Sonra yine ona bakıp, boynunu büktü. O güzel, uzun boynunu.
Sonra kızın gözleri bir masaya sabitlendi. Uzak köşelerden birinde bir masada oturan adam kalkmış paltosunu giyiyordu.
Kızın gözleri sevinçle parladı. Onu oturtabileceği bir masa vardı artık. Gözleriyle o masayı gösterip, oraya oturabilirsiniz işareti yaptı. O güzel yeşil gözleriyle.
Aslında kızın sorumlu olduğu bölümde değildi bu masa, olsun ama yine de oturabileceği bir yer boşalmıştı.
Garson kız, o bölümden sorumlu başka bir arkadaşına seslendi:
“Gülseren abla, beyefendiye yardımcı olur musun?”
Ne güzel, yumuşak bir sesti o.
Gülseren abla diye seslendiği kadın garson geldi; önce masayı temizleyip, sildi; sonra menüyü getirdi.
Aslında her şey çok yavaş oluyordu. Ama o hiç şikayetçi değildi; uzun oturmaya kendisini çoktan hazırlamıştı.
Yemekleri geldi. Acele etmeden yemeye başladı.
Lokantadaki o zamana kadar dolu olan masalar boşaldı.
Yarım saat sonra lokanta neredeyse boşalmıştı.
Garson kız, yorgunluktan mutfağa yakın masalardan birinin sandalyesine çöktü. O güzel yüzü, koşturmaktan al al olmuştu.
Yemeğini bitirmişti, işi olmasına rağmen daha fazla oturmaya razıydı; ama garip kaçacağını düşünüp hesabı ödeyip kalktı.
Kapıdan çıkarken garson kızdan tarafa dönüp, “teşekkür ve iyi günler” niyetine başını eğip, selamlayıp gülümsedi.
Kız da gülümsedi. Gözlerinin içi de gülüyordu. O güzel yeşil gözlerinin…
Biraz daha yakın, birbirlerini duyacak mesafede olsaydılar “Kusura bakmayın, sizi beklettik; ama umarım yemekleri beğenmiş, bizi affetmişsinizdir,” der miydi?
Yediklerinden hoşnuttu. Lokantadan da öyle…
Garsonların nerdeyse tamamının kadın olması ilginç gelmişti.
Eskiden böyle şeyler yoktu. Zaman geçtikçe bazı şeyler de değişiyordu. Kadınlar toplumun içinde daha çok yer alıyorlardı. Mesela işte bu, kadın garson çalıştıran lokanta…
Evet, temiz ve nezih bir yerdi. Herkes efendice yemeğini yiyip gidiyordu. Ne güzel diye düşündü. Böyle de olabiliyordu demek.

