07 November 2016

Rus Devrimi de Gogol’un “Palto”sundan mı çıktı?


Rus Devrimi de Gogol’un “Palto”sundan mı çıktı?


M. Hakkı Yazıcı




Dostoyevskiy’nin, kendisi de dahil, dönemin klasik yazarları ve devamı için “Hepimiz Gogol’un ‘Palto’sundan çıktık” dediği bilinir.

Öyledir de gerçekten! Gogol, çağdaş Rus öykücülüğünde önemli bir kilometre taşıdır.

Bu metaforik ifadeyi daha ileri götürüp, Rus Devrimi de Gogol’un ‘Palto’sundan çıkmıştır dersek biraz fazla mı abartmış oluruz?

Kuşkusuz Rus Devrimcileri, Bolşevikler, gökten zembille inmediler.

1917 Bolşevik Devrimi gerçekleşmeden önce Rusya coğrafyasında 18. ve 19. yüzyılların birikimine sahip çok büyük bir edebiyat vardı. Uçsuz bucaksız ovalarda, bozkırlarda, karla buzla kaplı düzlüklerde yaşayan Ruslar yaşadıkları ortamdan etkilenmişler, kendi kültürlerini yaratmışlardı. Bu toplumsal kültürün parçası olarak Puşkin, Turgenyev, Herzen, Tolstoy, Çehov, Dostoyevski, Lermontov gibi edebiyat alanında çağlarına damga vuran büyük yazarlar yetişti.

Devrimciler, devrime destek veren kitleler, kendi yaşamlarından, içinde yaşadıkları toplumdan ve kuşkusuz hayatın sanatsal ifadesini eserlerinde yeniden yaratan dönemin sanatçılarından; şairlerinden, yazarlarından etkilenmişlerdir.

Kısacası edebiyatın devrimlere, devrimlerin de edebiyata etkisi olmuştur.

Daha sonra ürün veren bütün kültür insanları bu toplumsal birikimin etkisi altında kalmışlar, devraldıkları bu birikimi kendi birikimlerine katmışlardır.

Bu sanatta, edebiyatta da, siyasal düşüncede de böyle olmuştur.

Siyasetten örnek verirsek Korkut Boratav Hocamız bir yazısında şöyle diyor:

“Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren Bolşevikler hayatlarını sınıfsız, âdil, eşitlikçi bir ütopyayı gerçekleştirme mücadelesine adayan insanlardan oluşan uzun geleneğin temsilcileriydiler.
Bolşevikler eski yoldaşlarıyla, sosyalizmin revizyonist kanadıyla, Menşeviklerle yolları ayrılarak, mücadele ve kavga ederek devrimi gerçekleştirdiler; yeni toplumu oluşturmanın ilk adımlarını atarken, taktik ve strateji tartışmalarını katı, insafsız üsluplarla sürdürdüler. 

Bütün bunlara rağmen, Lenin ve arkadaşları, sözünü ettiğim o uzun geleneğin bir halkası olduklarını hiç unutmadılar.”

Lenin’e göre Marksizm kendi siyasal ve toplumsal kuramını geliş­tirirken, burjuva düşünce ve kültürünün bilimsel olarak ilerici yanlarını içine almıştı. Proleter kültür insanlığın kapitalist, toprak sahibi ve bürokratik toplumların boyunduruğu altında biriktirdiği bilgi bütününün mantıksal devamı olmak durumundaydı.

Keza burjuva kültürü de iktidarın ani ve devrimci bir dönüşümünün sonucu değil, yüzyılların ürünüydü.

Rus edebiyatı, isyanlarla eş zamanlı gelişti.

Lenin, “Tolstoy, Rusya’nın aynasıdır,” demiştir.

Bolşevikler, Rus klasiklerinin şaheserlerinin tamamını büyük bir dikkatle ve zevk alarak okumuşlardır.

Ancak onları eleştirmekten de geri durmamışlardır.

Sadece mevcut edebiyatla yetinmek doğru olmazdı. Yeni yaşamın, yeni edebiyatının olması gerekiyordu. Devrim, daha çok gençtir o zamanlar; yeniliklere gebedir ve sosyalizmin toplumda sağlam kökler oluşturabilmesi için bir “proleter edebiyatı”na ihtiyaç vardır.

Sanat ve edebiyat, devrim arifesinde devrimci düşüncenin fikir ve duygu anlamında olgunlaşmasına katkı sağlayan bir işlev görür. Devrimcilerin kişilikleri bu düşünce ve duygularla olgunlaşırlar. Devrim süreci de kendi edebiyatını yaratır; sadece düzen değiştirilmekle kalınmaz, edebiyatta da devrim yapılır, yeni insan, yeni edebiyat ortaya çıkar.

***
Bizde de böyle olmuştur.

İlk ciddi, kuramsal okumalarını yapmadan önce devrimciler, devrimci edebiyatla tanışmışlardır. Genç zihinlerde devrimci düşüncelere ilk sempati genellikle bu ürünlerle oluşmuştur.

Adettendir; sorguda genellikle polis devrimcilere şöyle sorar:

“Hangi kitapları okudun? En çok hangi yazarları seversin?”

Bu beylik bir sorudur. Öyle ya senin bu yoldan çıkmışlığının bir sebebi vardır.

Ya yakın bir arkadaşından, okuldaki öğretmeninden, bir aile dostundan ya da okuduğun kitaplardan, yazarlarından etkilenmişsindir.

