15 April 2018

Kocam kuş olup, uçtu gitti!




Kocam kuş olup, uçtu gitti!
                                                                                                


Bir sabah kalktığımda benim herifi yatakta bulamadım.

Benden önce kalkmış, diye düşündüm. Hiç utanmadım desem yalan olur. Anneden, aileden gelen bir terbiye olsa gerek kocamdan sonra kalkmayı kendime ayıp sayarım.

Bütün gece kuru kuru öksürmüştü. Ne kendi doğru dürüst uyumuştu, ne de beni uyutmuştu.
Kaç kere söylemiştim, “Bırak artık, şu mereti içmeyi,” diye. Her seferinde sırıtır. Elindeki nerdeyse izmarit şekline gelmek üzere olan sigarasını gösterip “Yahu kadın şuncacık bir keyfim var, dokunma n’olur,“ der.

Tuvalete gitmiştir ya da sigara içmek için bahçeye çıkmıştır diye düşündüm.

Bir süre kalkmadan yattım. Evin içindeki sesleri dinledim, yattığım yerden.

Ses yoktu benim heriften.

Bakınmak için kalktım. Mutfakta, tuvalette, bahçede yoktu.

Fenalaşmış, bir yere yığılıp, bayılmıştır diye domates fidelerinin, çiçeklerin arasında dolaştım.

Yoktu!

Benim büyük kıza telefon ettim, “kız baban size falan gelmiş mi?”, diye.

Çocukların ısrarıyla jandarma karakoluna gidip, bildirimde bulundum.

Başçavuş genç bir çocuktu, ciddiye alıp, zabıt tuttu. Merak etmeyin, dedi, ben diğer karakollara, arama noktalarına gerekli duyuruyu yaparım, kendimiz de ararız, dedi.

Yoksa kocam değişime mi uğramıştı? Bana yalvara yalvara okuttuğu o kitaptaki gibi böcek falan olup, evin içinde mi dolaşıyordu?

Bazen kenara çekilir, sahaftan aldığı eski kitapları okurdu. Ses çıkarmazdım. Hatta işime gelirdi, hiç olmazsa ortalıkta dolaşıp maraza çıkarmazdı.

İyice deliriyordum galiba. Gözüm yerlerde, dolaşan böceklerdeydi.

Akşam oldu yoktu. Sabaha kadar uyku tutmadı. Kulağım kapıda, hep birden geliverecek diye. Sabahı zor ettim.

Benim herif sanki kuş olup uçup, gitmişti.

Kuş!?

Ben, oraya buraya koştururken evin önündeki büyük incir ağacının hep aynı dalında tünekleyip bana bakıyormuş gibi olan kuş?

Saçmalama dedim kendi kendime. Ancak illa olmaz diye de tutturamazdım. İnanırdım böyle şeylere.  Nenem anlatırdı buna benzer hikayeler. Eğlenceli bulurdum. Güler geçerdim.

Kusuru da vardı, ama iyi adamdı. Kocamı hiç sevdim mi? Ona aşık oldum mu? Hayır. Öyle işte, eski zaman evlenmeleri malum, seni istemeye gelirler, ailen razı olur. Sana yarım yamalak sorarlar. Nişan, düğün dernek falan derken kendini bir adamın koynunda bulursun.
Çok sevmezdim onu, ama üç çocuk yapıvermiştim, ona.

Geceleri, olmadık saatlerde üstüme abanırdı. Çok itirazım yoktu, ama bir de dört günlük sakallı suratını oralarıma, buralarıma sokmasa…

Geliyorum, geçiyorum kuş bana bakıyor. İllet oldum. Yerden bir taş alıp fırlattım. Bana mısın demedi, Biraz uçar gibi kanatlarını açtı. Sonra yine konduğu daldan bana bakmaya devam etti.

“Bak, kuş, n’olur, eğer sen kocamsan bana söyle, ben böylesine de razıyım.  Seni yemlerim, suyunu eksik etmem.”

Sevmezdim, diyorum, ama seviyor muymuşum meğer?

İki gün geçmişti, ama nasıl geçmişti bana sormalı.

Akşam oturmuş, evin önünde fasulye doğruyordum. Pek sever benimki, olur a gelir diye ümitlenmiştim.

Sanki içime doğmuştu, kapının önünde beliriverdi.