***
Ertesi günü yine aynı lokantaya gitti.
Civarda belki buna benzer onlarca lokanta vardı, ama ayakları onu bu lokantaya sürükledi. Ayakları mı, yoksa yüreği mi? O da ayrı konu…
Bu defa biraz daha geç gitti. Artık biliyordu, lokantanın dolu olduğu saatleri.
Gerçekten de lokanta bir önceki gün olduğu kadar dolu değildi. Yine boş olan önceki gün oturduğu masaya yönelip oturdu.
Evet, böyle bir alışkanlığı vardı; okuldayken de sınıfta ilk oturduğu yeri benimser, sene sonuna kadar, öğretmen değiştirmezse aynı yerde otururdu.
Ama bu defaki öyle değildi. Sanki garson kızın sorumlu olduğu yerlerden birine oturursa onu rahatsız edecekmiş gibi bir hisse kapılmıştı. Yanlış anlaşılmaktan korkuyordu.
Bu mahcubiyetinden çok çekmişti, ama onun huyu da böyleydi işte.
Kız, uzaktan onu görünce tanıdı, gülümseyerek selamladı. Dudaklarını, o güzel dudaklarını büzüp; gözleriyle, o güzel, buğulu, yeşil gözleriyle “Niye bu tarafta bir yere oturmadınız?” der gibi sitemle baktı.
Yanında bu defa gazete getirmişti. Okuyacağından falan değil, garson kıza bakarken bakışlarının yakalanmasından korktuğu için.
Yemeğini bekler, gazetenin her sayfasını çevirirken kaçamak bakışlarla kızı izliyordu. Onun o elinde tabaklarla, telaşlı koşuşturması hoşuna gidiyordu.
Diğer garson kadın, Gülseren abla da, hoş bir kadındı. Kibar ve mesafeli garson tavırlarıyla hizmet ediyordu. Onunla da aşina olmuşlardı. Ve hatta siparişi alırken, yemekleri getirirken, hesabı öderken bir iki laf konuşup, kısa sohbetler ediyorlardı.
Onunla konuşurken bile gözlerinin kenarıyla diğer garson kızı kaçamak bakışlarla izliyordu.
***
Hep farklı lokantalara gitme, farklı lezzetler arama merakına rağmen, ertesi gün ve daha sonraki günlerde de hep aynı lokantaya gitti.
Kaç gün olmuş, garson kızın daha ismini bile öğrenememişti. Bildiği sadece artık rüyalarına bile giren güzel yeşil gözleriydi.
Belki de aşk böyle bir şeydi işte. En son yaşadığın aşkın üstünden seneler geçmiş olmasına rağmen bu duygu, çoktandır görmediğin, çok özlediğin eski bir arkadaşın gibi; işte, sokakta, yolda, çarşıda, bir yerlerde aniden insanın karşısına çıkabiliyordu.
Rastlaştığın eski arkadaşına sarılıyorsun, mutluluktan deli gibi oluyorsun; hal hatır sorup ayaküstü muhabbet ediyorsun; sonra daha sık görüşebilmek dileğiyle ayrılıyorsun. Herkes kendi hayatına geri dönüyor. Kim bilir bir daha ne zaman görebileceksin eski arkadaşını? Belki de bir daha hiç… Belki de yine hiç ummadığın bir zamanda karşılaşacaksın, yeniden mutlu olacaksın.
Sonra… İş, güç, gözü kör olasıca hayat mücadelesi!
Kısa süreli görevi bitince dönmüştü.
Halbuki günlerce, her öğle yemeğinde gittiği lokantadakiler alışmışlardı ona.
Bir daha da yolu o lokantaya hiç düşmedi.
Çok vefasız olduğu hissine kapılarak, keşke son kez gittiğimde bir “allahaısmarladık” diyebilseydim diye düşündü.

***
O ismini bile öğrenemediği garson kızın adı Zeliha’ydı. İstanbul’un maddi cazibesine kapılıp gelen taşralı yoksul ailelerden birinin kızıydı.
Ekmek parası işte… Konfeksiyonda çalışmış, ustabaşı askıntı olmuş; yüz vermeyince atılmış, işsiz kalmıştı. Temizlikçilik yapmıştı, ev sahibesinin erkek kardeşi yalnız kaldıkları bir zamanda tecavüze yeltenmişti; elinden kurtulup, zor kaçmıştı.
Şimdi de bu lokantada çalışıyordu.
Bir akşam can yoldaşı bildiği bir arkadaşına dertlenip, şöyle anlatmıştı:
“Tuhaf bir adamdı. Bir gün sıradan bir müşteri gibi girdi lokantaya. Sonra her gün geldi, ama hiç oturup uzun uzun konuşmak fırsatımız olmadı. Hatta benim servis verdiğim masalardan birine de hiç oturmadı. Denk düşmedi belki. Sıradan bir müşteriydi, ama sanki aramızda özlem duyduğumuz bir şey vardı. Veya ben öyle zannettim.
Bir gün gelmedi, merak ettim. Belki bir başka lokantaya gitmiştir, diye düşündüm. Bizim yemekleri mi beğenmemişti acaba?
Bir sonraki gün yine gelmedi. Yoksa hasta mı olmuştu?
O günden sonra hiç gelmedi.
Hiç konuşmamıştık, ama iyi bir adam olduğunu anlamıştım.”

30 Ocak 2018

21 December 2019

Camın kenarında oturan yalnız kadın ( Öykü ) / M. Hakkı Yazıcı



Camın kenarında oturan yalnız kadın

Upuzun bir bayram…
Hafta sonu ile de birleştirilince uzunca bir tatil çıkmıştı ortaya.