Durumu anlarsın, sevdiklerini koruma çabasına girersin. Ne de olsa işkencede ser verip, sır vermeyen devrimcilerin efsaneleriyle büyümüşsündür.

Ölmüş yazarların, yabancı yazarların ismini versen zararı yok. Zararı yok, zira onları da yakalayıp getirecek halleri yok.

Ama yaşayan bir Türk yazarının adını verirsen, “Ben o yazarın kitaplarından çok etkilendim, haksızlığa, zorbalığa karşı isyana katıldım,” dersen. Adamcağızı da yaka paça yakalarlar.

Polis, elde ettiği cevaplardan yeni listeler yapar, sıkıyönetim komutanlıklarının yasaklarına dahil olur; o yazarların kitapları toplanır, yazarlar da derdest edilir. Aramalarda bu kitapları evlerinde bulunduranlar yakalanır.

Hoş senin demene gerek yoktur, zira o yazar zaten mimlidir;  her olayda kendisini içeride bulur. Bu Türk aydınının kaderidir.

Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Rıfat Ilgaz, Vedat Türkali ve daha pek çoğunun kaderi…

Bu hep böyle olmuştur. 12 Mart, 12 Eylül karanlık dönemlerinde; öncesinde, sonrasında,  her zaman…

***
Dedik ya Rus Devriminin öncesi ve sonrası var.

Önümüzdeki sene Devrim’in 100. Yılı kutlanacak. Çok yazılıp, konuşulacak, tartışılacak.

Lenin’in eşi Nadejda Kurpskaya anılarında şöyle anlatıyor:

“Sibirya'ya giderken yanımda Puşkin'in, Lermontof'un, Nekrasof'un eserlerini de götürmüştüm. Vladimir İlyiç bunları başucuna, Hegel'in yanına yerleştirdi; bu kitapları akşamları tekrar tekrar okuyordu. Özellikle Puşkin'den çok hoşlanıyordu. Ancak önemsediği yalnızca biçim değildi.”

Evet, Lenin, edebiyat ürünlerinin içeriğiyle kuşkusuz ilgiliydi, ancak onların gerçek birer sanat eseri olmaları da önemliydi.

Mesela, Çernişevskiy’i çok sever ve beğenirdi.-Ki onun Türkçeye “Nasıl Yapmalı?” ismiyle yayımlanan kitabından çok esinlenip, etkilenip kendi yazdığı en önemli kitaplarından birine “Ne Yapmalı?” ismini vermişti. Çernişevskiy’i çok beğenirdi, ama yazdıklarını edebi bulmazdı.

Kurpskaya, şöyle anlatıyor:

“Çernişevskiy'nin ‘Nasıl Yapmalı?’ adlı romanını, saf ve basit anlatımına ve hiç de büyük bir edebi değeri olmamasına karşın seviyordu. Bu romanı okuyuşundaki dikkate ve en ince ayrıntıları bile kaçırmayışındaki özene şaştım. Zaten Çernişevskiy'nin her şeyini severdi ve Sibirya'daki albümünde yazarın iki fotoğrafı vardı.”

Lenin, sıkı bir edebiyat okuruydu; sadece Rus yazarlarının değil, diğer dünya yazarlarının da pek çok eserini okumuştu.

Arkadaşlarının, yoldaşlarının ve karısı Nadejda Krupskaya’nın tanıklıklarına göre Lenin doymak bilmez bir okuyucuydu.

Lenin’le Lunaçarski, 1906 yılında bir gece Liaçenko'nun evinde birlikte kalmışlardır. Lenin’i kütüphanenin bulunduğu odada yatırmışlar. Sabahleyin odadan sapsan bir yüzle, yorgun bir halde çıkmış. Korkmuşlar, endişelenmişlerdi; aniden hastalanmış mıydı yoksa? Neden sonra öyle endişe edilecek bir şey olmadığını, ancak sabaha kadar uyumadığını anlamışlar. 

Uykusuzluğunun nedenini sormuşlar; Lenin, şöyle cevap vermiş:

"Bütün gece uyumadım, bu kitapları okudum, çok ilginç! Sırayla aldım kütüphaneden ve kendimden geçtim.”

Lenin gibi dünya devrimcilerine kılavuz olmuş 46 ciltlik eser vermiş birinin kütüphaneler dolusu kitabı okumuş olması şaşılacak bir şey değil tabii ki. Bu engin birikimin kaynağı başta Marks ve Engels’inkiler olmak üzere, siyaset, felsefe, ekonomi, tarih alanındaki en önemli eserlerdi. Rus edebiyatının klasikleri de birikiminin önemli bir kaynağıydı.

Dedik ya Lenin, salt eserlerin devrimci içeriğinin yanı sıra sanatsal yanıyla da ilgiliydi. 

Krupskaya’nın bunu destekleyen bir başka anısı da şöyle:

“Güzel bir akşam İlyiç gençlerin ‘toplu olarak’ nasıl bir arada yaşadıklarını görmek istedi. Güzel sanatlar akademisinde öğrenci olan Varya Armand'ı ziyaret etmeye karar verdik. Yanılmıyorsam, 1921'de Kropotkin'in gömüldüğü gündü. Kıtlık yılı olduğu halde gençler yine de coşkunluklarını yitirmemişlerdi. Komünlerinde çıplak tahta üzerinde yatıyorlar, ekmek bulamıyorlardı. O akşam hizmet eden genç bir öğrenci ‘Bizim de bulgurumuz var’ dedi gülerek. Hemen bir bulgur çorbası pişirdiler; gerçi çorba tuzsuzdu ama güzeldi. İlyiç bütün bu genç insanlara, kendisini çevreleyen genç sanatçıların parıldayan yüzlerine bakıyor ve onların neşeleri yüzünde yansıyordu. Ona yaptıkları içten resimleri gösteriyorlar, anlamlarını açıklıyorlar ve onu soru yağmuruna tutuyorlardı. İlyiç ise gülüyor, sorularına kaçamak cevaplar veriyor, soruları soru sorarak karşılıyordu:

“Neler okuyorsunuz? Puşkin'i okuyor musunuz?”