“Bırak fasulyeyi şimdi, bak ne getirdim,” diye elindeki balık dolu sepeti gösterdi. “Hadi hemen temizleyip, ızgara yapalım, yanına da rakı açalım,” dedi.

“Be herif,” diye haykırdım. Hem bağırıyor, hem de sevinç gözyaşları içinde üzerine atlamış buruşuk yanaklarını öpüyordum. “Boyun devrilsi emi, nerelere kayboldun?”

“Yav, hatun hani o gece çok öksürmüştüm de uyuyamamıştım, ya. Kalktım bahçeye çıktım, biraz nefesleneyim diye. Sonra biraz yürüyeyim dedim. İskeleye kadar yürüdüm. Baktım bizim balıkçı Haluk teknesini hazırlamış gidiyor. Beni görünce, n’ediyon bu saatte Adem abi dedi? Hiç dedim, uyuyamadım, şöyle bir nefesleneyim dedim. Hadi gel dedi beraber çıkalım. Çok uzağa gitmeyeceğim, Balık vurursa vurdu, vurmazsa da kısmet, geri döneceğim. 

Sabaha dönmüş oluruz. Yanında Kürt Cemal de vardı. Lan oğlum Kürtten balıkçı mı olur? Ne işin var senin balıkçı teknesinde dedim? Neye olmasın abi, öğrendik işte, dedi.

Neyse açıldık denize. Haluk, bir yerler biliyordu belli. Balıkçının teknesinde rakı eksik olur mu? Açtık şişeyi, domatesleri, hıyarları doğrayıp güzel bir salata yaptık kendimize meze niyetine.

Sonra aksilik bu ya teknenin motoru bozulmaz mı sana? Denizin ortasında kalakaldık. Bu kadarla kalsa iyi, akıntı bizi ilerilere sürüklemeye başladı. Sonra aniden dibimizde bir askeri tekne belirdi. Ellerindeki megafonlarla bir şeyler söylemeye başladılar. Ne diyorlar oğlum, bu adamlar, diye Haluk’a sordum. Ne’bleyim abi, ben de anlamıyorum, dedi. Meğer biz farkında olmadan Yunan adasının yakınına sürüklenmişiz. Bizi yakalayan da Yunan Sahil Güvenlik botuymuş. Bizi yedeğe alıp, götürdüler, ağırladılar. Yatak döşek gösterdiler. Neyse sorgu, sual, derdimizi anlattık. Kibar çocuklardı. Tamirci çağırıp, bizim motoru da onarttılar. Bizi saldılar. Teşekkür edip ayrıldık. İşte böyle.”

“Bak herif,” dedim kızgınlıkla; “bir daha böyle bir şey yapıp beni bu hallere düşürme. Şuncacık hayatta moruk da olsa bir tanecik kocam var.”

O gece benim herif öksürmedi, yorulmuş meğer garibim, hemencecik uyuyuverdi. Bir ara uyansa, üzerime abansa diye bekledim sabaha kadar.



07 April 2018

Olmayınca balık?





Fotoğraf: Murat Uzsoy 



Olmayınca balık?



Karısı oğlunu da alıp anasına gidince Haluk’un hepten keyfi kaçmıştı.

Neymiş efendim, iyi bir koca değilmiş, evinin rızkını getirmiyormuş.

Sanki varmış da o getirmiyormuş.

Balık yok! Yok işte!...

Balık yoksa para da yok.

Olmayınca balık, neylesin Haluk?

Olsa ne olur ki, bu aralar alan da yok, satan da.

En iyisi biraz içip, kafayı dağıtmak.

***
Balığa yalnız da çıkılır, ama yanında bir can yoldaşının olması daha iyi.

Cemal’i alıyor yanına. Bir işe yaramaz, fakat sesi pek çıkmaz, kafa ütülemez; ancak bir salaklık vardır hep üzerinde.

Cemal, soruyor:

“Ağları atayım mı abi?”

“At oğlum.”

Yarım saat geçiyor, Cemal yine soruyor:

“Abi, balık gelmiyor?”

“Olsaydı gelirdi oğlum. Biraz bekle.”

“Peki, abi.”

Yarım saat daha geçiyor.

Cemal:

“Balık gelmez mi dersin?”

“Belki gelir oğlum.”