Gezip tozmak, dinlenmek için aslında az bulunur bir fırsat değil mi? Aman ne güzel diyeceksiniz, ama benim için öyle değil işte.
“Yoksa sen de bana her gün bayram diyenlerden misin?” diye soracaksınız belki. O da değil.
Bayram!.. Kimin bayramı, neyin bayramı, bir de ona bakmak lazım.
Böyle zamanlarda önceden plan yapamamışsan, yalnızsan, herkes bir yerlere gitmişse, hava dışarı gezip tozamayacak kadar soğuksa, sinemalarda iyi film yoksa bayram, sana zehir zıkkım olur.
Oturup kitap okusam bari diyebilecek kadar bile keyfim yoktu.
Ahmet’i arasam, karısıyla alışverişe çıkmıştır; Mehmet’i arasam kayınvalidesine yemeğe davetlidirler.
Yapılabilecek en son şeyi yaptım, plansız programsız kendimi sokağa attım.
Bu sene havalar biraz tuhaftı. Hani “mevsim normallerinin üstünde” derler ya, öyle günler yaşamıştık. Ama işte şimdi gerçek hayat başlamış, “mevsim normalleri”ne dönülmüştü.
Biraz yürüdüm. Ancak daha fazla yürüme isteğimi sonlandıracak, içime işleyen sert bir rüzgar vardı.
Otobüs durağı yakınlardaydı, gelen ilk otobüse, nereye gittiğine bile bakmadan bindim.
Bilirsiniz bayramlarda bazen belediyeler otobüslerini ücretsiz yaparlar. Otobüs tıklım tıklım doluydu. Bir yerlerden bir yerlere, çoğunlukla akraba ziyaretine giden çoluk çocuklu insan kalabalığı... Zırıl zırıl ağlayan mutsuz çocuklar…
Oturacak yer bulamamıştım. İçeride dışarıya tezat bunaltan, sıcak, her türlü insan kokusunun birbirine karıştığı boğucu, pis bir hava vardı.
Otobüs yolculuğuna ancak üç durak dayanabildim. İndim.
Dışarıda hava yine serin ve rüzgarlıydı.
Dışarı çıktığıma pişman olmuştum. Eve dönsem?
Eve de dönmek istemiyordum.
Birden yolun kenarında bir kafeyi fark ettim. İçeri girmeye karar verdim. Muhtemelen içerisi sıcaktı, en azından bir fincan çay içer çıkardım. Bu arada ne yapacağıma daha sıcak bir ortamda karar verirdim.
İçerisi gerçekten sıcaktı, birden güzel bir ortama girmiş olmanın mutluluğunu hissettim.
Etrafı, herkesi görebileceğim, gerilerde uygun boş bir masa seçtim. Sıcak çayım da gelince keyfim biraz yerine geldi.
Kendime gelince etrafa bakmaya başladım. İçerisi dolu sayılırdı, ancak sessizdi. Herkes dışarıdaki ayazdan kaçıp, kendisini içeri atmıştı sanki. Konuşanlar etrafı rahatsız etmemek için alçak sesle konuşuyorlardı.
Cama yakın masalardan birinde bir genç kadın oturuyordu. Yalnızdı…
Camın yanında oturuyor olmasına rağmen dışarıya bakmıyordu. Etrafına da… Gözü masada, düşünceli… Elinde bir cep telefonu vardı.  Telefonu bazen masaya koyuyordu. Gözü telefonda; sanki birisinin aramasını, ya da bir mesaj bekliyordu. Belki de birazdan kapı açılacak beklediği biri gelecek, kocası, sevgilisi, arkadaşı veya annesi…Her kimse?..
Arada yine telefonu avucunun içine alıp döndürüyor, sonra yeniden masanın üzerine bırakıyordu.
Kadının bakışlarımı yakalanmasından da ürkerek gizliden, daha dikkatlice izlemeye başladım.
Merakım artmaya başlamıştı. Kendime bir eğlence yaratmıştım.
Güzel bir kadındı…
Hüzünlü, duru güzellikler beni hep çeker. Bilmem, belki herkes için cezbedicidir.
Birden kadının başkalarının da dikkatini çektiğini fark ettim.
Yalnız, hüzünlü, belki sorunlarını paylaşıp, dertleşeceği birilerine ihtiyacı olan, güzel, genç bir kadın...