İçlerinden biri:

“Hayır, diye bağırdı, burjuvanın biri o. Biz Mayakovski'yi okuyoruz.”

İlyiç gülümsedi.

“Bence Puşkin daha iyi,” dedi.

Bundan sonra İlyiç Mayakovski'ye daha yumuşak davrandı. Bu adı duyunca, her gün konuşulan dilde duygularını yansıtacak nitelikte sözcük bulamayıp, bu ifadeyi Mayakovski'nin oldukça güç anlaşılan şiirinde arayan, Sovyet iktidarı uğrunda her an ölmeye hazır yaşam ve sevinç dolu güzel sanatlar okulu öğrencilerini anımsıyordu.”


Kaynaklar:

- V.İ.Lenin-Sanat ve Edebiyat, Payel Yay. 2.Basım, 1978
- Roland Leroy, Lenin ve Edebiyat; Edebiyat ve sinemada yaşayan Lenin, Sel Yayınları, 2009
- B. Sadık Albayrak, Edebiyat ve Devrim, İleri Haber
- Andrzej Walicki - Rus Düşünce Tarihi- Aydınlanma'dan Marksizme, İletişim Yayınları


-Bu yazı, Evrensel Kültür Dergisi’nin Ekim 2016 sayısında yayımlandı.




22 March 2016

Bir Raftan Bir Sahaftan



Kadir Yüksel yazmış:



"Mehmet Hakkı Yazıcı’nın üçüncü öykü kitabı Yaşam Annemin Hatırladıklarıysa

Geniş bir zaman dilimine ve coğrafyaya, tarihsel arka yapıya oturtuyor öykülerini. Kitapla aynı adı taşıyan öyküde darbelerin içine yol alıyoruz. Darbelerin yıkıntılarıyla bellek yitimine uğrayan bir annenin trajik boyutlu öyküsünü okuyoruz. Bir başka öyküde mübadele günlerine götürüyor bizi yazar, bir başkasında 6-7 Eylül olaylarına. Yaşamın ağır yanlarını anlatıyor Mehmet Hakkı Yazıcı, acılardan, kayıplardan, ölümlerden, baskılardan söz ediyor ama aşksız, umutsuz bırakmıyor bizi, bütün sıkışmışlığımıza rağmen. Öykü dilindeki ironiden, gülümseten bakıştan mutlaka söz edilmeli. Akıcı, yalın bir anlatımı var öykülerin. Sahiciliği hiç zedelemiyor, kolay iletişim kuruyor okuyucusuyla."

23 December 2015

M. Hakkı Yazıcı / Baraka Dergisi söyleşisi-Ağustos 2015

M. Hakkı Yazıcı / Baraka Dergisi söyleşisi-Ağustos 2015

Seni hem bir edebiyatçı, hem edebiyatsever olarak tanıyoruz. Okur ve yazar olarak serüvenini bize özetler misin?

Sorunun edebiyatsever olmak kısmına itirazım yok, tamam; zaten bu serüvenin önemli bir kısmını birlikte yaşadık. Oluşturduğumuz ODTÜ Edebiyat Kulübü’nde çok keyif aldığım bir süreci yaşadık, benim gurbetçiliğim nedeniyle zorunlu olarak biraz uzak kalsam da bu keyfi yaşamaya devam ediyoruz. Bu oluşum on yılını tamamladı. Ne iyi yaptık, değil mi? Hem eski dostlarla bir araya geldik, hem yeni dostlar kazandık; en önemli edebiyat eserlerini birlikte okuduk, tartıştık; çok değerli konukları ağırladık. Benim okuma serüvenimde bunun çok değerli bir yeri var.

Ancak sorunun edebiyatçı olmak kısmına gelince bu, biraz fazla büyük iddia taşıyor. Onu zamana yaymak istiyorum.

Peki, o zaman biraz yazma serüveninin nasıl başladığından bahsetsen?

Ben çok küçük yaşlarda, mesela 6 yaşımda yazmaya başladım diye anlatmaya girsem…

Gerçekten mi?

Şaka… Bu biraz televizyonda söyleşi yapılan şarkıcıların cevapları gibi oldu. Şaka bir yana yazmak bir birikim olayı tabii ki… Okuma-Yazma diyoruz; öne “okuma”yı koyuyoruz. Okumaya başlamadan yazmayı beceremiyoruz. İyi yazmak için de çok okumak lazım. Herkesinki gibi benim yazma serüvenim de okuma serüvenimle başladı diyebilirim. Başlangıçta bunlar edebi şeyler değildi, tabii ki. Her küçük çocuğun yaptığı gibi resimli romanlar, hikayeler; bolca Tom Miks, Teksas, Red Kit, Karaoğlan okudum.