“Abi, boş oturacağımıza bir şeyler yiyip, içelim. Rakıyı açayım mı?”

“Aç oğlum.”

Kafayı bulunca Cemal, tatlı bir çocuk oluyor. Ayşe’yi ne kadar çok sevdiğini anlatıyor da anlatıyor.

Cesaretini toplayıp bir mektup yazıp göndermiş. Laflarını internetten “en güzel aşk mektupları” isimli bir siteden bulmuş. Çok güzel bir mektup yazdığından, etkili olacağından emin. Ama bir hafta geçmiş cevap gelmemiş.

“Cevap yazmaz mı abi?”

“Bekle oğlum biraz, gelir.”

Cemal, rakıları tazeliyor. Ağları bir kez daha yokladıktan sonra bir türkü tutturuyor.

Sesi güzel herifin; karanlıkta, ıssız denizin derinliklerinde yankılanıyor.

“Abi, ben sana sormadan türkü söylüyorum, ama balıklar kaçmaz d’il mi?”

“Kaçmaz oğlum, merak etme; sen türküye devam et.”

Bir büyüğün dibine vuruyorlar. İkincisini açıyorlar.

Ay ve yıldızlar bulutların arkasına saklanınca, yakamozların raksı başlıyor; ama ikisi de bu güzel şöleni fark edemeyecek kadar kafayı bulmuşlardı.

Tekne kendi halinde sürüklenip, gidiyor.

Yoruluyorlar. Haluk, bir ara kafasını kaldırıp bakıyor. Uzaktan karayı seçiyor.

“Oğlum, “diyor Haluk, “Tekneyi kıyıya bağlayıp biraz uyuyalım.”

Neresiyse, sığ bir yer burası. Fazla düşünmeden sahilde kumların üzerine bırakıveriyorlar gövdelerini.

***
Sabah olmuş, güneş yükselmeye başlamış. Gözlerini güçlükle açıyorlar.

Kumsalda bir kalabalık. Haluk, birini yakalıyor.

“Kardeş bura nere?”

Adam dediklerini anlamıyor, Arapça konuşuyor.

Cemal’e bakıp, “Ulan oğlum, akıntı, rüzgar bizi Suriye’ye mi getirdi ne?” diyor.

Cemal, hala kendine gelememiş, cevap vermiyor. Başını kumlara gömüp uyumaya devam ediyor.

Haluk da kumsala serilip, sızıyor yeniden.

Rüyasında babası başına dikiliyor:

“Sana kaç kere bu kadar içme demedim mi?”

Birisi dürtüklüyor. Gözlerini açıyor. Elinde silah biri asker postalıyla vücudunu dürtüklüyor.
Uyku sersemliğiyle bakıyor. Askeri elbiselerin içindeki şişman adam bir Türk askeri.

Cemal de uyanıyor. O da gözlerini açmış, şaşkınlıkla bakıyor.

“Abi, bizimkiler Suriye’ye girmişler galiba,” diyor.

Durumu anlayamıyor, ama “Yok lan,” diye cevap veriyor.

***
Karakol, savcılık derken; zor bela sahilde biriken insanlarla ilgileri olmadığını, insan kaçakçısı olmadıklarını anlatıyorlar.

Sürüklendikleri yerin Suriye olmadığını da anlıyorlar, ama hala neresi olduğunu anlayabilmiş değiller.

Akşama kadar oralarda oyalanıyorlar.

Yolun kenarındaki sergide kan kırmızısı karpuzlar var. Hemen yanında da buz gibi akan bir çeşme ve “hava çok sıcak, gelin gölgemize sığının” diye çağıran koca gövdeli ağaçlar…

Bir karpuz kesiyorlar. Tekneden getirdikleri rakının dibine vuruyorlar.

Cemal’in türkü söyleyecek bile hali yok. Yine uyuyorlar. Uyanıyorlar.

Yol yordam öğrenmek lazım. Karpuzcunun dünyadan haberi yok. O, durmadan kamyonetiyle geldiği şosenin sonundaki tepenin ardından esas yola nasıl çıkıldığını, oradan da pazara nasıl varıldığını anlatıyor uzun uzun.

Neyse ki benzincideki pompacı biliyor denizi.

Niyetleri güneş çekilince açılmak.