Belki evinde hasta bir yakını vardı, belki kocasından veya sevgilisinden ayrılmıştı, ya da işiyle ilgili sorunları vardı; ancak özet olarak mutsuz görünüyordu.
Cesaretim olsa gidip, masasına otururdum. Ama ya terslerse? Ya o sırada beklediği birisi gelirse, mesela kocası veya sevgilisi?  
Adam bana ana avrat küfür edecek olsa itiraz edemezdim.
En iyisi rahatsız etmeden uzaktan izlemekti. Böylesi belki daha gizemli ve hoştu.
Birden arkalardan gelen orta yaşlıca bir adamın masaların arasından süzülüp kadının yanındaki boş sandalyeye oturduğunu fark ettim.
Kadının beklediği kişi o olabilir miydi?
Hayır, olamazdı; zira bu adamı arka masalardan birinde başkalarıyla otururken görmüştüm. Olsaydı daha önce gelir yanına otururdu. Peki, tanıdığı birisi miydi? O da değildi galiba; öyle eskiden tanışıyormuş havaları yoktu.
Adam kendini tanıtır gibi elini uzattı, tokalaştılar.
Adam konuşuyor; duyamıyorum, ama sanırım bir şeyler soruyordu. Kadın konuşmuyor, hala önüne bakıp, elindeki telefonu çevirip duruyordu. Adam teselli edercesine elini kadının omuzuna koydu. Kadın tepki göstermedi. Sonra o da elini koluyla işaretler yaparak bir şeyler anlattı.
Peki, ama bu adam niye kadının masasına oturmuştu? Adam, muhtemelen kadının yalnızlığından, mutsuzluğundan yararlanmak niyetinde olan, zayıf halini fırsat bilip onu ağına düşürmek isteyen kart bir zampara olabilirdi.
Bir ara ayağa fırlayıp yanlarına gidip adama haddini bildirmek geldi içimden. Böylelerine birilerinin dersini vermesi gerekiyordu.
Ama durumu bilmiyordum. Ya öyle değilse? İşin içinde rezil olmak da vardı.
Aman sen de, işin mi yok diye düşünüp, vazgeçtim.
Adam daha sonra kadının yanından kalkıp, arka masalardaki yerine döndü. Biraz da orada oturduktan sonra arkadaşlarıyla birlikte kalkıp, paltolarını giyip dışarı çıktılar.
Kadın ise masasında hala elindeki cep telefonunu çevirerek oturuyordu.
O ara masasına yine meraklı bir başka adam oturmuştu.
Artık benim de kalkma zamanım gelmişti. Dışarıda hava hemencecik kararmıştı.
Şeb-i Yelda gününe, yani yılın en uzun gecesine kavuşuyorduk; artık İstanbul’a kış geliyordu…
Gecikmek, eve zahmetli gidiş demekti. Dışarı çıktım. Evde yalnız geçecek bir gece daha beni bekliyordu.
İki adım önümde kadının masasına ilk oturan adam arkadaşlarıyla birlikte yürüyordu.
Arkadaşları ona gülüp, dalga geçiyorlardı:
“Birader bize inanmadın ki… Hep aynı numara… Önce birilerinin merakını celp edip, masasına oturanlara anlatmaya başlıyor. Yok, efendim, nişanlısı uzak yol gemilerinde çalışıyormuş da pahalı markaların parfümlerini getirmiş de, çok ucuza satıyormuş, almak ister miymişiz, falan…”
Öbürü lafa karıştı:
“Güzel pazarlama taktiği. Ne var bunda? Kadının kafe sahibinin bir yakını olduğunu söylüyorlar tanıyanlar. Orayı mekan seçmiş.”
Otobüse binmek için durağın olduğu karşı kaldırıma geçtim. Hava iyice kararmış ve soğumuştu.
Yürürken dilimde dizeler:
"Şeb-i yeldayı müneccimle muvakkit ne bilir
mubtela-yı gama sor kim geceler kaç saat.."

Öyle ya en uzun gecenin hangisi olduğunu ne müneccim, ne de takvim yapanlar bilir. Gecelerin kaç saat olduğunu gam tutkunlarına sormak gerekir. 

21 Aralık 2014, Moskova