Altı yaşımda, biz, Ankara’da Emek Mahallesine taşındığımızda orası etrafta tek tük evlerin olduğu, daha ismi bile konulmayan bir yerdi. Kendisini birdenbire tek tük evlerin, göz alabildiğince boş arsaların olduğu, arkadaşlık edebileceği çok fazla çocuğun olmadığı bir mahallede bulan küçük bir çocuk ne yapar? Eline ne geçerse okur; okuma yazma öğrenmeden önce sadece resimlerine bakar, kendi düş evreninde onlara yeni hikayeler uydurur. Ben de öyle yaptım: Bulduğum ne varsa saatlerce baktım; hayaller kurdum; resimlerini, yazılarını taklit edip boş kağıtlara döktüm.

Arkadaşlarımın çoğu memur ailelerinin çocuklarıydı. Okuma yazmayı mahalledeki pek çok çocuk okula başlamadan önce öğrenmişti. Benimki öyle olmadı. Babam, okulda öğrenmenin daha doğru olacağını düşünmüştü. Bu yüzden de sınıftaki arkadaşlarımın çoğundan sonra yarışa katıldım. Bunun başlangıçta çok zorluğunu çektim. Neyse, zamanla arayı kapattım. Okuma yazmayı söktükten sonra babamın aldığı resimli hikaye kitaplarının hepsini okudum. Bunlar bittikten sonra çocuk romanları, öyküler, masallar okumaya başladım. Ortaokula başladığımda artık Yaşar Kemal, Orhan Kemal okuyordum. Böyle devam etti; liseye giderken klasiklerin, Nobel ödülü kazanmış yabancı yazarların eserlerinin pek çoğunu okumuştum. Sonrası malum, böyle devam etti işte… Kitaplara daldım, kitaplarda başka dünyalara girdim, önce aklımı kaybettim; ancak sonra oralarda yeni bir akıl buldum.

Senin uzun zamandır  yazmayla haşır neşir olduğunu biliyoruz. Yayımlanan bazı öykülerinle çok önceden müşerref olduk. Yazdıkların okuyucuyla neden bu denli geç buluştu?

Bu tam doğru değil. Öykülerimin, şiirlerimin ve yazılarımın bir kısmı dergilerde, sanal ortamdaki sanat ve kültür sitelerinde daha önce yayımlanmıştı. Biliyorsunuz önemli bazı siyasal-kültürel dergilerin kurucuları ve yayın kurulu üyeleri arasında yer aldım. Baraka Dergisi’nin yazı kurulunda da uzun süre çalıştım. 2.Gila Kohen Öykü Yarışmasında Teşvik Ödülü ile ödüllendirilen “Fanus”  ve “Tiyatrocu” isimli iki öyküm  “Renkler, Öyküler...” isimli seçki kitabında, 2002 yılında, “Dedem Dimitri” isimli öyküsüyse Mübadele Öyküleri seçki kitabında 2010 yılında yayımlandı.

Öykülerimin geç kitaplaştırılması dediğin gibi doğru. Yazdıklarımın okurla buluşması ise ne yazık ki henüz bitmemiş, acıklı bir başka öykü konusu. Mutlu sona ulaşmak için daha çok mücadele vermek gerekiyor.

Günümüzde kitapların dağıtım kanallarına girmesi, kitapçı raflarında yer alabilmesi her geçen gün daha da zorlaşıyor. Ancak az sayıda yazarın ve büyük yayınevlerinin kitaplarını kitapçılarda bulabiliyoruz. Kapitalizmin kötü adaleti bu konuda da geçerli…
Kendim için söylüyorsam namerdim, ancak edebiyat meraklısı biri olarak bilinenden çok değerli bir edebiyatımızın olduğunu iddia ediyorum. Genç ve değerli yazarlarımız var; ancak bu iyi edebiyat okurla buluşmak olanağını çok zor bulabiliyor.

Malum, öykü yazınının ülkemizde ticari bir cazibesi yok. Bir öykümdeki kahramanın ağzından söyleyeyim: “Öykü dünyasının insanları iyi insanlardır. Okurları, yazarları, yayıncıları… Çıkar ilişkisi yoktur aralarında… Zira öykü, çok okunmaz, satılmaz; ticari bir yanı yoktur. Öykünün ekonomisi yoktur”. Durum aynen böyle…

Bir yazar için kuşkusuz en kötü şey, okuruna ulaşamamaktır. Bu, bir futbol takımının seyircisiz oynaması gibi bir şeydir. Sevilmek, takdir ve teşvik edilmek, bütün yazarların besinidir. Yazarın okuruna kavuşması ve sevilmesi daha önce yazdıklarından daha iyilerini yazabilmesinin ön koşuludur.

Evet, maalesef öyle. Biraz dertli gibisin. Peki durum böyle olmasına rağmen niye yazmayı sürdürüyorsun?

Buna birçok yazar farklı cevaplar vermiştir. Örneğin “yazmasaydım çıldırırdım,” falan gibi. Ben kendime en çok Marquez’in gerekçesini yakın buluyorum.  “Dostlarım beni daha çok sevsin” diye cevap veriyor, Marquez. Gerçekten de bana göre yazmak insani bir ilişki için gerekli olan bir şey. Paylaşmak isteğimi hayata geçirdiğim bir alan.

Yazdıklarımın okura ulaşmasından ziyade, benim dostlarımla aramdaki hayat bağlarımı oluşturması tarafını daha çok önemsiyorum. Benim gibi gurbette, dostlarından uzakta, yılın sekiz ayında soğuk ve uzun kış gecelerinin yaşandığı Moskova’da olan birisi için bunun önemini anlarsınız herhalde.

Güzel bir gerekçe.

Bu gecikme olayıyla ilgili bir iki şey daha ekleyebilir miyim?