“Abi, evdekileri merak basmıştır. Dönsek?”

“Tamam oğlum döneriz. Bak, dönerken içmek yok, türkü de yok; bakarsın balık rasgelir. Evdekiler ekmek bekliyor.”


Moskova, 07 Ağustos 2016

Notos Öykü, Sayı 60, Ekim-Kasım 2016

01 April 2018

Denizi seven dalgasına katlanır



 Fotoğraf: Murat Uzsoy


M. Hakkı Yazıcı




Günlerce balığa çıkarsın, ağların boş dönersin. Çocukların gürültüsünden, karı dırdırından usanır; şöyle bir uzaklaşayım, sıkıntı atayım diye denize açılırsın, laf olsun diye olta atarsın koca bir orkinos takılır.

Gel de kısmete inanma.

Balıkçı Haluk’un oltasına iki metrelik bir orkinos takılmıştı.

***
Hep olduğu gibi Cemal’i almıştı yanına.

Gerekçesi de her zamanki gibiydi: Bir işe yaramazdı, üzerinde bir salaklık vardı; ama sesi pek çıkmaz, kafa ütülemezdi.

Cemal, sordu:

“Ağları atayım mı abi?”

“Yok oğlum, bu defa balık avlamaya değil, keyif yapmaya gidiyoruz. Şöyle biraz kafa dinleyelim.”

“Abi, o zaman rakıyı açayım mı?”

“Aç oğlum.”

Cemal, doğuştan deniz insanı değil; sonradan olma. Ne de olsa göç yemiş bir Kürt çocuğu. Denizi hayatında ilk kez ortaokulda iken görmüş. Bu yüzden ne kadar alışsa da denize karşı bir ürküntü var içinde.

“Abi, şu anda bir dert yok, ama sonradan fırtınaya, dalgaya falan yakalanmayız d’il mi?”

“Bak evladım, denizi seven dalgasına katlanır.”

Aslında hava güzel, deniz sakin…

Biraz rahatlıyorlar.

Kafayı bulunca Cemal, yine tatlı bir çocuk oluyor. Yine Ayşe’yi ne kadar çok sevdiğini anlatıyor da anlatıyor.

Tam iyice kafayı bulmuşlarken laf olsun diye attıkları oltaya bir şeyin takıldığını, teknesinin sürüklendiğini fark etti. Önce ne olduğunu anlayamadı. Sonra iri bir balık olduğunu anladı. Hem de tahayyül edemeyeceği kadar büyük.

Hızla önlerinden geçenin bir orkinos irisi olduğunu anladığında iş işten geçmişti.

Haluk’un ilk anda gördüğü tek şey kocaman bir gözdü.

Balık, laf olsun diye oltasına yem olarak taktığı kolyoza tav olup, zokayı yutmuştu.

“Git oğlum, bugün hiç seninle uğraşmaya niyetim yok, dinlenme günümdeyim,” diye söylendi.

Ama orkinos umduğu kadar becerikli değildi. Oltadan kurtulmak için önce çırpındıysa da olmadı.

Haluk, ne kadar üşengeçse, orkinos da o kadar beceriksiz çıkmıştı.

Beceriksizdi, ancak güçlüydü. Koca gövdesinden aldığı bir gücü vardı. Tekneyi sürüklemeye başladı.

Bir sağa, sonra bir sola... Arkasından kocaman bir yuvarlak çizip; bir aşağı, bir yukarı…

Dön baba, dön.

Orkinos sardalye kadar küçük, Haluk’un teknesi de petrol tankeri kadar büyük değildi.

Koca balık bütün gücünü sarf etmemesine rağmen küçük tekneyi kolayca açıklara sürükledi. Motoru bozdu, kamışın takıldığı yeri kırdı, kemerleri kopardı, makinenin düşük devir vitesini bozdu.

Haluk, bütün bunları gördükçe dinlenme gününde olduğunu unutup, hınçlandı.

Yaklaşık dört mil gezinip durdular.

Ne kadar sürdü bu mücadele?

Saate bakılacak durum yoktu, ama çok uzun sürmüştü.

Hava iyice kararmıştı.

Bir ara hareketsiz kaldılar.

Haluk el feneriyle balığın durumunu kontrol etti.

Kımıldamıyordu. O canlı renginden eser kalmamış, soluklaşmıştı.