Tabii ki.

Biraz da kaçmaktan kovalamaya vakit bulamamak; edebiyatı ve yazmayı çok sevsem de arzuladığım kadar zaman ayıramamak ve zorunlu bir ihmalkarlık durumu hasıl oldu, haliyle.
Malum ben de ekmeğimi çalışarak kazanıyorum. Bundan şikayetçi falan değilim aslında. Keşke şu, kendimi zinde, verimli ve deneyimli bulduğum geçkin yaşımda da daha uzun süre çalışabilme olanağım olsa. Yaklaşık otuz yıllık bir çalışma yaşamım oldu. Öncesinden; on beş, on altı yaşlarımdan başlayarak süren onur duyduğum bir siyasi duruşum var. Çalışma yaşamım ve kültürel faaliyetlerimle ilgili çeşitli öz yaşam öykülerim oldu; ama ben, en çok hem bir 68’li, hem de bir 78’li olma halimi sevdim.

Anlıyorum. Basılmış kitaplarının isimlerini tarih sırasıyla anımsatır ve bunları bize kısaca tanıtır mısın?

2013 yılında “Koca Bir Sevdaydı Yaşadığımız” isimli siyasi-anı kitabım Dipnot Yayınevi tarafından basıldı. Kitapta önemli kısmını genç bir ODTÜ öğrencisi olarak yaşadığım siyasi maceramı anlattım. O dönemin ODTÜ tarihini merak edenler için derli toplu bir referans kitabı oldu aslında. Bu kitap çok ilgi gördü; yayımlandığı yıl yayınevinin en fazla satan kitabı oldu. Kitabın baskı adedinin neredeyse yarısı kadar eşten, dosttan olumlu mesajlar aldım. Bu beni çok mutlu etti.

2014 yılında “Yitik Zamanlar Dükkanı”, 2015 yılındaysa “Akvaryumdaki (Ba)balık” isimli öykü kitaplarım Kanguru yayınevi tarafından yayımlandı.

Sonbaharda politik öykülerimden veya kısacık öykülerimden oluşan üçüncü kitabımın basılmasını planlıyorum. Sonra sırada dördüncü öykü kitabım var. Daha sonrası allah kerim….

Yayıncımın gazıyla bir çocuk kitabını,  “Masal, mesel, mesela” isimli bir öykü-masal kitabı yazdım; sırasını bekliyor. Gezi olaylarının yaşandığı sıralarda başlayarak üç ay içinde daha çok “kronolojik anımsatıcı” diye adlandırabileceğimiz “Onlar taştan, biz ağaçtan” isimli, yayıncısını arayan bir roman yazdım. Falan…

Rusya’da TurkRus.com isimli bir internet gazetesinin düzenli yazarları arasındayım. Bu web gazetesinin editörü Suat Taşpınar, yazdıklarım için tanıtımında “Öykü tadındaki makaleler... Rusya’da, hayata dair çelişkileri, ince bir bakışla fark edilebilecek detayları bazen mizahın, bazen hüznün sosuna batırarak sunuyor okurlarına,” demiş sağ olsun. Bu yazılar birikiyor. Belki bunlar Rusya’da kitap olarak basılır diye umuyorum. Yazıları meraklısı toplu olarak benim Rusya ile ilgili blogumda bulabilir. Zamanla Rusya ve Moskova konusunda her bakımdan ciddi bir referans olarak kullanılabilecek düzeye geldi. (http://www.moskovanotlari.blogspot.ru/) Daha da meraklı olanlar edebiyatla ilgili öykü, şiir ve yazılarımı bir başka blogum olan http://www.dusdukkani.blogspot.ru/ ‘da bulabilirler.

Bugün bulunduğun yaş ve yaşadığın deneyimler açısından baktığında, Hakkı Yazıcı, Ankara’da 15-16 yaşında lise öğrencisi olduğu günlerden başlayarak tüm hayatını gözden geçirse, yeniden dünyaya gelsem aynı şartlar altında aynı şeyleri yapardım der mi?

Evet,.. zor, ama cevaplanması gereken bir soru.
Bu sene de 3 Haziran’da biz Rusya’daki Türkler Nazım’ı Moskova’daki mezarı başında andık.

Ha, bu arada unutmadan ben, Moskova’da Nazım’ın yaşadığı mahallede oturuyorum; yani komşusuyum. Bazen onun avlusunda, onu tanıyan yaşlı bir babuşka, ya da deduşka bulurum, bana anılarını anlatır umuduyla oturuyorum. Bizim mahallede Nazım Hikmet’in adıyla sevimli bir çocuk kütüphanesi de var.

Neyse, devam edelim. Anmanın ertesi günü o duygu yüküyle, onun “Saman Sarısı” isimli uzun şiirinden mülhem “Nazım’ın Yamacında” isimli bir şiir yazdım. Bu şiirdeki şu bölüm belki bu sorununun cevabına yardımcı olur:

“Metroyla geçip Sportivnaya’ya, Nazım’ın yanına gittim
Bana yine mutad soruyu sordu
Buralarda on dokuz yaşına rastladın mı?
Biliyordum, rastlaşmıştı o da on dokuz yaşıyla.
Rastladım dedim Lenin Kütüphanesi’nde
Fotoğraflarımız yoktu, ama birbirimizi birden tanıdık
El sıkışmak istedik, ama ellerimiz birbirine dokunmadı
Aramızda kırk yıllık zaman duruyordu.
Elinde Lenin’in “Ne Yapmalı?”sının İngilizcesi vardı,
Ben elimdeki Rusçasını, “Şto delat?”ı gösterdim hava olsun diye.
Ciddi, sert bakışları; Stalinvari kalın bıyıkları vardı.
Yaz günü ve hava sıcak olmasına rağmen ayağında
Hala eskiden benim de giydiğim gibi bitpazarından alınmış Amerikan asker postalları
Üzerinde muhtemelen yine bitpazarından alınmış haki renkli bir asker gömleği ve siyah keten pantolon vardı,
Kış olsa yeşil renkli bir asker parkası giyeceği kesin.
Sanki Latin Amerika dağlarında savaşan bir gerilla timine mensup,
Che’nin yoldaşı bir militan gibi…

Eskiler canlandı yine belleğimde,
Yitirdiğimiz yoldaşları andım,
Dağda, sokakta, zindanda, işkencede,
Durdum, sustum, hüzünlendim.
Biliyor musun ustam, dedim, gerçekten doğru söylemişsin
On sekiz, on dokuzunda en değersiz eşyamız canımızdı.
Senin gibi meğer ne çok şeyi severmişim de
Ancak ben de Altmışında farkına vardım bunun.”

Evet, yaşam maceranın son durağı şimdilik Moskova. 7-8 yıl önce iş sebebiyle Moskova’ya yerleştiğini biliyoruz. Bu tercihin sebepleri nedir? Türkiye’ye dönmeyi düşünüyor musun?

Rusya’ya gelmek hiç önceden hesapladığım bir şey değildi. Sevgili arkadaşımız Yusuf Köse’nin iş teklifi ile 2008 yılının Ekim ayında Moskova’ya geldim. Geliş, o geliş…

“Bu mudur, yoksa vatan hasreti dedikleri!? / Her sabahım gurbet gurbet / Yalnızlık sevişiyor baktığım karlı, boş sokaklarda / Bir şarkı duyuyorum sanki uzaklardan / Hüzzam ayrılıklar makamında,” diye başlamışım bir şiirime. Durum bu şiirdeki kadar acıklı değil tabii ki; ancak Türkiye benim sevgili vatanım, İstanbul ise en büyük aşkım; eninde sonunda birbirimize yeniden kavuşacağız.

Geçen sene oğlum da Moskova’ya yerleşip, çalışmaya başladı. Dört buçuk yaşında benden daha iyi Rusça konuşan bir kız torunum var. Hemen dönsem falan derken işler karıştı, bilmiyorum devamı nasıl olacak?

İlk geldiğimde büyük heyecan duydum kuşkusuz. Her ne kadar edebiyatını, kültürünü, siyasi tarihini önceden iyi bilsem de geçkin yaşımda yeni bir ülkeye gelip, farklı bir kültürle karşılaşmak, tutunmaya çalışmak, dünyanın zor dillerinden biri olan Rusçayı öğrenmek, mücadele etmek büyük bir heyecan verdi. Özgüvenimi kazandım. Mücadele halen hızını kaybetmeden sürüyor.

Ancak kriz, diğer faktörler falan derken profesyonel iş yaşamım sonlanmış gibi gözüküyor. Bu işler böyle zaten. Biliyorsun ben, futbolu, futboldan örnekler vermeyi severim. 

Profesyonel iş yaşamı yine profesyonel futbolculuğa benziyor: Küçükken mahalle aralarında oynarsın, kulüplerin alt yapısında yetişirsin, yetenekliysen A takıma seçilirsin, çok yetenekliysen ve şanslıysan büyük kulüplere transfer olursun, sonra yaşlanır düşüşe geçersin, küçük takımlarda oynamaya ve en sonunda da halı sahada yaşıtlarınla maç yapmaya razı olursun. İş hayatı da böyle işte…

Şimdilerde kendim bir şeyler yapmaya çalışıyorum, olanaklar araştırıyorum. Bu arada okumaya ve yazmaya ayırabilecek daha fazla vaktim oluyor bu sayede.

Hem Rusya’da, hem de Türkiye’de yaşayabileceğim daha adil ve keyifli zaman dilimleri yaratabilirsem daha az yakınacağım. 

Kendini Ankaralı gibi mi hissediyorsun, Moskovalı mı? Yoksa dünyalı mı?

Ben, Mübadele sonrasında Selanik’ten zorunlu göçe tabi tutulan, Manisa Kırkağaç’a yerleştirilen bir m’acir ailesinin çocuğuyum. Ankara doğumlu; ilk, ortaokul, lise, üniversite eğitimini ODTÜ’de, Ankara’da tamamlamış; iş yaşamına yine Ankara’da başlamış; daha sonra sevdalısı olduğu İstanbul’a göçüp, orada yaşayıp, çalışmaya başlayan; bir ara İzmir, daha sonra Moskova’da çalışıp, yaşayan; oradan oraya dolaşan, dolaşmaktan başı dönen biriyim. Yani memleket meseleleri biraz karışık.

Nasıl hissettiğime de geçen ay yazdığım şiirden bir bölümle cevap vereyim:

“…
Birden annemi, babamı, kardeşimi, oğlumu ve tüm hısım akrabayı
Arkadaşlarımı, okulumu, mahallemi, misket yuvarladığım sokakları
Memleketimi, onunla da yetinmeyip çepeçevre bütün dünyayı,
Nehirleri, denizleri, ağaçları, çiçekleri, böcekleri,
Türkleri, Kürtleri, Ermenileri, Arapları, Çerkesleri, M'acirleri,
Rusları, Çinlileri, İspanyolları ve hatta Amerikalıları,
Ve şu içimi ısıtan, ışıtan, her şeye can veren güneşi,
Mehtaplı gecelerin kahramanı aydedeyi, yıldızları çok sevdiğimi fark ettim.
Acunistim desem olmazdı,
Evrenistim desem yine uymazdı
Ben kosmozistim deyiverdim
Bütün kosmozun aşığıydım.”