Haluk, Cemal’e “Oğlum, suya gir de şuna bir yakından bak, gebermiş mi?” dedi.

Cemal, iyice halsizleşmişti; yorgunluğu açlıkla birleşince iyice bitap hale düşmüştü. Buna rağmen itiraz etmeden, gücünü toplayıp, yavaş hareketlerle suya indi.

Su soğuktu.

Fenerin ışığı balığı aydınlatıyordu.

Ölmediyse bile balık da bitap düşmüş olmalıydı. Kıpırtı yoktu.

Cemal, balığı kucaklayıp, tekneye doğru çekmeye çalıştı. Ama o iri canavarı kucaklamak bile mümkün değildi. Kuyruğundan asılarak suyun üstüne çekti.

Haluk da oltaya bütün gücüyle asıldı.

Bu arada gelip geçerken ışığı görüp gece dalışından şüphelenen birileri ihbar etmiş olmalı ki uzaktan bir Sahil Güvenlik botu gelip, yanaştı.

“Bir sen eksiktin ay ışığı,” diye söylendi Haluk.

Cemal:

“Abi alkollüyüz, dert olmasın?”

“Akıllı ol oğlum, gelenler trafik polisi değil; biz de alkollü araç kullanmıyoruz.”

Gelen Sahil Güvenlik astsubayı güverteden “N’apıyorsunuz?  Gece dalışı falan mı?” diye seslendi.

Haluk, ne işine yarayacaksa gecenin karanlığında astsubayın kaç pırpırlı olduğunu seçmeye çalıştı.

“Yok, başçavuşum, öylesine açılmıştık, oltamıza şu mahlukat takıldı.”

Astsubay üstelemedi, “Neyse, tamam,” dedi.

Tam ayrılacakken:

“Bak, balık mavi yüzgeçliyse yasal işlem yapacağım. Yasak başladı. Kaç dakikaya alırsınız balığı tekneye?’’ diye sordu.

Ah, bir bilebilse!

Haluk, kendinden emin:

“Sarı yüzgeçli bu komutanım. Evet, sarı olmalı, suda yüzgeçleri sapsarı, sırtı masmavi; çok da yakışıklı görünüyor.”

Balık yine debelenmeye başladı. Hala canlıydı, kendine yaklaştırmıyordu.

Koşma, kovalama yine başladı.

Haluk, bu canavarların mücadeleci olduğunu biliyordu, ama bu kadar olacağını düşünmemişti. Telef etmişti ikisini de. Bunların daha irileri de vardı. Beş, altı metrelik, yaklaşık bir tonluk olanları...

“Allah daha irisinden korusun,” diye mırıldandı.

Cemal, yorulmuş, gücü tükenmiş bir halde:

“Abi, bırakalım şunu artık; bittim tükendim.”

“Oğlum, bırakalım tamam, bırakalım da nasıl? O bizi bırakmıyor ki!”

***
Orkinos, debelendi, debelendi; sonunda yine hareketsiz kaldı.

Söylene söylene orkinosu tekneye çekmeye çalıştılar.

Neredeyse bir saat uğraştılar; sonunda gücünü tüketen orkinosu çekiştire çekiştire teknenin güvertesine aldılar.

Haluk:

“Ulan, şu mahlukata bak, koca gövdesiyle bize teknede oturacak yer bırakmadı.”

Sahil Güvenlik botu yine yanaştı. Astsubay, bağırarak takip etmelerini söyledi.

İskeleye yanaştılar.

Balığın mavi yüzgeç olmadığı anlaşıldı.

Astsubay:
“Mavi yüzgeç çıksaydı yakmıştım sizi,” dedi. “Hiç acımam, hemen ceza tutanağı hazırlayıp, eline tutuştururdum.”

Haluk kafasını salladı.

Sanki suçlu kendisiydi ve durduk yere oltaya takılan şu aptal mahlukatın hiç kusuru yoktu.
Beklemedikleri anda başlarına gelen bu maceranın sonunda, o kadar uğraşıp, didindikten sonra bilanço zarardı. Ağrı sızı, hurdaya çıkan takım taklavat da cabası.

Cemal:

“Komutanım, tamam, diyelim ki mavi süzgeçli çıktı, cezayı da kestiniz; peki bu koca balığı ne yapacaktınız?”