Malumunca ülkemizin havasının suyunun ve insanının tabiatı nedeniyle tuhaflıkta her gün kitaplar dolduracak hadiseler cerayan ediyor. Esasen eli kalem tutan herhangi bir adem oğlunun bu hadiseler karşısında kaleme sarılmaması, kaleme sarılan kişininse okunur bir şeyler ortaya koymamaması neredeyse mümkün değil. Bu durumda yazıda kalite, özen, yazma aşinalığı, farkındalık gibi unsurlar öne çıkıyor. Eli kalem tutan, yazmak isteyen, belki ileride yazar olmak isteyen gençlere ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersin?

Rusya’da yayımlanan yazılarımdan birinde kullandığım bir anektodu anlatayım. Diyalog benimle bindiğim taksinin Çukotyalı şoförü arasında geçiyor:

“Çukçaların basit, sade hayatlarının olduğunu, avlanma dışında ekonomilerinin olmadığını, eğitim seviyelerinin de düşük olduğunu bildiğimden söz ettim. Alındı ve şiddetle itiraz etti.
“Olur mu?!” dedi, “Bizim de şairlerimiz, yazarlarımız var, bak mesela,” dedi ve benim tarafımdaki torpido gözüne uzanıp, açtı; bir kitap çıkardı.
“Bu kitabı ben yazdım,” dedi.
Biraz sayfaları karıştırdım. Karanlıkta ne yazdığını pek okuyabilecek durumda değildim.
“Bu kitabı yazdığına göre çokça okumuş olmalısın; sana ne ilham verdi en çok, mesela Puşkin’i, Gogol’u, Tolstoy’u, Dosto’yu okumuş olmalısın?” diye sordum.
Bir gözü yolda, küçümser bir ifadeyle bana baktı.
“чукча не читатель, он писатель-Çukça ni çitatel, on pisatel (Çukça okur değil, yazar )!” dedi.
Ses çıkaramadım; okumadan, ustalardan etkilenmeden, birikime ihtiyaç duymadan yazabilenler de olabiliyormuş meğer diye düşündüm. Ne demeli!”

Bu işin hikayesi tabii. Yazmanın birinci koşulu uzun, yoğun bir okuma ve yaşam yolculuğunun sonunda bir birikime ulaşmaktır.


Yazmak arzusu duyan gençlere ve her zaman genç kalan arkadaşlarıma benim önerim hemen işe girişmeleri. Ben yazamam diye düşünmek, eşinmek yerine teşebbüs etmeleri. Bir şeyler biriktirmeye başlayacak, yazma yetileri gelişecektir mutlaka. Güzel şeyler yazabildiklerini görüp, özgüvenlerini kazanacaklardır. Başarısız oldum deyip yılmasınlar; hayatta başarısız insanlardan ziyade vazgeçenler vardır.

13 December 2015

Yaşam Hatırladıklarımız mı Yalnızca?


















AKIN EVREN


Zamanda ileri geri yolculuklarla bize pek çok ve değişik insanlık durumunu sunan hikayeler, hem yalnız olmadığımızı söylüyor bize hem de o kadar önemli olmadığımızı.

Yaşanan yıl sayısı arttıkça bagajımız da büyür. Gerekli gereksiz pek çok şeyi taşır dururuz bu bagajda. İlk çocukluk günlerinden başlayıp tüm yaşanmışlıkların izlerini, değer verdiğimiz anların kendimizce yontulmuş parlatılmış anılarını sık sık zihinsel börkeneğimizden çıkartır ve yeniden çiğneriz dilimizle dişlerimiz arasında. O eski tatları, eski haliyle yeniden duyumsamaya çalışırız.

Peki, ya bizi geçmişimizle bağlayan o tel kopuverirse ne olur? Bir tarihte, anılarını yazan bir okul abimize “Maşallah, ne büyük kütüphaneniz var belleğinizde” demiştim. O da “Kütüphane iyi de kütüphaneci yerinde değil” demişti bana. Gerçekten, insan beyninde de, onun çalışma biçimini taklit eden bilgisayarlarda da, biriktirilen bilgi ve anılarla onlara erişmemizi sağlayan bağlantı mekanizmaları farklı farklı yerlerde. Onca bilgiyle aradaki bağ bir kez koptu mu gitti gider oluyor. Bu süreç bazen yavaş yavaş ve yıllara bağlı gerçekleşiyor, bazen bir gecede.

Sevgili dostum Mehmet Hakkı Yazıcı, artık iyiden iyiye ısındığı kısa hikayeciliğinin üçüncü verimi olan “Yaşam Annemin Hatırladıklarıysa” (*)  kitabının aynı adı taşıyan ilk hikayesinde, askeri darbenin sıkıntılarının da etkisiyle bellek yitimine uğrayan bir annenin yürek burkan hallerini anlatıyor.

Hakkı, hem 12 Mart’ı hem 12 Eylül’ü yaşamış bir kişi. Bu bağlamda hem 68’li hem 78’li. Bu özellik hikayelerine de yansıyor.  “…Kantinden aldıkları etimekleri sütle ıslatıp, aralarına şokella sürüp üst üste dizdiler. En üste yine şokella sürüp süsleyerek Mamak pastası yaptılar. Bütün Komün üyeleri içinde bulundukları ortamın elverdiği ölçüde, Mamak pastası yiyerek Sabri’nin doğum gününü kutladılar. Bu pasta geleneği Mamak günlerinden kalmıştı…”

“Dedem Dimitri” hikayesinde anlatılan Mehmet ve Dimitri’nin aşklarından vazgeçmemek uğruna, kimliklerini değiştirerek birbirinin yerine geçmeleri, mübadelenin acılarını bizlere bir kez daha anımsatıyor.

“Komen… Komen” hikayesinde, 6-7 Eylül olaylarından sonra ülkeyi terk etmek zorunda kalan Rumların anımsandığı bir çocuk dostluğu dile getiriliyor. Çocukluğun önyargısız kardeşliğinin naif sıcaklığını tadıyoruz o satırlarda.

Kısa Hikaye,  benim çok sevdiğim bir edebiyat türü. Türk edebiyatında Sabahatin Âli, Sait Faik, Haldun Taner gibi pek çok ustası var. Bir dönem gözden düştüyse de şimdilerde pek çok hikaye yazılıyor ve yayınlanıyor. Hakkı Yazıcı, daha önce yayınlanan “Yitik Zamanlar Dükkanı” ve Akvaryumdaki (Ba)Balık” kitaplarındaki hikayelerinde olduğu gibi bu kez de sevecen ve babacan bir tavırla anlatıyor. Geniş bir coğrafyayı ve zaman parçasını kapsıyor. 

Dili zorlamasız ve zaman zaman kalemine geldiği gibi. Yaşam bilgeliğinin deneysel bütünlüğü ve kavrayışı hikaye kurgularına yansıyor. Zengin bir spektrumu bizimle paylaşıyor ve bizi kendi zaman ve mekanına taşımayı başarıyor.

Hikaye okumak, vakit azlığından ya da kesintisiz okuyamamaktan yakınan ve edebiyattan uzak duranlar için bir telafi yöntemi de olabilir. Ne var ki, zamanda ileri geri yolculuklarla bize pek çok ve değişik insanlık durumunu sunan hikayeler hem yalnız olmadığımızı söylüyor bize hem de o kadar önemli olmadığımızı… (AE/AS)


* “Yaşam Annemin Hatırladıklarıysa”, Mehmet Hakkı Yazıcı, Nota Bene Yayınları, Ekim 2015, Ankara

03 November 2015

Kitap Fuarı’nda kitaplarıma abilik yapacağım :-)

Tuyap İstanbul Kitap Fuarı’nda kitaplarıma abilik yapacağım. :-)

08 Kasım 2015, Pazar, imza gününde;

“Yitik Zamanlar Dükkanı” ve “Akvaryumdaki (Ba)balık” için Kanguru Yayınları standında ( 2 no.lu Salon, 2212A)
Saat 12.00-14.00 arası.

En yeni kitabım “Yaşam annemin hatırladıklarıysa” için Notabene Yayınevi standında ( 4. Salon, 4123 )
Saat 14.00-16.00 arası.

Ve “Yaşadığımız koca bir sevdaydı” Dipnot yayınevi ( 2. Salon, Stand no.2314A )

Bekleniyorsunuz efendim :-) Mutluluk verirsiniz.

21 October 2015

Yaşam Annemin Hatırladıklarıysa / Mehmet Hakkı Yazıcı



Yayınevi: Nota Bene Yayınları 
Sayfa Sayısı: 120
Baskı Yılı: 2015

Kitap tanıtım bülteninden:

Yalandı. Getirmediler oğlumu geri. Nereye götürdüklerini, ne zaman döneceğini ve hatta sağ olup olmadığını bile bilmiyordum. Sanki bir iblis yeryüzüne inip alıp kaçırmıştı oğlumu. Gavur komitacıları bile yapmazdı bunların yaptığını. Nereye başvurduysam bulamadım yavrumu. Karakolları, amirlikleri, hapishaneleri
ve hastaneleri tek tek dolaştım.

Mehmet Hakkı Yazıcı’nın kalemi acılar, ölümler, kayıplar arasından çıkıp geliyor, hapishanelere, sürgünlere uzanıyor, devlet dersinde öldürülmekten beter edilmiş bir kuşağın sesi olup bugünü yankılıyor. Kahretmeyen, diz çökmeyen, yürümeyi yol eylemiş insanların öykülerini edebiyatımıza taşıyor. En başa çıkılması zor durumları bile gülümseyerek anlatıyor Mehmet Hakkı Yazıcı. Hayat boyumuzu aştığında, onunla başa çıkma yöntemlerimizi inceliyor titizlikle. Hatırlamanın ve hatırlatmanın ötesinde bugünümüzü anlatıyor geçmişe ait denemeyecek zamansız öykülerde.  Kendi sesini bulmuş bir yazardan, hayatı ıskalamamak bir yana hayat için mücadele eden öyküler.

İçindekiler:

Annemin Hatırladıkları
Yaşam Annemin Hatırladıklarıysa                                5
296’lık Konuk                                                              29
Dedem Dimitri                                                             43
Bunca Yıl Sonra Ne İş                                                52                                              
Komen,..Komen                                                          63

Yaşam
Nalbandın Fayton Sefası                                             68
Yalnızlık Başa Bela                                                      73
Ömer Beyin Kedisi                                                       76
Hayatımın Kaçan Penaltısı                                          84