En can alıcı, sıkıcı soru buydu.

Astsubay:

“Genellikle Çocuk Esirgeme Kurumu’na verilir. Çocukların karnı doysun, mutlu olsunlar diye.”

***
Balığı yakalamak bir dert, satmaksa ayrı bir dertti.

Haluk, bu sefer de balığı kime, nasıl satacağım diye düşünmeye başladı.

“Bu kadar büyük balığın hepsini de kendimiz yiyemeyiz ya.  Yemeğe kalksak bir senede bitiremeyiz. N’apıcaz?” diye söylendi.

Cemal:
“Fukara vatandaşlara dağıtalım abi,” dedi.

“Get, ulan oğlum, biz kendimiz fukarayız.”

Balığı iki buçuk metrelik askıya altı yedi kişi zor astı.

Havadis çabuk yayıldı. Duyan iskeleye koştu.

Orkinosla fotoğraf çektirmek isteyenler sıraya girdi.

Neyse iş kolay halloldu. Haluk hala balığı ne yapacağını düşünürken sahilde bir restoranın sahibi gelip balığın tamamına talip oldu.

Cebi biraz para görmüştü. Haluk, kahvede sırtına vurup, kutlayanlara, en alçak gönüllü halini takınarak:

“Abi, tabii balıkçının da usta olması lazım, ama bu iş biraz kısmet işi. Günlerce eli boş dönersin; bazen de böyle bir şey yakalarsın, işte...”

Kısmetsizliğini bilenler “Tanrı sana acıyıp bu orkinosu gönderdi,” deyip gülüştüler.

Haluk, anlattıklarının pek inandırıcı olmadığını fark edince:

“Olmayınca balık, neylesin Haluk! N’apacaksın?” deyip sırıttı.


Moskova, 08 Ağustos 2017

-Bu öykü daha önce başka bir isimle  http://gercekedebiyat.com/ sitesinde yayımlanmıştır.


30 September 2017

Anlıklar / M. Hakkı Yazıcı

En kısacık, anlık öyküler

 








Patronuna aşık oldu
Gülfidan, konfeksiyonda işçiydi. Patronuna aşık oldu.
İki kere kaybetti.


Yolcu
Benim okuldan bir arkadaşım vardı, adı Yolcu'ydu. Nüfus memuruna Yalçın demişler, Yolcu yazmış. 
O da kaderine razı olmuş, her fırsatını yakaladığında yolculuğa çıkardı.

  
Eşiği geçmek
Sevgilimdin, aşkım, bir tanemdin.
Eşik atladık, eşim oldun.


Tavla
Boş bir anımızda tavla oynadık.
İkimiz de yenildik.
Sen zar tuttun, ben pul arakladım.


Kara Fatma
Karafatma, bundan böyle senin adın sadece kara böcek olsun.
Benim kara gözlü, kara kaşlı Fatma’ma haksızlık olmasın.



Karatahta
Karatahtalar beyaz tahta olduğundan beri tebeşirler nostalji yaşıyorlar. 


Oğlan babaya benzer
Yaşlanıp da iyice babama benzeyince oğlum bana benzemeye başladı.


Tanışmıyorlar
Ne balık kelebeği,
Ne de kelebek balığı tanıyor.
Birbirlerini ben anlatıyorum onlara.
  

Balıkçının sandalı
Dalgalar dalga geçiyordu balıkçının sandalıyla.
Sonunda balıkçı dayanamadı sahile çekti sandalını.
Bu sululuğa son verdi.


Oyuncakçının oğlu
Ciğercinin kedisi ya da oyuncakçının oğlu olmak…
Hepsi aynı hesap.


İyi mahalle
Bir mahallede bir kitapçı, üstüne üstlük bir de oyuncakçı dükkanı varsa o mahalle yaşamak için iyi bir yerdir.


Küsmek hayata
Köpek havladı, horoz erken öttü, uyuyamadım diye hayata küsülür mü sabahın köründe kalkar kalkmaz?


Komşuluk hatırı
Komşuya ikram börek tabağı boş iade edilirse komşuluk hatırı bitmiştir o an.
  

Yaşam
Yaşam bana çok kısa, sanki bir anlık.
Gözümüzü açıp, kapar gibi.


Harf
Sessiz harflere kıl oluyorum.
Yaşasın sesli harfler.

Yenilgi
İnatçı bir şam fıstığıyla boğuştum, yenildim.
Oysa dişlerimin arasında kolayca ikiye bölünüveren diğerleri ne kadar uysaldı.


Hepsi bir anda çok zor

Doktora tezimi arzuladığım sürede bitirememiştim. Bir de zorunlu maişet meselesi var. İş güç, fazla mesai...
Yetmezmiş gibi bir de aşık olmaz mıyım?
Hepsi bir anda çok zor.
Nasıl üstünden geleceğim bunca işin?



Kelebek Arkadaşım
Benim bir kelebek arkadaşım vardı, Allah rahmet eylesin.
Bir gün, tanıştığımız günün sabahında;  Boğazda bir çay bahçesinde oturmuş çay içerken, olmadık şeylere üzülüp dertlendiğimi görüp, yüzünde bilgece bir ifadeyle:
“Aptal olma! Yaşadığın anın kıymetini bil, keyfini çıkar,” dedi,  “Hayat bir gün,  o da bugün.”
O an ne dediğini çok anlayamamıştım; akşam acı ölüm haberini aldım.
Gerçekten de dediği doğruydu.


Hanımköylü

Salih’in çevresinde gördüğü bütün erkekler hanımköylü ya, hep öyle olur zannediyor.
Geçenlerde İzmir’e giden otobüste yanında oturan amca sormuş:
“Nerelisin, evlat?”
“Bir yerli değilim amca, ben daha henüz evlenmedim,” diye cevap vermiş.


Halim abi balıkları besliyor
Halim abi emekli oldu ya, emekli olduktan sonra yapmayı planladığı gibi her sabah erkenden kalkıyor. İki bardak çay biraz peynir, zeytin, ekmek atıştırdıktan sonra kendisini deniz kenarına atıyordu.
Leyla abla, bizimki bir şeyler yakalar getirir diye hazır bekliyordu, ama Halim abi her seferinde eli boş dönüyordu.
Akşamları eve dönerken konu komşunun takılmalarına aldırmadan, “Yahu ben balıkları besliyorum, bunda ne kötülük var?” diyordu.


Hangi filme gidelim?

Geçenlerde arkadaşlarla sinemaya gidelim diye niyetlendik.
“Hangi filmler oynuyor sinemalarda?”
Necmi, “şu film var,” dedi; Niyazi, “ben bir arkadaşımdan duydum “b..k tan bir filmmiş,” dedi.
Ben, “bak şu film varmış, esas oğlanı da bu aktör oynuyormuş,” dedim.
İkisi birden atıldı: “Bütün sinema kritikleri beş para etmez diye yazıyor.”
Neredeyse on film vardı vizyonda. Bir türlü anlaşamadık hangi filme gideceğimize.
Sonunda, “Eeee,” dedim, “Hangi filme gideceğiz?”
Hiçbirinden bir ses çıkmadı.
Yani sinemaya gidemedik.


Yalnızlık zor zenaattir!
Yalnızlık zor zenaattir! En fazla da geceleri, hava karardığında...
Yalnızlığa dayanırım da, bir başınalığa asla…
Duvarlara baka baka yaşlanmak hoş değil. Saat tıkırtısıyla yetinmemeli... En azından ara sıra da olsa bir telefon çalmalı. “Günaydın, akşamın hayırlı olsun'' diyen biri olmalı. O ses bir dostun sesiyse tadına doyum olmaz.
Değilse çayı şekersiz içmeli değişmeyen deminin dostluğuyla.
Halbuki, zor değil, hiç zor değil bir çay demleyip, tek başına yudumlamak.
Ama; ''Çaya kaç şeker alırsın?'' diye soran bir ses olmalı ara sıra da olsa.

Uzun evliliğin sırrı
Halim abiyle yaşamla, eski anılarla ilgili sohbetimiz her zamanki gibi çok keyifli.
Karısıyla çok uzun yıllar evli kalabilmenin, hem de mutlu olmanın sırlarını soruyorum.
Aynı Ayşe teyze gibi cevaplıyor:
“Bizim zamanımızda kırılan bir şeyler olduğunda hemen çöpe atılmazdı, onarılırdı, ondandır.”

Diyecek bir şey yok.